Gönderen Konu: Mustafa İslamoğlu hakkında ne düşünüyorsunuz?  (Okunma sayısı 16843 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı alıntı

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 30
Ynt: Mustafa İslamoğlu hakkında ne düşünüyorsunuz?
« Yanıtla #15 : 26 Aralık 2009, 10:30:00 »

Bir dil bilgini gemiye binmiş gidiyordu.Gemiciye sordu:

-Ey gemici gramer bilir misin?

Gemici: - Hayır bilmiyorum, dedi.

Bilgin gülerek: - Desene ömrünün yarısı boşa gitti.

Gemici bu söze kızdı fakat sesini çıkarmadı. Aradan zaman geçince fırtına başladı, gemi bir girdabın ortasında kaldı. Gemici bilgine seslendi:

-Muhterem efendim, yüzme bilir misin?

Dil bilgini korkudan büzüldüğü yerden cevap verdi: -Ne gezer ben yüzme bilmem!

Gemici keyifle bağırdı:  -Yazık, desene gitti ömrünün tamamı !

MEVLANA



Çevrimdışı krkkiran

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 25
  • AHİ
Ynt: Mustafa İslamoğlu hakkında ne düşünüyorsunuz?
« Yanıtla #16 : 26 Aralık 2009, 21:50:58 »
teşekkürler alıntı

Çevrimdışı alıntı

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 30
Ynt: Mustafa İslamoğlu hakkında ne düşünüyorsunuz?
« Yanıtla #17 : 27 Aralık 2009, 12:08:08 »
Rica ederim.

Çevrimdışı kirlangic

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 45
Ynt: Mustafa İslamoğlu hakkında ne düşünüyorsunuz?
« Yanıtla #18 : 27 Aralık 2009, 19:05:35 »
bu konuyu okuduğum iyi oldu.. sorandan ve cevaplayanlardan Rabbim razı olsun.. bendede var Mustafa İslamaoğlunun bir kitabı lakin içimden gelip 1 sayfasını bile okuyamadım.. o kadar itici geldi bana..
Ne mümkün vasf olunmak ol habibi?
Âna vassâf heman Allah karibi..
Âna bÎhad Salat kim ol Habibî
Bu vuslat derdinin oldu tabibî..

Çevrimdışı Lika

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 3884
    • Herkonudan.com
Ynt: Mustafa İslamoğlu hakkında ne düşünüyorsunuz?
« Yanıtla #19 : 22 Mart 2010, 00:35:20 »
Bu sitede doğru ne ise o konuşulur Allahın izni ile.
Ne içindeyim zamanın,Ne de büsbütün dışında;Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında,
Rüzgarda uçan tüy bile Benim kadar hafif değil.Başım sukutu öğüten Uçsuz, bucaksız değirmen;İçim muradıma ermiş Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık Olmuş dünya sezmekteyim,Mavi, masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Mustafa İslamoğlu'nun Saptırıcı Yazıları
« Yanıtla #20 : 28 Temmuz 2016, 17:29:29 »
Arif Çevikel ve Sami Hocaoğlu mahlaslarını da kullanan Mustafa İslamoğlu isimli yazar, okuyucularını yanıltıcı görüşler öne sürmektedir.

Aşağıdaki yazılar kendi sitesinden kopyalanmıştır. Gerekli görülen yerlerde cevap verilmiştir.



Konu:Müzik aleti çalmayı öğrenmek zaman israfı mıdır?

Soru:Esselamu Aleykum
Sayın Hocam
Kız kardeşim biraz müziğe meraklı, keman çalmayı öğrenmek istiyor bir keman edineyim, kursa gideyim, öğreneyim diyor. Ben de kendisine öncelikli olarak yapmamız gereken işler varken böyle bir şeyle uğraşmak hem zaman hem para israfı olur diyorum ama üzülüyor. Bu durumda ne yapmamı önerirsiniz sayın hocam? Bir müzik aleti çalmayı öğrenmek zaman israfı mıdır? Kardeşimi nasıl yönlendirmeliyim?Zamanınızı aldım, hakkınızı helal edinAllah yardımcınız olsun..
08/10/2008


M.İslamoğlu;'nun yanıtı: Aziz mümine, mukabil tebrik ve dualarımla. eğer kardeşinizin müziğe kabiliyeti varsa ki bu Allah'ın ikramı sayılır, bu kabiliyet ziyan olmamalı. İki şartla: Ona verilecek bedel ailenin zorunlu geçimi olmamalı, musiki ile uğraşırken farzlarını ihmal etmemeli. vesselam.


Yazarın eklediği, ehli sünnete uygun ve verilmesi gereken Cevap:

İmam-ı Rabbanî rahmetullahi teâlâ aleyh diyor ki:

"Kıymetli ömrü, lüzûmsuz mubâhlara bile harcamamalıdır. Harâm ile geçirmemek, elbette lâzımdır. Tegannî ve şarkı ile meşgûl olmamalı, bunların nefse verecekleri lezzete aldanmamalıdır. Bunlar bal karışdırılmış, şekerle kaplanmış zehrdir." (Mektubat, c.3, m.34)

"Mûsikînin harâm olduğunu bildiren, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ve fıkıh âlimlerinin yazıları o kadar çokdur ki, saymak güçdür. Tegannînin câiz olduğunu gösteren, mensûh bir hadîs veyâ bir fetvâ görülürse, ehemmiyyet vermemelidir. Çünki hiçbir âlim, hiçbir zamanda, tegannînin mubâh olduğuna fetvâ vermemiş, raks [dans] etmeğe izin verilmemişdir. İmâm-ı Zıyâeddîn-i Şâmî "rahmetullahi aleyh", Mültekıt adındaki kitâbında böyle bildirmekdedir." (Mektubat, c.1, m. 266)



***
Bilerek terkedilen namazın kazası

  Hocam araya kendi küçük anlamı büyük bir sorum var. Bile bile ve
şartları müsaitken bırakılan "namazın" kazası olur mu? İnsanlar sonra kılarım diye namazı terkediyor (rahmetli babam gibi). Kılınması için sunulan kolaylıklar ve hassasiyetler bana "bile bile bırakıldığı zaman kazası olamaz" izlenimi uyandırıyor.
Sizin görüşünüz bizim için çok önemli .Sonsuz hürmetlerimi sunarım.

İslamoğlunun cevabı:
Evet, İmam İbn Teymiyye, hocası İbnu'l-Cevzi, büyük talebesi ibn Kayyım el-Cevziyye "Bile bile terkedilen namazın kazası olmaz" demişler. Buna da Peygamberimizin hayatında böyle bir örnek yok. Onun yaptığı kazalar ya Hendek gününde olduğu gibi cihadın namazın önüne geçip efraz olduğu için kılamadı namazların kazası; ya da iki kez gerçekleştiği gibi uyuya kalındığı için geçirilen sabah namazının kazası...
İmdi:
1. Efendimiz el-İslam yecibbu ma kableha (İslam kendisinden öncesini siler, süpürür, temizler) buyurur. Eğer bir insan kendini namaz kılmadığı yıllarında mümin ve müslüman olarak görmüyorsa, ona kaza gerekmez. Bu hadis gereği.
2. Ama müslüman olarak görüyor ve namaz kılmamışsa gerekir. Günümüzde sokaktaki müslümanın namazı "kasten" değil "ihmallikten" terk ettiği kanaatindeyim. Bu "bile bile"nin ölçüleri nedir, ihmallikle kastı ayıran sınır nedir, ihmallikle kasıt bir tutulur mu? bu soruların cevapları yok. Benim görüşüm ihmallikle terkedilen namaz kaza edilmelidir. Kesinlikle...


Evet, İmam İbn Teymiyye, hocası İbnu'l-Cevzi, büyük talebesi ibn Kayyım el-Cevziyye "Bile bile terkedilen namazın kazası olmaz" demişler.

;Doğru Cevap:

Kaza namazları ile ilgili bir soruya cevap verirken sarfettiği bu sözler, Mustafa İslamoğlu'nun yücelterek bahsettiği İbni Teymiyye'yi ve İbni Kayyım'ı aslında yeterince okumadığını, tanımadığını göstermektedir. Çünkü İbnu'l-Cevzî, h. 508'de doğmuş, h. 597'de vefat etmiştir. Ebül-ferec ibni Cevzî adı ile meşhurdur. İbni Teymiyye ise h. 661 (m. 1263) de doğmuş, 728 (m. 1328) de ölmüştür. Yani, İbni Cevzî vefat ettiğinde, İbni Teymiyye henüz doğmamıştı bile!

***




Adet halindeyken oruç tutabilir miyim, dinen bir sakıncası var mıdır?
03/03/2007

İslamoğlu'nun cevabı:Bu Hz. Aişe'nin kendi yaklaşımını aktardığı bir hadise dayanılarak tüm imamlarımız tarafından bir ruhsat olarak değil sanki bir yasak olarak değerlendirildi. Allah’u alem bizim konuyu Kur'an ekseninde yeniden tarayarak vardığımız sonuç o ki, vahye göre hayız "ezen" yani "rahatsızlıktır".Hasta bir kimsenin orucunu isterse erteleyebileceği ve gününe gün kaza edeceği, istemezse ertelemeyeceği hükmü ise Bakara 184'ün açık hükmüdür. Bu sorunuzun cevabını ben değil Kur'an böyle vermiştir. Ona sorup cevabını aldınız.

Doğru Cevap:

Hadis ve Şâfi'î fıkıh alimi İmam-ı Şa'rânî (vefatı m. 1565) rahimehullah diyor ki:

"Dört imam, hayız ve nifas halinde olana oruç tutmanın haram olduğunda, tutarlarsa sahih olmayıp, kaza etmelerinin lazım geldiğinde ittifak etmişlerdir." (Mizan-ül Kübra (Dört Hak Mezhebin Büyük Fıkıh Kitabı), Berekat Yayınevi, İst., 1980, s. 390)

Şimdi, İslamoğlu'nun şurada söylediklerine bir bakınız. Bunlardan anlaşılan:

1. Tüm imamlar yanılmış(mış),

2. Kendisi konuyu "Kur'an ekseninde" yeniden değerlendirmiş,

3. Kendisi, Kur'an-ı kerime uygun cevap vermiş(miş),

4. Haşa, tüm imamlar ve hatta Hazret-i Âişe validemiz radıyAllahü anhâ Kur'an-ı kerimi doğru anlamamışlar, doğrusunu İslamoğlu anlamış!

Bunlar aklı başında bir insanın söyleyeceği şeyler değildir.

***

Mustafa İslamoğlu'nun 6/07/2007 Bir parti ve üç hak edilmemişlik makalesinde şu edeb dışı ifadeleri görüyoruz:



AK Parti’nin önümüzdeki seçimde kazanacağı seçim zaferinde aslan payına sahip olan dindar kitleler AK Parti’yi “Hubbu Ali” yüzünden değil “buğzu Muaviye” yüzünden desteklemiş olacak. Yani partinin politikalarına muhabbet besledikleri için değil, milli irade hırsızı azgın azınlığın tahakkümüne buğzettikleri için destekleyecekler.

Doğru Cevap:

Burada, Hazret-i Muaviye'ye (radıyAllahü anh) buğzetmek ile, "milli irade hırsızı azgın azınlığın tahakkümüne" buğzetmek arasında yaptığı benzetme akıl sahiplerinin gözünden kaçmamaktadır.

İmam-ı Kurtubî (rahime-hullahü teâlâ) derki: "Ashab arasında birçok muhalefet ve muharebeler olmuştur. Bununla beraber hiç biri diğerinin nifakına hükmetmemiştir. Onların bu husustaki hâlleri, ahkâm babında müctehidlerin hâlleri gibidir. Ya hepsi hakka isabet etmiştir denilir, yahut isabet eden bir tanesidir. Fakat hata eden mazur olur. Çünkü o reyine ve zannına göre muhataptır. İşte bunlardan birine meâzAllah bir şeyden dolayı buğzeden kimse âsî olur; tevbe etmesi gerekir." (Bkz: A. Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınevi, 1983; c.1, Bab:33, s.345)

Allâme İbni Hacer el-Heytemî (rahime-hullahü teâlâ) diyor ki: Hadis ravisi Müslim'in en yüce şeyhlerinden, asrının imamı olan Ebu Züra er-Razi demiş ki: "Birisi, Resulullah'ın (aleyhisselam) eshabından birisini noksanlıkla ayıplarsa, gerçekten o kimsenin zındık olduğunu bil. Çünkü Resulullahın (aleyhisselam) peygamberliği doğrudur. Kur'an-ı kerim de doğru bir kitapdır ve Peygamber'in (aleyhisselam) getirdiği din de hakdır. Bunların hepsinin hak, doğru oldukları itikadı bize sahabeden gelmiştir. Onları (sahabeleri) cerh eden, ayıplayan kimse, ancak Allah'ın kitabını, Resulü'nün sünnetini iptal etmek ister. Öyle ise cerh edilmek o kimseye daha yakışır ve zındıklık, sapıklık, yalan söylemek, fasıklık nitelikleriyle nitelenmeye o kimse herkesden daha layıktır." (Es-Savâiku'l-Muhrika, Bedir Yayınevi, İst., 1990, s. 452)

Hazırlayan: Murat Yazıcı


Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Mustafa İslamoğlu Kimdir – Türkiye’deki mezhepsiz reformcular
« Yanıtla #21 : 28 Temmuz 2016, 17:30:27 »
MUSTAFA İSLAMOĞLU : O’da Efgani mezhebsizini savunanlardan.[1] Türkiye’deki mezhepsiz reformcuları kaynak alarak kitaplar yazanların içinde kalemi güçlü bir isim. Hiç değilse İmamlar ve Sultanlar kitabında, imam-ı Azam (rh.a) efendimizi Ebu Hanife’den hariç “Azam” lakabı ile anabilmiş, Allah rahmet eylesin, şehid imamdır diyebilmiştir.Tabi burada maksadı tağuta karşı kendine malzeme olarak İmam-ı Azam efendimizi seçmek değilse !

Bu cümlelerinin onu Muhammed Abduh, İbn Hazm, İbn Teymiyye, M.Abdulvehhab, Mevdudi..vs. gibi isimlerin ve rafizi vehhabi etkilerinden kurtarmaya bir sebep olmasını dilerim. Zira kitaplarında kaynak olarak ele aldığı isimlerden bazılara bunlar ! Bu isimlerin ne korkunç itikad hırsızları olduğunu benim gibi ilimsiz biri tesbit edebildiğine göre, kendisinin bunları bilmemesi düşünülemez !Geriye bir tek ihtimal kalıyor : Bu isimlerin çağırdığı itikadı-Allah korusun- benimsiyor olmak !

Bahsi geçen kitabında (sh: 178) İmam-ı Yusuf (rh.a.) gibi bir müctehidi yargılaması haddini bilmezlik olsa gerek.Bu mübarek imamı yargılamaktan geri durmayan birinin, mezhepsiz olduğu bilinen Mevdudi’yi de aynı sayfada İmam Yusuf’a nispet edercesine övmesi enteresandır.

Bir başka kitabında çok talihsiz cümleleri var. Sevgili Peygamberimizin gözlerinin, mübarek ağız biçiminin, inci dişlerinin güzelliğini, sesinin gür çıktığını, yani peygamberi mucizeden olmak üzere, seslerinin çok uzaklardakilerin dahi duyabildiğini, boylarının herkesten yüksek göründüğünü, tenlerinin misk-i amber gibi koktuğunu, bir çocuğu sevse o çocuğun başında mübarek ellerinden yayılan kokunun günlerce ayrılmadığını çeşitli muteber ehl-i sünnet kitaplarında okumuşsunuzdur.

İslamoğlu’da tüm bunları epey malumatla mezkur kitabında naklettikten sonra bakın ne diyor : Rabbimiz Hz.Peygamberi örnek olarak gösterdiği halde, nedense klasik ulema ille de onu efsaneleştirmek için ellerinden geleni arkalarına koymamışlardır… Verilmek istenen insan tipi taklid edebilecekleri bir nebi değil de kendisine sadece hayranlık duyulmak için oldukça aşkınlaştırılmış insanüstü bir peygamber tipi çizmekteler…Elbette efsaneler örnek alınsın diye değil, sadece insanlara ” onlar kim, biz kim! ” dedirtmek ve hayret ıslıkları çaldırmak için oluşturulur…Geçmişte bu tavır niçin takınıldı, bilemem.Lakin çağın mantığı da buna çok benziyor. Kutsa ve müzeye kaldır.. Onun örnekliği iki ayaklı Kur’an oluşundan gelir.Onunla ilgili söylenenler gerçek de olabilir..(!) [2]

nedense klasik ulema.. İmam-ı Suyuti,İmam Müslim, İmam Buhari, İmam Taberani, İmam-ı Kastalani, İbn-i Cerir M.Taberi (RA) gibi mübarek ve mutemet isimler mi klasik ulema ? Yani eski bakışlı, dar ufuklu klasik ulema demek istiyor. Efendimiz aleyhisselatü vesselamın hayatlarını cephe cephe gözlemlemiş, yıllarca hizmetlerinde bulunup O’nu (SAV) aşkla yeterince anlatamamış olmanın sıkıntısını çekmiş sahabe mi klasik ? Zira senin klasik dediğin ulemalar bu sahabe zincirinden gelen anlatımla bize o şanlı Peygamberi anlattılar.Yine bu dini biz -Allah razı olsun- onlardan öğrendik.

Siz çağdaş ulema olmaya özendiniz ve mezhep tanımazları akıl hocası bildiniz ! Çağdaş Hamidullah alçağı, Peygamber düztabandı, tükrüğünden başka mucizesi yoktu dememiş miydi.? Kitabında nakillerde bulunduğun M.Abdulvehhab “benim elimdeki bastonumun bana faydası var, Muhammedin (SAV) faydası yok dememiş miydi ? “Kişi sevdiğiyle beraberdir” onu efsaneleştirmek için ellerinden geleni arkalarına koymamışlardır… İlk nur ve son Peygamber.Allah (CC)’ın “habibi” sevgilisi..Buna rağmen sen, Allah Resulünün bizlerden farklı yanının olacağını, diğer insanlardan üstün vasıflara haiz olacağını kabul etmiyor musun? Kaba bir maddeci bakışla dinin tebliğ eden elçiydi hepsi o kadar mı ? Tebliğ ettiklerine bakın, tebliğciye bakmayın diyorsan, Al-i İmran suresi: 31′i muteber ehl-i sünnet tefsirlerinden oku. Biraz da Mesnevi’yi okuyalım ki, maddi gözümüz kapansın, manevi aşk gözümüz açılsın.

Sahabe-i Kiram hazaretı Efendimiz (SAV) mübarek sakal-ı şeriflerini tarasa, saçlarından kesseler, teller toprağa değmeden kapışıyorlardı.Hiçbiri senin gibi tebliğ ettiğine bakın, Peygamberin şahsından size ne demediler.Peygamberimizin birileri tarafından efsaneleştirilmeye, büyütülmeye hiç ihtiyacı yoktu.O (SAV) zaten en büyük ve en üstün İNSAN idi.

Yoksa “Bu övgüler övene nispetledir.Yoksa bu övüş sana bir kınamadır, bir hicivdir.” yani Ey Resul seni kendimizce, bilgimizce övdüğümüzü sanırız, kendi vasıflarını bilen, senin katında ise bunlar ne eksik şeylerdir.[3]

Verilmek istenen insan tipi… hayranlık duyulmak için oldukça aşkınlaştırılmış insanüstü bir peygamber tipi çizmekteler…, haşa yani Peygamber böyle değildi de, böyle hayali bir insan aktarıldı. Aşkınlaştırılmış, abartılmış demeye getiriyor.Prens Bismark bile “Sana layık bir vücud olamadığımdan dolayı müteessirim Ya Mu…. derken, bizim yerliler saf İslam diye diye, Yüce dinimizde mana mefhumu adına, mucize adına hiçbir şey bırakmadılar.

M.Hamdi Yazır -rahmetüllahi aleyh- efendi, Al-i İmran : 33. Ayetini tefsir ederken, peygamberlikteki özellik ve üstünlükleri şöyle açıklar : “ Peygamberler, gerek cismani kuvvetlerde, gerekse ruhani kuvvetlerde başkalarına benzemezler. Dış ve iç duyguları gibi idrak güçleri, görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyuları; hafıza ve zeka gibi zihinsel güçleri, akli ve ruhi güçleri, yalnızca derece bakımından değil, nitelik bakımından da diğer insanlardan farklı bir mükemmelliğe ve varılabilecek en yüksek düzeye sahiptir. Mesela uzakları görmekle kalmazlar, arkadan ve perde gerisinden de görebilirler. Başkalarının işitmediğini işitir, duyamadığını duyar, tadamadığını tadarlar. Şifa-i Şerif’tede genişçe açıklandığı gibi Peygamber -sAllahü aleyhi vesellem- Efendimizin cismani ve ruhani kuvvet melekeleri ne kadar yüksekti.”[4] diyen alimlere mi, yoksa bütün bu alimleri ve ittifakla naklettiklerini hiçe sayan reformcu çağdaş naylon müctehid taslaklarını mı dikkate almalıyız. VAllahi yakınlarıma hep şunu söylüyorum: Y.Nuri gibileri seyredeceğinize, açık-saçık bir film seyretmeniz daha evladır..Zira ilki itikadını bozup, dinden eder, ikincisi de çirkin olmakla beraber yalnızca günahkar eder! Durum bu kadar vahimdir. Peygamber varisi gerçek alim mürşid-i kamil zatlarda bu varisliklerinden ve peygamber veresesinden nasiplerini alırlar.Öyleyse günümüzde bile peygamber varisi evliyaya dikkat!

” onlar kim biz kim! ” dedirtmek ve hayret ıslıkları çaldırmak için oluşturulur…Yani Peygamberden insani yapı olarak, aslında hiçbir farklı yanımız yok demeye getiriyor.Hani şu onlar adamsa bizde adamız meşhur söylemleri gibi!..Onun örnekliği iki ayaklı Kur’an oluşundan gelir. Şu bedbah tanıma bakın! Kainatın Fahrini -sAllahü aleyhi vesellemi- nasıl kaba bir tanımlamaya, tozuna kurban olacağımız mübarek varlıklarını bu şekide dillerine dolayabiliyorlar.Oysa ehl-i sünnet ve cemaat önderleri Ol Rasulü taşımak şerefindeki binitlerine dahi (katır) demeyip, ester dediler, binitlerinin bile Allahresulünce verilmiş isimleri vardı.Kaba softaların kaba dili o Allahın boyası ile boyanmış aynaya zaten iz düşürmez!

Onunla ilgili söylenenler gerçek de olabilir..(!)Önce mübarek önderimizi (SAV) küçültücü izah et, şüphe tohumlarını ek, sonra da onunla ilgili söylenenler gerçek olabilir de. İlmine mağrur şeytan kıssasını bir anlayabilseydik ! Bir Müslüman için gerçek olabilir, diye bir düşünve olamaz. Şüphe yok.O (sav) şüphesiz Elmalılı tefsirinde (yukarıda) verdiğimiz gibiydi, hatta daha da üstte,-haşa- Allah demeyecek kadar muazzez ve muhteşemdi.

Verilmek istenen insan tipi… hayranlık duyulmak için oldukça aşkınlaştırılmış insanüstü bir peygamber tipi çizmekteler.. Şimdi bu cümleyi bir daha ele alalım. İslamoğlunun başka bir cümlesini buraya taşıyalım : “ Tek kişilik bir ordu, tek kişilik bir ümmettir, göklerin kendine dar geldiği kartaldır.” Peh peh peh..! İslamoğlu bu hayranlık uyandıracak, aşkınlaştırılmış kelimeleri başka bir yerde kullandığını unutmuşa benzer. Biz kendisine hatırlatalım. Yukarıdaki bu cümleleri Kafir, mason Cemaleddin Efgani için kullanmıştır. [5] Allah Resulüne -sAllahü aleyhi vesellem- çok gördüğü meth-ü sena içeren cümleleri bir mason için kullanmaktan çekinmemiştir!

Çağdaş yazarlar, siz; peygamberlik sanatlardan bir sanattır diyen, mezhepsiz ve mason birini göklerin kendine dar geldiği bir kartal olarak anarken, fena yakayı ele verdiniz. Kişi sevdiği ile beraberdir. Biz Hazreti Peygamberi, arkadaşlarını, aşıklarını övmeye devam edeceğiz. Siz de masonları övün. Er yarın Hak divanında belli olacak !

Tarikat meselesinde, batıl tarikatleri asli tasavvufa örnek göstermesi ve hak tarikatlerden misaller getirmemesi (sh: 100), kelam ilmini faraziye olarak nitelemesi, (sh:45 ); Hz.Osman (RA) efendimize yapılan iftiraları ayrıntılı gözler önüne güya tarafsız ve savunmadan vermesi (!) (sh: 38-39 dip notları ); aşere-i mübeşşere’nin sayısı, İmanın ve İslam’ın şartının kaç oluşuna kadar, herşeyi yeniden tesbit etme ve geçmiş ehl-i sünnet müctehidlerini, alimlerini yetersiz gösterme eğilimleri gibi hiç de üzerine vazife olmayan ihtilaflardan, yeni ihtilafları doğurmuş !

“Ehl-i sünnet içi tekfir yarışmasına Hanbeliler de Eş’ariyi tekfir edip, kanının helal olduğu yollu fetvalar vererek katılırlar.”(sh: 43 ) Hak mezhebleri birbirine garazlı gösterme gayreti bir kere daha karşımıza çıkıyor. Hanbeliler dediği, hanbeli mezhebinin bulunduğu bölgede, Teymiyye yandaşı vehhabilerdir. Vehhabilerin ise ehl-i sünnetin kanını, malını, ırzını helal addettikleri bilinen birşey. (Yusuf Nebhani hazretleri bunu eserlerinde açıkça belirtir.) İslamoğlu’nun çağdaşı Karaman’da bir televizyon konuşmasında Arabistanın vehhabilerini Hanbeliler olarak tanıtmıştı !!

Bu kitabı da satır satır ele alsak, yazacak çok şeyimiz olurdu elbet. Lakin bu memleketimizin ehl-i sünnet alimlerinin, hocalarının (erbabının ) yapmak zorunda oldukları bir iş. Eskiden icazetli ulema, ilmi yayınları titizlikle takip edip, gerekli gördükleri zaman tenkid yazıları yazarak; ümmete duyururlardı.

Günümüzde heva kitapları, her türlü kontrolden uzak, boş meydanda at oynatmaktadır. Hiç kimse rahatını bozmak istemiyor. Ahmed Davudoğlu ve Necip Fazıl merhumdan sonra bu vadide bir M.Şevket Eygi, Ebubekir Sifil hoca kaldı. Bir de son zamanlarda cesurca; bu sapık fikirli insanların üzerine Furkan dergisinde giden Muhterem Sadeddin Ustaosmanoğlu vardı. Şer’i konularda hassas kalemlere ne kadar çok ihtiyacımız var !

[1] Furkan Dergisi, sayı: 26. yıl : 1997

[2] M.İslamoğlu, İman Risalesi sh: 281 vd.

[3] Mesnevi, Gölpınarlı c.VI, sh: 89,

[4] M.Hamdi Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, II/1090 vd.

[5] M.İslamoğlu, “Anadolu”, Denge yay. C.2, sh: 152,285,298,299,300,303



Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Peygamberimiz'i Öven Herkese İtiraz
« Yanıtla #22 : 28 Temmuz 2016, 17:32:10 »
Peygamberimiz'i Öven Herkese İtiraz

Değerli okuyucu! Önceki sahifelerden beri, yazar Mustafa İslamoğlu’nun çoğunu bile bile yaptığı yanlışlarından ve yanıltmalardan bahsediyoruz ya, bu tavrımızı köşe yazarlığı yaptığımız gazetede de sürdürmüştük.

Bazıları bu tavrımızdan rahatsız durumdalar. Çareyi bendenizi telefonla taciz etmekte buluyorlar. Telefon ediyor ama itirazlarının arkasında da duramıyorlar, birkaç cümleden sonra cevapsız kalıp kapatıyorlar.
Dedikleri ezcümle şu:

Bizim derdimiz neymiş?…

Mustafa İslamoğlu’ndan ne istiyormuşuz?…

Yoksa bizim rantımıza engel olmuş da onun için mi aleyhinde yazıyormuşuz?…

Uğraşacak başka kimse kalmadı mı da onunla uğraşıyormuşuz? Vesâire…
Ben de kendilerine şöyle diyorum:

1- Biz ondan bir şey istemiyoruz. Ama kendisine, “İslam itikadından ve İslam fıkhından ne istiyorsun?” diye soruyoruz.
2- Rant peşinde değiliz, esasen İslamoğlu ile bizim aramızda bir rant meselesi de olamaz.
3- Bize ”Uğraşacak başka kimse kalmadı mı da onunla uğraşıyorsunuz?” diyeceğinize ona da “Uğraşacak başka bir şey kalmadı mı ki İslam akâidiyle ve İslam fıkhıyla uğraşıyorsun?” deyiniz, diyorduk…

Bu zatları telefonu kapatmaya mecbur bırakan esas sözüm ise şu oluyordu:
Yazdıklarımın hepsi İslamoğlu’nun eserlerindeki yanlışları tenkittir. Kendi kitabından, sahife numarası vererek onun kendi yazdıklarını birebir aktarıyorum. Mustafa İslamoğlu ile ilgili yazılarımda herhangi bir iftira varsa söyleyin. Veya hangi tenkidim yersiz veya hangi cümlem yanlış veya iftira ise onu söyleyin.

İşte buna cevap veremeyip telefonu kapatmak mecburiyetinde kalıyorlar.
Onlara buradan tekrar sesleniyorum:

Bendenizi yine taciz edecekseniz, lütfen içinizden biraz ilim sahibi olanlar, İslam akâidini ve İslam fıkhını bilenler telefon etsinler. Etsinler ki verdiğimiz cevaba değsin…

Onlar rahatsız oladursunlar, biz insafla okunması ümidiyle yazacaklarımızı yazmaya devam edelim.

MÜSLÜMAN YAZARIN MES’ÛLİYETİ…

Müslüman, İslam inancına sahip olan kimse, Müslüman yazarlığa soyunan kimse de yazılarıyla insanlara İslâmî cihetten yön veren, yön vermeye çalışan, en azından bu iddiada olan kimse demektir. Onun için Müslüman yazarın işi zor, mes’ûliyeti büyüktür.

Meselelere İslamî açıdan çözümler getirmek iddiasıyla meydana atılan kimsede, en başta İslâmî ilimlere vâkıf olma şartı aranır. Aksi takdirde o kimsenin müslümanca yazılar yazıp eserler vermesi imkansızdır. Çünkü kişi bilmediği şeyi anlatamaz.

Müslüman için aslolan, her şeyden önce düzgün ve sağlam bir itikada sahip olacak kadar ilim/bilgi edinip bu doğru bilginin gereği gibi inanmaktır. Bu husustaki yanlış bilgi ve yanlış inanç, insanı felakete götürdüğü gibi, böyle bir insanın yazdığına ve söylediğine inanıp onun peşinden gidenler de onunla beraber felâkete sürüklenirler.

İslamın inanç ve itikâd maddelerinden biri de Hazreti İsa meselesidir. Bizim inancımıza göre Hazreti İsa çarmıha gerilmemiş, ölmemiş ve öldürülmemiş, göğe kaldırılmıştır. Âhırzamanda, dünyanın son zamanlarında yani kıyâmetten önce yeryüzüne inecek, peygamber sıfatıyla değil, Peygamberimiz’in bir ümmeti olarak yaşayacak ve onun şeriatı üzere ibâdet edecektir.

Hiçbir kimse ebedî bir hayata sahip olmadığı gibi o da ebedî olmayıp sonunda vefat edecektir.

Bu hususta kitaplarımızda okuduğumuz bilgi böyle.
Şimdi birisi çıkar da bunun aksini söyler veya yazarsa, kesinkes İslama zıt bir şey ortaya atmış olur.

Bunu yapan kimse bilmeden yapıyorsa câhil, bile bile yapıyorsa artniyetlidir.
İyi ama bu kimse ya Kur’an’a mânâ vermek iddiasıyla ilim meydanına atılan biriyse ne diyeceğiz?

Onun cevabını siz okuyuculara bırakıp ben söyleyeceğime geçeyim.

HAZRETİ İSA’NIN KABRİ(!)..

Elimdeki kitabın bir bölümünde İncillerden bahsediliyor. Yazar, Matta incilinden bahsederken şöyle diyor:

“Elde mevcut en eski metin, Hz. İsa’nın vefatından en az bir-bir buçuk asır sonrasına aittir.”

(Mustafa İslamoğlu, ÜÇ MUHAMMED, sahife: 49)

Gördünüz mü mânevî felâketi, gördünüz mü vehameti!!!
Yazar, Hıristiyanları ve elde mevcut muharref İncilleri tenkit eder görünürken, İslam inancının bir maddesini tenkil ediyor.

Değerli okuyucu!

Hazreti İsa hakkındaki İslam inancı yukarıda yazdığımız gibidir. Yani İsa Aleyhisselam ölmemiş göğe yükseltilmiştir. Dolayısıyla, yeryüzünde kabri yoktur.

İslam âlimlerinin ortak görüşü budur. Onun için bu meseleyi esasen uzun uzun münakaşaya da lüzum yok. Yazara biz sadece şu soruyu soralım:
Hazreti İsa’nın vefat ettiğini söylüyorsun. Vefat ettiyse, kabri nerede?..
Biz bu soruyu sorsak da sormasak da, sayın yazar Hazreti İsa’nın ölmüş olduğunda ve yerini söyleyemese de bir kabrinin bulunduğunda israrlı. Nitekim Hıristiyanları tenkit sadedinde şöyle diyor:

“Bugün, tüm kalbimle iddia edebilirim ki, eğer Hazreti İsa kabrinden çıkıp gelse ona en büyük düşmanlık gösterecek olan, onun mitolojik imajını pazarlayarak geçinen kiliseler ve ruhban sınıfı olurdu.” (aynı eser, sa: 62)
Ben de bütün kalbimle iddia edebilirim ki, yeryüzünde Hazreti İsa’nın kabri yoktur. Onun için, “Hazreti İsa kabrinden çıkıp gelse…” şeklindeki bir söz ya cehâletten veya Müslümanların Hazreti İsa hakkındaki inancını sarsmak düşüncesinden ileri gelmektedir…

***

Hırıstiyanlar, her doğan çocuğun günahkâr olarak doğduğuna inanırlar. Onun için doğan her çocuğu vaftiz ederler. Çünkü vaftiz suyuyla yıkadıkları çocukların günahtan temizlendiğine inanıyorlar.
Bay İslamoğlu güya bu konuda Hıristiyanlığı tenkit ediyor. Bunu yaparken de devirmedik çam bırakmıyor.
Diyor ki:

“Kur’an’a göre insan doğuştan günahkâr değil, doğuştan sorumluluk sahibidir.” (Aynı eser, sa: 57)

Gördünüz mü büyük âlimimizin ilminin derinliğini(!)? Tomruk devirmek, çam devirmek dediğimiz budur işte.

Buna sadece câhillik demek de eksik kalır. Denilse denilse cehl-i mürekkeb, katmerli câhillik demek lâzım.

Bay İslamoğlu, “insan doğuştan sorumluluk sahibidir” diyerek, henüz ıngaa ıngaa diye ağlayan ve daha konuşmayı bile bilmeyen bebekleri bile sorumluluk sahibi sayıyor.

İslam dini hakkında, Lâ ilâhe illAllah Muhammedün Resûlüllah demekten başka bir şey bilmeyen bir Müslümanlar bile bilir ki, büyüyüp konuşabilecek seviyeye gelmiş olsalar bile, büluğ çağına gelmemiş olan sabiler asla sorumluluk sahibi değillerdir.

En bilgisiz bir Müslüman bile bunu bilir, ama sayın yazar bilmiyor ve “insan doğuştan sorumluluk sahibidir” diyor…

İnsan doğuştan itibaren sorumlu olsa, büluğ çağından önce vefat eden çocukların, hatta bebeklerin bile ibâdet yapmadıkları için günahkâr olmaları icap ederdi. Ama İslam dini onlara böyle bir sorumluluk yüklemiyor.
Bu basit bilgiyi, yakınlarından birisi Allah rızası için sevabına İslamoğlu’na öğretiversin…

TAHLİL…

Gelelim meselenin tahliline…
Hıristiyanları tenkit sadedinde, “Kur’an’a göre insan doğuştan günahkâr değil” diyen Bay İslamoğlu’nun sözünün bu kısmı doğru. Ancak, “İnsan doğuştan sorumluluk sahibidir” derken yanılıyor. Yanılmaktan da öte büyük bir tenakuza düşüyor ve bu sözüyle, tenkit ettiği Hıristiyanların söylediklerine çok yaklaşmış oluyor. Şöyle ki:

Hıristiyanlar doğan her çocuğu günahkâr kabul ederken, İslamoğlu doğan her çocuğu sorumlu sayıyor.

Yeni doğan bebekler nelerden ve hangi şeyden sorumlu olacaklardır ve bu sorumluluklarını nasıl yerine getireceklerdir? Hiçbir sorumluluğu yerine getiremeyeceklerine göre, doğar doğmaz günah işlemeye mi başlayacaklardır?
Haaa! Ne olmuş oluyor? Hıristiyanlar herkesi doğuştan günahkâr sayarken, Bay İslamoğlu insanların doğduktan sonra günah işlemeye başladıklarını kabul etmiş oluyor.

Şimdi hıristiyânî görüş ile bu görüş birbirine iyice yaklaşmış olmuyor mu?
Öyleyse nerede kaldı Bay Yazar’ın Hıristiyanları tenkidi???


YALAN DESEK AĞIR OLACAK; ACABA NE DESEK?..

Bakara sûresi 253. âyet-i kerimenin meâli şöyle:
“İşte biz bu peygamberlerin bazısını bazısından üstün kıldık.”

Âyetin meâlinde de açıkça görüldüğü gibi, peygamberlerin bazılarının bazılarından üstün olduğu beyan buyuruluyor.

İslamoğlu’nun Üç Muhammed isimli eserinde ise, bu âyet-i kerime hakkında şöyle deniliyor:

“Kurtubî bu âyetin ‘Hz. Peygamber diğer peygamberlerden üstündür’ demeye dahi cevaz vermediği görüşündedir.” (Aynı eser, sa: 66)

Hayret! İslamoğlu’nun yazdığına göre, Kurtubî tefsiri, âyetin açıkça beyan buyurmuş olduğu bir meseleye karşı çıkıyormuş. Oysa Kurtubî tefsiri güvenilir tefsirlerden. Orada böyle bir şeyin yazılması ne mümkün!.

Biz Bay İslamoğlu’nun huyunu eskiden beri biliriz. Kendi düşüncesini kabul ettirebilmek için, bir eserde olmayan bir şeyi varmış gibi yazıp o zatın da kendisiyle aynı kanaatta olduğunu düşündürtmek ister. Böylece o zata iftira da etmiş olur. Burada da böyle yapmış olmasın diye düşündük…

Meğer düşüncemizde yanılmamışız. Çünkü Kurtubî tefsiri, İslamoğlu’nun söylediği gibi yazmıyor. Yani onun söylediği gibi, âyete ters bir şey söylemiyor, zaten söylemez de. İslamoğlu’nun yazdığının aksine sadece âyette ifade edilen gerçeği izah ediyor…

Özet: “Hazreti Peygamberin diğer peygamberlerden üstün olduğunu” söylemeye cevaz vermeyen, Kurtubî tefsiri değil, Mustafa İslamoğlu’nun kendisi…

KİMİN HATIRINA ŞÜPHELENMEK GELİR?..

Değerli okuyucu!

Bir eserde, “Falan tefsirde şöyle şöyle yazıyor” diye bir cümle okusanız inanmaz mısınız? “Acaba gerçekten o tefsirde öyle yazıyor mu?” diye gidip o tefsire bakmak aklınıza gelir mi?..

Hangi okuyucu, bir yazarın böyle bir yalana tenezzül edileceğini düşünür?
Ama siz siz olun, Mustafa İslamoğlu hakkında böyle düşünmekten vaz geçmeyin. O eğer, “Falan kitapta şöyle şöyle yazıyor” diyorsa, ismini verdiği o kitaba muhakkak bakıp kontrol edin.

Bu zat ÜÇ MUHAMMED isimli eserinde, Peygamberimiz’in diğer peygamberlerden üstün olmadığını isbat etmeye çalışıp duruyor. Bu inancına okuyucuyu inandırmak için de Kurtubî tefsirine iftira ediyor…

Oysa Kurtubî tefsiri, İbni Abbas (r.a.) Hazretleri’nin şu sözünü aktarıyor:
“Muhakkak ki Allah (c.c.) Muhammed Aleyhisselam’ı peygamberlere ve gök ehline üstün kılmıştır.”

Bu sözü aktaran bir tefsirin, “Hz. Peygamber’in diğer peygamberlerden üstün olduğunu söylemeye cevaz vermediğini” söylemek hangi insaf ölçüsüne sığar değerli okuyucu?

Öyleyse, Sayın İslamoğlu, Peygamberimiz’in diğer peygamberlerden üstün olmadığını ispata çalışarak ne yapmak istiyor?..

***

Kurtubî tefsiri, “Allahü Teâla diğer peygamberleri kendi kavimlerine gönderdiği halde Peygamberimiz’i bütün insanlığa peygamber olarak göndermiştir” diyor. Buna delil olarak da şu âyeti kerimeyi zikrediyor:
“Biz seni ancak bütün insanlar için gönderdik.” (Sebe sûresi, âyet: 28)
Kurtubî, “Ashabı kiramın hepsi sahabîdir ama aralarında üstünlük vardır” diyerek, peygamberlerin aralarında da işte böyle üstünlük olduğunu izah ediyor.

Böyle söyleyen bir tefsir hakkında sen kalk, “Bu tefsir Hz. Peygamber’in diğer peygamberlerden üstün olduğunu söylemeye izin vermiyor” de…
Neredesin ey insaf, ey ilim dürüstlüğü!..

Bu üstünlük konusu için Tefsir-i Kebir’e de baktık. Fahreddin Râzî Hazretleri, aynı âyetin tefsirinde Peygamberimiz’in diğer peygamberlerden üstün olduğuna dair yirminin üzerinde delil getiriyor…

Mesele bu kadar açıkken, hâlâ daha aksini iddia etmek, bile bile ve inatçı bir iddia olmaz mı?..

PEYGAMBERİMİZ’İN ÜSTÜNLÜĞÜNDEN BAHSEDEN HERKESE İTİRAZ…

İmam Süyûtî, El-Hasâis-i Kübrâ isimli eserinde, “Peygamberimiz’in, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’nin öldürüleceklerini” haber veriyor diyor. Peygamberimiz’in üstünlüklerini anlatan bu esere zaten çok bozulan İslamoğlu ise, eserdeki bu habere de itiraz ederek şöyle diyor:
“Eğer Hz. Peygamber önceden haber vermişse, Hz. Ömer, Osman ve Ali’nin katli “kader” idi ve kaçınılmazdı. O zaman kimseyi suçlamaya gerek yoktu.” (Sa: 69)

Bi kere böyle bir söz, ilim adına çok ayıp… İnsana gülerler… Bir kimsenin böyle bir şey yazması için ilimden bî behre olması ve ömründe kaderle ilgili hiç bir şey okumamış olması lâzım…

Adamcağız, kaderle ilgili meselelerin sorumluluk getirmeyeceğini zannediyor. Oysa kaderin dışında hiçbir şey olamaz ki. Her şey kadere bağlıdır. Ama, bu, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Çünkü, kader insanları iyi-kötü hiçbir şeye zorlamıyor. Bay İslamoğlu hiç olmazsa bu kadarcığını bari bilmeliydi…

Bu kadarcığını dahi olsun bilmiyor ama, öte taraftan Müslümanların, “Allah’ı cisimler dünyasına indirdiğini” söylemekten de çekinmiyor. (Sa: 70)
Öte taraftan, Müslümanlar Peygamberimiz’in insanüstü bir varlık olduğuna inanıyorlarmış gibi, daha hâlâ müslümanları suçluyarak, “Oysa ki Kur’an Hz. Peygamber’in beşerliği (insan olduğu) üzerinde israrla duruyor” diyor. (Sa: 71)
Allahınızı severseniz söyler misiniz, Peygamberimiz’in insan olduğunu kabul etmeyen bir Müslüman var mı?

Değerli oıkuyucu! İslamoğlu, bütün yaratılmışların efendisi olan Peygamberimiz’in, bütün ilimleri bilmiş olacağını da kabul edemiyor. (Sa: 71)
Peygamberimiz öğrendiği her şeyi mûcize olarak Allah’tan öğrendiği halde, harfleri insanlardan öğrendiğini, bunun mûcizelik tarafının olmadığını söylüyor. (Sa: 71)

İKİ İSLAM BÜYÜĞÜNÜ TENKİT…

Bir türlü hızını alamayan İslamoğlu, verdikleri değerli bilgilerin âlimlerimizin kitaplarında yer aldığı ve her iki de İslam büyüğü olan Ka’bu’l- Ahbar ve Vehb bin Münebbih’i ağır bir şekilde suçlamaktan çekinmiyor. Ka’bu’l- Ahbar Müslüman olunca, güya Yahudi kültürünü, Vehb bin Mühebbih de güya hıristiyanlık kültürünü İslama taşımışlar. (Sa: 77)

Bu satırları yazan İslamoğlu’nun, bu konuda da samimiyet sahibi olmadığını görüyoruz.

İslamoğlu eğer Yahudilik kültürünün İslama taşınmasını istemiyorsa, Yahudi kültürünü tefsirine taşıyan yahudi asıllı Muhammed Esed’in tefsirine karşı olması lâzımdı. Ama hiç de karşı değil, üstelik onu yere göğe sığdıramıyor. Onun, Kur’an Mesaji isimli sözümona meal tefsirini övüyor da övüyor. Kendisinin Hayat Kitabı Kur’an ismiyle kaleme aldığı eser de Muhammed Esed’in eserinin kötü bir kopyası…

İslamoğlu’nun Hayat Kitabı isimli eserinde o kadar fazla yanlış var ki, hakkında yazılan tenkitler kitabın aslından daha kalın. Tek ciltlik bir kitaba bu kadar yanlışı sığdırabilmek de bir beceriklilik olsa gerek. Onun için, Yanlışlar Ansiklopedisi okumak isteyenlere, İslamoğlu’nun Hayat Kitabı Kur’an isimli eserini tavsiye ederiz..

İslamoğlu, “Yahudileşme temayülü Yahudi olmaktan da kötü” diyordu!
Muhammed Esed’in, âyetleri istediği şekilde sündürerek günümüzdeki Yahudiliğin de geçerli olduğunu usturuplu bir şekilde işlediğini görmedi mi, bilmiyor mu acaba?

Bizim gibi her halde İslamoğlu da görüyor ve biliyor. Ama nedense ona hiç ses çıkarmıyor. Bununla da kalmayıp, Muhammed Esed’e karşı çıkanlara karşı çıkıyor???

Yahudi kültürüne karşı olan bir insan böyle yapar mı hiç?

Peygamberimiz’in vefatından sonra Müslüman olan Ka’bul Ahbar’ı, “Nûr-u Muhammedî teorisinin mûcidi olmakla” suçlayarak şöyle diyor:

“Yahudi avam kültürü çoğunlukla ondan gelen rivâyetlerle İslam kültürüne girdi. Özellikle tefsir ve hadis rivâyetleri bunların başında gelir. İbni Ömer, Ebû Hüreyre, Abdullah ibn Amr gibi ilk kuşağa mensup isimlerin ondan gelen rivâyetleri nakletmiş olmaları, onun rivâyetlerinin yaygınlaşması ve tutunmasında önemli bir rol oynadı.”

İsimlerini saydığı İbni Ömer, Ebû Hüreyre, Abdullah ibn Amr radıyallâhü anhüm gibi zatlar, seçkin sahabilerdendir. Onlar Ka’bul Ahbar’a itibar etkilerine göre İslamoğlu’nun bu hususta dilini tutması lâzımdı. Ama öyle yapmıyor, üstüne üstlük Ka’bul Ahbar’ın söylediklerini yaydılar diye o güzide sahabîleri de suçluyor, onlara da kızıyor ve içten içe onları da kötülüyor.
Öyle ya canım, bir kimse yanlış şeyler söyler, bazıları da bu yanlışları alıp Müslümanlara yayarsa, onlar da suçlu olmazlar mı?

Bu durumda o sahabiler de suçlu(!).Onlar da suçluysa ya doğru olan kim?
Tek doğru olan ise İslamoğlu…

HEP SUÇLAMA, HEP SUÇLAMA…

Kahramanımız, sadece yukarıda ismini verdiğim iki zatı (Ka’bu’l- Ahbar ve Vehb bin Münebbih’i) değil, asr-ı saâdette bâtıl dinlerini bırakıp Müslüman olan diğer zatları da şöyle suçluyor:

“ Müslüman olan kitap ehli, son vahyi ve onun taşıyıcısı olan Hz. Peygamberi de kendi kitap ve peygamber tasavvurlarıyla okuyorlardı.”

Dikkat ederseniz hiç bir istisna yapmadan toptan, hepsini suçluyor.
İslamoğlu’na göre, Müslüman olan bu zatlara İslamın hiç tesiri olmamış ve kabul ettikleri yeni dini, eski dinlerinin görüşleriyle değerlendiriyorlarmış.
Bu suçlamayı yaparken hiçbir İslâmî eseri referans olarak gösteremiyor.
Peki delili ne? Hiç mi delili yok?

Var… Sadece kendi düşünce ve kanaatı.

Ama durun durun! Bir delili bir referansı var galiba…

Hani yukarıda, İslamoğlu’nun Ka’bul Ahbar’ı “Nûr-u Muhammedî teorisinin mûcidi olmakla” suçladığını söylemiştik ya. İslamoğlu, bu konuda İbn-i Teymiyye’nin bir sözünü delil getirerek şöyle diyor:
“İbni Teymiyye, bu tür uçuk iddiaları, ‘Derecesi ve kıymeti ne olursa olsun hiçbir beşer (insan) nurdan yaratılmamıştır’ sözleriyle reddediyor.”

Aman Allahım!

İslamoğlu’na göre “Nûr-u Muhammedî” uçuk bir iddia oluyor. Ve bu iddiayı çürütmek için müracaat ettiği şahıs ise Vehhâbîliğin fikir babası olan İbni Teymiyye…

Ama dikkat!

İbni Teymiyye, “Derecesi ve kıymeti ne olursa olsun hiçbir beşer (insan) nurdan yaratılmamıştır” derken kimi kastediyor acaba?
Tabii ki Sevgili Peygamberimiz’i…


Ali EREN | 04 Mayıs 2013 12:34 | www.haberkita.com


Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Efendimize ''Hazret'' dememekte niçin israr ediyorlar?
« Yanıtla #23 : 28 Temmuz 2016, 17:32:42 »
Efendimize ''Hazret'' dememekte niçin israr ediyorlar?

Daha kapağını bile açmadan, Müslümanların ismini görür görmez yadırgayacağı bir kitaptan bahsetmek istiyoruz:

ÜÇ MUHAMMED...

Evet… Bu kitabın ismi Hazreti Muhammed değil, Muhammed Aleyhisselam değil, Peygamberimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) değil. Hazret kelimesi kullanılmadan, yalın olarak verilen bir isim: ÜÇ MUHAMMED…

Kitabın yazarı, Mustafa İslamoğlu. “Muhammed” ismiyle kastettiği şahıs da tabii ki, sevgili Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’dir…

Aytunç Aldındal’ın da Üç İsa isminde bir kitabı var. Ama onun İsa Aleyhisselam’ın ismini “Hazret”siz ve “Aleyhisselam”sız kullanmasından bize ne! Biz, sadece Peygamberimiz Aleyhisselam değil hangi peygamber olursa olsun, hepsini hürmet ifadesiyle anmalıyız. Ama İslamoğlu sanki “Ben Aytunç Altındal kadar olamaz mıyım! Onun kitabının ismine benzer bir kitap yazamaz mıyım!” dercesine, bir kitap yazmış ve onun kitabına verdiği ismin bir benzerini de o kendi kitabına vermiş. Aytunç Altındal Üç İsa demiş, İslamoğlu da Üç Muhammed demiş.

Ama nedense, Peygamberimiz’in isminin yanında “Hazret” gibi “Aleyhisselam” gibi “Sallallâhü aleyhi ve sellem” gibi hürmet ifade eden bir kelime koymadığı gibi, mensûbiyet/benimseme mânâsı taşıyan bir kelime de yok. Yani “Peygamberimiz” de dememiş.

Değerli okuyucu!

İster genç işter yaşlı olun, şimdiye kadar Hazret demeksizin, Aleyhisselam demeksizin, Peygamberimiz’i sadece “Muhammed” diye anan bir müslümana rastladınız mı?

Kaç yaşında olursanız olun, Peygamberimiz’i anarken kendiniz de hiç “Muhammed” dediniz mi?

Eminim ki ne siz böyle söylemiştinizdir, ne de böyle söyleyen bir müslümana rastlamışsınızdır. Çünkü bütün Müslümanlar, bunu bir hürmetsizlik kabul ederler ve Peygamberimiz’den “Muhammed” diye bahsetmekten hayâ ederler.
Müslümanları bırakın, bu ülkenin komünistleri bile Peygamberimiz’den bahsederken “Hazreti Muhammed” diyorlar.

Onun için, Mustafa İslamoğlu’nun yazmış olduğu kitaba “ÜÇ MUHMMED” ismini vermesini son derece mahzurlu bulduğumuzu ifade etmek istiyoruz. Ama yazarın kendisi kitabına böyle bir isim vermekte hiç mahzur görmüyor ve bu isimdeki bir kitapla müslümanlara Peygamberimiz (s.a.v.) hakkında nizâmât vermeye çalışıyor.

Nizâmât demiyelim de Müslümanlara şekil, daha doğrusu yeni bir şekil vermeye çalışıyor diyelim…

Aşağıda da okuyacağınız gibi, İslamoğlu, Peygamberimiz’e “Hazret” dememekte yalnız değil. Onunla aynı düşüncede olanların hepsi de aynı. Onlar da Allah dostlarını hürmetle anmıyorlar. Peygamberimiz onların dilinde “Hazret”siz, “Aleyhisselam”sız “Sallallâhü aleyhi ve sellem”siz, sadece Muhammed…

Bunlar, sadece Peygamberimiz hakkında değil bütün peygamberler (salevâtüllâhi aleyhim ecmâîn) hakkında da böyledirler. Onlara göre Hazreti Âdem, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa, Hazreti İsa yok. Âdem aleyhisselam, İbrahim aleyhisselam, İsa aleyhisselam, Musa aleyhisselam da yok. Âdem, İbrahim, İsa, Musa var.
Peygamberler onların sanki ya asker arkadaşı veya çelik çomak oynadıkları oyun arkadaşı...
Onlar peygamberlerden böyle bahsededursun, bu memleketin solcuları bile meselâ Doğu Perinçek bile Peygamberimiz’den bahsederken, “Hazreti Muhammed” diyor. ibretlik değil mi?

ORTAK YÖNLERİ…

Yukarıda, “Bu hususta İslamoğlu yalnız değil” demiştik ya, o konuya geleyim. Meselâ İslamoğlu’nun sevdiği, beğendiği ve okuyucularına zaman zaman model olarak sunduğu birisi var:
Ali Şeriatî…

Peygamberimiz hakkında Ali Şeriatî’nin de bir kitabı var. Enteresandır, onun kitabının ismi de şöyle: Muhammed Kimdir.
Bakın! İslamoğlu gibi o da “Hazret” demiyor.

Hazret demediğine göre onun yerine hürmet ifadesi olarak başka bir ifade kullansa bari. Meselâ aleyhisselam diyor mu? Ne gezer!...

Hatta “Hazret” dememesi şöyle dursun, Peygamberimiz’e HAKARET EDİYOR!
Şaşırdınız değil mi değerli okuyucular? Evet evet, Ali Şeriatî Peygamberimiz’e basbayağı hakaret ediyor. Bu hakaretin nasıl bir hakaret olduğunu aşağıda okuyacaksınız.

Gelin görün ki Mustafa İslamoğlu da bazı ilâhiyat profesörleri de Ali Şeriatî’yi örnek bir şahsiyet olarak gösteriyorlar. Onların örnek şahsiyet olarak gösterdiği kişi işte böyle birisi.

Mustafa İslamoğlu da Ali Şeriatî de Peygamberimiz’e “Hazret” dememekte ortak. Birinin yazdığı kitabın ismi ÜÇ MUHAMMED diğerinin kitabının ismi

MUHAMMED KİMDİR?

Değerli okuyucu!
Bu makaleyi aslında Mustafa İslamoğlu’nu tanıtmak için kaleme almıştık. Ama söz onun hayran olduğu Ali Şeriatî’den açıldığı için konu ona kaydı. Olsun, mühim de değil. Çünkü ikisinden birini anlatınca zaten diğerini de anlatmış oluruz. Nitekim, “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” demezler mi? İslamoğlu ile Şeriatî de birbirlerinin fikir arkadaşı zaten. Üstelik İslamoğlu böyle bir arkadaşlıktan şeref de duyar...

EN BAŞTAN TAKİYYE…

Birkaç sene önceydi. Beyazıt Kütüphanesi Müdürü Merhum Şerafettin Kocaman’a uğramıştım. Şerafettin Bey konuşma sırasında, “Mustafa İslamoğlu’nun ÜÇ MUHAMMED isimli kitabını okumak istedim. Fakat ancak yarısına kadar okuyabildim. Daha fazla tahammül edemeyip bıraktım” demişti. Onun üzerine merak ettim, ne pahasına olursa olsun bu kitabı okumalıyım deyip başladım. Daha ilk sahifelerde gerçekten bu kitaba tahammülün zor olduğunu anladım ama tahammülsüzlük kelimesini unutup kitabı bitirdim. Ve gördüm ki meğer Merhum Şerafettin Kocaman yerden göğe kadar haklıymış.
Neyse, biz İslamoğlu’nun sitayişle bahsettiği ve öve öve bitiremediği Ali Şeriatî’nin MUMAMMED KİMDİR kitabına bakalım ve “İnsanın eseri o insanın kendisidir” fehvasınca, Şeriatî’yi kendi eserinden tanıyalım.

Ali Şeriatî’nin elimizdeki bu eseri, 1988 Ankara baskılı. Basan Fecr Yayınevi.
Şeraitî, İranlı bir şiî. Bizde İranlılara acem derler. Dilimizdeki “Acem yalanı” sözünün sebebi de şu:
Malum, Şiîlikte takiyye diye bir şey var. Takiyye, gerçek inancını gizleyip, inancına ters şekilde konuşmak. Bizim dilimize bu, “Acem yalanı” olarak yerleşmiş. Onun için, çok yalan söyleyen birinin sözüne inanılmaması icap ettiğini anlatmak için memleketimizde, “Boşver canım. Onunkisi düpedüz acem yalanı” derler.

Ali Şeraîtî, MUMAMMED KİMDİR isimli kitabında sözde Peygamberimiz’in hayatını anlatacak ya, daha kitabın önsözünde, “Benim bu öyküye bakış açım mezhebî îtikadlar açısından değil” diyerek okuyucuya baştan takiyye yapıyor yani yalan söylüyor. Diğer bir ifadeyle acem yalanına baş vuruyor. Çünkü, kitap başından sonuna kadar, söylediğinin tam tersi yazılarla dolu. Yani mezhebî îtikad yani Şiîlik açısı üzerine yazılmış. Aşağıdaki satırları okudukça bunu sizler de göreceksiniz.

Ali Şerîatî, Önsözde kitabını hangi ölçüyle yazdığını şöyle izah ediyor:
“…her türlü taassup, taraf tutma ve pek çok araştırmanın hastalığı sayılan önyargıdan uzak…”

Önyargıdan ne kadar uzak olduğunu da yine aşağıda göreceksizin.
Önsözde yazdığına göre, Peygamberimiz’i kitabında şöyle anlatıyormuş:
“…bir Müslüman olarak değil de, tarafsız, ilmî bakış açısıyla olayları değerlendiren bir düşünür olarak Muhammed’in görüntüsünü sergilemek…”
İşte bu doğru…

Peygamberimiz’i, gerçekten “bir Müslüman olarak” anlatmamış. Zaten Müslüman olarak anlatacak olsa, “Muhammed’in görüntüsü” demezdi. Ya “Hazret” ya “Aleyhisselam” veya “Peygamberimiz” derdi. Çünkü, Müslümanlık Peygamberimiz’i hürmetsiz anmaya engeldir.

Şeriatî’nin, Peygamberimiz’in hayatı hakkında kullandığı ifade de şu: Muhammed’in Siyeri.

MÜSLÜMANLARA VE PEYGAMBERİMİZ’E HAKARETLERİ…

Şimdi, Ali Şeriatî’nin kitabının ileriki sahifelerinde yazdıklarını madde madde ele alalım:

1- Hazreti Ömer zamanında İslam’ın İran’a girmesini içine sindiremiyor. Onun için, buna bir türlü fetih diyemiyor. “Arapların saldırısı” diyor. Peygamberimiz’e “Hazret” demeyip “Muhammed” diyen birisi Hazreti Ömer’e “Hazret” diyecek değil ya, tabii ki demiyor, “Ömer’in İran’a saldırı kararı” diyor. (s.13, 14)

2- Müslümanların İran’ı fethetmeleri içine öyle oturmuş ki, bu fethi hem sıradan bir savaş gibi gösteriyor hem de Müslümanları vahşî kabileler olarak anlatıyor.

Şeriatî’ye göre, Müslümanlar İran ve Doğu Roma’yı yense de vahşî bir toplum, o zamanki imansız İran ile Hıristiyan Doğu Roma ise ileri bir toplumdur. Yine ona göre İran’ın fethi kudsî bir gayeye dayanmayan bir hegemonyadır. İşte Ali Şerîatî’nin sözleri:

“Burada İran veya Doğu Roma’nın Araplara yenilişi söz konusu değildir. Çünkü vahşî kabilelerin medenî toplumlara saldırısı ve onlara karşı zafer elde etmesi büyük ve ileri toplumlar üzerinde hegemonya (baskı ve üstünlük) kurması tarihte tekerrür eden bir olaydır.” (s: 15)

3- Şeriatî’ye göre Peygamberimiz Bedir Harbi’ni Allah rızası için değil de, “Başarı kazanamazsam yahudi ve münafıklar bana ne derler” telaşıyla yapmış. Şeraitî, Peygamberimiz sanki sıradan bir insanmış gibi, Bedir’den önceki düşüncesini kendine göre şöyle aktarıyor:
“Nasıl olur da eli boş Medine’ye dönebilirdi. Yahudi ve münafıklar ne derlerdi.” (s: 29)
Bedir Harbi’ne katılan, Bedrin aslanları olan ashabı kiram hakkındaki değerlendirmesi ise şöyle:

“…çoğu yağmalama hedefiyle yola çıkan bir ordu…”

Yani, ona göre ashabı kiram Bedir’de Allah için, din için cihad etmemiş, Allah rızasından uzak olarak ve sadece yağma için yola çıkmış.

4- Şeriatî, Bedir harbine iştirak eden ashabı kötülemeye şöyle devam ediyor:
“Muhammed’in ordusunda (İfadedeki hürmetsizliğe dikkat!) bir grup, cedelleşmeye ve münakaşaya başladı. Onlar şöyle diyordu: “Biz savaş için değil ganimet için yola çıktık. Nasıl olur da 313 kişi hem de böyle sınırlı bir techizat ile, savaşa hazır, kılıç kuşanmış bin kadar savaşçıya karşı, mutsuz ve ümitsiz bir harbe girilebilir diyordu.” (s: 32)

Bedir ordusundaki asbabı kiramı, ayrıca içten içe kaynayan, ihanet etmek için fırsat kollayan kimseler olarak anlatıyor:
“Muhammed… (Hazret demiyor) öyle güzel koordine etti ki, kimseye bir an bile olsun, ihaneti düşünme fırsatı vermedi.” (s: 32)

5- Ashabı kiramın büyüklerini bile değişik tevhid anlayışı taşıyan, ayrı ayrı inanca sahip olan kimseler olarak gösteriyor:
“Ebûbekir’in tevhid anlayışı…

Bilal’in tevhid anlayışı..

Evet bu iki tevhid anlayışı arasındaki fark, Bedir’de iyice kendini gösterdi.” (s: 36)


Allahın rızasından başka bir şey düşünmeyen Bedir aslanlarını kötülemeye devam ediyor:
“Kin ve intikam ateşi daha da büyümekteydi… Peygamberin ünlü dost ve yardımcısı Ebû Huzeyfe intikam ve kin ateşi içinde yanıyordu.” (s: 40)

6- Şeraitî, kendi isteğinin tersine zaferle son bulan Bedir savaşı sonrasını da şöyle anlatıyor:

“İslam ordusu ilk defa olarak en çetin savaşlardan birinden dönüyordu, gururlu ve muzaffer olarak. Gurur!?.. Bu çok çirkin bir huy ve özelliktir.” (s: 42)

Gördüğünüz gibi, İslam ordusunu önce gururlu olmakla suçlayıp arkasından da gururun çirkin bir şey olduğunu söylüyor. Böylece, ashabı kiramı çirkin bir huya sahip olan bir topluluk olarak gösteriyor.

7- Sıra geldi Uhud harbini anlatmaya. Burada da ashabın en öndeki üç büyüğüne dil uzatmaktan geri durmuyor:
“Osman firar etmişti. Ömer ve Ebû Bekir ortalıkta görünmüyordu.” (s: 65)

8- Uhud’dan sonraki Hamrâül Esed gazvesini anlatırken de Peygamberimiz’i insafsızca hareket etmekle suçluyor.
“Peygamber, Ümmü Mektum’u Medine’ye başkan olarak atayıp, henüz yüreği yaralı çocuk ve kadınların inilti ve ağlama sesleri duyulan evlerden, yorgun ve yaralı Müslümanları çıkarıp harekete geçirdi…” (s: 70)
Yorgun ve yaralı insanlar sefere çıkarılır mı? Bu kadar da insafsızlık olur mu demeye getiriyor.

9- Mekke’nin fethinden sonra Peygamberimiz genel af ilan etmiş, ancak amansız İslam düşmanı olan birkaç kişinin, nerede bulunurlarsa öldürülmelerini emretmişti. Bunlar, işleri güçleri İslamı ve Peygamberimiz’i kötülemek olan kimselerdi. Şeriatî, Peygamberimiz’in bu emrini şöyle değerlendiriyor:
“Komutanlara emir şuydu: “Sizinle savaşmayanlarla değil, savaş açanlarla çarpışın.” Fakat bir grubu adlarıyla açıkladı. Ve şöyle dedi: “Onları Kâbe’nin perdesi (örtüsü) altında bulsanız da öldürün.” (s: 189)

Şeriatî, bu meseleyle ilgili 106 nolu dipnotta Peygamberimiz’e olan düşmanlığını açıktan açığa ortaya koyuyor. İşte Peygamberimiz hakkında kullandığı ifadeler:

“Peygamber’in sükûnet ve huzur sağlamaya, Mekke’de kan dökmeyi önlemesine karşın, öyle bir ortamda tavizsizlik göstermesi, onun ruhsal yapısının normal bir ruhi yapı olmadığını gösteriyor. Onun hayat serüveni bu örneklerle doludur.”

Gördüğünüz gibi, Peygamberimiz’i hem tavizsizlikle suçluyor hem de, “Normal bir ruhi yapısı olmadığını” söylüyor. Daha da ileri giderek “Hayatı bu örneklerle doludur” diyor.
Yukarıda, “Peygamberimiz’e “Hazret” dememesi şöyle dursun, HAKARET EDİYOR!” dediğim işte buydu değerli okuyucu.

10- Bir de Huneyn Harbi’ni anlatması var. Bu harbi nasıl anlattığına geçmeden önce bir hatırlatma yapalım. Bu harpte Müslümanlar önce gafil avlanıp Hevâzin ve Sakif kabilelerine mensup müşrikler karşısında bir sıkıntı yaşamışlarsa da sonunda toparlanmışlardı. O harpteki müşriklerin kumandanının ismi Mâlik bin Avf idi.

Lütfen bundan sonraki satırları, Hevâzin ve Sakif kelimelerinin müşrik, kumandanlarının da Mâlik bin Avf olduğunu unutmadan okuyunuz. Bakın Ali Şeriatî Huneyn Harbi’ni nasıl anlatıyor:

“Sabah karanlığı, derenin darlığında Müslümanlar, elleri bağlı gözleri kapalı olarak kendi kadın-çocuk ve mallarıyla birlikte gelen fedâkâr Hevâzin ve Sakif savaşçılarının amansız darbeleri altında kıvranıyordu.” (s: 213)

Gördüğünüz gibi, müşriklere fedâkâr diyor. Anlatmaya devam ediyor:
“Bu sırada Hevâzin’in yürekli bayraktarı kızıl kıllı deve üzerinde ilerliyordu…. Bulduğunu mızrakla vurup düşürüyordu.” (s: 216)

Müşrik Hevâzin kuvvetlerinin bayraktarını yürekli diye övüyor. İfadelerinden, Müslümanları vurup düşürmesinden ise büyük zevk aldığı anlaşılıyor. Aşağıda gördüğünüz gibi, müşriklere fedakâr demekte israr ediyor:

“Fedâkâr Hevâzin ve Sakif müttefikleri gerçi kadın-çocuk ve servetlerini savaş alanına getirmişlerdi. Fakat her an şiddetlenen, sertleşen, hışmı artan, saldırgan fırtına karşısında gitgide ümitsizleşiyorlardı.” (s: 217)

Evet, müşriklerin gitgide ümitsizleşip sonunda belalarını buldukları doğru. Ne var ki, Ali Şeriatî buna kahroluyor. Ama müşrik kuvvetlerinin kumandanını son ana kadar kahraman olarak anmakta da direniyor. Bakın:
“Son anlara kadar direnen Huneyn kahramanı Mâlik bin Avf…” (s: 221)

Müşrikleri bu kadar öven yazarın İslam askerleri hakkında ne dediğini merak ediyorsanız buyurun:
“…büyük ve dengesiz bir ordu…” (s: 229)

11- Yukarıda da temas etmiştik. Şeriatî, kitabının önsözünde “Benim bu öyküye bakış açım mezhebî îtikadlar açısından değil” diyordu. Kendi düşüncesinin de şöyle olduğunu söylüyordu: “…her türlü taassup, taraf tutma ve pek çok araştırmanın hastalığı sayılan önyargıdan uzak…”

Bu nasıl önyargı ve taraf tutmaktan uzaklık ise? Nasıl meshebî itikadlar açısından bakmamak ise?

Şiîliği depreştiği için, ashabtan baba oğul olan iki mümtüz sîma hakkında şöyle diyor:
“Yarımadada Ebû Süfyanlar, Muâviyeler, münafıklar pusuya yatıp, fırsat kollamaktaydı..” (s: 314)

Eğer kitabının önsözünde dediği gibi konuya mezhebî açıdan bakmamış olsaydı, Hazreti Ebû Süfyan ve Hazreti Muâviye radıyallâhü anhümâ hazretlerini münafıklarla beraber pusuya yatanlar olarak anmazdı.

Maamâfîh, yukarıdan beri yazdıklarımızdan, pusuya yatanların o iki mümtaz sahâbî mi yoksa Ali Şeriâtî’nin kendisi mi olduğu okuyucularımız tarafından gayet açık anlaşılmıştır.

Yukarıdan beri Ali Şeriatî’nin Peygamberimiz’e ve onun mümtaz ashabına nasıl hakaret ettiğini anlattık, ama onu öven ve örnek şahsiyet olarak sunan Mustafa İslamoğlu ile ilgili yazacağımız şeyleri yazamadık.

Zaten Şeriatî hakkında söyleyeceklerimiz de bitmiş değil. Nasipse önümüzdeti sahifelerede bunların hepsini teker teker işleyeceğiz. Tâ ki Müslümanlara zemzem diye zehir içirilmesin…


Ali EREN | 19.03.2013 15:38 | www.haberkita.com


Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Kur'ân-ı Kerim'e hürmetsizlikte ısrar
« Yanıtla #24 : 28 Temmuz 2016, 17:33:21 »
Kur'ân-ı Kerim'e hürmetsizlikte ısrar

Eğer Ehl-i sünnete ait tefsir ve fıkıh kitaplarını elinizin tersiyle iter ve bilinen İslâmî değerlere değer vermez de Mustafa İslamoğlu isimli yazarı dinlerseniz, Kur’an’a dokunmak için abdestli olmaya falan lüzum görmezsiniz.

Çünkü bu zatın Müslümanlara empoze etmeye çalıştığı ehl-i sünnete zıt meselelerden biri de, “Kur’an’a dokunmak için abdestli olmanın şart olmadığı”dır.

Faaliyetlerinden görüp bildiğimize göre, görünen o ki, İslamoğlu ehl-i sünnet ulemânın söylediklerini çürütmeye çalışmayı kendisine vazife edinmiş. Onun içindir ki, İslam âlimlerinin kitaplarında “Abdestsiz olarak Kur’an’a dokunmak câiz değildir” denildiği halde, o bunun tersini Müslümanlara kabul ettirmek için uğraşıp duruyor...

Yalnız, kendi düşüncesini kabul ettirebilmek için kurnaz davranmanın şart olduğunun da farkında. Bunu biliyor ve gereğini yapmakta ihmalkâr davranmıyor. Hali, tavrı, niyet ve düşüncesi belli olduğu halde kendisini gizlemek için şöyle demeyi ilham etmiyor:

“Hayır hayır. Kimsenin abdestiyle falan uğraştığımız yok. Kur’an bir yana, ben abdestsiz kitap-gazete okumam. Çünkü yetişme tarzım sayesinde abdest bende bir meleke (alışkanlık) halini aldı. Herkese tavsiyem de budur. Fakat bu başka, farzdır demek başka.” (2/10/2000 Akit)

Gördünüz mü lafı?

Şimdi siz bu sözlerin sahibinin art niyetli olduğunu söyleyebilir misiniz? Tabii ki hayır…
O da işte size zaten bunu söyletmek istiyordu. Siz hayır dediğiniz zaman o gayesine ulaşmış olacak…

İyi ama, İslamoğlu artniyetli değilse niçin böyle bir açıklamaya ihtiyaç duyuyor? Meselâ Ali Eren olarak bendeniz, “Kimsenin abdestiyle falan uğraştığım yok” demeye hiç ihtiyaç duymam. Çünkü Ehl-i sünnete göre Kur’an’ı abdestsiz tutmak ve dokunmak câiz değildir, benim de buna bir itirazım olamaz. Beni bilen, tanıyan hiç bir kimse de beni böyle bir suçla suçlamaz. Suçlanmayacağım için de, “Kimsenin abdestiyle falan uğraştığım yok” diyerek kendimi müdafaaya ihtiyacım hissetmem.

İslamoğlu niçin böyle söylemeye ihtiyaç duyuyor?

Duyuyor, çünkü kendisinin bu husustaki tavrı bellidir; bu hususta sicili vardır ve bu konuda suçlanmaktadır; onun için mecbur kalıyor, “Kimsenin abdestiyle falan uğraştığım yok” demeye.

Onun bu sözü aslında, tam da milletin abdestiyle uğraştığının ve bu konuda suçluluk duyduğunun itirafıdır…

Ama hakkını yememek lâzım, bayağı da kurnaz hani. Şu kurnazlığa bakın. “Hiçbir İslâmî eserde Kur’an’ı tutmak için abdestli olmak icap eder diye bir kayıt yok” diyen İslamoğlu, kendisinin adeta abdestsiz yere basmadığını anlatmayı ihmal etmiyor.

Diyor ki: “Kur’an bir yana, ben abdestsiz kitap-gazete okumam.”
Şimdi siz “Vay be, adamcağız meğer abdest hususunda ne kadar hassasmış ki, abdestsiz kitap-gazete bile okumuyormuş” demez misiniz?
Abdest ve kitap deyince insanın aklına ilk önce dinî kitaplar gelir. İslamoğlu dinî kitapları abdestsiz okumasın, tamam. Peki gazeteyi abdestsiz okumamak ne demek oluyor?

Bu ne tevazu(!) böyle? Abdestsiz gazete bile okumadığını söylemek tevazuda israf değil mi?

Yeryüzünde böyle kaç tane zâhit kul bulunur dostlar? Adamcağız sanki kibrît-i ahmer..

Neredeyse “Ben abdestsiz yere basmam” diyecek. Öyle deseydi kim hayır diyebilirdi ki?
Şimdi siz, “Böyle bir zat hiç müslümanların abdestiyle uğraşır mı!” demez misiniz?
Yukarıda söylediğim gibi, o da işte tam da bunu dedirtmek için uğraşıyor ya…
Sizi o düşünceye getirdiği zaman gayesine ulaştı demektir…

“Abdestsiz olarak Kur’an’a dokunmamak da nereden çıktı?” diyen İslamoğlu’nun, “Kur’an bir yana, ben abdestsiz kitap-gazete okumam” demesi ne kadar da inandırıcı değil mi?

SEBEBİ NEYMİŞ?..

Niçin kitap ve gazeteyi bile abdestsiz okumadığının cevabını şöyle açıklıyor:
“Çünkü yetişme tarzım sayesinde abdest bende bir meleke (alışkanlık) halini aldı. Herkese tavsiyem de budur.”

Sayın İslamoğlu kusura bakmasın ama, diğer sözleri gibi bu söylediği de doğru değil. Eğer bu sözünde küçük bir değişiklik yapıp, “Yetişme tarzım sayesinde abdest bende bir meleke (alışkanlık) halini aldı” yerine “Meleke halini almıştı” deseydi o zaman doğru konuşmuş olurdu. Çünkü bizzat babasının anlatmasıyla biliyoruz ki eskiden böyle bir alışkanlığı var idiyse de artık yok.
Böyle bir alışkanlığının olmaması bir yana, “Kur’an’a abdestsiz dokunmanın câiz olmadığını” kabul bile etmiyor. Bir de kalkmış, “Ben abdestsiz kitap-gazete okumam” diyor. Deyedursun, biz de sanki inandık…

“Ben abdestsiz kitap-gazete okumam” diyen bir şahsın sözünde samimi olduğunu kabul etmemiz için, o kimsenin “Kur’anı’ı tutmak için abdestli olmak şartı da nereden çıktı” dememesi lâzım değil midir? Ama diyor ve Bay İslamoğlu bu itirazını gücünü yettiği kadar ve her vesileyle dile getiriyor.

TENÂKUZ/ÇELİŞKİ…

Şu tenakuza, şu çelişkiye, şu tutarsızlığa ve şu gülünçlüğe bakın siz!
Bir taraftan, mecbur bile olmadığın halde abdestsiz olarak kitap ve gazete bile okumadığını söyleyeceksin, diğer taraftan “Kur’an’a dokunmak ve tutmak için abdestli olmak şart değildir” diyeceksin…

İnanan buyursun inansın, bu sözü ciddi bulan da buyursun ciddi kabul etsin.
İslamoğlu, madem yetişme tarzından dolayı kitap ve gazeteyi bile abdestsiz okumadığını söylüyor, öyleyse biz de sözü uzatmadan onun yetişme tarzının nasıl olduğuna gelelim.

Mustafa Bey’in babasını biliyoruz. Âlim bir insan. Oğlunu da iyi yetiştirmiş. Ancak ne var ki, oğul babasıyla da babasının değerleriyle de babasının kendisine aktardığı değerlerle de ters düşmüş. Seneler önce babasıyla küsüşmüş. Ondan sonra da o muhterem babadan aldığı tesirler artık kendisinde kalmamış. Babasını kıran, darıltan bu kişi şimdi kalkmış Müslümanların yol göstericiliğine soyunuyor…

2000 senesinde babasıyla yaptığım bir telefon görüşmesinde, babası bendenize oğlu hakkında göz yaşlarıyla şöyle söylemişti:
“Hocam, ben onu zikir meclislerinde büyüttüm. Zikreder, hem ağlar hem ağlatırdı. Bunu askerde bozdular. Askerde bozuldu bu.”

Değerli okuyucu!

Bir zamanlar Mustafa İslamoğlu ile bendeniz ikimiz de AKİT Gazetesi’nde yazıyorduk. 2000 senesi Eylül ayında Mustafa İslamoğlu “Kur’an’ı tutmak ve dokunmak için abdestli olmak şartı da nereden çıktı?” diye bir yazı yazdı. Kendisine itiraz sadedinde cevâbî bir yazı yazdım.

Mustafa Bey büyük âlim ya, yazım çok ağırına gitmiş. Yazımın gazetede yayınlandığı günün sabahı hemen telefon etti; konuştuk. Galiba karşısında “Özür dilerim efendim” diyecek birini bekliyor olmalı ki ilk önce üst perdeden konuşmaya başladı. Umduğunu bulamayınca da konuşmanın dozajını indirip 6-7 dakika sonra konuşmayı bitirip telefonu kapattı.

Telefonu kapattı ama yazı kavgasını kapatamadı. Ali Eren kim oluyordu da kendisine cevap verme cür’etinde bulunuyordu. Bu kabul edilebilir miydi?

HIRSLA KALKAN…

Hemen, her zaman yazdığı yazının bir buçuk misli uzun bir yazı döşenmiş. Cevap vermeye yeltenmiş ama “Hırsla kalkan zararla oturur” kabilinden becerememiş.

Beceremez, çünkü ilmî hiçbir tutanağı yok. Meseleyi başka mecrâlara çekmekten başka çaresi olmadığı için mecbûren öyle yapmış. Ama dediğim gibi onu da becerememiş.

Yazdığına bakın, şu perişanlığına bakın hele:
“Ben Allah buyurdu, Resûlü buyurdu diyorum; siz de bana karşı kalkmış falanca buyurdu, feşmekanca buyurdu diyorsunuz.”
Görüyor musunuz İslamoğlu’ndaki demagojiyi? Aklınca okuyucuları kandıracak.

O, “Allah şöyle buyurdu, Resûlü şöyle buyurdu” diyerek âyet ve hadislere kendi isteğine göre mânâ verecek, siz ona karşı mesel⠓İmam Gazâlî senin söylediğinin tersine bu hususta şöyle diyor” deyince siz hâşâ İmam Gazâlî’nin sözünü ileri sürüp Allah ve Resûlüne itiraz etmiş olacaksınız.

Halbuki Akit Gazetesi’nde bana cevap verirken, kendisi de başkalarını tenkit ettiği usulle cevap vermeye kalkışmıştı. Cevap vermişti demiyorum, cevap vermeye kalkışmıştı.

Yani “Kur’an’a abdestsiz dokunulup dokunulamayacağı hakkında Allah şöyle buyuruyor, resûlü şöyle buyuruyor” dememişti.

Kendisini tenkit edenleri “bana karşı kalkmış falanca buyurdu, feşmekanca buyurdu diyorsunuz” diye suçluyordu. Oysa aramızdaki “Kur’an’a abdestsiz dokunulup dokunulamayacağı” meselesinde kendisi de bana karşı İmam Süyûtî’nin El-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân isimli eserini delil getirerek Peygamberimiz’in abdestsiz olarak Kur’an okuduğunu söylüyordu.
Kaldı ki, İmam Süyûtî de onun söylediğinin tersini söylüyordu, o da ayrı mesele ya.

Biz o zaman kendisine, onun dediği gibi yapmamış, “Ben Resûlüllah böyle buyuruyor diyorum, sen de falanca şöyle buyurdu feşmekanca böyle buyurdu diyorsun” dememiştik.

Gerçi o zaman bize ihtiyaç kalmadan, kendi okuyucuları, meselenin “Okumak değil dokunmak olduğunu” yazmışlardı. Güya buna köşesinde cevap verecekti, onu da veremeyip ibretlik bir şekilde mahcup olmuştu.

ÂLİM BABANIN ÜZÜNTÜS܅

İslamoğlu’yla karşılıklı yazışmamızdan haberdar olan değerli babası Ahmet İslamoğlu Hocamız, o zaman bendenize el yazısıyla yazdığı bir mektup gönderdi. Orijinalini aşağıda göreceğiniz mektubunda şöyle diyordu:

“Muhterem Ali Eren Beyefendiye!..
Selamlar, sevgiler, duâlar, hürmetler…
Allah hidâyet ve salah veresice oğlum Mustafa İslamoğlu’na, köşenizde verdiğiniz Kur’an-ı Kerim’e el sürme mevzûunda âlimâne, ârifâne, vâkıfâne cevabınızdan dolayı sizi cân u gönülden tebrik eder ve hâlisâne şükranlarımı arz ederim.
Hürmet ve duâlarımla…

Âciz Ahmet İslamoğlu, mutekait (emekli) İmam-Hatip ve fahrî vâiz.
Develi/Kayseri, 2/10/2000

NOT: Muhterem Hocam!.. Mustafa’nın dâl ve mudilliği (hem sapkınlığı hem başkalarını saptırıcılığı) baba olarak bizi çok huzursuz etmektedir. Salâhına duâ etmekteyiz. İcap ederse bu kısa tebrik ve teşekkürrnâmemi köşenizde dipnot olarak neşredersiniz…

Milyonları ifsat ve idlal etmesin (bozup saptırmasın).
Cevabınız, fakiri pek memnun ve mesrur etti. Hak razı olsun…
Ahmet İslamoğlu, Fenese Yukarı Mahalle, No. 29, Develi/Kayseri”


Mustafa İslamoğlu'nun babasının bendenize gönderdiği mektup

Kayseri ve Develi civarında tanınan ve herkes tarafından sevilip sayılan âlim bir babanın, kendi oğlu hakkında yazdıkları işte böyle. İsterseniz buyurun ibret için bir defa daha okuyun…

Ne yazık ki, muhterem babanın üzüntüsü 2000 yılından sonra daha da artmış olmalı. Çünkü oğlu Mustafa İslamoğlu işi daha da ileri götürdü…
Bir hanım doktor anlatıyor. Oğlumu, dinini daha iyi öğrensin diye onun vakfına gönderdim diyor. Oğluma, “Kader diye bir şey yok” demişler. Halbuki kadere îman, îmanın şartlarından biri.

Doktor Hanım, “Bunu öğrendikten sonra oğlumu bir daha oraya göndermedim” diyor.

İslamoğlu, abdestte ayağın yıkanmayıp meshedilebileceğini de söylüyor. Daha başka meseleler de var.

Bir insanın ayağı kaymaya başladı mı artık durması kolay kolay mümkün olmadığı gibi, bir insanın kalbi de bâtıl tarafına kayınca onun da nerede duracağı belli olmuyor. Bu işin sınırı olmuyor…
Böyle bir durumda âlim bir baba üzülmez de ne yapar...


Ali EREN |  09 Nisan 2013 17:10 | www.haberkita.com


Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
İblisi taklit eden bir meal yazarı
« Yanıtla #25 : 28 Temmuz 2016, 17:34:11 »
HABERVAKTİM.COM Sitesi Yazarı Feyzullah BİRIŞIK tarafından yazılan aşağıdaki "İblisi taklit eden bir meal yazarı" başlıklı yazı,aşağıdaki adreste yayınlandığı halde,her nedense, site editörü tarafından kaldırıldığı görülmüştür.Yazardan temin edilen bu yazıyı önemine binaen aşağıda paylaşıyoruz.

(Yazıda bahsedilen MEAL Yazarı MUSTAFA İSLAMOĞLU olduğu okuyucu tarafından anlaşılınca, anlaşılmayan sebepten, yazı siteden kaldırılmıştır.)

http://www.habervaktim.com/yazar/49373/iblisi_taklit_eden_bir_meal_yazari.html


YAZAR Feyzullah BİRIŞIK CEVABI :

(Siteden kaldırıldığından) HABERİM YOKTU Allah İÇİN DAĞITIN BU YAZIYI : www.habervaktim.com sayfasından editör tarafından silinen Sayın Yazarın yazı şöyledir ( Yazar tarafından gönderilmiştir) :

KALDIRILAN YAZI ŞÖYLEDİR :




İblisi taklit eden bir meal yazarı

Türkiye’nin başkenti hangi ildir? Sorusuna tüm dünya Ankara derken siz ‘Sinop’ derseniz akla tek şey gelir;

“siz meşhur olmak istiyorsunuz”

Secde edin emrini işiten tüm melekler secde etti. İblis müstesna… Secde eden o kadar melekler değil de en çok iblisten bahsediyoruz. Çünkü İblis ön plana çıkmak için şöhretin basamaklarından birini kullandı. Yanlız o öyle bir basamaktır ki yanınıza ‘kibri’ de almak zorundasınız. Çünkü sadece sizden bahsedilmesi için aklınızı ilah, diğer tüm insanları cahil yerine koymanız gerekecek…

Şimdi;

Yıllardır okuduğum ve tüm meallerde hemen hemen aynı olan çeviriler bunca yıldır hiçbir tenkide uğramadı. Önce o ayetin ( Bakara. 45) mealini yazayım;

Beşir Eryarsoy: “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin…”

Diyanet heyet: “Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin...”

Ali Bulaç: “Sabır ve namazla yardım dileyin…”

Elmalılı: “Bir de sabırla, namazla yardım isteyin…”

Suat Yıldırım: “Sabır göstererek, namazı vesile ederek Allah’tan yardım dileyin…”

Talat Koçyiğit: “Sabrederek ve namaz kılarak (Allah'tan) yardım dileyin…”

Şaban piriş: “Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin…”

Yaşar Kandemir: “Sabrederek ve namaz kılarak (Allah'tan) yardım isteyin…”

Y. Nuri bile: “Sabra ve namaza sarılarak yardım dileyin...” Diye tercüme eder.

Tamamında sabır ve namaz kelimelerini görürsünüz… Sanki hep birden Türkiye’nin başkenti ANKARA demişler gibi…

Şimdi;

Bu dokuz meal yazarlarının tamamı aynı şeyi söylediği için hiçbiri şöhret olmadı. Adamın biri çıkıp; arkadaş ben de bunlar gibi yazarsam kimse benden bahsetmez! Dercesine bakın Allah’ın bu ayetini nasıl çarpıtarak adeta SİNOP dedi;

“ Direnerek ve dik durarak yardım isteyin”

Evet… Bu adam bu mealiyle iblis gibi onca kalabalık arasında sıyrılmak istedi ve sıyrıldı… Hiçbir meal yazarına reddiye yazılmazken kendi mealine benim bildiğim iki reddiye, kitap olarak basıldı…

Düşünüyorum… Bunca meal yazarları ki içinde birçok profesör var… Hele de Türkiye’de en çok tercüme yapmış ve Arap kökenli Beşir hoca da mı anlamadı bu ayetten?

Bu nasıl bir cesaret! Elbette cahil cesur olur… Bunun farkındayım… Niye uyarmıyorsunuz bu adamı dediğimde;

Randevu vermiyor! Cevabını aldım… Yani eleştirilere, uyarılara kapalı bir akıl…

Allah’tan kork be adam!

Kime karşı direneceğiz?

Ve bu dik durmak nasıl olacak!

Allah’tan kork ve o mealini piyasadan çek ve özür yazısı yazarak sünnete uygun bir şekilde, hakaret ettiğin Allah’tan özür dile! (Bir film yorumlarken Allaha hakaret etmişti.)

Yarın Allah’ın huzuruna çıktığında (İmam Şatibi’nin dediği gibi) sana;

Ey filan! Meal olarak yazdığını kastettiğimi kim sana söyledi? Diye sorarsa ne diyeceğini şimdiden düşün!

Sevgili okurlar!

Ortada Allah’ın kitabı var… Bir şair sözü değil ki ‘ben bunu anladım kardeşim. Sanane!’ diyesin…

Rabbim iblisin ve kendisine benzemek isteyenlerin şerrinden bizleri muhafaza etsin. Âmin

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Allah (C.C) ayette Habibini azarlıyor mu?
« Yanıtla #26 : 28 Temmuz 2016, 17:35:20 »
Allah (C.C) ayette Habibini azarlıyor mu?

İnsanlar; inananlar-inanmayanlar, imanlılar-imansızlar, diğer bir ifade ile kâfirler ve müslümanlar olarak ikiye ayrılır.

Hazreti Allah celle celâlühûnün muhatap aldığı kimseler sadece inananlar ise de insan için sadece inanmak kâfi olmayıp o inancın gereği olarak ibâdet etmek de gerekiyor.

Hatta sadece ibâdet de kâfi olmayıp, ibâdetlerin makbul olması için ihlâs ve samimiyetle yapılmış olması şart.

İşte ebedî kurtuluşun ilk şartı bu. Yani ihlâs ve samimiyetle ibâdet etmek.
Bunun arkasından mânevî derecelerde yükselmek gelir…

İhlâs ve samimiyetle Allah’a ibâdet edenler, farz ve vâciplerden başka nâfile ibâdetlere de devam ederlerse, nâfile ibâdetleri yapmayanlara göre daha yüksek derecelere kavuşurlar.

Hatta ihlâs sâhipleri arasında da derece farkları olacağından, herkes ihlâsı derecesinde sevap kazanır.

Kimin ihlâsı fazlaysa, alacağı sevap da ona göre olup, derecesi de o derece yüksek olur.

Kişi, ibâdet ve ihlâsı nisbetinde belli bir dereceye gelince, mânevî dostluk makamına erişir.

Artık o bir Allah dostudur.

Biz böyle kimselere velî diyoruz.
Velî kelimesinin çoğulu “evliyâ”dır.

Türkçede birden fazla, Arapçada da ikiden fazla kişiye evliyâ denir. Halk tek kişiye de evliyâ dediği ve bu kelime dilimize artık iyice yerleştiği için, tek kişi hakkında da “Evliy┠demek yanlış sayılmaz. Çünkü, “Galat-ı meşhûre lügat-ı fesîhadan evlâdır.”

Halk bazan velilere/evliyâya, ermiş de diyor. Bu da yerinde bir kelime. Allah’ın dostluğuna ermiş demek…

Evliyâ ve ermiş zatlar, Allah tarafından sevildikleri için, Allah (c.c.) sevdiği bu kimseleri halka da sevdiriyor.

Müslümanlar, böyle zatlara hayattayken gereken hürmeti gösterdikleri gibi, vefatlarından sonra da onları unutmayıp türbelerini ziyaret ediyor, şefaat ve himmetlerini istiyorlar...

HER VELÎ/EVLİYÂ, AYNI DERECEDE DEĞİLDİR…

Velilerin/evliyânın şüphesiz ki hepsi aynı derecede değildir. Aralarında derece farkları vardır.

Tasavvuf lisanında, ilk evliyâlık mertebesine velâyet-i suğrâ, yüksek evliyâlık mertebesine velâyet-i kübrâ, daha yüksek evliyâlık mertebesine ise velâyet-i ulyâ deniliyor…

Çok yüksek mertebelere eren zatlar, Kutbul irşad, Kutbul aktab ve Gavsül âzam diye anılırlar ki, böyle zatlar azın azıdır. Her asırda, böyle makamlara ulaşan zatlar elbette vardır ve olagelmiştir.

Bu mânevî mertebelerin sahipleri, dünyadayken cennet hayatı yaşayan mübârek kimseler olup peygamberlerden sonra Allah’ın en bahtiyar kullarıdırlar.

Tasavvuf ve tarikata muarız olanlar hoş karşılamasalar da bizim duamız şudur:

Allah bizi dünyada öyle zatlardan habersiz ve uzak etmesin. Âhirette şefaatlarından mahrum etmesin. Bizi onlarla beraber haşretsin ve bize âhirette onların sancağı altında toplanmayı nasip etsin. Âmîn.

İslam Ehl-i sünnet inancına göre, evliyâ olarak andığımız Allah dostlarının en yüksek derecede olanları, Peygamberimiz’in ashabıdır. Ashabın derecesine, onlardan sonra gelen hiçbir kimse ulaşamaz.

Hiç bir evliyâ da, derecesi ne kadar yüksek olursa olsun, peygamber derecesine ulaşamaz.

PEYGAMBERLİK MAKAMI…

İnsan çalışmakla evliyâ olabilir, ama peygamber olamaz.
Çünkü, peygamberlik çalışmakla değil Allah’ın seçmesi ve tayiniyledir.
Peygamberlik makamı, çalışmakla elde edilmesi mümkün olmayan yüce ve yüksek bir makamdır.

Bazı peygamberler şeriat sahibidir yani yeni bir şeriat getirmiştir. Bazıları da kendinden önce gelen veya kendi zamanında yaşayan peygamberin şeriatıyla amel eder ve onun şeriatını tebliğ eder.

Meselâ İbrahim Aleyhisselam şeriat sahibi bir peygamberdir. Onunla aynı zamanda yaşayan oğlu İsmail Aleyhisselam ile yeğeni Lut Aleyhisselam ise hem İbrahim Aleyhisselam’ın şeriatıyla amel etmiş hem de onun şeriatını tebliğ etmişlerdir.

Hazreti Musa’ya göre Hazreti Harun, Hazreti İbrahim’e göre Hazreti İsmail ve Hazreti Lut gibidir…
Peygamberler arasında derece farkları da vardır. Rabbimiz Teâlâ onların bazısını bazısından üstün kıldığını Kur’an-ı Kerim’inde haber veriyor. (Bakara sûresi, âyet: 253)

Peygamberler içinde derecesi en üstün olanlar “Ulül azm” denilen peygamberlerdir. (Ahkâf sûresi, âyet: 35)

İbni Abbas radıyallâhü anh Hazretleri’nin beyanına göre, Ulül azm peygamberler beş tane olup onlar Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed Aleyhimüsselam hazırâtıdır.

Bu peygamberlerin içinde en üstün makamın yani Makâm-ı Mahmûd’un sahibi olan da Habîbullah, Allah’ın sevgilisi olan Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri’dir… (Allah celle celâlühû şefaatından mahrum etmesin. Âmîn)

Onun makamından daha üstün bir makam olmadığı gibi, yaratılanlar içinde onun makamından daha yüksek bir makam sahibi de yoktur..
Şimdi yukarıdan beri anlattıklarımızı sıralayarak şöyle bir özetlemeye geçebiliriz:

En altta inançsızlar, yani kâfirler var. Bunların hiçbir üstünlükleri ve dereceleri yoktur. Onlar için derece değil dereke (sıfırın altı - cehennem çukurları) vardır.
İnanç sahipleri ise kademe kademe, derece derece şöyle sıralanıyor:
İbâdet edenler,
İbâdetlerini ihlasla yapanlar,
İhlasta ileri olanlar,
İhlas ve samimiyetle ibâdet ve kulluk etmekle beraber nâfile ibâdetler de yapanlar,
Farz, vâcib, sünnet ve nâfile ibâdetlerde, hayır ve hasenatta ileri giderek evliyalık derecesine ulaşanlar,
Derecesi yüksek veliler,
Peygamberler,
Ulül azm peygamberler,
Ve son peygamber, Habîbullah / Allah’ın sevgilisi Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz Hazretleri…

İnsanlığın ve yaratılmışların en üstünü, zirvesi, Allah’ın Habîbi/sevgilisi…
Allah (c.c.) O’nu o kadar sevmekte ve ona o kadar değer vermekte ki, Kelâm-ı Kadîm’inde onu bütün âlemlere rahmet olarak gönderdiğini bildirmektedir. (Enbiyâ sûresi, âyet: 107)

O’na itaat etmeyi, kendisine itaat kabul ediyor. (Nisâ sûresi, âyet:80)
Onun kendiliğinden konuşmadığını, onun konuşmalarının ancak vahiy olduğunu bildiriyor. (Necm sûresi, âyet: 3-4)

Allah, RESÛLÜNÜ AZARLIYOR MU YOKSA YÜCELTİYOR MU?..

Peygamberimiz’in Allah indindeki değeri ve derecesi böyle olmasına rağmen, müslümanlar içinde gördüğümüz bazı kimseler, Peygamberimiz’in Müslümanlar tarafından lüzumundan fazla yüceltildiğini söyleyebilmekte ve Hazreti Allah’ın Peygamberimiz’i azarladığını yazabilmektedirler.
Peki, Müslümanlar bizzat Allah’ın yücelttiği Peygamberimiz’i yüceltmeyip de ne yapsınlar?

Ezanda bile Lâ ilâhe illAllah Muhammedür resûlüllah diyerek, adının Allah’ın adıyla beraber anılması emredilen zatı, Allah’dan sonra ikinci varlık olarak sevmesinler mi?

Ama bazı kimseler nedense, Müslümanların Peygamberimiz’i bu derece fazla sevmelerinden pek fazla rahatsız oluyorlarlar. İlim sahibi olmayanların ilk nazarda anlayamayacakları âyetleri ele alarak, Müslümanların zihinlerini bulandırmaya çalışıyorlar.

Bu kimseler, “Allah’ın, Peygamberimiz’i azarladığını söyleyerek” Peygamberimiz’i Müslümanların zihninde küçük düşürmek gayretindeler.
Halbuki, onların “Allah, Peygamberi azarlıyor” dedikleri âyetlerde, Allah’ın Peygamberimiz’i azarlaması değil, ikaz ve hatırlatmaları var. Hatta azarlama var dedikleri bazı âyetlerde onların söylediklerinin tam tersi bir mânâ bile mevcut.

Önce şunu bilelim:
Allah’ın, Peygamberimiz’i azarladığını söyleyenler kimler?
Peygamberimiz’in, Allah (c.c.) tarafından azarlandığını yazanlardan biri, ÜÇ MUHAMMED kitabının yazarı Mustafa İslamoğlu.

İslamoğlu, adı geçen kitabının 216. sahifesinde, “Tevbe sûresinin 43. âyetinde Peygamberimiz’in azarlandığını” söylüyor.

Oysa mesele onun söylediği gibi değil, hatta tam tersi.
İslamoğlu’nun, Peygamberimiz’in azarlandığını söylediği âyetin meâlini görelim. O âyette Peygamberimiz’e hitaben şöyle buyuruluyor:
“Allah seni affetsin. Doğru söyleyenler kimler, gerçekten yalancılar kimlerdir, bunların iyice belli olmasını beklemeden niçin onlara izin verdin?”
(Elmalı Tefsiri, c: 4, sa: 349 sadeleştirme)
Meselenin izahı:

Tebük Seferi’ne çıkılacaktır. Bazıları Peygamberimiz’e gelip, harbe gitmemek için mazeret beyan ediyorlar. Peygamberimiz de onların söylediklerinin doğru olup olmadığını araştırmadan onlara izin veriyor. Âyet bu meseleyle ilgili.

TEFSİRLER NE DİYOR BU ZAT NE DİYOR?..

Bu âyette, İslamoğlu’nun söylediği gibi Peygamberimiz’i azarlama falan var mı yok mu, bunu biz söylemeyelim de kendisinin eserlerinde sık sık kaynak olarak gösterdiği Tefsir-i Kebir müellifi Fahreddin Razî söylesin.
İslamoğlu’nun “Peygamber’i azarlıyor” dediği Tevbe sûresinin 43. âyetinin tefsirinde Tefsir-i Kebir bakın ne diyor:

“Bu, Cenab-ı Hakk’ın, Hz. Peygamber’i iyice ta’zim edip (büyüklüğünü gösterip) yücelttiğine delâlet eder. Bu tıpkı, bir adamın kendi nezdinde çok kıymetli olan birisine, “Hay Allah affedesice, benim şu işimi nasıl yaptın? Allah senden razı olsun; benim bu sözüme karşı senin cevabın nedir? Allah sana âfiyet versin, sen benim kadrimi bilemedin” demesi gibidir. Binâenaleyh, bu kimsenin bu sözünden maksadı, o kimseyi iyice tebcil etmekten (yüceltmekten) başka bir şey değildir.”

***

İslamoğlu aslında yeni bir şey söylüyor değil. Tarihte, onun gibi “Peygamberimiz’in Allah tarafından azarlandığını” söyleyen başka kimseler de olmuştur. Fakat Tefsir-i Kebir’de Fahreddin Râzî Hazretleri onlara gereken cevabı veriyor. O cevaplar aynı âyetin ( Tevbe 43) tefsirinde zikrediliyor.
Eserlerinde iki de bir Tefsir-i Kebir’e atıf yapan Bay İslamoğlu, mesele Peygamberimiz’in azarlanması olunca, Tefsir-i Kebir’in ne dediğine hiç itibar etmiyor.

İslamoğlu, Hazreti Allah’ın Peygamberimiz’i azarladığını söylese de, ehl-i sünnet âlimleri tam tersini söylüyorlar. Meselâ büyük âlim Ömer Nasuhi Bilmen, bahse konu âyetin ifadesinin, Peygamberimiz’i azarlama değil aksine iltifat olduğunu söylüyor. Ömer Nasuhi’nin ifadesi de şöyle:
“…Bu bir iltifattır ve söze başlamak mukaddimesidir.”
(Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, c: 3, sa: 1273)

Önceki sahifelerde, ÜÇ MUHAMMED kitabının yazarının, tasavvuf ve tarikat erbabını suçladığını söylemiştik. Yazar, “Tasavvuf ve tarikat erbabının Hazreti Resûlüllah’ı örnek almak yerine, ona sadece bir masal kahramanı gibi hayranlık duyduklarını” söylüyordu. (Sa: 206)
Bu açık bir iftiradır, bunu geçelim.

Ama hemen geçmeyelim de onun bu iftiraları atarken kendisiyle nasıl ters düşüp nasıl gülünç hale geldiğine bakalım.
Yazara göre, Peygamber’e hayran olunmaz, o örnek alınırmış. Yine yazara göre, bu mesele Kur’an’a ve Peygamberimiz’e sorulsa, “Örnek alınması” gerektiği cevabı alınırmış. (Sa: 206)

Bunu yazan İslamoğlu, bundan birkaç sahife sonra ne yapıyor biliyor musunuz? Peygamberimiz’den bahsederken, orada yazdğının tam tersini yazıyor.

İşte birkaç sahife sonra Peygamberimiz hakkında kitabına koyduğu başlık:
Hayranlık Verici Bir Ahlâk (alâ hulukin azîm) (Sahife: 224)
Şimdi ona dönüp sormayalım mı?

Sayın İslamoğlu!

Peygambere hayran olunmaz o örnek alınır diyordunuz. Ona siz de hayranlık duyuyorsunuz ki kitabınızda şu başlığ koymuşsunuz: “Hayranlık Verici Bir Ahlâk.”

İslamoğlu’na kendi üslübüyla soralım!
Bu başlık ne böyle?

Hazreti Peygamber’i örnek alacağınıza ona hayran mı oluyorsunuz?
Bu başlığa bizim itirazımız yok da, size ne oluyor? Ne bu kendi kendinizle ters düşmek böyle?

Yoksa kitabınıza bu başlığı sizden habersiz başkaları mı koydu?
Hani siz birbirine uymayan şeyler yapmazsınız da. (!)

BU NE TEVAZU(!) BÖYLE…

Adamın biri, pehlivan falan olmadığı halde kendisini büyük bir pehlivan zanneder, bunu da etrafa kabul ettirmek istermiş. Bunun için büyük pehlivanları nasıl yendiğini anlatmaya çalışacak ama bunu anlatmaya kalksa, kimsenin kendisini dinlemeyeceğini ve mühimsemeyeceğini de biliyormuş. O da kendince bir plan yapmış ve onu uygulamış.

Ortaya bir pehlivan lafı atıp meşhur pehlivanları övmeye başlamış. Anlattıkları doğru olduğu için halk da kendisini dinliyormuş.
Anlata anlata nihayet baş pehlivana gelmiş. Onun anlatırken, “Gerçekten büyük pehlivanmış hepsini yendi” dedikten sonra şöyle söylemiş:
Onu da ben yendim…

Gördünüz mü kurnazlığı?

En başta, “Ben baş pehlivanı yendim” dese kimse dinlemeyecekti…
O da ne yapsın? Garibim kendisini öne çıkarmak için işte böyle bir kurnazlık düşünmüş.

Şimdi de İslamoğlu’nu dinleyelim ve iki hadise arasındaki benzerliğe bakalım.
İslamoğlu şöyle diyor:

“Hz. Peygamber’in muhteşem bir ahlâk üzere olduğunu söyleyen âyetin içinde bulunduğu Kalem sûresi, Süyûtî gibi Kur’an ilimleri otoritelerine göre ilk inen beş âyetin ardından indirilen ikinci sûredir. Ne ki bizim kanaatımız, bu sûrenin Müddessir’den sonra üçüncü sûre olarak indiği yönündedir.” (Sa: 224)
Dikkat ederseniz, İslamoğlu burada “Bizim kanaatımız” diyor.
Bu “Bizim kanaatımız” ifadesi bile onun söylediğinin hiç bir değeri olmadığının isbatıdır. Çünkü dinî meselelerde kanaat olmaz, delil, belge ve isbat olur. Kanaatla hiç bir dini mesele hakkında hüküm verilemez. Sayın İslamoğlu ise belgesiz ve ispatsız olarak sadece kendi kanaatıyla bir karara varıyor. Elbette ki bunun hiçbir değeri yoktur.

Bir de şu kurnazlığa bakın.

İslamoğlu’nun söylediği gibi, İmam Süyûtî gerçekten Kur’an ilimlerinde otoritedir. İslamoğlu önce onun Kur’an ilimlerinde otorite olduğunu söylüyor, sonra sözü otorite olan bu büyük âlimin söylediğinin isabetsiz olduğuna getirip, “Bizim kanaatımız” diyerek onun söylediğine zıt olarak kendi kanaatını ortaya koyuyor.

Demek istiyor ki,
“Süyûtî Kur’an ilimlerinde otoritedir ama ben ondan daha büyük otoriteyim. O öyle söylese de yanılıyor.

O öyle söylüyorsa ben de böyle söylüyorum. Kur’an ilimlerinde otorite olan Süyûtî’ye göre öyle ise bana göre de böyle” diyor.
Aynen, “Baş pehlivanı da ben yendim” diyen adam gibi.
Âlim dediğin, işte böyle tevâzû sahibi(!) olmalı değil mi değerli okuyucular.
Ama bu derece tevâzû da fazla yani. Bu tevâzû karşısında insanın gözleri yaşarıyor…

Ancaaak!

Sayın İslamoğlu kusura bakmasın ama, Süyûtî gibi Kur’an ilimleri otoriteleri dese de aslında İmam Süyûtî’yi Kur’an ilimlerinde otorite olarak kabul ettiği falan da yok.
Onu otorite olarak falan kabul etmiyor, sadece basamak olarak kullanıp kendisini ortaya koyuyor.

BU DİRENİŞ NİYE!..

Fî tarihinde, “Kur’an’a abdestsiz dokunulamaz meselesini de nereden çıkarıyorlar!” diye bir yazı yazmıştı.

O sırada ikimiz de aynı gazetede yazıyorduk. Kendisine derhal gereken cevabı vermiştim. O da, İmam Süyûtî’yi Kur’an ilimlerinde otorite kabul ettiğini söyleyerek, o zatın El-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’an isimli eserinden kendince bir delil getirerek bana cevap vermeye kalkışmıştı.
Delili de delil olsa bari. İmam Süyûtî, “Abdestsiz olarak Kur’an’a dokunmanın câiz olduğunu” değil “Abdestsiz olarak ezbere Kur’an okumanın câiz olduğunu” yazıyordu.

Bizim ona zaten itirazımız yoktu. Çünkü abdestsiz olarak ezbere Kur’an okunabilirdi. İslamoğlu, bunu bildiği halde meseleyi saptırmaya çalışıyordu.
Kendisiyle aramızdaki mesele, “Abdestsiz olarak ezbere Kur’an okumanın câiz olup olmadığı”değil, “Abdestsiz olarak Kur’an’a dokunulup dokunulamayacağı” idi.

Süyûtî’nin, delil olarak sunduğu El-İtkan kitabında ise “Kur’an-ı Kerim’e abdestsiz olarak dokunmanın haram olduğu” açıkça yazılıydı. Yani İslamoğlu’nun iddiasının tersi, bizim söylediğimizin de aynısı…
Kitabın cild ve sahife numarasını bildirerek kendisine cevap vermiştim…
Çünkü, kendisinin Kur’an ilimlerinde otorite olarak kabul ettiği İmam Süyûtî’, onun söylediğinin tam tersini söylüyordu.

Bu durumda, “Madem Süyûtî öyle yazıyor, öyleyse doğrudur. Çünkü o, Kur’an ilimlerinde otoritedir” deyip kabul etmesi icap etmez miydi?
Etmemişti…

Hâlâ da etmiyor…

“El elden üstündür tâ arşa kadar” denildiği gibi, galiba o da “Otorite otoriteden üstündür” diyerek kendisini acaba İmam Süyûtî’den üstün mü görüyor ki, Kur’an ilimleri otoritesi dediği İmam Süyûtî’nin yazdıklarını bir türlü kabule yanaşmıyor.

Soruyorum:
Şimdi bu tavır ilmî dürüstlük mü oluyor?..
Tabii ki bunun cevabını vermek kendisine düşer…


Ali EREN | 22.05.2013 09:00 | www.haberkita.com


Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
"Ben Hanefiyim" diye diye Hz Ömer'e dil uzatma
« Yanıtla #27 : 28 Temmuz 2016, 17:36:17 »
"Ben Hanefiyim" diye diye Hz Ömer'e dil uzatma

Peygamberimiz’in müşriklerle yaptığı üç mühim harpten birisi Uhud Harbi’dir. Bu harp, Medine dışında, şehre yakın Uhud Dağı eteğinde yapıldı.

Yazar Mustafa İslamoğlu, Uhud Harb’i öncesini Üç Muhammed isimli eserinde şöyle anlatıyor:

“Hz. Peygamber düşmanı içeride karşılayıp savunma savaşı yapmak niyetindedir. Fakat, savaş konseyinde bulunan tüm gençler, düşmanla şehir dışında karşılaşıp meydan savaşı yapılmasında israr ederler. Hz. Peygamber, kendi görüşünün tersi olmasına rağmen çoğunluğun bu israrını geri çevirmez ve hazırlık emrini verir. Hatta tam savaşa çıkılacakken, bazıları yaptıklarının stratejik açıdan yanlış olduğunu düşünerek, Hz. Peygamber’e kendi görüşünü uygulamasını teklif ederler. Fakat bu kez de o, “Bir peygamber giydiği zırhı çıkarmaz” diyerek orduya hareket emrini verir.”

Bir-iki yanlışı yok sayarsak, yazarın bu yazdıkları doğru.
Önce iki yanlışa işaret edip esas konumuza devam edelim:

a- Düşmanla şehir dışında karşılaşıp meydan savaşı vermek isteyen gençler, yüz yüze savaşmak için can atan heyecanlı genç sahâbîler olup yazarın yazdığı gibi bu gençler savaş konseyinde bulunan kimseler değillerdi.

b- Yine o gençler, yazarın yazdığı gibi, tam savaşa çıkılacakken yaptıklarının yanlış olduğunu düşünerek kendiliklerinden gelip Peygamberimiz’e kendi görüşünü uygulamasını teklif etmiş de değiller. Resûlüllah’a karşı nasıl tavır takınılacağını daha iyi bilen bazı ileri seviyedeki sahâbîler, o gençlere, “Resûlüllah’a karşı yanlış yaptınız. Ona, Yâ ResûlAllah! Siz nasıl münasip görüyorsanız öyle yapınız demeliydiniz. Resûlüllah’tan özür dileyin ve madem şehir içinde müdafaada kalmamızı uygun görüyorsunuz, öyle yapınız deyin” diye uyardılar, onlar da bu teklifle Peygamberimiz’e geldiler, fakat Peygamberimiz (s.a.v.) “Bir peygamber giydiği zırhı çıkarmaz” buyurdu.
Bu iki yanlışı böylece düzeltmiş olalım.

Bu yanlışlar gerçi insanın itikadını bozacak ve imandan çıkaracak yanlışlar değil. Böyle yanlışlar, sadece bunu yazanın iyi bir siyer bilgisine sahip olmadığını gösterir ve okuyucu için bir zararı olmazsa da yazar için bir ayıp sayılır. Çünkü, insan iyi bilmediği konulara girmemelidir. Girmesi ayıptır.

Yanlış mı söylüyorum değerli okuyucu!

Bilmediği bir meseleyi ele alarak okuyucusuna yanlış-yunluş bilgiler aktarmak bir yazar için ayıp sayılmaz mı?

Ama gelin görün ki, İslamoğlu bilmediği konulara sık sık girmekte ve maalesef sık sık da gülünç duruma düşmektedir.

Oysa, bir kimse eğer yazar ola-çıkagelmişse, anlatacağı hadiseyi önce bir güzel öğrenmeli değil midir?

Böyle hatalar İslamoğlu’nun kitaplarında sıradan şeyler olduğu için, onun bütün yanlışları üzerinde durmuyoruz bile. Yukarıda işaret ettiğimiz gibi şöyle bir işaret edip geçiyoruz. Çünkü, nasıl olsa bu yanlışların sonu gelmiyor ve ayıbı bize değil yazarına aittir.

Bu kitabınızı baştan beri okuyanlar, İslamoğlu’nun yukarıda bahsettiğim gibi yanlışları şöyle dursun, daha ağır ve kabul edilmesi mümkün olmayan, bile bile ve israrla yaptığı İslam itikadına zıt olan yanlışlarını da bilirler. Bundan önce yazdıklarımızı okumayanlardan ricamız, bundan sonraki sahifeleri okumalarıdır. Okurlarsa, ÜÇ MUHAMMED isimli kitabın nasıl yanlışlarla doldurulduğunu ve okuyuculara nasıl yanlış bilgiler aktarıldığını göreceklerdir…

Bu girişten sonra gelelim Uhud Harbi meselesine…

EVET, KONU UHUD HARBİ…

Uhud’da önce İslam ordusu gâlip durumdayken, Peygamberimiz’in önceden verdiği tenbihin tutulmaması sonucu bir bozgun yaşanmıştı. Bundan sonrasını Mustafa İslamoğlu şöyle yazıyor:

“Uhud Savaşı’nın bilinen safahatının ardından, Müslüman ordusu bozulunca savaş alanını ilk terkedip uzaklaşanlar, savaş konseyinde düşmanla yüzyüze karşılaşma konusunda en çok israrcı olanlardır. Bunlardan biri olan Hz. Ömer…” (Üç Muhammed, sa: 232)

Ashab-ı kiram içinde, gözü karalığı ve cesareti dillere destan olan Hazreti Ömer’e nasıl dil uzatıldığını görüyorsunuz değil mi? Öyleyse, bu makalemizin başlığının bir defa daha okunmasının tam zamanı…

Değerli okuyucu!

Önce bir kâideyi ortaya koyalım:
Bir kimse, ya Hanefî mezhebinden veya diğer üç hak mezhebin herhangi birinden ise, Hazreti Ömer radıyallâhü anh hakkında böyle bir iftirada bulunamaz, böyle bir ifade kullanamaz. Kullanmış ise o zaman da o kimse Hanefî mezhebinden de değildir diğer üç hak mezhebin birinden de değildir. Çünkü bu ifade itikaden Mâtürîdî veya Eş’arî mezhebine aykırı olup, ehl-i sünnet Müslümanlar da itikadda ya Mâtüridî veya Eş’arî mezhebine mensupturlar.

Ama gelin görün ki, Hazreti Ömer (r.a.) hakkında bu ifadeyi kullanan zat kendisinin Hanefî mezhebinden olduğunu söylüyor.
Bi kere, yazarın ne demek istedi gayet açık.

“Hazreti Ömer savaştan önce, düşmanla yüzyüze karşılaşmakta kendisi israr ettiği halde, ordu bozulunca savaş alanından ilk kaçan da yine kendisi oldu” demek istiyor.

Peşinen, iftiranın bu kadarına da pes doğrusu diyelim…
Çünkü bu, yukarıda bahsettiğim türden basit bir yanlış değil, bir hâdiseyi istismar ederek yapılan açık bir iftiradır.

İŞİN ASLI NEDİR?..

Şunu baştan söyeyelim ki siyer kitapları bu konuda Bay İslamoğlu’nu yalanlıyor!

Savaştan önce düşmanla yüz yüze karşılaşmak isteyenlerin, cihad aşkıyla yanıp tutuşan heyecanlı genç sahâbîler olduğunu söylemiştik. Onların içinde Hazreti Ömer yoktu; bu bir.

İkincisi: Hazreti Ömer radıyallâhü anh asla savaş alanından kaçmamıştır...
Siyer kitapları, Hazreti Ömer’in savaş meydanından kaçmaması şöyle dursun, Uhud’da Peygamberimiz’in yanından ayrılmayan 15 sahâbî içinde Hazreti Ömer’in ismini de zikrederler.

Her biri ayrı ayrı asırlarda yazılan siyer kitaplarının yazarları, ruhlar âleminde haberleşip Mustafa İslamoğlu’nun yazdıklarını yalanlamakta anlaşmadılar her halde!...

Onların topu yanlış ve yalan yazdı da sadece İslamoğlu mu doğru yazıyor?
İslam ehli sünnet mezheblerine mensup olan âlimler içinde, Hazreti Ömer hakkında İslamoğlu’nun kullandığı ifadeyi kaleme alan hiçbir siyer âlimi yoktur. Ama Şiîler içinde var. Onlar amansız bir Hazreti Ömer düşmanı oldukları için onun hakkında uydurmadıkları ve uydurmayacakları yalan yoktur.

Hazreti Ömer hakkında yalan yazanlar bir Şiîlerdir bir de şiî hayranları.
Zaten acem (İran) yalanı meşhurdur. Dedelerimiz, bir ayağında kırk yalan uyduran ve akıl almaz yalan söyleyenlere, “Senin söylediğin, acem yalanını geçti” derlerdi.

Değerli okuyucu!

Sayın İslamoğlu, Hazreti Ömer’in savaş meydanından kaçtığını yazmakta yalnız değil. Şiî yazar Ali Şeriatî de aynı şeyi yazıyor.

Bu kitabın önceki sahifelerinde herzelerini okuduğunuz Ali Şeraîtî kimdir?
İslamın 5 şartından biri olan Hac ibâdeti hakkında “En mantıksız bir eylem” diyen bir pespâye.

Kâinâtın Efendisi Sevgili Peygamberimiz hakkında, “O, hayatı boyunca normal bir rûhî yapıya sahip değildi” diyebilen bir rezildi.
Toprağı bol olsun…
Kendisinin Hanefî mezhebinden olduğunu söyleyen İslamoğlu, Hazreti Ömer hakkında yukarıda yazdıklarını reva gördüğü halde, nedense Ali Şerîatî’yi pek seviyor.

HAZRETİ ÖMER ÖYLE BİR ZAT Kİ…

Neyse biz esas konumuza dönelim ve Hazreti Ömer radıyâllâhü anhin kim ve nasıl bir zat olduğunu sonra da harp meydanından kaçıp kaçmadığını ele alalım.

Hazreti Ömer radıyallâhü anh kimdir?

1- İslam ehli sünnet itikadına / inancına göre, Âdem Aleyhisselam’dan itibaren kıyâmete kadar gelecek olan insanlar içinde, peygamberlerden sonra en üstün insan Hazreti Ebû Bekir radıyâllâhü anh, ikincisi de Hazreti Ömer radıyâllâhü anh Efendilerimizdir.
2- Peygamberimiz (s.a.v.) bir meseleyi istişâre edeceği zaman ilk önce bu iki zat ile konuşurdu.
3- Bir yerde oturduklarında, Hazreti Ebûbekir (r.a.) Efendimiz, Peygamberimiz’in sağında Hazreti Ömer (r.a.) Efendimiz solunda otururdu.
4- Bu iki zattan başka, ashab-ı kiramdan hiçbir kimse, sohbetleri sırasında Peygamberimiz’in yüzüne rahatça bakamazdı.
5- Hazreti Ömer (r.a.) bir mesele hakkında âyet inmesini arzu etse, inerdi. Onun için Peygamberimiz, (s.a.v.) “Allah, hakkı Ömer’in dili üzerine koymuştur” buyurmuştur.
6- Peygamberimiz (s.a.v.) “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı Ömer peygamber olurdu” buyurmuştur.
7- Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer Efendilerimiz, Medine’de Hücre-i Saâdet’te Sevgili Peygamberimiz’le yan yana bulunuyorlar. Kıyamete kadar da beraber olacaklar. Tabii ki cenette de…

Hazreti Ömer Efendimiz’in, Peygamberimiz’in yanına defnedilmesine müsaade eden de bizzat Hazreti Âişe Vâlidemiz’dir.
(Gerçi buna Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ Vâiledimiz’in izin vermiş olması sadece bizim için mühimdir. Yoksa şiîler ve şiî-severler için bir şey ifade etmez. Çünkü onlar Hazreti Âişe Vâlidemiz’i de sevmezler. )

8- Her sene milyonlarca Müslüman hacca gidiyor. Peygamberimiz zamanından beri 14 asırdır da devamlı hac yapılıyor. 14 asırdır hacca giden Müslümanların sayısı kim bilir kaç milyarlara ulaşmıştır. Peygamberimiz’i defalarca ziyaret eden bu milyarlarca hacının, her defasında Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer Efendilerimiz’i de ziyaret edip onlara da selam verdiğini ve onların ruhlarına da Fâtihalar okuduğunu düşünelim…

Bu ne büyük saâdettir…

Kısaca hatırlatmaya çalıştığımız Hazreti Ömer radıyallâhü anh işte böyle bir zat.

Ama sen kalk, böyle bir zatın savaş yerini terk ettiğini söyle…
Kitaplarda böyle bir şey olmadığına göre hangi bilgiyle, hani ilimle?
Ehl-i sünnet iseniz, hangi insafla?..

Bi kere Hazreti Ömer, savaş yerini terk etmemiştir. Ama aşağıda anlatacağım küçücük olay olmuştur.

İslamoğlu olsun, Ali Şeriatî olsun, bula bula işte ancak bu aşağıdaki küçük hadiseyi bulabilirler ve istismar edeceklerse ancak bunu istismar edebilirler.

İŞİN ASLI ŞÖYLE:


O olay şudur:
Uhud Harbi’nde herkes zırhını giymiş vaziyette…
Peygamberimiz de zırhlı.

Ashab-ı kiramdan Mus’ab b. Umeyr radıyallâhü anh, zırhlı vaziyetteyken Peygamberimiz’e benziyor.

Müşriklerden İbni Kamie, Mus’ab Hazretleri’ni Resûlüllah zannederek hücum edip o şanlı sahâbîyi şehid ediyor. Ondan sonra “Muhammed’i öldürdüm” diye bağırıyor. Bunu her iki taraf da duyuyor. Bu haber, Peygamberimiz’i canından çok seven ashabın her birine ayrı ayrı tesir ediyor. Resûlüllah sevgisinden deli divane olan ve onun şehid edildiği haberini duyan Hazreti Ömer ve 3-5 arkadaşının, eli kolu düşüyor. “Resûlüllah şehid olduktan sonra daha ne kaldı!” diyerek, oturup kılıçlarını bırakıyorlar.

Onların bu halini gören Enes bin Nadr, (r.a.) “Resûlüllah şehid olduysa biz ne diye yaşayalım?” diyerek onları ikaz ediyor. Bu söz üzerine kendilerine geliyor ve savaşmaya devam ediyorlar.

Hazreti Ömer’in savaş alanını terk ettiğini söyleyenler, bulsalar bulsalar, ancak bu bilgiyi bulup istismar edebilirler. Bundan başka dayanabilecekleri hiç bir şey yok. Çünkü Uhud’da Hazreti Ömer’le ilgili mesele sadece budur ve bu da Resûlüllah’ı aşırı derece sevmekten ve bu sevgiyle adeta kendinden geçmekten ibârettir.

Nitekim bu halin bir benzeri de Resûlüllah Efendimiz’in vefatında olmuş, Hazreti Ömer (r.a.) o zaman da, “Resûlüllah öldü diyenin boynunu vururum” demişti. Resûlüllah’ı o kadar seviyordu ki, ölümü ona yaklaştırmak bile istemiyordu.

O zaman Hazreti Ebû Bekir (r.a.) “Yâ Ömer aklını başına al” diyerek kendisini uyarmış, bunun üzerine Hz. Ömer de kendine gelmişti.

Değerli okuyucu!

Kime “Aklını başına al” denilir?

Adeta aklı başından gidene…
İşte Peygamberimiz’e olan aşırı sevgisinden dolayı Hazreti Ömer’in de adeta aklı başından gitmişti.

Bir kimsenin, çok sevdiği birisinin vefatı karşısında aklı başından gidecek kadar kendisini kaybetmesi, zaman zaman görülen şeylerdendir. Zamanımızda, şehit olan askerlerin cenazelerinde yakınlarının ne sebepten bayıldığı belli değil mi?

Resûlüllah sevgisinin nasıl olduğunu da ancak o sevgiyi taşıyan ve tadan bilir.

Tatmayan ne bilsin!

Tâbiînin büyüklerinden Hasan Basrî rahmetüllâhi aleyh Hazretleri’ne, “Yâ İmam siz ashabı kiram gibisiniz” dediklerinde, o zat şöyle cevap vermişti:
“Siz ashabı kiramı ne zannediyorsunuz! Siz onların dine bağlılığını görseydiniz bunlar deli derdiniz; onlar da sizi görselerdi bunlar müslüman değil derlerdi.”
İşte ashabı kiramın Peygamber sevgisi böyleydi ve onlar bu sevgiyle adeta deli olmuşlardı…

ASHAB-I KİRAMI ANLAMAK…

Onları bir nebze olsun anlayabilmenin yolu, Peygamberimiz’in sözlerine / hadislerine kulak vermek ve kalbinde ashab sevgisi taşımaktır. Bu sevgiyi taşımayanlar, tabii ki ashabın en üstün ikinci şahsiyeti olan adâlet timsali Hazreti Ömer radıyallâhü anh Efendimiz’i de tanıyamayacak, tanıyamadığı için tenkit edecek hatta ona düşman bile olacaklardır. Bu düşmanlık da şöyle veya böyle sözlerine ve yazılarına aksedecek ve böylece kalplerindeki bu düşmanlık dışarıya vurmuş olacaktır.

Şiîlerde olsun, şiîyyül-meşreb yani şiî-sever olanlarda olsun, Hazreti Ömer’e buğz ve kin hat safhadadır.

Meselâ, Hazreti Ömer’i hançerleyip şehid olmasına sebep olan değirmen ustasının kabri Arabistan’da olmasına rağmen, şu anda İran’da görkemli bir makam kabri vardır ve hâlâ ziyaret edilmektedir.

Şiîlerdeki Hazreti Ömer düşmanlığına bir başka örnek:
İran’a giden bir arkadaşım kendisi görmüş. Gördüğünü aynen anlatıyor:
İran’da bir meydanda, mermere “İnnemâ ya’mürü mesâcidallâh…” âyeti kazınmış. Âyetteki “ya’mürü” kelimesi bildiğiniz gibi, dört harfle yazılır: Ye, Ayın, Mim, Re.

Baştaki Ye harfini kaldırırsanız, Ayın, Mim ve Re harfleri kalır. O zaman da “Ömer” okunur.

Bu üç harf Ömer okunduğu için, şiînin birisi gidip çekiçle o Ayın, Mim ve Re harflerini kırmış.

Şiîler Hazreti Ömer Efendimiz’e işte bu derece düşmandırlar.
Onlar neyse ne de, Türkiye’de basılan ve sünnî / ehl-i sünnet Müslümanlara arz edilen ÜÇ MUHAMMED isimli eserde, Hazreti Ömer’e iftira edilmesi ne oluyor?..

Böyle yanlışlar acaba neden kaynaklanıyor? Bilgi eksikliğinden mi yoksa bile bile lâdes kabilinden mi?

Yazar İslamoğlu, Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitiremeden ayrılmış olsa da…
Ondan sonra Ezher Üniversitesi’ne girip orayı da bitiremeden, ikinci sınıftan ileriye devam edemeyip mezun olamadan oradan da ayrılsa da böyle büyük ve tehlikeli yanlışlara bilgi eksikliğinden düştüğüne şahsen ihtimal vermiyorum.
Öyleyse neden?

Öte taraftan, yukarıda da işaret ettiğim gibi, sayın yazarın Hazreti Ömer (r.a.) hakkındaki tavırları, şiî bir yazar olan Ali Şerîatî’nin ifadelerine niçin yakın?

Ben anlayamadım. Anlayan beri gelsin…
Ama bu soruların cevabı tabii ki Mustafa İslamoğlu’nun kendisine düşer...


Ali EREN | 29.05.2013 11:11 | www.haberkita.com


Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Kitap mı, yanlışlar resm-i geçidi mi?
« Yanıtla #28 : 28 Temmuz 2016, 17:36:56 »
Kitap mı, yanlışlar resm-i geçidi mi?

Müteveffâ Muhammed Esed, tefsirî-meal görünümündeki Kur’an Mesajı isimli eserinde, “İslam kendisinden başkasını dışlamayan bir dindir” diyerek, güya İslamı över görünüp Hıristiyanlık ve Yahudiliğin de günümüzde geçerli bir din olduğunu Müslümanların zihnine yerleştirmek istiyor.


Başka bir müteveffa Ali Şeriatî ise, önceki sahifelerde okuduğunuz gibi, Peygamberimiz’e bir defa bile “Hazret” demeden bitirdiği “Muhammed Kimdir” isimli eserinde, Kâinatın Efendisi Sevgili Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve selleme hakaretler ediyor.

Mustafa İslamoğlu ise bu her iki müteveffayı tasvip ve takdir ediyor. Dahası, onları Müslümanlara örnek şahsiyetler olarak sunuyor. Onları tenkit edenlerin aleyhinde de günlerce süren makaleler yazıyor.

Önceki sahifelerde, Esed ve Şeriatî’nin eserlerinden misaller vererek bu iki şahsı tanıtmaya çalışmıştık. Şimdi sıra onların müdafaacısı olan Mustafa İslamoğlu’nun eserlerini tanıtmaya geldi.

İslamoğlu’nu iyi tanıyabilmek için eserlerine bakmamız lâzım. Çünkü, kişinin eseri kendisinin aynısı ve aynasıdır.

“Muhammed Kimdir” isimli kitabın yazarı gibi, Mustafa İslamoğlu da Peygamberimiz’den güya bahsettiği eserine, “Hazret”siz bir isim vermiş: ÜÇ MUHAMMED…

Değerli okuyucu!

Onların kullandığı ifadeyi kullanmak zaten mümkün değil de yazarken bile insanın içi daralıyor. Onların, sevgili Peygamberimiz’den bahsederken, yalın bir şekilde ve hürmetsizce nasıl sadece “Muhammed” diyebildiklerini insanın aklı almıyor…

İslamoğlu’nun kitabının tam ismi şöyle: ÜÇ MUHAMMED. iki tasavvur bir gerçek.

Yazarın, kitabında anlattığına göre, iki tasavvur, bu ümmetin Peygamberimiz hakkındaki yanlış iki tasavvuru imiş. Birinci grup Peygamberimiz’i aşırı yüceltenler, ikinci grup ise Peygamberimiz’e gereken değeri vermeyenler imiş.
Ne münasebet! Bu her iki suçtan da bu ümmet uzaktır.

BU ÜMMET BÖYLE BİR İNANÇTAN UZAKTIR…

Bu ümmetin içinde ne Peygamberimiz’i aşırı yüceltip Hıristiyanlar gibi ilah mertebesine çıkaranlar var, ne de ona gereken değeri vermeyip aşağı görenler. Bahsettiği iki tasavvur, İslamoğlu’nun ümmet-i Muhammed hakkında kendi zihninde taşıdığı yanlış iki tasavvurdur. Yoksa bu ümmetin kalbinde Peygamberimiz ile ilgili böyle bir yanlışlık asla mevcut değil.

İnsanlar için en yüksek makam peygamberlik, peygamberlik makamından sonrası ise ilahlıktır. İslamoğlu, Resûlüllah Efendimiz’i peygamberlik makamından daha üstün tutan bir müslümana mı rastlamıştır? Veya Peygamberimiz’i peygamberlik makamından daha aşağıda gören birilerine mi rastlamıştır ki böyle söylüyor?

Nerede böyle birilerine rastlamışsa buyursun söylesin. Dünya üzerinde böyle kimseler olmadığı halde, kendi zihnindeki iki tasavvuru var gibi gösterip ümmet-i Muhammed’e yamamak ne ile izah edilir?

Kendisi zaten bunun sadece tasavvur olduğunu söylüyor. Adı üzerinde, gerçek değil, tasavvur…

Gerçek olan ise onun da söylediği gibi tabii ki Kur’an’ın anlattığı Peygamber, yani “Kur’an’ın peygamberi.”

Peki, Müslümanlar içinde Kur’an’ın anlattığı Peygambere itiraz eden mi var!
Kur’an’ın anlattığı Peygambere esas itiraz eden, sakın İslamoğlu’nun kendisi olmasın.

Öyle olup olmadığını anlamak için meseleye şimdilik bir cümleyle temas edip aşağıda daha geniş temas edeceğiz zaten.
Meşhur âlim Kadı İyaz Hazretleri, Eş-Şifa bi ta’rîf-i Hukuki’l-Mustafâ isimli eserinde, Hazreti Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimiz’i nasıl övdüğünü anlatıyor, İslamoğlu ise bundan dolayı Kadı İyaz Hazretleri’yle dalga geçiyor.
Söyleyin bakalım, bu durumda Kur’an’ın tarif ettiği peygamberlik makamına itiraz eden kim?

Aşağıda geniş olarak bu hususa da temas edeceğiz.

BU NE BENZERLİK BÖYLE…

Önce bir noktada, Yaşar Nuri Öztürk ile Mustafa İslamoğlu arasındaki benzerliğe dikkatinizi çekmek isterim:

Yaşar Nuri, Kur’an’daki İslam kitabında, Müslümanları gerçek İslamdan sapmış göstererek doğru İslamın kendi kitabında anlatılan İslam olduğunu söylüyor.

İslamoğlu da ÜÇ MUHAMMED kitabında, Müslümanları gerçek Peygamber anlayışından sapmış göstererek, doğru peygamber anlayışının kendi kitabında anlatılan peygamber anlayışı olduğunu söylüyor…

Müthiş bir benzerlik…

Peygamberimiz (s.a.v.) ise, “Ümmetimi suçlamak için boşuna yorulmayın” dercesine, onlara en güzel cevabı şu hadis-i şerifiyle veriyor:
“Benim ümmetim sapıklık üzerinde cem olmaz / toplanmaz.”

Yani ümmet-i Muhammed ne Yaşar Nuri’nin iddia ettiği gibi gerçek islamdan sapmıştır ne de İslamoğlu’nun iddia ettiği gibi gerçek peygamber anlayışından.

Ama çare yok herkes vazifesini yapacak. Öyleyse varsın onlar bu ümmeti suçlamaya devam etsinler.

Fakat, bu millet nasıl Yaşar Nuri’yi anladıysa, -kaçış yok- gün gelip İslamoğlu’nu da anlayacaktır.

İslamoğlu’nun kitabının tam isminin şöyle olduğunu söylemiştik: ÜÇ MUHAMMED. iki tasavvur bir gerçek.

İslamoğlu’na göre iki tasavvur, iki yanlış peygamber anlayışı imiş. Tabii ki doğrusu da onun anlattığı…

Oysa, yukarıda söylediğimiz gibi bu ümmet içinde ne peygamberimizi küçümseyen ne de onu peygamberlik makamından daha yükseğe çıkaran var. Şimdi olmadığı gibi tarihte de hiç olmadı.

İslamoğlu’nun, Müslümanları suçladığı tasavvur, hayâlî bir tasavvurdur, gerçekle alâkası yoktur.

ÜÇ MUHAMMED dedikten sonra iki tasavvur bir gerçek dediğine göre, bir gerçek ile iki tasavvur bu üçün içinde oluyor. Peki, yazar inandığı peygamberi yalın olarak nasıl oluyor da sadece MUHAMMED diye anabiliyor?
Yazarın iddia ettiği; hassas, samimi, gerçek, doğru, dürüst, sahih, sağlam Müslümanlık acaba bu mu?!!...

PEYGAMBERİMİZ’İN İSMİ BAŞAŞAĞI…

Kitabın kapağında üç tane “Muhammed” ismi konulmuş. Biri düz, ikisinden biri yamuk, biri de baş aşağı ters…

Şimdi yazara soralım:
Müslümanlarda olmayan bir vasfı onların aleyhine tasavvur ettiğiniz yanlış imajla bu ümmeti suçlamanız bir tarafa, Peygamberimiz’in isminden ne istediniz!!!

Kitabınızın kapağında Sevgili Peygamberimiz’in ismi niçin baş aşağı?
Bu soruyu seneler öncesinden sorup duruyoruz. Ama cevap yok. Zaten olamaz ki, ne diyecek!…

Yazar, “Önsöz yerine” yazdığı yazıda Müslümanları şöyle suçluyor:
“Müslümanların zihninde oluşan peygamber tasavvurlarını merak edip araştırırsak, birbirine hiç uymayan kaç peygamber tasavvuru çıkardı dersiniz?

Melek peygamber?

Yeryüzünde değil gökyüzünde yaşayan, dolayısıyla iz bırakmayan, iz bırakmadığı için de izlenmeyen, hayattan yüceltme bahanesiyle dışlanmış, dolayısıyla hayata taşınması mümkün olmayan, bir masal kuşu gibi hep “Kaf Dağı”nı mesken tutan, hayatın içinde ve hayata müdahil olmayan bir peygamber.”

İşte müslümanları toptan böyle suçluyor. Suçluyor da, Allah için söyleyiniz, yeryüzünde Peygamberimiz hakkında onun anlattığı gibi böyle bir düşünceye sahip olan bir tek Müslüman var mıdır?

Olmasa da Kaf Dağı’nın arkasından kendisi düşünüyor, kendisi tasavvur ediyor, kendisi suçluyor..

Onun suçlamış olduğu din kardeşlerimize soralım:

ZİHNÎ DÜŞÜNCELERİ ÇÖZEN ÂLET VAR MI?..

Ey Müslümanlar!

Mustafa İslamoğlu yukarıda gördüğünüz gibi sizi, “Müslümanların zihninde oluşan peygamber tasavvurları” diyerek suçluyor. Siz Peygamberimiz hakkında onun anlattığı gibi bir inanca mı sahipsiniz?

İslamoğlu, “Bazı Müslümanlar” demeden “Müslümanların zihninde oluşan…” derken, kendisini İslam toplumunun neresinde görüyor da böyle söylüyor? Oysa kendisi de aynı toplumun içinde.

Soru iki:
“Müslümanların zihninde oluşan…” diyor.
Böyle demek yerine, “Müslümanların peygamber tasavvurları hakkındaki sözlerine bakacak olursak” dese anlayacağız. Ama öyle bir hırsa kapılmış ki ne söylediğinin farkında olmadan, “Zihinde oluşan düşünceyi araştırmaktan” bahsediyor.

İnsan zihnindeki tasavvurları araştıracak bir âlet henüz icat edilmedi ama o nasıl araştırdıysa araştırmış ve yukarıdaki “Melek peygamber?” diye başlayan tesbiti yapmış.

İkinci bir noktaya dikkat!

Müslümanları suçlarken, “Müslüman gözüken bazıları” demiyor da “Müslümanlar” diye bütün Müslümanları muhatap alıyor. Yani doğrudan doğruya İslam topluluğunun tamamını suçluyor.

Güya Müslümanlar Peygamberimiz’i şöyle kabul ediyorlarmış:
“Yeryüzünde değil gökyüzünde yaşayan, dolayısıyla iz bırakmayan, iz bırakmadığı için de izlenmeyen, hayattan yüceltme bahanesiyle dışlanmış, dolayısıyla hayata taşınması mümkün olmayan, bir masal kuşu gibi hep “Kaf Dağı”nı mesken tutan, hayatın içinde ve hayata müdahil olmayan bir peygamber.”

Baştan sona iftira…

Yeryüzünde ne zihninde böyle bir peygamber tasavvuru taşıyan Müslüman mevcut ne de böyle bir inanç taşıdığını söyleyen Müslüman.
Sayın İslamoğlu, böyle bir inancı önce tasavvur ediyor, sonra da var kabul ettiği bu hayâlî topluluğu topa tutuyor. Böyle kimselerin var olup olmadığı ise onun için hiç mühim değil…

KENDİ İKİZİNİ SUÇLUYOR…

Ona göre ikinci bir grubun peygamber inancı da şöyle imiş:
“Kur’an’ı bir ara kablosu hüviyetiyle iletip, müminlerin hayatından usulca geri çekilen bir peygamber…
Bu durumda o, artık tarihin malıdır. Misyonu yaşamıyla sınırlıdır. Dolayısıyla bu misyonun taşınması, yaşanması, üretilmesi, ihya edilmesi, örnek alınması söz konusu değildir.”

Elhak bu söylediği doğru. Ama bu gruba girenler Müslümanlar değil, aksine bütün Müslümanları suçlamakta kendisinin ikizi, ortağı ve benzeri olan Yaşar Nuri ve hempâları…

Birinci grubun, peygamberimizi adeta bir “Melek peygamber?” olarak kabul ederek yücelttiklerini söylerken, farkında olmadan cehlini de ortaya koyuyor. Çünkü, peygamberi melek seviyesinde kabul etmek, onu yüceltmek değil, seviyesini düşürmek olur. Çünkü, İslam i’tikadına göre peygamberler meleklerin peygamberlerinden bile üstündür.

İslamoğlu’nun kendisine soralım:

Sizin inancınıza göre melekler peygamberlerden üstün mü ki peygamberleri melek seviyesinde görmek bir yüceltme olsun?..

Sayın Yazar, “Müslümanlar” olarak andığı her iki grubu kâfirler olarak sıfatlandırmaktan da çekinmiyor. İşte şöyle:

“Birinciler peygamberlerine, Hz. İsa’yı yücelteceğim derken yarı ilah haline getiren Hıristiyanların yaklaşımını sergilerken, ikinciler peygamberlerini taşlayarak öldüren, iftira eden, onları kovalayan ve onlara sıradan biri muamelesi yapan Yahudilerin yaklaşımını sergiliyor.”

Hızını alamıyor ve diyor ki: “Birincisini genellikle peygamber düşmanları yapar.”

Şimdi onun dilinde Müslümanlar oldu mu Peygamber düşmanı…
Çünkü Peygamber düşmanlığı yapanlar kimlerdir değerli okuyucular? Elbette kâfirler…

Bu durumda da Müslümanlar, kâfirler topluluğu olmuş oluyor.
Bu kadar da acımasızlık olmaz yani.

Eveeet! Şimdi ne oldu?

Bizzat kendisinin “Müslümanlar” diye anlattığı tasavvur ettiği birinci hayâlî grup Hıristiyanlar gibi kâfir olurken ikinci grup ise Yahudiler gibi kâfir olup çıktı…

Yazarın birinci grup olarak anlattığı gibi inanan bir Müslüman topluluğu, gerçekte mevcut değil, sadece onun fikrinde, muhayyilesinde ve tasavvurunda var. Onun için hayâlîdir.

ŞİFAYI ZEHİR OLARAK TARİF ETMEK…

Ama yazar aksini iddiada israrlı. Hatta Hazreti Resûlüllah’ı olduğundan üstün gösterme suçu ile suçladığı gruba misal olarak, İslam tarihinden iki büyük âlimin ve onların eserlerinin isimlerini veriyor:

Kadı İyaz ve Eş-Şifa bi ta’rîf-i Hukuki’l-Mustafâ isimli eseri ile İmam Süyûtî ve El-Hasâisu’-Kübrâ isimli eseri…

İslamoğlu, işte bu iki değerli âlimi “peygamber düşmanları” olarak suçladığı birinci gruptan sayıyor.

Peki bu zatlar nasıl kimseler ve eserleri nasıl eser?

İki zattan birincisi Kadı İyaz. Hicrî 5. asırda yaşamış meşhur bir hadis âlimi. Sebte ve Gırnata’da (Endülüs) kadılık yaptı. Sahih-i Müslim’e de bir şerh yazdı. En meşhur eseri Eş-Şifa bi ta’rîf-i Hukuki’l-Mustafâ. Bu kitap 4 bölümden meydana geliyor.

1- Peygamberimiz’e hürmet, Hazreti Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de O’nu övmesi, bütün iyilik ve güzellikleri O’nda toplamış olması, mûcizeleri vs…
2- Peygamberimiz’e iman, O’nun emirlerine boyun eğmek ve sevgi göstermek, O’na salevât getirmenin fazileti.
3- Peygamberimiz hakkında câiz olan ve olmayan şeyler.
4- Peygamberimiz’de noksanlık gören ve ona dil uzatanların cezâları.
Yazıldığı günden bu yana İslam âlimleri bu kitabı el üstünde tutmuşlar ve devamlı okumuşlardır. Hâlâ da okunuyor. Birkaç yayınevi tarafından Türkçeye de tercüme ettirildi. Bu tercümeler piyasada var.
Diyanet İşleri Başkanlığı yayınlarından 13 ciltlik Sahih-i Buhârî Tecrid-i Sarih Tercümesi’nin 4. ciltten sonraki ciltlerinin tercümesini yapan Prof. Kâmil Miras bu kitap hakkında diyor ki:

“Siyer ilminin en güzel tasnif olunmuş bir kitabı da hiç şüphesiz Kadı İyaz’ın Eş-Şifa bi ta’rîf-i Hukuki’l-Mustafâ’sıdır.”

Mustafa İslamoğlu, işte böyle bir kitabı kaleme alan zata peygamber düşmanı demiş oluyor. Açıktan demiyor ama demeye getiriyor.

Siz söyleyin değerli okuyucular:

Peygamberimiz’in üstünlüklerini anlatan bu güzel kitabı yazan Kadı İyaz mı peygamber düşmanı yoksa ona peygamber düşmanı diyenler mi?
İslamoğlu’nun peygamber düşmanlığıyla suçladığı ikinci âlim ise İmam Süyûtî ve onun El-Hasâisu’l-Kübrâ isimli eseri.

İmam Süyûtî, Hicrî 9. asırda yaşamış bir âlim. Öyle bir âlim ki, 17 yaşında bütün dersleri bitirip ders okutmak için icâzet aldığı o yaşta ilk eserini yazdı. Yani İmam Süyûtî 17 yaşında, parmak ısıttıracak kadar ilmî bir eser yazan bir âlim. Memlükler Devleti’nin son zamanlarında Kâhire’de yetişen ve Arapça üzerine en fazla eser veren âlimlerden biri belki de birincisi. Eserlerinin sayısı 500-600 civarında.

Onun medreselerde okutulan eserleri, İslam âlimlerinin müracaat kitapları içindedir. Kendisi 200.000 hadisi ezbere biliyordu.

Kur’an, hadis, fıkıh, dil-edebiyat ve tarih üzerine sayısız eserler veren Suyûtî’nin kalem oynatmadığı konu hemen hemen yok gibidir. Şu anda da okunmaya devam edilen meşhur Celâleyn tefsirinin yarısını, esas ismi Celâleddin Süyûtî olan âlimimiz yapmıştır. İkinci yarısı ise ismi Celâleddin olan başka bir âlime ait. Celâleyn, “İki Celal” demek.

Mustafa İslamoğlu
, daha önce İmam Süyûtî’yi “Abdestsiz olarak Kur’an’a dokunulabilir” dediğini zannettiği için övüyordu. Bu eserin önceki sahiflerinde buna işaret etmiştik. Şimdi övdüğünü unutmuş da böyle bir âlimi bir de dalga geçerek tenkit ediyor. Hem de ne için? Peygamberimiz’in üstünlüklerini yazdığı için..
Celâleddin Süyûtî’nin eserlerinden birisi de işte Peygamberimiz’in üstünlüklerinden bahseden o El-Hasâisu’l-Kübrâ İsimli eseri.

BİR KUM TANESİNİN, İKİ DAĞI TENKİDİ…

Mustafa İslamoğlu işte böyle iki dev âlime dil uzatıp haddini aşarak onları ağır şekilde tenkit ediyor.

Onun bu iki zatı tenkit etmesinin iki sebebi var:

1- Biliyor ki, bir kimse büyük zatları tenkit ederse, kendisinin de büyük bir âlim olduğu düşünülür.
2- Bu zatların her ikisi de eserlerinde Peygamberimiz’in üstünlüklerini anlatıyor.
İslamoğlu’nun zihnî dengesini bozan acaba hangisi? Yoksa bilhassa bu ikinci husus mu?

Ancak unutulmasın ki, hazretin tenkit ettikleri sadece bu iki zattan ibaret değil. Hâdis âlimleri de, fıkıh âlimleri de, tasavvuf âlimleri de, belki sayıları yüzbinleri bulan âlimler onun tenkidinden nasiplerini alıyorlar.

İşte İslam âlimleriyle dalga geçerek söyledikleri:

“Hadisçilerin hep söz söyleyen, sürekli konuşan peygamber anlayışı.
Fıkıhçıların Hz. Peygamber’in her söz ve davranışına bir hukuk definesi gibi baktıkları kodlamacı ve formel (biçimsel) peygamber anlayışı.
Mistisizmin (tasavvuf) Peygamberi adeta buharlaştırıp bir “enerji bedene” dönüştüren, “Nur-u Muhammedî” felsefesine dayalı irfânî peygamber anlayışı.”

Gördüğünüz gibi İslamoğlu, Peygamberimiz’in mübârek sözlerini bir araya getiren hadis ulemâsını, “Hep söz söyleyen, sürekli konuşan peygamber anlayışı”na inanıyorlar diye tenkit ederek, hadisleri devre dışı bırakmaya çalışıyor.

Oysa Peygamberimiz -hâşâ- dilsiz değildi. Elbette ki konuşacaktı. Mukaddes peygamberlik vazifesi her konuda değil de arada sırada konuşarak mı yerine getirilecekti? Elbette ki her konuda konuşacak müslümanların her meselesini halledecekti..

Fıkıh ulemâsını da, “Hz. Peygamber’in her söz ve davranışına bir hukuk definesi gibi bakmakla” suçluyor…
İnanmayanlar değer vermese de, Peygamberimiz’in her söz ve davranışıyla bizim için elbette bir hukuk definesidir. Bu şuur ve inançta olmayanlar, o mübârek Peygamberin, sadece hukukun değil her güzel şeyin definesi/hazinesi olduğunu anlayamazlar. Bunu anlamak için, ona görünüşte değil gerçekten îman etmiş, edebilmiş olmak şart.

Hadis ve fıkıh ulemâsına dil uzatan bir kimsenin, tasavvufa sıcak bakması da beklenemezdi. Nitekim yazar bu hususta da nasipsizliğini gösteriyor ve tasavvuf büyüklerini, “Peygamberimiz’i “bir “enerji bedene” dönüştüren, “Nur-u Muhammedî” felsefesine dayalı irfânî peygamber anlayışı”na sahip olmakla suçluyor.

Allah aşkına bu suç mudur yoksa bir Müslüman için şeref mi? Tasavvuf erbabı acaba ne yapmalıydı?

Yazar gibi, “Nur-u Muhammedî” anlayışına uzak durup, nursuz-pirsiz mi kalmalıydı? Ve yine yazar gibi, bir tasavvuf erbabı olan muhterem öz babasına, ters mi düşmeliydi?

Değerli okuyucu!

Yazarın yukarıda, “KENDİ İKİZİNİ SUÇLUYOR” başlığı altında bazı kimseleri, “Müminlerin hayatından usulca geri çekilen bir peygamber” inancına sahip olmakla suçladığını okudunuz…
Peki…

Hadis âlimlerini tenkit ederek hadisleri reddetmek,
Fıkıh âlimlerini tenkit ederek İslam fıkhını reddetmek,


Tasavvuf âlimlerini tenkit ederek Peygamberimiz’in bir nur kaynağı olduğunu reddetmek nedir?
“Peygamberimiz’i mü’minlerin hayatından çekmeye çalışmak” değil midir?
Daha açık bir ifadeyle, ap-açık bir Peygamber düşmanlığı değil midir?
Bu tavır Peygamber ve İslam düşmanlığı değilse, düşmanlık başka nasıl olur?
Hadis âlimlerini suçla, fıkıh âlimlerini suçla, tasavvuf âlimlerini suçla. Geriye ne kaldı?

Bu tavır şu demektir:
“Ben müsafir odasını da oturma odasını da, yatak odasını da, mutfağı da sevmem ama evi severim.”
E kardeşim! Senin sevmediklerin ortadan kalkınca, ortada ev diye bir şey kalmıyor ki!

Değerli okuyucu!

Henüz ÜÇ MUHAMMED isimli kitabın ÖNSÖZ’ündeyiz. Daha kitaba başlamadık. İlerideki sahifelerde bir İslam âlimi görünümü sergileyen bu zatın gerçek yüzünü teşhir etmeye devam edeceğiz.


Ali EREN | 12 Nisan 2013 Cuma | www.haberkita.com


Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
İslam ve Tasavvuf mu Batı Mistisizm mi?
« Yanıtla #29 : 28 Temmuz 2016, 17:37:58 »
İslam ve Tasavvuf mu Batı Mistisizm mi?

Tasavvuf, sofu olmak, sofulaşmak, gönlünü Allah sevgisine bağlamak, kendini ibâdete daha fazla vermek demektir.

Tasavvuf, mânevî hallere kavuşmak için gayret eden kimselerin yoludur.
Tasavvuf, mânevî duygulara yer veren ve temelinde Allah sevgisi olan ibâdet yoludur.

Tasavvufun sistemleşmesi tarikatlar şeklinde olmuştur. Eskiden beri âlimler arasında söylenegelen “Cümle turuk-ı aliyyenin (bütün tarikatların, yüce yolların) esası tasavvuftur” cümlesi meşhurdur.

İslam âlimlerinin büyük çoğunluğu tasavvuf yolunu benimsemişlerdir. Tasavvufu bizzat yaşamamış olanlar da tasavvuf yolunda olanlara dâima hürmetli davranmışlardır.

İslam çerçevesi içinde olmakla beraber, fırak-ı dâlle denilen itikaden sapık guruplar ise tasavvufu toptan ret ve inkar edegelmişlerdir.

Peygamberimiz’den 8 asır sonra gelen ve birçok meselede ehl-i sünnet âlimlerine ters düşen İbn-i Teymiyye ve onun fikirlerini benimseyenler de tasavvufu kabul etmeyip reddedenler içinde yer alırlar.

Bunlar, yakın zamanda yaşayan Cemâleddin Efgânî, Muhammed Abdüh, Fazlurrahman ve benzerleri gibi her biri ya mason veya masonların oyuncağı olanların peşinden giden kimselerdir.

Böylelerini ağızlarının bozukluklarından anlamak mümkündür. Bunlar, ehl-i sünnet mensubu Müslümanlara meselâ, “Cemâleddin Efgânî’yi tenkit edenler onun tuvalet bezi bile olamaz” demekten çekinmezler.

Ehl-i sünnet mensupları ise, onların kendilerine revâ gördüğü böyle sözleri onlara revâ görmüyor, aksine onların söylediklerinin tam tersini söylüyorlar.. Onlar ehl-i sünnet Müslümanlara, “Siz Cemâleddin Efgânî’nin tuvalet bezi bile olamazsınız” deseler de ehli sünnet olanlar onlara öyle söylemiyor, aksine, “Siz Cemâleddin Efgânî’nin tuvalet bezi olabilirsiniz” diyorlar...

TASAVVUF ORDUSUNDA KİMLER VAR?..

Tasavvuf yolunu benimsemiş olan mutasavvıf âlimler, tasavvufu ret ve inkar edenlerin ilimlerine sahip oldukları gibi ayrıca mânevî ilimlere yani kalb ilmine de sahiptirler.

Abdülkadir Geylânî, İmam-ı Rabbânî ve İmam Gazâlî Hazretleri gibi tarihte iz bırakmış âlimlerin her biri birer tasavvuf erbabı ve tasavvuf büyüğü idiler.
İstanbul evliyalarından mesir macununun mûcidi meşhur Merkez Efendi Hazretleri, Yavuz gibi şiddetli bir padişahı munis bir hale getiren Sünbül Sinan Hazretleri, padişah şeyhi Aziz Mahmud Hudâî Hazretleri, meşhur şeyhulislamlar İbni Kemal ve Ebüssuud Efendi Hazretleri, Kânûnî’nin sırdaşı, gönüldaşı ve süt kardeşi olan Beşiktaşlı Yahya Efendi Hazretleri gibi, türbeleri ziyaretçilerle dolup taşan mübârek zatlar hem zâhir hem bâtın ilimine yani tasavvuf ilmine sahip mübârek zatlardır.

İstanbul’un mânevî fâtihi Akşemseddin Hazretleri de öyleydi.
Nevşehir’in Hacıbektaş kazasında medfun Hacı Bektaş Velî, Ankara’da Hacı Bayram Velî Hazretleri, Bursa evliyalarından Şeyh Üftâde, İsmail Hakkı Bursevî ve Emir Sultan Hazretleri, Konya’da Mevlânâ Hazretleri ve daha niceleri…
Sayıları belki yüzbinlerle belki de milyonlarla ifade edilecek olan 14 asırlık tasavvuf ordusuna mensup âlimler topluluğunun fertlerini teker teker saymak tabii ki mümkün değil. Öyleyse onlara hürmetlerimizi arz edip yazımıza devam edelim.

NİÇİN TASAVVUF DEĞİL DE MİSTİSİZM?..

İslâmî eserlerde sık sık kullanılan “tasavvuf” kelimesini, Avrupalılar ve Hıristiyan âlemi pek kullanmaz. “Tasavvuf”un tam karşılığı olmasa da, bu kelimenin yerine, ona yakın bir mânâya gelen “Mistik” kelimesini kullanırlar. Mistik, doğuda yani İslam âleminde kullanılan “Tasavvufî” kelimesinin batıdaki karşılığıdır. Mistisizm de tasavvuf demek…

İslam toplumu içinde yaşadıkları halde tasavvufu içine sindiremeyen bazı kimseler var ki, bunlar tasavvufu yaşamamakla kalmaz, bu kelimeden de köşe bucak kaçarlar. Bu mevzûdan bahsederken bile, güpgüzel o İslâmî “tasavvuf” kelimesi varken, onu bırakır da gider elin Fransızca mistik veya mistisizm kelimelerini kullanırlar.

Nedir bunun sebebi?

Batı hayranlığı mıdır? Avrupâî kelime kullanma hevesi midir? Yoksa “Bakın ben bu kelimeleri de biliyorum” düşüncesi midir, bilmiyoruz.
Yazar Mustafa İslamoğlu’nun ÜÇ MUHAMMED isimli kitabında da Tasavvuf ve tasavvufî kelimeleri kullanılsa da onların yerine sık sık mistisizm ve mistik kelimelerinin kullanıldığını görüyoruz. O da tasavvuf veya tasavvufî demiyor ille de mistik diyor…

Tasavvuf kelimesini hiç kullanmıyor değil. Mistisizm demeyi unuttuğu zaman tasavvuf dediği de olmuş. Ama ille de mistik…

Kitabında, MİSTİK PEYGAMBER TASAVVURU başlığı altında, tasavvuf âlimlerinin Peygamber inancını şöyle tenkit ediyor:

“Buna “Resûlüllah’ın buharlaşması” da diyebiliriz.”
“Çünkü mistik peygamber tasavvurunda, Hz. Peygamber’in insanî varlığı garip bir biçimde ortadan kaldırılmaktadır.

…Hz. Peygamber’in insânî varlığını ortadan kaldıran bu tasavvur, bu işi yaparken kendisine özgü bir dil geliştirir. Bu dilde Hz. Peygamber gider, onun yerini Nur-u Muhammedî veya Hakikat-i Muhammediye adı verilen soyut kimlik alır.” (Sa: 204)

Yazar İslamoğlu, “Hz. Peygamber’in insânî varlığını ortadan kaldıran bu tasavvur” derken, tasavvufçuların “Peygamberimiz’in maddî vücudunu yok saydıklarını” söylemek istemiyor. O da biliyor ki, tasavvufçular Peygamberimiz’in bir insan olduğunu zaten kabul ederler. Tasavvufçuların kabul ettikleri başka bir şey var: Nur-u Muhammedî. Yani Peygamberimiz’in nur merkezi olduğu…

İslamoğlu, Peygamberimiz’in nur merkezi kabul edilmesine yani tasavvuf erbabı Müslümanların Nur-u Muhammedî inancına bozuluyor,

NUR-U MUHAMMEDÎ İNANCINA İTİRAZ…

Değerli okuyucu!

Tasavvufçular eğer Peygamberimiz’i diğer insanlardan farksız bir insan kabul ediverseler, İslamoğlu itirazı kesecek. Onun itirazı sadece Nur-u Muhammedî inancına. Bu itirazını da zaten gizlemeden açıkça ortaya koyuyor.

Ancak, bütün Müslümanlar bilir ve inanırlar ki, elbette Peygamberimiz’in nuru yani Nur-u Muhammedî vardır. Hatta onun vücudu baştan aşağı nurdur. Bunu isbat için uğraşmaya lüzum da yoktur. Çünkü nihayet bu bir inanç meselesidir. İnanan inanır, inanmayan inanmaz. Biz İslamoğlu’nun bu itirazını bir ibretlik levha olarak okuyucularımıza sadece arz ediyoruz…

Ama şu cür’etine temas etmeden de geçemeyeceğiz:

İslamoğlu, kendince Nur-u Muhammedî meselesini anlatırken, Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin torununun oğlu olan Abdülkerim el-Cîlî Hazretleri’nin el-İnsanü’l-Kâmil isimli eserinden kısa alıntılar yapıp arkasından da yapacağını yapıyor yani hükmünü basıyor.

Abdülkerim Cîlî Hazretleri’ne revâ gördüğü hüküm ve yaptığı şu suçlama çok ağır:

“Gerçekten tipik bir Hıristiyanlaştırma örneği.” (Sa: 205)
Biz de diyoruz ki, aksine İslamoğlu’nun bu sözü gerçekten tipik bir Allah’tan korkmazlık örneği…

Varsın o, tasavvuf erbabını, “Kur’an’ın sunduğu Hz. Peygamber portresiyle çoğu zaman tam karşıt kutuplarda…” diyerek suçlamaya devam ededursun, biz de yavaş yavaş “tipik bir Hıristiyanlaştırma örneği” verenin, Abdülkerim Cîlî mi yoksa esas yazarın kendisi mi olduğunu cevaplamaya hazırlanalım.
İslamoğlu, tenkitte hızını alamayıp, “Mistik tasavvura göre, Hz. Peygamber beşer kılığına girmiş bir nurdur” derken, bizim de kendisine cevap verme zamanımız gelmiş oldu.
Söze başlayalım…

BİZ DEĞİL KUR’AN CEVAP VERİYOR…

Kur’an’ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:
“Şüphe yok ki, size Allah tarafından bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.” (Mâide sûresi, âyet:15)

Bu âyette bahsedilen kitabın Kur’an-ı Kerim olduğu belli de “Nur” denilen nedir?..

İşte bu soru Mustafa İslamoğlu’nu dut yemiş bülbül gibi lâl etmeye yeter. Ama olsun. O gerçekler karşısında lâl olsa da, büyük âlim Ömer Nasuhi Bilmen lâl olmadığı için söyleyeceğini söylemiş. Ömer Nasuhi Hoca, Mâide sûresinin 15. âyetinin tefsirinde şöyle diyor:

“Size Allah tarafından bir nur gelmiştir ki, o da bütün âfaka hidâyet zıyalarını (ışıklarını) neşreden Hâtemü Enbiyâ Hazretleri’dir.”

(Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, cild 2, Sahife: 744)
Şimdi değerlendirmeye geçelim ve “tipik bir Hıristiyanlaştırma örneği”nin asıl kimde olduğunu görelim:

Mâide sûresi 15. âyette, Peygamberimiz’in her ne kadar bir nur olduğu bildiriliyorsa da İslamoğlu bunu kabul etmiyor ve Nur-u Muhammedî’ye itiraz ediyor.

Enteresandır, Mâide sûresinin 15. âyetinde bildirilen “Nur-u Muhammedîyi, Peygamberimiz’in nur olduğu” gerçeğini hırisitiyanlar da kabul etmiyorlar.
Öyleyse, İslamoğlu’nun, Abdülkerim el-Cîlî Hazretleri’ni suçlayarak kullandığı, “tipik bir Hıristiyanlaştırma örneği” sözünü hatırlamanın tam zamanı değil mi?
Bay İslamoğlu, âyete verdiği mânâdan dolayı sakın Ömer Nasuhi Hoca’ya itiraz etmeye kalkışmasın, mahcup olur. Çünkü, kendisinin sık sık kaynak gösterdiği Tefsir-i Kebir de aynı mânâyı veriyor.

Celâleyn Tefsiri de aynı mânâyı veriyor.

Kurtubî Tefsiri de aynı mânâyı veriyor.

Ona göre kaynak sayılmasa da tasavvufî bir tefsir olan Rûhu’l-Beyan da aynı mânâyı veriyor…

İslamoğlu da bu mevzûda ehl-i sünnet âlimlerinden uzak olarak kendi yanlış inancıyla kalıveriyor.

İFTİRA ÜSTÜNE İFTİRA…

On parmağında on kara olan İslamoğlur, iftira etmekten hiç çekinmiyor. Onun yazdığına inanılacaksa, tasavvufçulara göre, “Hazreti Peygamber, ulaşılması ve anlaşılması mümkün olmayan bir masal kahramanı gibi algılanmakta” imiş. “Örnek alınmak yerine hayran olunmakta” imiş.

Demek ki, insan yazdığını hırsla yazarsa fikrî dengeyi tutturamayabiliyor…
Bakın, yukarıdaki cümlesinde ne söylemek istediği hem belli değil hem de mânâsız.

Bi kere, Resûlüllah hayattayken ona maddeten ulaşmak zaten hem yasak değildi hem de mümkündü. Hoş bunu tasavvufçular inkâr edecek değil.
Vefatından sonra maddeten ulaşmak ise zaten mümkün değil…
Peygamberimiz’in mânevî makamına ulaşmaya gelince…

O hayattayken de vefatından sonra da onun mânevî makamına ulaşmak ise tabii ki mümkün değil

Öyleyse Bay Yazar’ın “Hazreti Peygamber’e ulaşmak” sözü ne demek oluyor?
Laf ola beri gele... Dediğim gibi, insan yazdığını hırsla yazarsa işte böyle ne yazdığını da bilmiyor.

Acaba Bay Yazar, Peygamberimiz’in mânevî makamına ulaşmayı kastediyor da tasavvufçuların, “Peygamberimiz’in mânevî makamına ulaşmak mümkün değildir” dediklerini mi söylemek istiyor?

Bunu söylemek istiyorsa haklıdır. Gerçekten tasavvuf erbabı, hiçbir kimsenin Peygamberimiz’in makamına ulaşamayacağına inanırlar.

Yoksa Bay İslamoğlu, kendisi diğer insanların Peygamberimiz’in makamına ulaşabilecekleri iddiasında mıdır?..

Ona göre güya tasavvufçular Peygamberimiz’i anlaşılması mümkün olmayan bir masal kahramanı olarak görüyorlarmış. Tamamen iftira. Hiçbir tasavvuf erbabı böyle bir inançta değildir.

İslamoğlu’nun bu iddia ve iftirasının tarihte hiçbir nümûnesi yoktur. Çünkü, tarihte bu iddiada bulunan hiçbir Allah kulu olmamıştır. …

Böyle bir iftiraya şimdiye kadar Avrupalı misyonerler bile tenezzül etmediler. Bu masal kahramanı iftirasını ilk olarak sadece İslamoğlu’nda görüyoruz…

MANTIKSIZLIK ÖRNEĞİ…

Efendim neymiş? Tasavvufçulara göre Peygamberimiz, “Örnek alınmak yerine hayran olunmakta” imiş.

Mantıksız bir idda ve iftira…

İftiradır, çünkü Peygamberimiz’e sadece hayranlık duymuş da örnek almamış hiçbir tasavvuf erbabı yoktur.

Mantıksızdır, çünkü hayran olmak örnek almaya engel değildir. Aksine, insan hayran olduğu kimseyi örnek almaya çalışır.

Ama Bay Yazar, örnek almakla hayran olmayı birbirinden irtibatsız şeylermiş gibi gösterip bu bahaneyle tasavvufa ve tasavvuf erbabına hücum ediyor.
Ve sonunda hem Kur’an hem Peygamberimiz adına hüküm vermeye kalkışıyor ve kelimenin tam mânasıyla iyice haddini aşıyor. Bakın ne diyor:
“Kur’an’a ve Hz. Peygamber’e sorsaydık “hangisini tercih edelim diye”, kesinlikle bize yukarıdaki mistik tasavvurun tam aksi bir “peygamber portresi” çizerlerdi.” (Sa: 206)

Dikkat ederseniz, hiçbir ilmî dayanağı yok. Sadece kendi kanaatı o kadar…
Ancak, böyle söylemekle, yani Kur’an’ın ve Peygamberimiz’in, kesinlikle tasavvufu reddettiğini söylemiş olmakla 1400 senelik İslam tasavvuf kültürünü bir çırpıda yok sayıyor…

Yazarın, altını çizdiğim kesinlikle kelimesine dikkatinizi çekerim.
Sanki kesinlikle, Kur’an ve Hz. Peygamber, Bay Mustafa İslamoğlu’nun söylediğini söylerlermiş…

Bu söz, “Kur’an da Hz. Peygamber de aynen benim söylemek istediğimi söyler. Benim ne söylüyor ve ne düşünüyorsam, aynısı Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in söylediğidir ” demektir ki büyük vebal, büyük bir fütursuzluktur.
Bir Müslüman haşâ ki böyle bir iddiada bulunsun! Milyon kere hâşâ!...

VE NİHAYET…

Nihayet yerinde bir şey yapıyor.
“Sünnet ve hadis, Hz. Peygamber’in manevi şahsiyetini ayakta tutan ana sütunlardır” diyen yazar, oryantalistlerin (müsteşriklerin) sünnet ve hadis düşmanlığı yaptıklarını söylüyor ki elhak doğru.
Şu sözleri de doğru:

“O sütunları (hadis ve sünneti) parçalamak, Hz. Peygamber’in tarihsel kişiliğini manevi şahsiyetinden mahrum etmek anlamına geliyordu.”
Ne var ki, bu doğru cümlesiyle farkında olmadan açık bir tenakuza düşüyor. Şöyle ki:

Bu sözünde, Peygamberimiz’in bir manevî şahsiyeti olduğunu söylüyor.
Bu doğru da yalnız kendisinin acımasız şekilde tenkit ettiği tasavvufçular da aynı şeyi söylemiyorlar mıydı!

Onlar da “Nur-u Muhammedî” derken Peygamberimiz’in mânevî şahsiyetini yani nur olan mânevî vücudunu kastediyorlar işte. Yoksa maddî vücudunu inkâr etmiyorlar ki!..

Nasıl oluyor da, tasavvufçular Peygamberimiz’in mânevi şahsiyetinden bahsedince suçlu oluyorlar da aynı tabiri Bay İslamoğlu söyleyince suçlu olmuyor?

İşte tenakuz/çelişki burada…

Neyse biz yine insaflı davranıp meselenin gerçeğini anlatalım:
Aslında Yazar, tasavvuf erbabının, Peygamberimiz’in mânevî kişiliği olduğunu söylemesine değil, Peygamberimiz’in mânen nur olduğunu söylemelerine itiraz ediyor.

Ona göre, kendisinin dediği gibi mânevî kişilik diyebilirsin ama nur diyemezsin.

Sizin anlayacağınız, onun itirazı, “nur”a, nur kelimesine. Peygamberimiz’in isminin NUR kelimesiyle beraber anılmasına. Yani Nur-u Muhammedî denilmesine.

İslamoğlu, Peygamberimiz’in isminin yanından NUR kelimesi kaldırılsa rahatlayacak…

BİR DOĞRU, BİR TENAKUZ / ÇELİŞKİ…

Mustafa İslamoğlu isimli yazar şöyle diyor:
“İnsanoğlu… kendisine yabancılaştığı oranda Allah’a ve onun mesajına yabancılaşmıştır. Kendisine, Allah’a ve eşyaya karşı yabancılaşan insanı, kendisiyle bilişik, barışık ve tanışık kılmak için, Allah peygamberler aracılığıyla mesajlar göndermiştir.” (Sa: 213)

Sayın İslamoğlu, söylediğiniz tamamen doğru.

Tasavvufun gayesi de zaten “İnsanı, kendisiyle bilişik, barışık ve tanışık kılmak” değil mi?

Tasavvuf erbabı, bazılarının yaptığı gibi “Kim nefsini (kendini) bilirse rabbini bilir” kaidesine itiraz etmiyor, üstelik benimsiyor. Zaten “Nefsini (kendini) bilenin rabbini bilmesi” ile, “İnsanın, kendisiyle bilişik, barışık ve tanışık olması” aynı neticeyi verir.

Baya İslamoğlu! Sözümüzü, kendinizle ters düşen ve ardı arkası kesilmeyen çelişkilerinizden / tenakuzlarınızdan birisiyle toparlamaya çalışalım:
“Üstadım” dediğiniz Musa Carullah, “Peygamber ümmetin bir ferdi gibidir. Ümmetin her ferdi de Peygamber gibidir” diyerek, bir taraftan sıradan insanları Peygamberimiz’in makamında gösteriyor, diğer taraftan da Peygamberimiz’i sıradan insanların seviyesine indiriyordu. Siz de buna “Sarsıcı bir tesbit” diyerek övgü yağdırıyordunuz. (Sa: 28)

Kitabınızın sonuna doğru bu sözlerinizi unutarak, bunun tam tersi olan şu meşhur mısraları yazıyorsunuz:

Muhammed beşerdir, fakat sanma ki sıradan beşer gibidir.
Onun değeri, değersiz taşlar içinde yakuta bedeldir. (Sa: 217)
Önce, “Peygamber ümmetin bir ferdi gibidir” diyordunuz, sonra döndürüp “Muhammed beşerdir (insandır) ama sıradan kimseler gibi değildir. O, taşlar içinde yakut gibidir” diyorsunuz…

Soruyorum: Sizin Peygamber tasavvurunuz bunların hangisine uygun Sayın İslamoğlu?

Peygamberimiz, ümmetin bir ferdi gibi midir yoksa sıradan bir insan olmayıp değersiz taşlar içindeki yakut gibi midir?
Hangisi?

Kusura bakmayınız ama tenakuzlarınız yazmakla bitmiyor. Onun için, bu konudaki sözlerimize mecburen devam ediyoruz…

Bu arada şu gerçeği bir defa daha tekrar etmeden geçmeyelim:
Şimdiki Rusya Baş Müftüsü Talat Tacettin’in söylediğine göre, hayranı olduğunuz Musa Cârullah, Lenin’e destek veren birisidir. Bu bilgiyle ilgili şahitler hâlen hayattadır…


Ali EREN |  20.05.2013 09:04 | www.haberkita.com