Gönderen Konu: Osmanlı Sanatı Resimleri  (Okunma sayısı 6957 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı duha

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 5143
  • ѕησωƒℓαкє
Osmanlı Sanatı Resimleri
« : 20 Mart 2008, 17:33:05 »

Tophanedekı Kılıc Alı Pasa Camısının onundekı Arzuhalcı 1837




Tuccar




Van Mour okuku elcının sultanı zıyaretı




Van Mour okulu avrupalı bır elcının kabulu dıvan salonunda vezırıazam tarafından verılen zıyafet.





Varna Savası




Abdulmecıd ın cenaze alayı




Askerı tren alayı





Bır Turk dugun torenı





Dolmabahce sarayı





Halı satısı kahire



Kervan saray




Suleymanıye Camıı




Sultanın bayram alayı



Sultanlar




T. Allom kulelı askerı lısesı ve gunluk hayat





Tophanede kahvehane




Halı tuccarı






III.Selımın bayram torenı




Kagıthane




Kapalı carsı


« Son Düzenleme: 20 Mart 2008, 17:34:42 Gönderen: duha »
söz Hayâtî'dir; İnanç taşıyoruz.....

[/center]

mazhar

  • Ziyaretçi
Topkapı Sarayı’nda altın
« Yanıtla #1 : 03 Aralık 2013, 17:39:07 »
Altın, antik çağlardan beri hiçbir zaman ölümsüzlüğünü ve çekiciliğini yitirmeyen bir maden... Efsanelere, kralların, sultanların, firavunların ve serüvencilerin öykülerine konu olan, kimi zaman bir sanat eserinde, kimi zaman görkemli bir mücevherde hayat bulan, ölümcül olabilen bir tutku... İlk keşfedilen madenlerden biri olan altın her zaman güç ve iktidarın simgesi oldu. Türklerin tarihine bakıldığında da, Orta Asya’dan başlayıp Selçuklu, Memlûk ve Osmanlı geleneklerinden günümüze ulaşan bu altın tutkusunun izlerini birçok müzede görmek mümkün... Osmanlı İmparatorluğu döneminin en görkemli eserleri ise Topkapı Sarayı Müzesi Hazine Dairesi’nde korunuyor. Ana malzemesini altının oluşturduğu ya da tamamen altından yapılmış bu eserlerin arasında, başta Bayram Tahtı olmak üzere beşik, şamdan, matara, leğen, ibrik, kandil askısı, tatlı takımları, yazı çekmecesi, fincan zarfları, su tası, gülabdan-buhurdan, nargile, mum makasları gibi pek çok eşya var. Gerek gündelik yaşamda gerek cülûs, düğün, bayram, mevlit, doğum, sünnet gibi merasimlerde kullanılan bu eserlere ayna, yelpaze, mühür kesesi, tütün, enfiye, koku ve panzehir kutuları gibi örnekleri de ekleyebiliriz. Osmanlı ihtişamı denince ilk akla gelen, imparatorluğun gücünü yansıtan mücevherler de Hazine’nin paha biçilmezleri arasında... Tüm bu altın eserlerin birçoğunun üzeri mineli veya elmas, yakut, zümrüt, inci, firuze, yeşim ve necef gibi değerli taşlarla süslü.

SOFRALARI SÜSLEYEN ALTIN TAKIMLAR
Osmanlıların altın eşya kullandıklarına ilişkin en eski bilgilerden birine yine Osmanlı tarihinin en eski kaynaklarından Âşıkpaşazade Tarihi (Tevarih-i Âl-i Osman) adındaki ünlü eserde rastlıyoruz. Bu kayıtta Sultan I. Murad’ın (1362-1389) oğlu Yıldırım Bayezid’in (1389-1402) düğününde, Akıncı Beyi Evrenos Gazi’nin sunduğu hediyeler arasında altınla doldurulmuş onar adet altın ve gümüş tepsi, altın leğen-ibrik, altın ve gümüş kadehler olduğu belirtiliyor. Bu bilgi bize en azından önemli törenlerde altınla doldurulmuş altın ve gümüş kaplar sunmanın Türklerde çok eski bir gelenek olduğunu gösteriyor.

Özellikle 15. yüzyılda Balkanların fethinden sonra ele geçen zengin altın ve gümüş madenleri kuyum işleri için önemli bir kaynak oluşturmuş, imparatorluk içinde İstanbul, Trabzon, Diyarbakır, Prizren, Erzurum ve daha pek çok şehirde kuyumculuk bir hayli gelişmişti. Osmanlı Sarayı’nda mücevher ve değerli eşya kullanımı Fatih Sultan Mehmed’in (1451-1481) İstanbul’u fethinden sonra daha da artmıştı. Fatih Sultan Mehmed’in baş tüccarlarından biri olan Jacopo de Promontario, sultanın kilercibaşısının sorumluluğunda çok sayıda altın ve gümüş leğen, maşrapa, tas ve şamdanlar bulunduğunu kaydeder.

Sultan II. Bayezid (1481-1512) döneminde artmaya devam eden lüks eşya kullanımı, özellikle Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) İran ve Mısır seferlerinden sonra çok daha büyük boyutlara ulaşır. Özellikle 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren görebildiğimiz altın eşya ile ilgili kayıtlarda şu örneklere rastlıyoruz: Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520-1566) Şah Tahmasp’a hediye ettiği altından yapılmış tepsi, sürahi ve kemerler; Sultan I. Ahmed’in birçoğu altın kapaklı, bazısı ise tamamen altın sofra takımları; 1699’da Karlofça Antlaşması’nın imzalanması dolayısıyla Sultan II. Mustafa tarafından Poznan voyvodasına hediye edilen mücevherli altın tepsi ve yanında yeşim bir fincan...

17. yüzyılda Ortadoğu’ya yaptığı seyahatlerde Anadolu’nun çeşitli köşelerine de uğrayan Fransız gezgin Jean-Baptiste Tavernier de, ‘Topkapı Sarayı’nda Yaşam’ adlı eserinde, sultanların altın sofra takımlarının ve şamdanların çok ağır olduğundan, taşımak için iki kişi gerektiğinden söz eder.

GÖZ KAMAŞTIRICI MÜCEVHERLER
Bu kadar zenginlik, kuşkusuz hem imparatorluğun sınırsız kaynakları, hem de sultan ve saray çevresinin sanat ve sanatçıya verdikleri destekle oluşmuştu. Kuyumculuk çok değer verilen bir sanat dalıydı, öyle ki Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman, şehzadelikleri döneminde kuyumculuk öğrenmişlerdi. Saraydaki atölyelerde ve serbest çalışan ustalar içinde kuyumcu, kakmacı, altın ezen, iplik üreten, altın iplikle kumaş dokuyan, işleme yapan pek çok sanatkâr vardı. Bu atölyelerde kullanılan malzemenin denetimi Hazinedarbaşı’nın sorumluluğu altındaydı.
İmparatorluğun erken dönemlerinde Selçuklu, Bizans, Timurlu, Memlûk, Safevî etkileri taşıyan Osmanlı sanatı, 16. yüzyıl ortalarından itibaren kendi özgün üslubunu yaratmıştı. Diğer sanat kollarında olduğu gibi altın ve mücevher işçiliği de bu yönde gelişmişti. Daha sonraları Hint, Mughal kültürlerinden esinler de taşıyan Osmanlı kuyumculuğunun 18. yüzyıldan itibaren Batı sanatının etkisine girmeye başladığını görüyoruz. Yüzyılın ortalarından sonra bu etki daha da arttı, ama yine de geç dönem eserlerinde kendine özgü bir Osmanlı beğenisi de varolmaya devam etti.


YAVUZ SULTAN SELİM’İN MÜHRÜ
Osmanlı hazineleri, bir yandan bağlı eyaletlerden toplanan vergi, haraçlar, işletilen toprak ve madenler, gümrüklerden elde edilen gelirler, ganimet, hediye gibi yollarla gelen servetlerle dolar, bir yandan da değişik amaçlar için yapılan harcamalarla boşalırdı. Özellikle 17. yüzyılın ikinci yarısından başlayarak devletin ekonomik dar boğazlardan geçtiği dönemlerde birçok altın eşya bozdurulup para basımı için kullanılmıştı. Kimi mücevherler de gerektiğinde bozdurulup yeniden yaptırılmıştı. Ama ata yadigârı olan, üstün sanat eseri niteliğindeki birçok eşyaya dokunulmamıştı.

Hazineyi, hazine kethüdası korur, Yavuz Sultan Selim’e ait olan akik mühürle dış kapısını mühürlerdi. Sultan, bu mührün kullanılmasını şöyle vasiyet etmişti. “Benim altınla doldurduğum hazineyi bundan sonra gelenlerden her kim mangır ile doldurursa hazine anın mührüyle mühürlensin ve illa benim mührümle mühürlenmekte devam olunsun!” Topkapı Sarayı, Atatürk’ün emriyle 1924’te müzeye dönüştürülünceye kadar da Hazine onun mührüyle mühürlendi.
turkishairlines.com.]-at/skylife,-/makaleler