Gönderen Konu: Osmanlı'da İlmin Köşetaşları  (Okunma sayısı 6972 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Fatihan

  • Administrator
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 6992
  • Milimi milimine Ehli sünnet...
Osmanlı'da İlmin Köşetaşları
« : 01 Kasım 2008, 23:02:10 »

Takîyüddin ibni Mâruf

16. Yüzyılın Dâhi Astronom ve Matematikçisi

Bakasın Takiyüddin Efendi, Şevketlü hünkarımız Murad Hân’ın fermânıdır. Tophane sırtları emrine verilmiştir. Orada bir rasathane ( gözlem evi ) kurup yıldızları gözleyesin. Kaç bin akçe lüzum ediyorsa esirgenmeyecek, Devlet-i Âliyye bütün taleplerini yerine getirecektir. Vezir-i Âzâm Sokullu Mehmed Paşa dahi sana duadadır. Göreyim seni, Osmanlı’nın namını bu sahada dahi bütün cihana yayasın.

*  *  *

Takvimler miladi 1575 yılını gösteriyordu. Hoca Sadeddin Efendi’nin bu müjdesinden sonra, Tophane sırtlarında, 16. yüzyılın en muhteşem gözlemevi inşa edildi. Ardından asrının en büyük astronom ve matematikçisi Takîyüddin, yeryüzünün en mükemmel gözlem araçlarının yapımına başladı.

İbni Mâruf, herhangi bir düzlemde iki yıldız arasındaki açıyı ölçmeye yarayan ve pratik astronomi alanının en önemli buluşlardan biri kabul edilen “ müşebbehe bi’il monatik “i (sekstant’ı) ve güneşin ekinoks noktalarına geldiğini bildiren “ zât el evtâr “ adını verdiği cihazı icat etti. Cihazlar üzerinde daha dakik bölümlemelerde bulunabilmek için aletlerini büyük çaplı kurdu. Yıldızların meridyen geçişlerini gözlemekte kullanılan duvar kadranını 6 metre çapında yaparak, meridyene paralel bir duvarın üzerine yerleştirdi. Astronomi tarihçileri bu keşifleri 16. yüzyılın en önemli olaylarından kabul ederler.

Gözlemevi kurma gibi, bu çok değerli tarihi teşebbüsle, İslam dünyasında daha önce başlatılan yüksek seviyedeki bilimsel çalışmaların Osmanlı İmparatorluğu’nda da sürdürülmesine imkan sağlandı.

Çağını Aşan Bir Seviye

Osmanlı Bilim Tarihi’nin en önemli simalarından olan Takîyüddin, astronomi, matematik, optik ve tıp gibi değişik bilim alanlarında önemli eserler ortaya koymuş, çağının bilgi düzeyinin çok üstünde bir seviyeye çıkmıştır. Fakat telif ettiği yirmi kadar eserine bakıldığında, onun asıl ilgi alanının astronomi olduğu görülür. “Sidretü’l Müntehâ el-Efkâr” isimli kitabı bu alanda verdiği en seçkin eserlerdendir.

1521’de Şam’da doğan Takîyüddin, Mısır ve Şam’da çeşitli bilim adamlarından hadîs, fıkıh ve tefsir dersleri alarak, babası gibi müderris oldu. Daha sonra babası Mâruf Efendi’yle birlikte İstanbul’a gelen Takîyüddin, dönemin ünlü bilginlerinden Ebussuud Efendi, Kutbeddinzâde ve Çivicizâde’den dersler alarak bilgisini derinleştirdikten sonra tekrar Mısır’a döndü. Bir süre Kahire medreselerinde müderrislik yaptı. Kanunî’nin oğlu II. Selim (Sarı Selim) zamanında; önce, Mısır Kadısı tayin edilen hocası Çivicizâde’ye, sonra Nişancızâde’ye, daha sonra da Abdülkerim Efendilere vekalet etti. Kazasker Abdülkerim Efendi’nin teşvikiyle astronomi ve matematik alanında yoğunlaştı. Bu son ismin onun bilimsel kimlik ve şahsiyetinin gelişmesinde derin izleri oldu.

!570 yılında İstanbul’a son gelişinden bir yıl sonra, devletin resmi astronomu Mustafa Çelebi’nin vefatı üzerine konuyla ilgili biriminin başına getirildi. 1574’te Galata Kulesi’nde gözlem çalışmalarına başladı.

  
Hocasına gösterdiği sadakat

Optik ve tıp alanında döneminin en ilgi çekici eseri olan “Kitab u Nûr-i Hadîkati’l Ebsâr”ı yazan İbn Mâruf, bu eserinin girişine, kendisini ilme teşvik eden hocası için şu unutulmaz övgüleri ekledi.

“ ...Bu eserimi, milletin kutbu ve temeli, devlet göğünün güneşi ve ayı, bilginlerin bilgini, sonu olmayan deniz, ahlakının güzelliği görünen yıldızlara kadar uzanan, hayırlar kaynağı, güzellik ve ikbal cennetlerinin sahibi, iyiliklerin menbaı, Kerim oğlu Kerim, veli^nimetim, üstadım, Molla Çelebi Efendi Abdülkerim, Kadılar kadısı, Şam’dan sonra Mısır’da da şeyhler şeyhi hocama hediye ettim.”

Işığın Niteliği ve Görmenin

Oluşumu

Optik biliminin pek çok temel meselesini görülmemiş bir derinlik içinde inceleyen ve dünyaca tanınan büyük bilim adamı ibn Heysem’den beş yüz yıl sonra, ilk defa yine müslüman bir bilim adamı aynı konulara eğiliyor ve araştırmalar sonucu keşfettiği bilgileri deneylerle ispatlıyordu. Takiyüddin, Hadîkatü’l Ebsâr’ında asırlar sonra keşfedilecek bir çok ilmi konuya temas ediyor, onlara yeni yorumlar getiriyordu.

Işığın niteliği, doğrudan görmenin özellikleri, göz ve ışık arasında oluşan orantılı özellikler, gözün anatomisi, göz hastalıkları ve göz kusurları bu eserin ilgi alanına giriyordu. Işığın yansıma ve kırılması, yansımayla ortaya çıkan göz kusurları, kırılmadan dolayı gök cisimlerinin miktarları ve uzaklıklarıyla ilgili hataların sebeplerinin bilinmesi, atmosferdeki ışık kırılmaları gibi o zamana kadar bilinmeyen pek çok konuya açıklık kazandırıyor, olaylara bilimsel bir çerçeve çiziyordu.

Hem astronom,

hem matematikçi

Takiyüddin dur durak bilmeden çalışıyor, ilgi alanına giren konularda her gün yeni buluşlar geliştiriyordu.

  
“İlmü’l Hisâb” adlı aritmetik kitabında, ondalık kesirlerle işlem yapmanın kolaylığına dikkat çeken yazar, bu tip kesirlerin kullanıldığı bir zic (tablo) yazmaya karar verdiğini belirtiyor, sonra ondalık kesirleri kuramsal olarak inceleyerek, bunlarla dört işlemin nasıl yapılacağını örnekleriyle gösteriyordu. Ondalık kesirleri astronomiye uyguladığı ilk zicinde, Ay ve Güneşe ilişkin gözlem tablolarının yanısıra Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gibi gezegenlere ilişkin tablolarında da açı ya da yaylara ait derece aksamını ondalık kesirlerle açıklıyordu. Daha sonra, Takîyüddin’in ondalık kesirleri trigonometriye de tatbik ettiğini görüyoruz.

Ceridet’ül Dürer’inde takvim, ay ve güneş tutulması, güneş, ay ve sabit yıldız rasatlarına ilişkin çok sayıda hesap ve gözlem tablosu görülmektedir.  Eserini 7 bölüme ayıran yazarın; küresel astronomi, ilm-i mikât, kürelerin düzlemleştirilmesi, güneş saatleri, takvim, güneş ve ay tutulmaları, astronomik tablolar gibi konulara kitabında geniş yer ayırdığını müşahede ediyoruz.

Gözlemevleri felaket getirir!

1583’de, kuruluşunun 6. yılında, Osmanlı Bilim Tarihi açısından olağanüstü önem taşıyan bu çalışmaların üzerinde kara bulutlar gezinmeye başladı. Astronomi ve optik alanındaki dev buluşlar sebebiyle rasathanenin ünü arttıkça, saraya yakın bir takım kıskanç çevrelerin, bu büyük astronom üzerindeki kötü nazarları da yoğunlaşıyordu.

Rasathanenin kuruluş yılı olan 1577’de bir kuyrukluyıldızın görülmesi, ardından 1578’de başlayan veba salgınını bahane eden dönemin sığ görüşlü çevreleri, bu olaylara gözlemevinin sebep olduğu yalanını kullanarak, baskılarını Sultan III. Murat ve şeyhülislam Kadızâde üzerinde yoğunlaştırdılar. Aralıksız devam eden baskılara dayanamayan hünkâr, sonunda Kadızâde’nin, “ Rasathane Devlet- Âliyyeyi felakete sürüklüyor, lağvedilsin! “ fetvası üzerine gözlemevinin yıkılmasını emretti. Kaptan-ı Deryâ Kılıç Ali Paşa tarafından rasathanenin bütün araç ve gereçleri tahrip edildi ve rasathane yıkıldı.

Böylece imparatorluk tarihindeki bu tek gözlemevinin ömrü çok kısa oldu. Rasathane, Osmanlı bilim hayatına bir canlılık ve dinamizm getiremeden ve yeni bir çığır açamadan yıkılıp gitti.

Bu acı hadiseden sonra iki yıl daha çalışmalarını aletsiz ve cihazsız sürdüren Râsit Takîyüddin, belki de bilime indirilen darbenin üzüntüsüyle iki yıl sonra, 1585’de vefat etti. İstanbul’da defnedilen, bu dâhi ilim adamının mezarı bile kayboldu.

Bütün bu hizmetlerine rağmen, Takîyüddin ibn Mâruf’un bilime olan hizmetlerinin tam olarak aydınlığa kavuşturulduğunu söylemek için vakit henüz çok erken.

kaynak:
Araştırmacı Can Alpgüvenç

« Son Düzenleme: 14 Aralık 2009, 19:18:24 Gönderen: Fatihan »

Çevrimdışı Fatihan

  • Administrator
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 6992
  • Milimi milimine Ehli sünnet...
İmam Birgivî Hz.
« Yanıtla #1 : 02 Kasım 2008, 21:57:21 »
İmam Birgivî  Hz.

Hakkı söylemekten çekinmeyen, dürüst ve tavizsiz bir ilim adamı...



Ö nce Yâsin-i Şerif ve iki hizb Kur’an okuyup, iki rek’at kuşluk namazı kılar, sonra da eğer ders günü ise, altı kitaptan nakil ve tedris ettikten (anlatıp okuttuktan) sonra yine dört rek’at namaz kılıp kuşluk namazını altıya çıkarırlardı. Bilahare evinin yolunu tutardı.

Fakat ders günü değilse, bu defa da ders yerine altı kitabı ayrı ayrı mütalaa eder, ayrıca, İmam Gazalî’nin İhya-i Ulum’undan okurdu. Sonra da kayluleye yatardı. Öğle namazı sonrasından ta ikindiye kadar kitap ve risale telif ve tasnifiyle meşgul olur, eğer oruçlu değilse ikindiden önce yemeğini yiyip, ta akşama kadar yine dersine devam ederlerdi.”

Talebesi Hocazâde Abdünnâsır Efendi, İmam Birgivî’nin bir seher vaktinden diğerine, 24 saat içinde devam ettiği ibadetleri ve okuduğu evrâd ve ezkârı böyle özetliyor.

*  *  *

İmam Birgivî, 16.asırda, Osmanlı Devleti’nin sınırlarını en geniş hale getirdiği, ilim, kültür ve sanatta zirveye ulaştığı bir dönemde yaşamış âlimlerimizdendir.

Asıl adı Mehmed olup 27 Mart 1523’te Balıkesir’de doğdu. Babası Ali Efendi, âlim ve Fâzıl bir müderris, sahib-i irşâd bir şeyh idi. Balıkesir’in Çay mahallesinde olan kabri, “Zihin Dede” adıyla bugün bile büyük bir hürmetle ziyaret edilir. Kabrinin baş ucundaki taş çanakta biriken yağmur suları, Kur’an okumaya başlayacak çocuklara zihinleri açılsın, diye içirilir.

Birgivî, ilk öğrenimini babasının yanında yaptı. Ondan Arapça, mantık ve diğer bazı ilimleri okudu, bu arada Kur’an’ı ezberledi. Daha sonra İstanbul’a giderek Haseki medresesine devam etti. Dönemin tanınmış âlimlerinden Kızıl Molla diye bilinen Abdurrahman Efendi’den ders alarak icâzet (diploma) aldı ve medreselerde müderrisliğe başladı.

Kanunî döneminde, hocası Abdurrahman Efendi’nin aracılığıyla Edirne Kassâm-ı askerîsi(1) olan Birgivî, görevi sırasında medresede ders okutmayı da sürdürdü. Ayrıca camilerde vaaz ediyor, halkı Kur’an ve sünnete uymaya dâvet ediyordu.

Ücretini Geri Dağıttı

Daha sonra Kassâm-ı askerîlik görevinden ayrılarak İstanbul’a geldi. Ve Bayramiye tarikatı şeyhlerinden Abdullah Karamanî’ye intisap etti. Şeyhinin tavsiyesine uyan Birgivî, kassâm-ı askerî iken kazandığı 4000 dirhemi sahiplerine geri vermek için, Edirne’ye gitti. Oradaki Eski Cami’de bekleyerek, kendilerinden kassamlık ücreti almış olduğu kimselerin gelmesi için dellâl bağırttı. Gelenlere, kassam defterindeki kayıtlara göre, paralarını geri ödedi. Bulamadığı kimselerin paralarını ise, şehrin fakirlerine dağıttı. Böylece onlarla helallaştı.                 

İstanbul’da bir süre daha müderrislik yapan Birgivî’yle Sultan II. Selim’in hocası Ataullah Efendi arasında kuvvetli bir dostluk kurulmuştu. Ataullah Efendi de Birgili’ydi ve kasabasına büyük bir medrese inşa etmişti. Mehmed Efendi’den Birgi’ye yerleşerek hizmetine orada devam etmesini istedi. Bu düşünceyi, şeyhi Karamanî de uygun gördü ve müridinin irşad faaliyetlerine Birgi’de devam edebilmesi için ona izin verdi.

İlmî ehliyetiyle kısa zamanda meşhur olan Birgivî’den ders almak isteyen pek çok talebe, ülkenin her tarafından buraya akın etmeye başladı.

Ömrünün geri kalan kısmını Birgî’de talebe yetiştirme, halkı irşad ve eser yazmakla geçirmesi sebebiyle “ Birgivî “ lakabıyla tanındı.

60’dan fazla eserin sahibi olan Birgivî’nin, Osmanlı müellifleri içinde en dikkat çekici özelliği, yaşadığı devrin güncel meseleleri hakkında kalem oynatmış olmasıdır. Bu sebeple onun eserleri, çağının sosyal hayatını yansıtması bakımından da büyük önem taşır. Eserlerinde insanların ihtiyaç duyduğu konuları işlemeye özen göstermiştir.

“Yoldan azmışa uralar köteği”

Ayrıca şiirin câiz olduğunu kabul etmesine rağmen onunla ilgilenmedi. Ona göre şiir yazmak, belâgat ve fesahat göstermek gibi şeyler, dünya ehlinin riyasıydı. Bununla beraber, Birgivî’ye ait olduğu söylenen aşağıdaki manzumede, Ebussuud Efendi’ye sorduğu bir fetva yer almaktadır:

“Var mı desturun ey müfti-i enâm!

Müşkilim var disem hata ola mı?

Ücreti bir imamın olsa ribâ,

Ana hiç iktidâ revâ ola mı?

Akça assını halal deyu yise,

Beş vakte ol muktedâ ola mı?

Minbere çıksa halka va’z itse,

Halkı hak yola pîşvâ ola mı?

Va’zı tesir ider mi, yise haram?

 
Yoldan azmışa rehnüma ola mı?

Acaba çalgû-yı düğün mü haram?

Yohsa dahî eşeddür ribâ ola mı?”

Yerimizin sınırlı oluşu sebebiyle, bu suallere Ebussuud Efendi tarafından verilen cevabın sadece bir beytini alıyorum:

“Her kime rehber olur ise ol dahi bulur azâb,

Yoldan azmışa uralar köteği bi gayri hisab.”


Hatır Gönül Dinlemeden

Eleştiriyordu


İmam Birgivî, son derece dürüst ve tavizsiz bir ilim adamıydı. Döneminde çok yaygın olan, eserini bir devlet büyüğüne ithaf etme anlayışına rağmen, o hiçbir eserini bir devlet büyüğüne ithaf etmedi.

Özellikle, memuriyetlerin rüşvetle satılması, kadılar, muhtesipler ve diğer görevlilerin rüşvet alması, ehil olmayanlara ilmî ve idarî rütbeler verilmesi, bu yüzden bilgisizliğin yaygınlaşması ile ortaya çıkan her türlü bid’at ve hurafe Birgivî’nin şiddetle karşı çıktığı hususlardı. Devlet adamlarından cami görevlilerine varıncaya kadar, cemiyetteki her zümrenin davranışlarında gördüğü aksaklıklara karşı çıkıyor, va’z ve kitaplarında onları eleştiriyordu. Bu tenkitleri yaparken, hatır gönül dinlemiyor, kimseden çekinmiyordu. Tanınmış âlim, Sultan’ın hocası ve kendisinden Birgi’ye gitmesini rica eden hemşehrisi Ataullah Efendi’yi bile, yetkililer üzerinde nüfuz sağlayarak devlet işlerine karıştığı gerekçesiyle ikaz etmesi, onun dürüstlük ve cesaretinin dikkat çekici bir örneğidir.

Öyle zamanda bulunuyoruz ki!

Onun düşüncelerini daha yakından anlayabilmek için, kendisinin 1560’dan önce telif ettiği, “ Şerhu’l ehadisi’l erbein “ in önsözüne bakalım:

“...Öyle bir zamanda bulunuyoruz ki; cehalet meşhur, ilim ise sözü edilmeye değmez olmuştur. Bazı kimseler, hurafeleri ve dinin yasakladığı şeyleri, Allah’a yaklaşmanın en yüce yollarından sayıyorlar. İlmi zayıf bazı kimseler, insanları ibadet kılığına büründürülmüş yaygın bid’atlere teşvik ediyorlar. Hatta bunların bir kısmı iyiyi kötüden ayırmadan, zayıf ve uydurulmuş sözlerden meydana gelen kitaplar bile yazmaktadır. İşin aslını bilme imkanı olmayan halk ise ya menfaati, ya da işlerine öyle geldiği için bu eserlere iltifat etmektedir. Bu durum, insanların kendisinden gafil bulunduğu büyük bir musibettir!”(3)


Mezarına Türbe İstemedi

Son zamanlarında bir aydın olarak İstanbul’a geldi. Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın huzuruna çıkarak ülkede gördüğü bid’atlar ve şer’i yasakları çiğneme konusundaki endişelerini dile getirdi, tedbir alınmasını istedi ve devleti uyarmayı ihmal etmedi. Birgivî, yine bir İstanbul seyahati sırasında yolda veba hastalığına yakalandı ve 52 yaşında olduğu halde 1573 Ağustos’unda vefat etti. Cenazesi Birgi’de(4) defnedildi.

Üzerine kesinlikle türbe yapılmamasını vasiyet eden İmam Birgivî’nin kabri, üstü açık, çevresi kısa demir parmaklıklarla çevrilidir; dikili bir sac levhada doğum ve vefat tarihleri yazılıdır. Cenazesi, kabrin baş tarafında bulunan ve bizzat imam tarafından dikildiği söylenen servi ağacının dibine gömülüdür.



Birgivî’nin, et-Tarikatü’l Muhammediye adlı eserinin, tamamen yırtılıp baştan sadece bir forması kalmış olan bir nüshasında, ( ki bu forma da hem yırtık, hem de ıslanarak birbirlerine yapışmıştır) Mısır, Mekke ve Medine gibi İslam âleminin en büyük dini ve ilmi merkezlerinde yetişen âlimlerin onun hakkındaki takrizleri görülmekteydi.

İşte onların ifadelerinden birkaçı:

1614’te vefat eden, Mısırlı âlimlerden Şeyh el-Meymunî; “ O gerçek bir dolunay, insanlar ise yıldızlardır. Onun nuru doğduğunda kâinatı aydınlatan güneş gibi insanları aydınlatır. “

Şafiî fıkıhçılarından, Şeyh Alî el Kudsî: “ Ey günümüzün Gazalî’si! Birgi’nin şerefi sendedir, sana sahip olduğu için orası ne şanslı bir yerdir.“

Kahire âlimlerinden Abdurrauf el-Minavî: “O, asrın ve bütün şehirlerin tek âlimidir. Acem ve Araplar içinde Şeyhu’l İslâm odur.“

1606’da vefat eden, Mekke âlimlerinden Muhammed el Karî: “ Birgivî bizim önderimizdir, imamımızdır. O, diyanet ve takva şeyhidir. Onun sözünü, ahmak ve cahilden başka kimse inkâr edemez. “ demektedirler.

Birgivî, Arap dili grameri, ahlak-tasavvuf, fıkıh, akaid, tefsir-kıraat, hadis gibi alanlarda çoğu Arapça, birkaçı da Türkçe olmak üzere tesbit edilebilen 60 civarında eserin sahibidir. Allah rahmet eyleye...

Can Alpgüvenç

Dipnotlar: 1) Kassâm-ı askerî: Yeniçeri Ocağı efradı ve subaylarından olup ölenlerin mirasına dair işlemlerle ilgilenen komisyondaki, devletin tayin ettiği  “şer’i memur”.

2) Birgi: Günümüzde İzmir’in Ödemiş ilçesinin bir nahiyesidir.

3) Hazret, sanki günümüzdeki hali de özetlemektedir.

« Son Düzenleme: 21 Aralık 2008, 09:49:26 Gönderen: fatihan »

Çevrimdışı Fatihan

  • Administrator
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 6992
  • Milimi milimine Ehli sünnet...
Fetih düşüncesini Fâtih’in gönlüne yerleştiren âlim: Ak Şeyh

İstanbul Fâtihi Şehzade Mehmed Manisa’da çocuk validir; bir gece Akşeyh’in önünde ders okumaktadır. Ansızın içeriye giren bir haberci, bir haçlı ordusunun İslâm yurtları olan Akkâ, Sayda ve Beyrut kalelerini zaptettiğini duyurur. Akşeyh’in öğrencisi, bu beldeler Memlüklere ait olmasına rağmen, adı geçen müslüman şehirlerinin düşmesine çok üzülür, gecenin sessizliğinde uzun uzun ağlar. Fakat hoca talebesini nasıl teselli edeceğini çok iyi bilmektedir.

-Elem çekme begüm! Günün birinde sen de İstanbul’u alacaksın. O zafer gününde bütün gazilere adaletle muamele etmelisin, der. Sonra başından sarığını çıkararak küçük şehzadenin başına koyar, ısrarla fethi müjdeler, fetihle ilgili âyet ve hadisleri okur.

Artık başbaşa verip fetihle ilgili uzun hayallere dalmaktadırlar. Bizans prensleri, ceset ve ruhlarını oyun ve eğlence içinde çürütürlerken, Akşeyh ve öğrencisi kağıt üzerinde fetih harekatına çoktan başlamışlardır. Küçük Mehmed uykusuz gecelerin sonunda, İstanbul’un her fethinde sevinç naraları atar, masaları yumruklar, “Ben bu şehri mutlaka alacağım!” der.

*  *  *

Asıl adı Şemseddin Muhammed’dir. Ancak Akşemseddin veya kısaca Akşeyh adıyla şöhret bulmuştur. 1390 yılında Şam’da doğan Akşeyh, büyük İslâm Âlimi Sühreverdî’nin torunlarındandır. Baba tarafından soyu büyük İslâm halifesi Hz. Ebubekir’e kadar uzanır. Yedi yaşlarında iken babasıyla birlikte Anadolu’ya gelerek, o zaman Amasya’ya bağlı Kavak beldesine yerleşir. Kur’an hıfzını aynı yaşta tamamlayan Akşeyh iyi bir tahsil görür, temel ilimleri tam bir vukufla öğrenir, bir çok ciddi kaynağı inceler. Üstün zekası ve harika kabiliyetiyle dinî ve aklî ilimlerde kısa zamanda çok yüksek seviyelere ulaşır. Değerli bir âlim olarak genç yaşında Osmancık Medresesi’ne müderris olur.

*  *  *

İlmin ve fennin nuru sadece aklını aydınlatıyordu. Ya gönlü, iç dünyası! Eriştiği bu ilmi seviye kendisini tatmin etmiyor, bir tarafının sanki boşlukta kaldığını görüyordu. Buna bir çare, bir yol bulmalıydı. Daha yirmi beş yaşındaydı. Ankara ve bütün İç Anadolu kendisine içten alaka duyuyor, derslerine bütün halk merak ve ilgiyle koşuyordu. Böyle bir dönemde, kendisine mürşid aramak üzere, müderrislik makamını ve medreseyi terkederek bütün İran illerini dolaştı, Maverâünnehir’e gitti. Ancak arzusunu gerçekleştiremeden geriye döndü.

Her nedense kazandığı sınırsız bilgi ve maharet Şemseddin Muhammed’i tatmin etmiyor, gönlüne aradığı deva ve şifayı vermiyordu. Ondaki bu hali ve fıtratında tasavvufa olan içten yakınlığı gören bir kısım hal ehli, kendisine şu tavsiyede bulundular:

-Kazandığın şu bilgini aşkla, aklını kalple, zahiri ilmini mânâ ilmiyle tamamlaman gerek! Bu yalnız olmaz, sana bir mürşid gerek. Kalk Ankara’ya git, Hacı Bayram Veli’ye müracaat et, o seni tamamlasın!

*  *  *

Kul olmadan hür, köle olmadan azad olunmuyordu. Toprağa düşmeden, çürümeden, kendinden geçmeden filizlenme ve sünbüllenme olamıyordu. Bu işareti alan Akşeyh, Hacı Bayram’a intisap için Ankara’ya gitti. Fakat orada gördüğü manzara hiç hoşuna gitmedi. Şeyhi arkasında kalabalık bir dervişler cemaatiyle birlikte, ilahiler söyleyip davullar ve nekkareler çalarak, yardım ve para toplar vaziyette görünce ondan yüz çevirdi. Başkalarından yardım dilenen birinin kendisine mürşid olamayacağını düşündü, ama yanılmıştı. Veliler Sultanı Hacı Bayram’ın sadece dış yüzüne bakmıştı. Şeyhin bütün bu yaptıkları kendisi için değildi; nice çaresizlerin dertlerine deva ve şifa olabilmek, nice fakir ve muhtaçların ihtiyaçlarını karşılamak içindi.

*  *  *

Zamanın öteki önemli mürşidi Zeyne’l Hafî Halep’te yaşıyordu. Şemseddin bu defa oraya yöneldi. Şehre indiği gece rüyasında gördü ki; boynunda bir tasma vardır, ucu da Hacı Bayram’ın elindedir. El Hafî’yi görmeden gerisin geriye Ankara’ya döndü. Hacı Bayram’ı kalabalık dervişler cemaatiyle birlikte zikir yaparak mercimek biçerken  buldu. Onlara katılarak biçti, ayıkladı, bağladı, topladı, yoruldu ise de kimse onunla ilgilenmedi. Yemek vakti gelip çattı. Herkese yemek dağıtıldı, ona verilmedi. O da bunun üzerine köpeklerle beraber yemek artıklarını yemeye kalkışınca Hacı Bayram, o zaman içlere işleyen sesiyle:

-Beri gel bakalım Köse! Gene bizi kolay avladın, diyerek onu yanına aldı.

O andan itibaren Şemseddin, Hacı Bayramlı oldu. Zincire vurularak getirilen misafirin ancak böyle ağırlanacağını orada öğrenmişti.

*  *  *

Çok büyük gayretler gösterip, akıllara durgunluk verecek derecede çalışarak, çarçabuk, dergah ve cemaat içinde öne geçti. Sık sık, sadece sirke ile iftar ederek riyazette bulunması ve çile çıkarması dillere destan oldu. Bu derin gayretin devamı ve azimkâr sebatı ile ak pâk kesilmiş ve Akşemseddin diye anılır olmuştu.

 
Bir gün şeyhi ona:

-Ya Köse! Riyazette bu kadar ileri gitme. Büsbütün nuraniyet kazanacak, bir nur olup uçup gideceksin. Seni mezarında da bulamayacaklar, diyerek takdir etti.

Ona “Ak” lakabının verilmesi fazla riyazetten, ten ve yüzünün ak pâk olması sebebiyledir, denilmiştir. Ak elbise giyerdi, saçı ve sakalı aktı. Kısa zamanda şeyhinin halifesi oldu. Az yemek, az konuşmak, az uyumak, sonraları kendisinin de tavsiye ettiği riyazetinin esaslarındandır.

*  *  *

Kaynaklarda devrinin iyi bir hekimi sıfatıyla da şöhret kazandığı belirtilir. “Kitabü’l Tıp” ve “Maddetü’l Hayat” adlı eserleri meşhurdur. Tıp tarihinde ilk defa mikrop meselesini ortaya atıp, hastalıkların bu yolla bulaştığı fikrini öne sürmekle, mikrobiyoloji alanında kesin bilgiler veren Fracastor adlı İtalyan hekiminden en az yüz yıl önce bu konuya ilk temas eden tabip olduğu kabul edilir.

*  *  *

İstanbul’un fethinden sonra Ayasofya’da kılınan ilk Cuma namazında hutbeyi “O” okudu. İslâm ordularının daha önceki kuşatmalarından birinde şehid olan sahâbeden Ebu Eyyüb el Ensârî’nin kabrini de Fâtih’in isteği üzerine yine “O” keşfetti. Fetihten sonra padişahın, tac ve tahtını terkedip bütünüyle şeyhe bağlanmak ve ondan tarikat ahkâmını öğrenmek istemesi üzerine büyük bir dirayet göstererek, Fatih’in arzusuna engel olmaya çalıştı. Bunu başaramayacağını anlayınca da İstanbul’dan adeta kaçarak ayrıldı.

Akşemseddin, Risaletü’n Nuriye isimli eserinin başlarında şöyle der:

-Ben yüzleri nurlu olanları severim, çünkü bunların yolu kitap ve sünnettir.

Bu beyanı şeriatsız tarikat olamayacağının kesin bir ifadesidir. Onun tasavvuf yolu tamamıyla Kitap ve Sünnet’e bağlıdır. Şeriatte olmayan bir şey merduttur, reddedilir.

*  *  *

Halife olduktan sonra göze fazla batmamak, gösteriş hatasından korunmak için, Ankara’dan ayrılarak Beypazarı’na yerleşti. Burada bir mescid ve bir değirmen inşa etti. Akşeyh’in ünü çabucak yayıldı, çevresinde büyük cemaatler toplandı. Şöhret âfetinden korunmak zorunda olduğunu biliyordu. Bunun için önce İskilip’in Evlek köyüne, oradan da Bolu’nun Göynük kasabasına (şimdi ilçesi) göçtü. Hayatının son yıllarını orada geçirdi. Yıl 1459’du. Bir gün şöyle dedi:

-Bu tıflü sagir oğlum (küçük evladım) Muhammed Hamdi yetim, zelil kalur; yoksa bu mihneti (sıkıntısı) çok dünyadan göçerdim, dedi.

Bu sözü çeşitli vesilelerle sıkça söylemeye başlayınca Muhammed Hamdi’nin annesi bir keresinde kendisine şöyle cevap verdi.

-Göçerdim dirsin, yine göçmezsin!

Bunun üzerine Şeyh “o halde göçelim!” dedi. Göynük kasabasında inşa ettiği mescitte dostları ve çocuklarını topladı. Vasiyetini tamamladı, helalleşti, vedalaştı. Sure-i Yasin okunmaya başlandı. Sünnet üzere yatıp tertemiz canını Yüce Mevlâsına teslim etti. 70 yaşında idi. Türbesi, vefatından beş sene sonra Göynük’ün doğu tarafındaki Gazi Süleyman Paşa Camii ile dere arasındaki meydana yaptırıldı. Allah şefaatlerine nail eylesin...

« Son Düzenleme: 22 Aralık 2008, 23:42:41 Gönderen: fatihan »

Çevrimdışı Fatihan

  • Administrator
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 6992
  • Milimi milimine Ehli sünnet...
Mirim Çelebi
« Yanıtla #3 : 24 Kasım 2008, 15:50:10 »
Mirim Çelebi ( .... - 1525)

Asıl adı Mahmut olup, 16. Yüzyılda yaşamış, tanınmış Osmanlı matematik ve astronomi alimlerindendir. Dedesi ünlü Ali Kuşçu'dur. İstanbul'da doğdu. Medreselerde okudu ve Şehzade Bayezid'in şehzadeliği zamanında hocalık etti ve onun zamanında önemli makamlarda görev aldı.


Daha sonraları I. Selim tarafından Anadolu Kazaskerliği'ne atandı. Uluğbey'in ünlü "Zeyç" ini farsça şerhetmiştir. Aynı zamanda büyükbabası Ali Kuşçu'nun astronomi ile ilgili "Fethiye" adlı risalesini şerhetmiştir. Matematik ve astronomi ile ilgili yedi sekiz risalesi daha vardır.

(Kim Kimdir.gen.tr)


Mirim Çelebi (Mahmut bin Mehmet), Ali Kuşçu’nun ve Kadızade’nin torunu ve Kudbettin Mehmet’in oğludur. İstanbulda öğrenim gördü ve sonra Hocazade Sinan Paşa’nın hizmetine girdi. Önce Gelibolu, sonra Edirne ve Bursa medreselerinde müderris olarak çalıştı. Sonradan Şehzade Bayezitin hocası oldu. Sultan Selim zamanında Anadolu kadıaskerliğine kadar yükseldi. Hayatının son kısmını Edirne’de geçirdi ve 1525’te orada öldü. Matematiğe ve astornomiye dair eserler yazdı; trigonometriye dair birçok makalesi vardır. Bunların çoğu Farsça yazılmıştır. Matematik ve astronomi bilim geleneklerinin yerleşmesinde katkısı olmuş ve Uluğ Bey Zici’ne yazdığı şerh ile ün kazanmıştır.

(İslam Düşüncesi, Hilmi Ziya Ülken, 269 ve E.İhsaoğlu s: 30)

Ali Kuşçu’dan sonra Osmanlı ilmi hayatında geometrinin ilerlemesi için en çok çalışan kişi Mirim Çelebi ’ dir. Risalelerinden birçoğunu 2. Bayezid’e ithaf etmiştir; heyet ve müsellesata dair eserleriyle ünlüdür..

Mirim Çelebi’nin asıl adı Mahmud bin Mehmed’dir. Onuncu hicret yüzyılında İstanbul’da yetişmiştir. Kadızade’nin torunu ve Kudbettin Mehmed’in oğludur. İki büyük astronomn torunu olması kendisinin fikri gelişmesinde büyük etken olmuştur denilebilir.

Mirim Çelebi İstanbulda öğretimini bitirdikten sonra Hocazade Sinan Paşa’nın hizmetine girdi. Önce Gelibolu, sonra Edirne ve Rusya dmedreselerine müderris oldu. Sonradan Şehzade Sultan Bayezid’e öğretmen olarak atandı. Sultan Selim zamanında Anadolu kadıaskerliğiğine kadar geldi. Hayatının son kısmını Edirne’de geçirdi ve 1525’te orada öldü. İkinci Bayezid zamanında matematiğe ve astromoniye dair birçok eser yazdı. En tanınmışları Uluğ bey’in zeyci için yazdığı şerhp, Ali Kuşçu’nun eserine şerhtir. Bunlardan başka Mirim Çelebi’nin trigonometriye dair pek çok risalesi vardır. Bunlardan çoğu Farsça yazılmıştır(H.Z.Ülken, İ. Düşüncesi, s: 269)

Dönemin astronomi eserleri arasında Abdülvehhab b. Cemaleddin b. Yusuf el-Mardani’nin Urcuze fi Menazil el Kamer ve Tulu’iha ile Manzume fi Silk el Nücüm isimli Arapça eserlerini görüyoruz. Meraga ekolünün kurucusu Nasireddin Tusi’nin Risale fi’l Takvim isimli eseri ve yine ona ait olan ve Ahmed Da’i (öl: 1421 cıvarı) tarafından tercüme edilen Si Fasl fi’l-takvim adlı eser bu dönemde Farsça’dan Türkçe’ye çevirilmiştir.

Bu dönemde Osmanlı biliminin Semerkant yanında ikinci bir kaynağı olan Mısır’da öğrenim gören zamanın tanınmış hekimi Hacı Paşa (Celaleddin Hıdır) (öl: 1413 veya 1417), Osmanlı tıbbını gelişmesinde önemli ir yeri olan Şifa’el-Eskam ve Dev’el-Alam ve Kitab el- Ta’alim fi’t-tıbb isimli iki Arapça eseri yanında Türkçe ve Arapça eserler de yazmıştır.


Çevrimdışı Fatihan

  • Administrator
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 6992
  • Milimi milimine Ehli sünnet...
Ynt: Osmanlı'da İlmin Köşetaşları
« Yanıtla #4 : 29 Aralık 2008, 20:26:51 »
Molla Yegân

Osmanlı devrinde yetişen büyük veli ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Yegân bin Armağan bin Halîl'dir. Molla Yegân diye meşhûr oldu. Aslen Aydınlı idi. Doğum târihi bilinmemektedir. 1453 (H.857) târihinde Bursa'da vefât etti. Vefât târihi ile ilgili başka rivâyetler de vardır. Bursa'daYıldırım İmâreti yanındaki mektebe defnedildi. Bugün mezarından eser yoktur.

Çocukluğu Aydın'da geçti. Orada temel bilgileri öğrendi. Aydın'daki âlimlerden öğrenebileceği bilgilere sâhib olduktan sonra Bursa'ya gitti. Bursa'da Molla Fenârî'den ilim öğrenip icâzet aldı. Bursa'da çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. Kendi adıyla anılan MollaYegân Medresesinde senelerce müderrislik yapıp, tâliblerine ilim öğretti. Molla Fenârî'nin vefâtından sonra, başmüderris ve Bursa kâdısı oldu.Sultan İkinci Murâd Han, bu kıymetli ilim adamını çok severdi. Ona sık sık ihsân ve iltifâtlarda bulunur, nasîhatlerini dinlerdi. Hattâ Molla Fenârî'den sonra onu Osmanlı Şeyhülislâmlığına tâyin ettiği söylenir. Buna göre Molla Yegân Osmanlı Devletinin üçüncü şeyhülislâmı olmaktadır. Molla Yegân'la Sultan İkinci Murâd arasındaki yakınlığa en güzel örnek Molla Gürânî'nin Bursa'ya getirilmesi hâdisesidir. Bu hâdise şöyle olmuştu:

Molla Yegân hacca gitmiş Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevverede'ki mübârek yerleri ziyâret etmekle, Peygamber efendimizin(s.a.v) ayak bastığı yerlere ve kabr-i şerîfine yüz sürmekle şereflenmişti. Hac esnâsında, Molla Gürânî ile tanıştı. Ondaki eşsiz ilmi, dînindeki olgunluğu ve güzel ahlâkını gören Molla Yegân, böyle bir âlimin ancak Osmanlı mülkünde kıymet bulacağını ifâde edip, Molla Gürânî'yi Bursa'ya davet etti. Berâberce Bursa'ya geldiler. Molla Yegân, Sultan Murâd Hanın huzûruna varınca, Sultan; "Onca yer gezip, gördün, bize ne hediye getirdin?" diye suâl etti. Molla Yegân da; "Tefsîr ve hadîs ilimlerinde yetişmiş bir âlim getirdim." cevâbını verdi. Molla Gürânî'yi getirip, Pâdişâh'a takdim etti. Pâdişâh da onun ilmini takdîr edip, Hüdâvendigâr Gâzî Medresesi müderrisliğine tâyin etti. Sonra Manisa'da bulunan Şehzâde Mehmed'e (Fâtih'e) hoca tâyin edildi.

Herkesin sevgisine mazhâr olan Molla Yegân, keskin zekâlı ve yumuşak huylu bir zât-ı muhteremdi. Dîne uymakta, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını gözetmekte, Peygamber efendimizin güzel ahlâkı ile ahlâklanmakta, insanlara dînini öğretmekte çok ileriydi. Yüzü ak, boyu uzun ve sakalı gürdü.Çok cömert olup, Allahü teâlânın dostları ile yemek yiyip sohbet etmekten çok hoşlanır, onlar için nadide sofralarda lezîz yemekler hazırlatırdı. Fakir-zengin herkesi sofrasına dâvet eder ve sofradan herkes doymuş olarak kalkardı.

Ömrünü, ilim öğrenmek ve öğretmekle, Allahü teâlâya ibâdet etmekle geçiren Molla Yegân, pekçok talebe yetiştirdi. Yetiştirdiği talebeleri arasında; başta oğulları Yegânzâde Mehmed Paşa ve Yegânzâde Molla Sinâneddîn Yûsuf Bâlî olmak üzere; İstanbul'un ilk kâdısı Hızır Bey, Karamanlı Küçük Yâkup, İbn-ül-Hatîb Molla Taceddîn İbrâhim, Ayasolug Çelebisi Molla Mehmed, Molla Halîl Hayreddîn, Hacı Hasan-zâde Molla Mehmed, Şeyhulislâm Efdalzâde Hamîdüddîn gibi âlimler vardı.

Daha çok talebe yetiştirmekle meşgûl olan Molla Yegân, kitap yazmaya pek fırsat bulamamış bâzı meşhûr kitapların kenarlarına hâşiyeler ile Risâletün fil-Hulle adlı bir eser yazmıştır.

1) Şakâyik-i Nu'mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.99
2) Esmâ-ül-Müellifîn; c.2, s.199
3) Tâc-üt-Tevârih (Ulemâ Kısmı)
4) Keşf-üz-Zünûn; s.861
5) Mu'cem-ül-Müellifîn; c.11, s.211
6) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.12, s.306
« Son Düzenleme: 13 Aralık 2010, 23:21:04 Gönderen: Tuğra »