Gönderen Konu: Osmanlı Medrese Talebelerinin İrşad ve tecdid Vazifesi:"ÜÇ AYLARDA CERRE ÇIKMAK"  (Okunma sayısı 1025 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9223
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."

Osmanlı Medrese Talebelerinin İrşad ve tecdid Vazifesi: "ÜÇ AYLARDA CERRE ÇIKMAK"

Medreselerde tatiller üç aylarda verilirdi. Aslında bu pek de tatil sayılmazdı. Çünkü üç aylar manevî atmosferi ile bu talebeler için bir tatil mevsiminden çok, “irşad ve tecdid” mevsimi idi.

Eskiden, medrese talebelerinin üç aylar denilen Receb, Şaban ve Ramazan aylarında memleketin muhtelif beldelerine dağılışları “Cerre Çıkmak” şeklinde ifade edilmiştir.
Gerek medrese, gerekse mektep eğitimine Osmanlı devrinde büyük bir ehemmiyet verilmişti. Bir yandan İstanbul’daki medreseler yeniden daha aktif hale getirilirken diğer yandan “taşradaki mevcut medreselerin tamiri ve yeni medreselerin açılması ile İstanbul’a gelemeyen talebelerin tahsiline yardım edilmesi” kararı ile eğitimin yaygınlaşması ve talip olanların ayağına götürülmesi uygulaması başlatılmıştı. Medreselerinde ders okutmak isteyen emekli âlimlere ve taşradaki meşayıha bu hizmetleri için sadece teşekkür edilmemiş, maddi yardım da gönderilmişti.

Bu eğitim faaliyetlerine katılan müftü ve imamlar da ayrıca mükâfatlandırılmışlardı. Ağustos 1897’de İzmit sancağına bağlı Kandıra kazası müftülüğüne tayin olunan Hacı İsmail Efendi; ahalinin yardımı ile yapılan medresede talebe okutup, İslamî ilimleri yaymaya başlayınca Babıâli tarafından sultanın hususi iradesi ile kendisine beş yüz kuruş ilâve maaş tahsis edilmişti. Bir yıl sonra da Bağdat’ın Ane kazasına bağlı Cebe, Alus ve Hadise nahiyelerinde fahrî olarak talebe-i ulumu okutan Seyyid Şahabeddin Efendi; resmî müderris olarak tayin edilmişti.

1899 yılında Sultan İkinci Abdülhamid; medreselerin yetmediği yerlerde camilerde talebe okutan dersiam efendilere, maaşlarına ilâve olarak yüzer kuruş ödenmesini ve bunların içinde maaşsız olanlar bulunduğu takdirde onlara da ayrıca yüzer kuruş daha maaş ilâvesi ile ikişer yüz kuruş maaş tahsisini ve bunun gazetelerle de herkese ilan edilmesini emretmişti. Bu arada İstanbul’daki camilere imam tayin edilirken, bunların “muktedir ve dinlerine bağlı olmaları” şartı yanında, camilere yakın olan mektep ve medreselerdeki muallim, müderris ve dolayısı ile talebelere yardımcı olacak kişilerden seçilmesine dikkat edilmiştir. Ayrıca devlet tarafından medreselerde verilen eğitimin ne derece verimli olduğunu öğrenmek maksadıyla, 1908 yılında, talebelerin sorumlu oldukları dersler, girdikleri imtihanlar ile aldıkları notların yazılabilmesi için hazırlanmış olan cetvellerden merkez maarif müdürlükleriyle bütün taşra maarif idarelerine gönderilmişti.

Bu çok önemli eğitim aktivitesine sadece sultan, Babıâli ve vazifeli müderris ve imamlar katılmamış, halk da büyük bir ilgi ve yakınlık göstermiştir. Çorapçı Havva Hanım, Ayakkabıcı Ali Efendi ya da Tuhafiyeci Hasan Ağa tarafından “talebe-i ulûm”a sürekli olarak çorap, ayakkabı ve giyecek yardımları yapılmaktadır. Bu yardımı yapanların da ayrıca Sultan İkinci Abdülhamid tarafından “yardımları teşvik” amacı ile mükâfatlandırıldıkları, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki belgelerden anlaşılmaktadır.
***

ÜÇ AYLARDA CERRE ÇIKMAK


Medreselerde tatiller üç aylarda verilirdi. Aslında bu pek de tatil sayılmazdı. Çünkü üç aylar manevî atmosferi ile bu talebeler için bir tatil mevsiminden çok, “irşad ve tecdid” mevsimi idi. Bu sebeple de medrese talebeleri üç aylarda kendilerine verilen bu tatil haklarını memleketlerinde değil, Anadolu ve Rumeli’nin muhtelif yerlerinde irşad ve talim faaliyetleri ile geçiriyorlardı. Bunun karşılığı da halkın gönüllü yardımlarından oluşan ve “cerr” adı verilen küçük miktarda yardımları kabul ederek, bunu, yeni yılda kendi eğitim-öğretim giderleri için kullanıyorlardı.

Meşhur Maarif tarihçilerimizden Osman Nuri Ergin
, cerr hakkında şu bilgiyi vermektedir: “Cerr, ‘çekmek’ mânâsına gelen Arapça bir kelimedir. Medreselerde okuyan talebeler her sene ‘şühûr-ı selâse’ de denilen üç aylarda -ki Receb-i Şerif, Şaban-ı Şerif, Ramazan-ı Şerif’te- medreselerdeki dersleri tatil ederek vatanın köşe ve bucağına dağılırlardı. Bu talebeler gittikleri yerlerde Müslümanlarca mukaddes aylar sayılan bu zamanlarda halka vaaz ve nasihatlerde bulunurlar, Kur’an-ı Kerim okurlar, namazlarını kıldırırlar ve bayramdan sonra da dönüp medreselerine geri gelirlerdi. Halka yaptıkları bu hizmete karşı onlardan para, yiyecek ve giyecek alırlar ve bunlarla ertesi sene aynı günlere kadar yaşamaya çalışırlardı. İşte medrese hayatında cerr dedikleri budur. Bu usulün lehinde ve aleyhinde birçok sözler söylenmiştir. Tanzimat’tan sonra açılan mektepler halkla temas etmedikleri halde medreselilerin cerr vesilesi ile köylere kadar yayılarak onlarla temas etmesini halkçılık ve onlara hizmet bakımından faydalı görenler de olmuştur.”

Osmanlı âdet, merasim ve tabirleri hakkındaki mühim çalışması ile tanınan Abdülaziz Bey de cerr usulü hakkında çok önemli bilgiler vermektedir:

“Medresede eğitim gören talebelerden medrese-nişîn olup Arapçayı anlayabilecek hale gelenlerin pek çoğu kendi tabirlerince ‘cerre gideceğini’ müderrise bildirir. Hicrî senenin Receb ayının başından Ramazan Bayramı’na kadar devam eden bu taşraya gidişe ‘şuhûr-ı selâse cerri’ denir. Müderris, cerre gideceklerin isimlerini kaydeder, her birine birer ‘ilmuhaber’ verir. Onlar da Bâb-ı Meşihat’ta talebe işleriyle uğraşan ve ders vekili denilen zata başvurur, gönderme ruhsatını havi vesikaları ve gidecekleri yerdeki müftü efendilere hitaben yazılmış, talebelerin himaye olunmasını isteyen tavsiye mektuplarını alırlar.

Gittikleri yer vilayet ise ellerindeki bu kâğıtları müftü efendiye, eğer sancak ise, yine oranın müftüsü olan zata, kaza merkezine gitmişlerse kaymakama verirler. İstanbul’dan gelen bu talebeler vilayet merkezleri, sancaklar ve kazalarda camilere veya iskân ve tedris için yerler varsa oralara yerleştirilirler. Bir veya iki kişiye birer cami ayrılır. Her gün tayin edildikleri camide namazdan sonra halka vaaz verip dini nasihatte bulunurlar. İçlerinde hâfız-ı Kur’an olanlar geceleri camilerde teravih namazı kıldırırlar. Ekseriya tayin edildikleri camilerin imam ve müezzin odalarında kalır, akşamları gittikleri yerin âyan ve eşrafı tarafından nöbetleşe iftar yemeğine davet edilirler. Yemekten sonra teravih namazı kılınır, talebe efendi imamlık yapar. Geceleri de hazır bulunanlara taşrada çok tutulan meşhur Muhammediyye, Ahmediyye ve Envâru’l-Âşıkîn adlı kitapları okurlar. Geceleri sahur yemeğine alıkoyarlar, ya da kaldığı yere dönerse yemek de gönderirlerdi. Nitekim her gün sıra ile komşuların iftar ve sahur için bir-iki kap yemek göndermeleri de çok eski âdetlerdendi.

Bunlardan başka cerre gitmiş talebe efendilerden bazılarının doğrudan bulundukları yerin eşraf ve ileri gelen ailelerinin hanelerine yerleştirildikleri, kaldıkları sürede o evde yiyip içtikleri de olurdu.
Talebe efendiler bu şekilde iki-üç ay gündüzleri camilerde vaaz vererek, geceleri namaz kıldırarak geçirdikten sonra Dersaadet’e dönecekleri zaman halk, âyan, eşrâf ve ileri gelen köklü aileler tarafından buğday, bulgur, yağ gibi erzak verilir. Herkesin kudret ve durumuna göre verdiklerinden bir hayli erzak toplanır. Misafir edildikleri haneler ise erzaktan başka nakden de epey yardım ve ikramda bulunur. Ayrıca elbiselik kumaş ve çamaşır gibi şeyler de hediye edilir. Toplanan erzak götüremeyeceği kadar fazla ise satılır, bedeli verilir. Nihayet talebeler birer birer İstanbul’a medreselerine dönerler ve getirdikleri erzak, elbiselik ve para ile geçinip tahsillerine devam eder, icazet alana kadar emniyet içinde kendilerini tekrar çalışmaya verirlerdi.”


Arşiv Belgelerine Göre Cerr

Osmanlı Arşivi belgelerine göre de cerr sisteminin hem talebenin yetişmesine, hem de yaygın eğitimin gerçekleşmesine büyük yardımları olmuştu. Birçok müderris, bu sistem sayesinde derslerini açık alanda yapma, halka daha faydalı olma imkânına kavuşuyordu.

Bu sistem medrese talebeleri açısından çok çok önemli idi. Böylece hem öğrendiklerini tatbik etme yani bir nevi staj yapma imkânı elde ediyorlar; hem de bir müddet sonra aralarında İslamî faaliyetlerde bulunacakları halkın, bir medreseliye nasıl ve hangi gözle baktığını öğrenme, onları daha iyi ve yakından tanıma imkânı elde ediyorlardı. Talebeler bu cerr faaliyeti ile gerek daha sonra yapacağı vazife açısından olsun, gerekse halkı tanıma açısından olsun, önceden bilgi ve tecrübe kazanıyordu. Böylece vazifeye başlamadan yıllar önceden halkla kaynaşıyorlar ve bunun sonucu olarak da icazet aldıktan sonra toplum bünyesinde her seviyede insanla kolayca imtizaç edebilme imkânlarına sahip oluyorlardı.

Medrese talebelerinin cerr için gidecekleri yerler bizzat Meşihat tarafından belirleniyordu. Bunların bir listesi Saray’a da sunuluyordu. Osmanlı Arşivi’nden öğrendiğimize göre genelde talebeler cerr için memleketlerine gitmekte idiler. Bunda hem o çevreyi bilmeleri, hem anne-babaları ile hasret giderme arzuları, hem de kendi çevresine okuduğu ilimleri takdim etme arzusu öne çıkıyordu. Ancak mutlaka memleketlerine gidecekler diye bir şey de yoktu.

İstanbul’dan Rumeli ve Anadolu’ya, hatta Yemen ve Suriye’ye kadar dinî hizmet ve cerr için giden talebeler vardı. Ayrıca Bulgaristan’da özellikle Silistre vilayetinin bulunduğu Dobruca bölgesi de bu hizmetlerden nasibini almış, Bulgar Prensliği’nin bu hususta zaman zaman çıkardığı zorluklar da bizzat sultanın müdahalesi ile sonuçsuz kalmıştı.

Arşiv belgelerine göre Sultan İkinci Abdülhamid ve öncesi dönemlerde üç aylarda İstanbul’dan Adana, Yemen, Girit, Biga, Köyceğiz, Manisa, Kosova, Selanik, Suriye, Manastır, Midilli, Aydın (İzmir), Bursa, Tekirdağ, Rize, Balıkesir, Tikveş, Beyrut ve Konya gibi vilayet ve kazalara cerr için giden talebelere, mahallî idarecilerin yardım etmesi bizzat sultanlar tarafından istenmişti. Sultan İkinci Mahmud; 10 Haziran 1811’de bir hatt-ı hümayun ile “cerr için azimet eden talebe-i ulumdan iki efendiye mümkün olan yardımın yapılması için Selanik müşiri ile Bosna’da bulunan Feyzi ve Mustafa Paşalara yazılı tavsiyede” bulunmuştu. Sultan İkinci Abdülhamid de şanlı ecdadının bu ulvi geleneğini sürdürmüş, mahallî idarecilerden üç aylarda -kendi memleketlerine giden talebeler dâhil-; “irşad ve erzak” için taşraya çıkan bütün medrese talebelerinin iskeleler veya istasyonlarda devlet memurlarınca karşılanmasını, bir mekâna yerleştirilerek temel ihtiyaçlarının görülmesini, akabinde Ramazan-ı Şerif’te vaaz ve sohbet edebilmeleri için kendilerine münasip bir mahal bulunmasını istemişti.

Sultan İkinci Abdülhamid, medrese talebelerinin faaliyetleri ile çok yakından alakadar olmuştu. Cerr için taşraya giden talebelere olduğu gibi, taşradan cerr için İstanbul’a gelen talebelere de kucak açılmıştı. 3 Mart 1893’te bir irade ile bizzat sultan tarafından “tahsil-i ilim için olmayıp üç aylar münasebetiyle cerr için İstanbul’a gelmek isteyen talebelere” izin tezkiresi verilmişti. Bir başka iradede de güvenlik kontrolleri yapıldıktan sonra, kendilerine her türlü kolaylığın gösterilmesi istenmişti. Gerek cerr için İstanbul’a gelen ve gerekse taşraya çıkan medrese talebeleri, geldikleri ya da gittikleri yerlerin güvenlik güçleri tarafından da yakından takip ediliyorlardı. Bunun nedeni, muhtemelen Jön Türklerin bu genç medreselilerden bazılarını kendi faaliyetlerinde kullanabilecekleri endişesi idi.

Cerre çıkacak talebelerin yol masrafları, bilet paraları; bir başka deyişle vapur, şimendifer ve azık ücretlerinin önemli bir bölümü bizzat sultan tarafından Hazine-i Hassa’dan karşılanmıştı. Bu işe ayrılan para, sultan tarafından Meşihat’a gönderiliyor ve Meşihat da bu parayı adaletli bir şekilde cerre gidecek talebelere dağıtıyordu.

13 Mayıs 1886’da Hazine-i Hassa’dan Meşihat’a cerr için gidecek talebelere dağıtılmak üzere 100.000 kuruş gönderilmişti. Bu ücretten yararlanamayan talebeler de yol ve azık masrafları için kendileri herhangi bir para ödemiyorlardı. Her talebeye bizzat sultan tarafından 2 mecidiye azık parası ve bedava bilet verilmekte idi. Aralık 1893’te Sultan İkinci Abdülhamid tarafından İstanbul’dan cerr ve irşad için taşraya çıkan 2000 medrese talebesine “yolculuk azığı” olarak ikişer mecidiyeden toplam 4000 mecidiye ihsan edilmişti.

Sultanın bu yardımları hep sürmüştü. Her zaman, her fırsatta sultan “talebe-i ulûma” yardımdan geri durmamıştı. Hatta bazı medreselilerin Ramazan ayında yapılan dağıtım sonunda talebelere verilen maaşların farklı olmasından dolayı şikâyetlerini dikkate alarak; onlara verilen cerr arasındaki farklılığı gidermek üzere ianelerde bulunmuştur. 25 Kasım 1895’te “üç aylar münasebetiyle cerr için taşraya gidecek talebe-i uluma verilmesi usul ittihaz olunan mebaliğin itasıyla bu konuda sızlanmaya meydan verilmemesini” istemişti.

Meşihat’tan bilet ücreti yerine bedava bilet alarak cerre çıkacak talebeler eğer Osmanlı demiryolu şirketleri ve idare-i mahsusa vapurları aracılığı ile yolculuk yapmışlarsa; bunların bedava biletlerinin ücretleri bu şirketlerce karşılanıyordu. Yabancı şirketlere ait tren ve vapurlarda yolculuk yapmışlarsa o zaman da bu ücretler ya cerre giden talebenin irşad faaliyetinde bulunduğu vilayet, ya da Babıâli tarafından karşılanıyordu. Sayıları oldukça az olsa da bu yardımları istismar eden bazı talebeler de oluyordu. Nitekim cerre çıkan medrese talebelerinden bazılarının kendilerine bedava olarak verilen tren biletlerini Haydarpaşa İstasyonu’nda sattıkları tespit edilmiş ve suçüstü yakalanan iki talebe Üsküdar Mutasarrıflığı’na gönderilmiş ve cerre gitmeleri engellenmişti.

Cerr Sisteminin Faydaları Ne İdi?

İttihat ve Terakki iktidarında cerr sistemi, medreselerle ilgili yapılan yenilik sonrası çalışamaz hâle getirilmişti. Bu dönemde medreselerin bağlı olduğu, devrin Evkaf Nazırı ve Şeyhülislâm Hayri Efendi ile bir görüşme yapan Muallim M. Cevdet; bu görüşme çerçevesinde cerr sisteminin faydaları ve önemini, yıllar sonra hatıralarında da naklettiği şu ilginç diyalogla anlatmaktadır:

“Rusya’dan dönüşümden iki sene sonra, merhum Evkaf Nazırı ve Şeyhülislâm Hayri Efendi’nin himmeti ile medreselerin tecdidine başlandığını işittim. Rütbesiz bir adamın sözünü dinleyip dinlemeyeceklerini bilmediğim için kendilerine bir rapor takdim etmeye cesaret edemedim. Şifahen maksadımı arz edeyim dedim. Darüşşafaka’da müdüriyet odasında kendisi ile görüşüp, konuştum. Odada bir kaç zat daha vardı ki bu görüşmeyi hâlâ hatırlarlar. Merhumun, büyük bir kibarlık eseri olarak yarım saat kadar fakiri dinlemesi ruhumda minnettarlık hissi doğurmuştu. Üzülerek belirteyim ki bu yakınlık ve iltifat, medreseler hakkındaki isteklerimin yapılmasını sağlayamadı. Aramızdaki konuşma aynen şu şekilde idi:

‘Medrese programlarının İstanbul mektepleri programlarına benzetildiğini görüyorum, bunun ne maksatla yapıldığını lütfen açıklayabilir misiniz?’

‘Medreselileri mektepliler karşısında ilim ve mevki bakımından daha aşağı ve hakir bırakmak istemiyoruz. Onun için medreselilerin programlarını mekteplilerinkine çok benzettik.’

‘Pek güzel efendimiz, fakat siz de biliyorsunuz ki, mekteplerimizin programları aslında fazla iyi değildir. Pedagoji, sıhhat, maişet ve ekonomi noktalarından aşırı derecede eksiktir. Bu hasta teşkilâtı niçin medreselere de aktaralım ki? Kanaatimce medreselere lâzım olan şeyleri, ne fazla ne eksik aktarmamalıyız. Medreselere mekteplerden yeni aktarılan bu kadar çok ve benimsenmesi mümkün olmayan dersler ile medreseler ilerleyemez, perişan olurlar. Medreseler için ölçü mektepler değil; imam, müezzin, hatip, köy hocası, halk vaizi çıkarmak endişesi ve bu endişeyi asrın yeni ilim ve usulleri ile birlikte uygulama fikri olmalıdır.’

‘Mademki programı beğenmiyorsunuz, sizce yeni program nasıl olmalıdır?’

‘Bir kere talebeyi mektepliler gibi, yumuşak ve şık hayata alıştırmamalı ve köyle alâkalarını kesmemeli, yani medreseliyi mektepli hâline getirmemeliyiz. Mekteplilerin toprakla, ziraatla zerre kadar alâkaları yoktur. Malumdur ki medreselerde Salı günleri öğleden sonra tatil çok eski bir usuldür. Yeni medresede bu zaman derse değil; Edirnekapı, Topkapı haricindeki vakıf tarla ve bostanlarda ziraat işlerine, mevsime göre aşıya, en maruf nebatî hastalıkların teşhis ve tedavisine ayrılmalıdır. Bu kadarcık bir değişiklik yeni medreselerde ne büyük bir inkılâp yapacaktır. Talebeyi Cumartesi öğleden sonra da Gülhane Tatbikat Mektebi’ne yollamalıyız. Bu sınıf sınıf ve nöbetleşe olur. Medrese talebelerine en az köylere dağılan Rum, Sırp, Bulgar, Rus ve Romen papazlarının bildiği kadar ve onlardan daha fazla pratik tıp meseleleri; dezenfekte usulü, aşı tarzı, ufak yaralara deva tarzları öğretilmelidir.’


“Başka derslere gelince: Bir köy hocasına, bir cami için gerekenin altında olmamak üzere, Arapça ve Farsça öğretmeliyiz. Ayrıca bu hocalara; cami vaazlarında söylenecek Peygamber Efendimiz’le ilgili menkıbeler, İslâm ve Türk tarihinin onlara gerekli kısımları; coğrafya, Türk muharrirlerinin halk için faydalı parçalarından oluşan bir okuma kitabı da okutmalıyız. Bunun dışında medenî dünyada halk ve köy teşkilâtı, halk ve köy mecmuaları üzerine bilgiler, halk için sade gazete ve mecmualar, mizahî şekilde fıkralar, ziraî ve askerî hikâyeler, pratik hesap ve ferâiz meseleleri de öğretilmelidir. Bu hocalara İslam fıkhının ibadet faslından başka nikâh, akrabalık kısmı ve Mecelle metni, faydalı ve teknik bilgiler verecek eşya kullanma dersi, resim dersi -halkı resimle eğlendirmek meselesi bilhassa kaydedilmeye değer-, psikolojinin terbiyeye tatbiki ve misyonerler teşkilâtları bilhassa öğretilmelidir. Halka lâzım olacak ayetler ve hâdisleri gösteren bir ders, Avrupa medeniyeti tarihçesi, İslâm medeniyeti de öğretilmelidir.”

‘Bütün medrese teşkilâtı bu tarzda mı olacak?’

‘Hayır. İbtidaî kısmı ile talînin (ibtidaî ile âli arasındaki kısım) birinci devresi böyle olmalıdır. Sonraları ihtisasa göre değişiklik yapılmalıdır. Ve Mısır Maarif Nezareti’nin yayınladığı ders kitaplarının ve ilmi kitapların mühimleri Arapça olarak okutulmalıdır. İhtisas medreselerinde okutulacak dersler arasında Farsça, Urduca, İngilizce, Fransızca, Rusça bile bulunmalıdır.’

‘Yüksek dikkatlerinize arz ederim ki; medreseleri mekteplere uydurmak isterken; medresenin bütün mekteplere değişilmemesi lâzım gelen meziyetlerini de mahvediyoruz: Halkla temas! Mekteplerimiz halktan çok uzaklarda yaşarlar. Onların tatil ve öğretim müddetince halk ve köylü ile temasları yoktur. Ziraat, tıp, baytar mektepleri ile bütün kız ve erkek öğretmen okullarımızın, Darülfünun’un (İstanbul Üniversitesi’nin) bile sahip olamadığı bu tarihî meziyete, medreselerimiz sahiptir. Her sene Receb, Şaban, Ramazan aylarında İstanbul’dan en azından iki bin sarıklı talebe Anadolu, Rumeli köylerine, Şark vilayetlerine, Kafkasya’ya ve Bulgaristan’a giderler. Oralarda muhtelif lehçeleri, örf ve âdetleri öğrenirler, vaaz ederler, para alırlardı. Bu tabiî bir haktı. Köylüler de bu hakkı bilirler, bu yardımı verirlerdi.

‘İkinci olarak medrese usulü; tahsil süresi ve gündelik meşgaleler arasında bile ticaret yapılmasına müsait bir program takip ediyordu. Talebeyi hayattan ve piyasadan tecrit etmiyordu. Şimdi bu âdeti kaldırıyorsunuz. O halde İstanbul medreseleri mekteplerimiz gibi olacaktır. Yani halkın içinde değil, dışında yaşayacak, ticaret, sanat ile alâkayı derhal kesecektir. Köyleri tenvir (aydınlatma) mukabilinde ve alnının teri ile para kazanan talebe-i ulûm, bundan böyle Anadolu’yu terk edecek, sekiz on sene halkla teması kesilecek, mektepten çıkınca da hükümete el açacak ve yalnız tüketici olarak kalacak, halka gitmeyi de alaya alacak, küçük görecektir.’

“Arz ettiğim bu hakikatleri, merhum da reddetmedi. Hatta bunların kendi düşüncelerine aykırı olmadığını da söyledi. Bundan cesaret alarak dedim ki; eski medrese talebeleri; halkla teması yalnız fıkhî meselelere hasrediyorlardı. Şimdi o talebe, bu çizdiğimiz yeni plân dairesinde tenvir edilirse; sıhhî, ziraî, medenî fikirlerin de nâşiri olacaklardır. Hâlbuki mektepliler, talebe-i ulûm gibi seyahate ve köylülerle temasa alışmamışlardır. Hatta bu gibi temaslardan genellikle kaçınırlar. Mademki elimizde bu teması asırlardan beri yapıp duran talebe-i ulûm vardır. Niçin bu usulü kaldırıyorsunuz?

“Bu sarıklı efendiler, imamları da aydınlatabilirler. Hâlbuki maarif dairelerinin köylerde, kasabalarda bu faaliyetleri fiilen yaşatacak ve imamlarla geçinebilecek muallim bulmaları da uzun müddet mümkün olamayacaktır.
“Merhum nazırın kabule temayül gösterdiği bu mütalaalar, bana programın Cumartesi ve Salı günkü kısımları için olsun bazı bölümlerinin değiştirilmesi ihtimali olduğunu zannettirmişti. Hâlbuki bir hafta sonra tekrar görüşmemde program komisyonunun bu konudaki değişiklik teklifini reddettiğini öğrendim.


“Merhuma bu arz ettiğim şeyin ne kadar mümkün olduğunu fahri olarak ispat için bir ay içinde dört defa yirmi kadar talebe-i ulûmun bana verilmesini ve onları Halkalı, Dudullu, Zekeriya, Demirci, Karakulak köyleri gibi pek yakın yerlere götürmeme de müsaade edilmesini rica ettim. Böylece bu usulün ne kadar çok faydalı semereler vereceğini münkirlere bile kabul ettirmeğe muvaffak olacağımı beyân eyledim. Fikren kabul ile beraber işin gelecek seneye kadar uygulanmasının mümkün olamayacağını söyledi.

“Aradan sekiz on sene geçti ve halkla talebe-i ulumun temasını kesen program hâlâ değiştirilmedi. Medreselerin ilerlemesi adına buna ne kadar teessüf edilse yeri vardır.

“Bu geçmiş hatırayı yâd ederken zihnimde yaşayan cümle şu oluyor:

‘Eskinin her parçası fena değildir. Yeninin de her parçası iyi değildir. Hüner, eski ile yeniyi telif edebilmektir. Düşünüyorum; bugün Hazret-i Fatih’in vakıfları güzel bir şekilde yönetilse, onun adını taşıyan Fatih Cami-i Şerifi etrafında ne mükemmel müesseseler ve onların muhtelif mevkilerde ne kadar şubeleri olabilecektir. Resmî maarif dairelerinin hangisi meselâ; Fatih akarâtı kadar servete malik olabilir? Ya Rab, milyonlarca servet üzerinde yatarken fakr içinde inlemek ne derin bir gaflet ve su-i idare neticesidir
ıı

Kaynaklar:
BOA. MF. MKT. 1089/51, 762/79, 767/31; HR. TO. 44/30; A). MTZ. (04), 100/9, Y. PRK. MK. 14/77; DH. MKT. 193/79, 194/62, 198/87, 200/63, 211/51, 328/32, 332/18, 333/59, 341/66, 377/51, 1360/81, 1615/89, 1732/82, 1900/108, 1911/106, 1912/11, 1931/89, 2065/69, 2004/61, 1914/82, 2037/85; BEO. 1413/105937, 322/24112, 319/23877, 326/24377, 326/24384, 997/74730, 1144/85775, 326/24444; C. MF. 2/77; Y. MTV. 74/57, 75/103; Y. PRK. BŞK. 34/11, 29/60, 29/65; Y. PRK. ASK. 96/40, 102/66, 103/50, 109/32; İD. 989/78052, 989/78145; İ. HUS. 18/1311 CA - 87, 32/1312 C - 078; Y. PRK. MŞ. 6/31; Y. A. RES. 68/23; Y. MTV. 31/50, 232/24; ZB. 350/41; Y. A. HUS. 171/109; Y. PRK. EV. 4/44; Osman ERGİN; Türk Maarif Tarihi, İstanbul, 1977, Eser Matbaası, Cilt: I-II, s. 554; ABDÜLAZİZ BEY; Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri, (Yayına Hazırlayanlar: Prof. Dr. Kâzım ARISAN- Duygu ARISAN GÜNAY), İstanbul, Mart, 2000, 2. Baskı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, s. 78- 79; Arzu TERZİ; Hazine-i Hassa Nezareti, Ankara, 2000, TTK Yayınları, Osman ERGİN; Muallim M. Cevdet’in Hayatı, Eserleri ve Kütüphanesi, İstanbul, 2005, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Yayınları, s. 216- 219.


Ahmet KÖSELERLİ | Yedikıta Dergisi 25.Sayısı | Eylül 2010 | https://www.edergim.com/yedikita-dergisi/fatih-e-hakaret-operasi-istanbul-da-sahnelendi-25.html


"Geçmişe dair hiçbir güzellik gözden kaçmasın, asırları kat eden geçmiş sizden uzak kalmasın"


http://www.yedikita.com.tr/
https://www.edergim.com/marka/yedikita-dergisi
"Doğru bilgi doğru kaynaktan alınır"