Gönderen Konu: Öğle Arası  (Okunma sayısı 1038 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9223
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Öğle Arası
« : 14 Nisan 2014, 12:04:32 »

Öğle Arası


Yasin Bey ile öğlen arası, çay ocağında tanıştık. Aylardır öğle yemeklerinden sonra mesai saatine kadar çay içerken, bu uzun boylu, kır saçlı adamı görürdüm. Üzerinden çıkarmadığı beyaz önlüğünün üst cebi eşantiyon kalemlerle doludur. Elleri, önlüğün yan ceplerinden hiç çıkmaz. Çayını istemek için el işareti de yapsa, gelen çayına attığı tek şekerini de karıştırsa o el, o cebe tekrar girer.

İkinci bardağı içiyordum, telefonum çaldı. Telefonla konuşurken yanımda elleri beyaz önlüğünün cebinde bir adam gördüm. Kafamı kaldırmadan yanımda duranın o olduğunu anladım. Çay ocağında boş iskemle bulamadığından, karşıma oturmak için izin istiyordu. Telefonla konuştuğum için diğer elimle “Tabii, oturabilirsiniz.” diyerek işaret ettim. Telefonu kapattığımda onun çayı da gelmişti. Merhabalaştık. Ağzımızdan “Erhan, Yasin, memnun oldum.” kelimeleri çıkıverdi.

Psikologmuş, yeni öğrendim. Aslında onu aşağı caddedeki özel hastanede doktor sanıyordum. Hatta dişimin, her çay yudumunda biraz daha fazla sızladığı günlerde “Acaba diş hekimi mi, gidip şu dişlerimi göstersem” dediğim de olmuştu. Yasin Bey, kendi ifadesiyle “Türkiye’nin en iyi psikoloğuymuş.” Önce bu lafa inanmadım, itiraf edeyim. Hani “ne olursan ol en iyisi ol” derler ya, kendini bu şekilde motive ettiğini düşündüm. Özel muayenehanesine ensesi kalın müşterileri çekmek için reklam yapmaya çalıştığını da düşünmedim değil. Böyle düşündüğümü hissetmiş gibi yavaş yavaş kendini anlatıyordu. Bunu, kendini öve öve bitiremeyen adamların iticiliğine bulaşmadan yapıyordu. Daha sonra aynı yavaşlıkta çeşitli günlük konulardan konuşmaya başladı.

O anlatırken ben de çaktırmadan telefonumdan internete girip arama çubuğuna onun adını yazıyordum. Birçok sonucun arasından ilk sıradakine tıkladım. 52 yaşındaki psikologumuz hakikaten de Türkiye’nin en iyi psikologuymuş. Adına internet sitesi yaptıracak kadar, sitesinin “hakkımda” ve “basında ben” bölümlerine kazandığı ödüllerle, gazetelerde çıkan röportajlarını-başlıklardan biri “herkesi kabul etmeyen psikolog”tu- koyacak kadar da ünlüymüş. Yayınlanmış kitaplarının da tam listesini eklemiş siteye: “Neden Psikoloji?, Yeni Psikolojik Değerlendirmelerim, Nasıl Psikolog Oldum?, Asrımızın Veremi Stres.”

Telefonu cebime koyarken onun da susmuş olmasını fırsat bilerek “Herkesi muayenehanenize kabul etmediğiniz doğru mu?” diye sordum. Güldü, “Sen de mi gördün röportajı?” dedi. Başımı salladım. Konuşmaya devam etti. “Hiç sorma, çok meşgul bir anımda aramışlardı gazeteden. “Muayenehaneme kabul edemem dışarıda buluşalım.” demiştim. Bir de röportaj esnasında her geleni kabul etmediğimi danışmanlık yapacağım vakaları kendim seçtiğimi de anlatınca öyle bir başlık atmışlar. Gazetecilik işte, cımbız ellerinde.”

Vaka seçme işine takılmıştım. Bunu nasıl yaptığını öğrenmeliydim. Birkaç soru ile tekrar konuşmasını sağladım. “Mesleğimde kendime güveniyorum. Bu 27. senem. Tabi vaka seçmenin bununla alakası yok. Ortaokuldayken Türkçe öğretmenimiz Mustafa, yaşıyorsa kulakları çınlasın, hep şöyle söylerdi: “Seçilen adam değil seçen adam olun.” Kendime mesleğe başlarken böyle yüksek bir çıta koydum. ilk zamanlarda zorlansam da sonraları bu kriterim kalite olarak anlaşılmaya başlandı. Bir de bu röportajlar falan seçme gücümü arttıran şeyler oldular. Günde iki kişi ile görüşürüm. Bu sayı hiç üç ya da dört olmaz. Biri sabah 10:00′da gelir diğeri öğleden sonra 03:00′te. Ama muayenehaneyi tam dokuzda açarım. Neden mi? Ona çeyrek kalana kadar gelen e-postaları okurum. Onlarca, belki yüzlerce e-postaya bakarım. Bana muayene olmak isteyenler başından geçenleri e-posta ile özetlerler. içlerinden daha önce karşılaşmadığım yahut bana yeni ilhamlar kazandıracak olanları seçer, randevu veririm.” Şaşırmamak elimde değildi.

“Mesela” dedi elindeki telefonu bana uzatarak. “Bugün de birçok e-posta okudum. içlerinden yalnızca bu dikkatimi çekti, hemen randevu listeme ekledim.” Telefonu aldım: “Merhaba Yasin Bey, ben Eskişehir’den Semih. Avukatım. Hem de çiçeği burnunda. ilk ve orta öğretimden sonra hukuk fakültesini kazandım. Aynı başarıyı dört yıl boyunca
fakültede gösterdim. Fakat hâkimlik-savcılık sınavında gösteremedim. Biraz kafa dağınıklığı mı desem, kapıma dayanan askerliğin endişesi mi desem? Bir stres, bir bunalım, olan bizim hâkimlik-savcılık kariyerimize oldu. Neyse demek ki nasip değilmiş. Askere gidene kadar birkaç ay avukatlık yaptım diyeceğim ama dilim varmıyor. Benimki staj sayılabilir ancak. Adliye neresi, dava nerede, savunma nedir gibi soruların cevaplarını bu sırada öğrendim. Neyse lafı fazla uzatmayayım.

Geçenlerde önüme bir dosya getirdiler. Birçok namı olan avukata götürmüşler. Hepsinden “Benim bunca yıllık kariyerim var, bu riske giremem.” cevabını almışlar. Sağ olsun bir ağabeyimiz işi bize yönlendirmiş. Dosyayı inceledim, kazanmanın imkanı yok gibi. Adam aşikar haksız. Ama bir yandan kimsenin alamadığı davayı kazanmanın hayali var. Biraz bu hayal, biraz da dosyayı getiren adamın kaparo niyetine verdiği balya sayesinde işi kabul ettim. Bu anlattığım iki ay önce falan oluyor. Geçen hafta dosyanın ilk ve son duruşması yapıldı. Kimsenin ihtimal bile vermediği davayı kazandım. Hayalini kurduğum o an, meğer hiç de hayal ettiğim gibi olmayacakmış. Davayı kazanmamla haksız adamı hapisten kurtarmıştım ama davacıların halini görünce “Ben ne yaptım?” dedim. Dört sene fakültede, yirmi beş sene hayatta öğrenemediğim adaletin ne demek olduğunu işte o gün anladım. O günden beri hasta gibi yorgan döşek yatıyorum. Karar açıklandığı anda karşı taraftakilerin ağlayışları, kendilerini yerlere bırakan baygınlıkları, saç baş yolmaları, gündüzleri gözümün önünden, geceleri rüyalarımdan bir türlü gitmiyor. Bir arkadaşın tavsiyesiyle size ulaştım, lütfen bana yardımcı olun.”

Tüylerim diken diken olmuştu. Yasin Bey telefonu alınca ayağa kalktı, müsaade istedi. Randevu saatine kadar biraz e-posta okuması lazımmış. Yine görüşmek istediğimi söyledim. “Olur” dedi. “Görüşürüz, ama bu anlattıklarımı hikâyelerinde kullanmak yok.”

Bunu derken bıyık altından gülüyor gibiydi. Öylece kalakaldım. Beni nereden tanıyordu ki?


Erhan GENÇ | 09 Nisan 2014 | http://insanvehayat.com/ogle-arasi/