Gönderen Konu: Otizm (İçe Kapanıklık)  (Okunma sayısı 15948 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Lika

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 3884
    • Herkonudan.com
Otizm (İçe Kapanıklık)
« : 13 Kasım 2008, 08:32:07 »

Genellikle hayatın ilk iki yılı içerisinde belirti veren, bazen sonraki yıllarda da ortaya çıkabilen, çok farklı formları ile sosyal sorunlar oluşturabilen, bebeklik veya erken çocukluk dönemi davranış bozukluğu hastalığıdır. Bu hastalıktaki karakteristik tablo sosyal yetilerdeki gelişim bozukluğudur. Bazı vakalarda dil alanında gelişim bozukluğu olurken, bazı vakalarda hem dil, hem davranış bozuklukları, çevreye uyum bozuklukları şeklinde de kendini gösterebilmektedir. Genel manada bu bozukluklar bebek veya çocuk gelişiminin birçok alanını olumsuz etkilemektedir.

Bu hastalığın en iyi bilinen tipi, 1943 yılında Leo KANNER tara-fından tıp literatürüne eklenen; İnfantil Otizm'dir. Bu tip karakteris-tikleri açısından en iyi tanımlanan ve bilinen otizm tipidir. İnfantil otizm, sosyal etkileşim ve iletişim-de bozuklukların yanında klişeleş-miş yani hep aynı özelliklere sahip, tekrarlanan karakterde davranış-larla ifade bulur. Hasta, dışarıdan gelen uyaranlara tepki vermediği gibi, sürekli aynı ritimde, aynı dav-ranış bozukluğunu sergiler. Kanner' in otizm tanımı daha sonraki yıllar-da çeşitli kişiler tarafından incelenerek, geliştirilmiştir.

Günümüze kadar yapılan tanımları, ölçütleri ya da belirtileri çocuk psikiyatrisi uzmanı Micheal RUTTER ve arkadaşları dört başlık altında toplamışlardır:

1- Otizmin ortaya çıkma sıklığı 30 aylıktan önce görülmektedir.

2- Çocukların dil ve konuşma gelişiminde belirgin bir gecikme söz konusudur.

3- Zihinsel gelişmeyle ilgili olmayan ancak sosyal gelişimle ilgili olan yetersizlik söz konusudur. Örnek olarak sarılma, kucaklama gibi fiziksel teması reddetmek, insanlara karşı genel bir ilgisizlik verilebilir.

4- Kalıplaşmış oyun becerileri gözlenmekle birlikte, aynılığı korumada ısrar etme ve değişikliğe tepki gösterme de belirgin davranışlar arasındadır.

Erkek çocuklarında kız çocuklarına göre 3 ilâ 5 kata kadar fazla görülmektedir. Toplumda görülme sıklığı Otizmde Tedavi Vakfınca (ABD) 1/250 olarak tanımlanmıştır. Yapılan son araştırmalarda hastalığın ortaya çıkışında sosyoekono-mik sebeplerin çok etkili olmadığı anlaşılmıştır.

Günümüzde, otizmin bebeğin anne karnında geçirdiği dönemden itibaren başlangıçlı olduğu kabul edilse de teşhis konabilmesi ancak 2,5-3. yaş civarında olabilmektedir. Erken teşhis koymaktaki güçlüklerin başında, bebekle ilk karşılaşan sağlık elemanlarının otizm hakkındaki bilgi ve teşhis yeteneklerinin yetersizliği gelmektedir.
Bunlara ek olarak toplum bazında sağlık bilgilerinin yetersizliği, çocuk bakım ve eğitimi konusunda ebeveynlerin yeterli bilgiye sahip olmaması. Ülkemiz eğitim sisteminin ebeveynlik konusunda herhangi bir eğitim aşaması içermemesi çocuklardaki ge-lişim bozukluklarını erken teşhis ve tedavide yetersizlik sebeplerinden bazılarıdır. Çalışmalar, otizme özgü anormal gelişimin bazı göstergelerinin 30 ay öncesi başladığı görü-şünü desteklemektedir. Aileler sorgulandığında teşhis öncesi pek çok otistik belirtiyi ifade etmektedirler.

Otistik bebeklerin sergilediği tablo bebeklik dönemi için iki şekilde ifade edilebilir.
Birinci tabloda bebek durmadan ağlar, hep sorunludur ve sürekli huysuzluk yapar.

İkinci tabloda ise bebek hep sessiz, sakin ve hiçbir huysuzluk göstemeyen bebeklerdir. Ne acıktıklarını bilebilirsiniz ne de altlarını ıslattıklarını. Anneleri dâhil hiçbir uyarana tepki göstermezler, kimseyle ilgilenmezler. Bebeklik çağında fiziksel gelişimleri normaldir. Ancak yaşıtlarına göre daha geç otururlar ve daha geç emeklerler. Normal bir bebek hayatının ilk 3-3,5 ayından itibaren çevresiyle ilgilenmeye başlar, annesiyle ilgilenir, ona tepki verir. Annesine bakar, ona gülümser. Günler geçtikçe kucağa alınmayı ister, ona yaklaşıldığında kucağa alınmaya hazırlanır. İnsanlarla ilişki halinde olur tanıdıklarıyla ilgilenir, yabancıları seçmeye başlar. Otistik bebekler, anneleri dâhil hiç kimseye ilgi göstermez, kucağa alınınca huzursuzlaşır, çevresiyle ilişki kurmaz, yanındaki oyuncaklara ilgi gös-termez. Boş bakışlarla uzun süre öylece oturur. Boşlukta kalmış gibidir. Bebeklerin bu davranış biçimleri anne ve babalarda, bebeğin zihinsel özürlü olduğu düşüncesini doğurur.

Normal bebekler genellikle 1. yaş civarında ilk kelimelerini söylerler. Hayatın birinci yılında sesler çıkarır, çıkardıkları sesleri farklılaştırır, bu şekilde duygularını, isteklerini ifade ederler. Normal bebeklerde görülen anlam ifade etmeye yönelik heceleme sesleri (De...de, de sesleri vb.) otistik bebeklerde görülmediği belirlenmiştir. Ayrıca diğer kişilerin kendileriyle konuşmasına ya da seslenmesine karşı tepkisiz kaldıkları gözlenmiştir. Bazı otistik çocuklar 0-2. yaş döneminde, tamamen sessiz kalabilir; bazıları ise yaşıtları gibi birkaç kelime öğrenebilir. Bu otizmin şiddetine (hafif, orta, şiddetli) göre değişir.
Bu bebeklerde 6-7. aylardan sonra beslenme problemleri ortaya çıkar. Bir kısmı süt dışında her şeyi reddederken, bir kısmı hemen hemen her gıdayı kabul eder.

Otizm belirtilerinin daha rahat gözlenebildiği dönem ya da teşhisin en rahat konduğu dönem ise 2-5. yaş dönemidir. Bedensel gelişimleri oldukça iyi, normal seviyesinde, güzel ve çekici çocuklardır. El yete-nekleri açısından oldukça iyidirler, yapboz gibi oyuncakları hatasız toplarlar, boncukları ipe dizmede, herhangi bir kutuya koymada be-ceriklidirler. Ancak birçok otistik çocuk çok fonksiyonlu, mekanik, yapboz gibi oyuncakları parçalarına ayırıp, tekrar toplama konusunda oldukça beceriklidir.

Bu çocuklardaki en belirgin özellik sosyal etkileşimlere ve iletişimlere girmemeleridir. Kendilerine ait bir dünyada yaşarlar ve çevrelerindeki diğer insanlarla (anne ve baba dâhil) direkt iletişime gir-mezler. Sanki göz göze gelmekten kaçar gibidirler. Seslere ve çağır-malara tepki vermezler, bir anlık bir bakıştan sonra gözlerini kaçırırlar. Anne-baba dâhil insanların yüzüne bakmaktan imtina ederler.

Otistik çocukların yaklaşık 1/5 kadarının zekâ düzeyi normal sınırlar dâhilindedir. Bazı çalışmalarda otistik çocukların %60'ının normal veya daha fazla düzeyde zekâya sahip oldukları tespit edilmiştir.
Bu dönemde seslere karşı tepkileri çok farklılık göstermektedir. İnsan yüzüne bakmaktan kaçınmalarına rağmen, hareketli ve olduğu yerde dönen cisimlere uzun süreli ve dikkatli bakarlar. Beş duyuyu ilgilendiren (acı, soğuk, sıcak, yu-muşak vb.) duyusal uyaranlara tepkileri de çok farklı olabilmektedir. Mesela; birisi acılı uyarana tepki vermezken, diğeri aşırı çığlık atabilmektedir. Bazen sıcağı, soğuğu hissetmeme gibi bir tablo da ortaya koyabilirler.
Kucağa alınmak istendiği zaman, o kimseyi itmek, ondan kaçmak yaygın olarak gözlenen tepkilerdir. Herhangi bir kimse tarafından kendisine dokunulmak istenildiğinde ondan uzaklaşmak, küsmüş gibi çekilmek yaygın gözlenen tablodur.

Otistik çocukların dil gelişimleri, konuşma yetenekleri yaşıtlarına göre farklı tablolar çizmektedir. Konuşmaya başlama çok farklı yaşlarda gerçekleşir; ancak genel-likle ilk kelimeleri 5. yaş civarında söylerler. Bazen daha geç yaşlarda dahi konuşmazlar. Bazı otistik çocukların konuşmaya normal yaşıt-larıyla aynı zamanda başladıkları, ancak daha sonraları, bildikleri kelimeleri kullanmadıkları gözlenmiştir. Konuşmaya başlamış olsa bile, konuşmayı iletişim aracı olarak kullanmadıkları gözlenmektedir. Muhtelif konuşma iletişim bozuklukları ortaya çıkmaktadır.
Çocuk; söyleneni anlamakta yetersizlik, söyleneni birebir taklit etmek, cümle kurmada yanlışlıklar ve dengesizlikler gözlenir. Zamirleri bile yerli yerinde kullanamazlar. Hatta otistik çocuklar evet-hayır kelimelerini bile 8-9. yaşlarında öğrenirler.

Otistik çocuklarda çok çeşitli davranış bozuklukları gözlenebilir. Kendisine ve çevresine zarar verme, öfke ve ağlama nöbetleri, bağırma nöbetleri, tek tip tekrarlayıcı vücut hareketleri (sallanma, kendi etrafında dönme gibi) gözlenebilir.

Otistik çocukların en şaşırtıcı özellikleri, birçok alanda sınırlı becerileri olmasına karşın, bazı alanlarda sahip oldukları özel becerilerdir. Birçok otistik çocuğun, konuşmadan önce şarkı söylediği görülür; bazıları ise bir enstrümanı iyi çalabilirler. Bazı anne babalar da, çocuklarında müzik becerisinin yanı sıra kuvvetli bir hafıza olduğunu belirtmektedirler. Çocuğun yıllarca önce gittiği bir yeri, o yerdeki özel bir eşyayı unutmadığını, çok uzun şiirleri ezberleyebildiğini, televizyonda dinlediği çok uzun bir konuşmayı olduğu gibi tekrar edebildiğini sıklıkla anlatmaktadırlar.

Otistik çocukların diğer bir özel becerisi de sayılar ve sayısal ilişkiler üzerinedir. Bazıları sayıları çok çabuk öğrenirler ve çok güç işlemleri akıldan yapabilirler. Ayrıca, gördüğü resimleri çok iyi kopya eden, güzel boyayan, mekanik oyuncakları söküp takabilen, kar-maşık bulyapları kolayca tamam-layabilen çocuklara da rastlanmak-tadır.
Hastalığın nedenleri hakkında farklı açıklamalar yapılmışsa da bunlardan sadece, otistik çocuklar, normal çocuklarla karşılaştırıldıklarında doğum öncesi (anne karnındaki) dönemde, özellikle ge-beliğin ilk 3 ayında daha fazla gebeliğe olumsuz etki eden etkilere maruz kaldıklarının gösterilmiş olması anlamlı kabul edilmiştir.

Birkaç araştırmada otistik çocukların kardeşlerinin %2-4'ü otistik bozukluk göstermiştir, otistik çocukların kardeşlerinin otizm olma olasılığı, normal topluma göre 50 kat daha yüksektir. İkizlerle ya-pılan bir çalışmada otistik bozuk-luğun birlikte görülme oranı tek yu-murta ikizlerinde %92, buna karşın çift yumurta ikizlerinde %10 olarak bulunmuştur. Buna benzer doğuştan gelen pek çok hastalıkta da otizm görülebilmektedir.
Otistik, ömür boyu süren bir bozukluktur. Kural olarak, IQ'su 70' in üzerinde olan ve 5-7. yaşlarında iletişim dilini kullanan otistik çocuklarda hastalığın gidişatı iyidir.

Dr. Abdurrahman Okuyan

Ne içindeyim zamanın,Ne de büsbütün dışında;Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında,
Rüzgarda uçan tüy bile Benim kadar hafif değil.Başım sukutu öğüten Uçsuz, bucaksız değirmen;İçim muradıma ermiş Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık Olmuş dünya sezmekteyim,Mavi, masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim

Çevrimdışı Lika

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 3884
    • Herkonudan.com
Her 150 çocuktan biri otizm riski taşıyor
« Yanıtla #1 : 31 Mart 2009, 16:40:28 »
Otizm Platformu Koordinatörü Aylin Sezgin, her 150 çocuktan birinin otizm riski taşıdığını belirterek, 'erken teşhis için tarama testlerinin zorunlu sağlık hizmeti olmasını talep ediyoruz' dedi.

Sezgin, yaptığı açıklamada, otizmin doğuştan geliştiğini, beynin ve sinir sisteminin farklı yapısından veya işleyişinden kaynaklandığını belirterek, genellikle 3 yaşından önce ortaya çıkan otizmin bireylerin sosyal, iletişim, etkileşim ve davranışlarını olumsuz etkilediğini söyledi.

Tüm dünyada bilimselliği kabul edilmiş DSM-V ölçütlerine göre her 150 çocuktan birinin otizm riski taşıdığına dikkati çeken Sezgin, bu kriter baz alındığında Türkiye'de tüm nüfus içinde 450 bin, 0-14 yaş grubunda ise 125 bin otistik çocuk bulunduğunu belirtti. Sezgin,   otizm konusunda ailelerin bilinçlenmesi ve teşhis yöntemlerindeki gelişmeler nedeniyle 0-6 yaş grubunda teşhis sayısının giderek arttığını ifade etti.

Otizmin diğer engel gruplarından en önemli farkının, otizmli çocukların erken tanı ve yoğun eğitimle sorunların giderilmesinde büyük kazanımların sağlanması olduğuna işaret eden Sezgin, platform olarak erken teşhis için tarama testlerinin zorunlu sağlık hizmeti olmasını talep ettiklerini söyledi.

Sezgin, otizmin bugün için kabul edilen en önemli tedavi aracının, erken yaşta verilmeye başlanan yoğunlaştırılmış ve bireyselleştirilmiş özel eğitim olduğunu vurgulayarak, ''Erken yaşta tanı alarak, doğru yöntemlerle ve yoğun şekilde eğitim alan otizmli çocukların büyük çoğunluğu, bireysel ihtiyaçlarını karşılar duruma gelebilir, okula gidebilir ve yaşıtlarının sahip olduğu bazı becerileri edinerek toplumda yerine alabilir'' diye konuştu.

Dünyada bilimsel olarak kanıtlanan yoğun eğitim süresinin haftada 40 saat olduğunu dile getiren Sezgin, Türkiye'de devlet desteğiyle verilen aylık 10 saatlik eğitimin oldukça yetersiz olduğunu ifade etti. Sezgin, Türkiye'nin ekonomik şartlarını da göz önünde bulunduran Otizm Platformu'nun bu sürenin aylık 40 saate çıkmasını istediğini kaydetti.

''SADECE 2 BİN 114 ÇOCUK EĞİTİM ALIYOR''

Türkiye genelindeki devlet okullarındaki otistik öğrenci sayısının sadece 2 bin 114 olduğuna dikkati çeken Sezgin, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Otistik çocukların ve ailelerinin eğitim gereksinimlerinin karşılanmasının önündeki en önemli engel, ülkemizde otizmli çocuklara eğitim ve terapi verecek donamında ve yeterli sayıda öğretmen ve terapist olmaması ve yetiştirilememesidir. Bu engelin en önemli kaynağı ise üniversitelerimizde yeterli sayıda program ve öğretim üyesi bulunmamasıdır. Kurumlar üstü bir öneme sahip bu konunun ivedilikle çözüme kavuşturulabilmesi için geçici basit çözümlerden kaçınılmalı, kalıcı, orta ve uzun dönemli yöntemlerle bu eğitim açığı doldurulmalıdır.''

''FARKINDA MISINIZ'' KAMPANYASI

Birleşmiş Milletler'in (BM) otizme dikkat çekmek ve farkındalık yaratmak amacıyla 2 Nisan'ı ''Dünya Otizm Farkındalık Günü'', nisan ayını da ''Otizm Farkındalık Ayı'' olarak ilan ettiğini hatırlatan Sezgin, bu ay boyunca otizmle ilgili araştırmaların teşvik edildiğini ve bilinirliliğin arttırılarak, erken teşhis ve tedavinin yaygınlaştırılmasının hedeflendiğini belirtti.

Sezgin, 16 sivil toplum kuruluşunun bir araya gelmesiyle oluşan Otizm Platformu'nun da etkinlikler düzenleyeceğini bildirerek, ''Farkında mısınız'' adlı bir kampanya hazırladıklarını söyledi.

Kampanya kapsamında, tanıtım broşürleri, posterler, e-posta bilgilendirmeleri, radyolarda yayınlanmak üzere özel jingle hazırladıklarını, alışveriş merkezlerinde tanıtım stantları kuracaklarını anlatan Sezgin, ''Bu çalışmaların ülke genelinde yaygınlaşması için otizmden etkilenen ailelerin yanı sıra iş dünyasından duyarlı bireylerin ve medyanın da desteğini bekliyoruz'' dedi. 

AA
Ne içindeyim zamanın,Ne de büsbütün dışında;Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında,
Rüzgarda uçan tüy bile Benim kadar hafif değil.Başım sukutu öğüten Uçsuz, bucaksız değirmen;İçim muradıma ermiş Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık Olmuş dünya sezmekteyim,Mavi, masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim

Çevrimdışı Günbatımı

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 2490
  • Görelim Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler...
Otizm Nedir? Otizm Hakkındaki Tüm Gerçekler!..
« Yanıtla #2 : 11 Mayıs 2009, 11:40:00 »
AYRI VE AYKIRI BİR DÜNYA
OTİZM

Çocuk dendiğinde aklımıza neşe, canlılık, bitmek ve tükenmek bilmeyen bir enerji gelir. Genellikle çevremizde bu tip çocuklarla karşılaşır ve onların oyun ve hayal dünyalarını hayretler içinde seyrederiz.. Aslında çocukları sevimli ve cana yakın yapan bu özellikleridir. Ancak çevresinde olup bitenlere karşı ilgisiz , dış dünya ile adeta bağını koparmış, kendi dünyasında yaşamaya çalışan çocuklar da vardır. Bu çocukların en belirgin özellikleri sosyal ilişki kurmadaki yaşadıkları güçlüklerdir. Bu nedenle bebeklik dönemi sonrası toplum içinde bu çocukları hemen farkedebilirsiniz. Etraflarında örülü o kalın duvarı aşmak hatta bir pencere olsun açabilmek için hayli zorlanacağınız bu çocuklara otistik çocuklar denmektedir.

Yeni doğan her bebek yaşamın ilk günlerinde doğal otistik bir dönem geçirir.Yani çevresindeki insan ve eşyalara karşı ilgisiz ve dışarıdan gelen uyarılara karşı tepkisizdir. Ancak normal gelişim sürecinde bu dönem bir kaç hafta kadar devam eder ve giderek çocuk dış dünyaya açılmaya ve çevresiyle ve özellikle insanlarla ilgilenmeye ve ilişkiye girmeye başlar. Otistik çocukların çoğu normal sayılan ve çok kısa süren bu dönemi bir türlü aşamaz ve dışa açılamazlar. Karşısına anne geldiğinde kimse yokmuş gibi tepkisiz kalan ve adeta bir gülücüğü dahi esirgeyen bu çocuklar dikkatli bir gözlemci tarafından hemen farkedilebilirler.


HASTALIĞIN BELİRTİLERİ

Genellikle bebekliğin ilk iki yılı içinde otizme ait belirtilerin başlaması beklenir. Nadiren bu belirtiler daha geç yaşta da başlayabilir. Otizm belirtileri çocuğun yaşına ve gelişim düzeyine göre çok farklılıklar gösterebilir. Bebekliğin ilk dönemlerinde annelerin ilk farkettikleri çocuklarının diğer çocuklara nazaran daha az güldükleridir. Annenin bedensel teması, çocuğunu kucaklaması ve öpmesi her çocuğun arzuladığı bir işlev olmasına karşın bu çocukları rahatsız eder. Adeta sevilmekten hoşlanmazlar ve tepki gösterirler. Ana babanın seslenmesine karşı yanıt vermemeleri nedeniyle çoğu aile çocuklarının sağır olduğunu dahi düşünebilir. Çevredeki insanların görünümleri, giyisileri dikkatlerini çekmez. dışarıdan izlendiğinde adeta odada kimse yokmuş gibi davranırlar. İnsanlarla göz göze gelmekten kaçarlar. Yalnızlığı severler ve yalnız bırakılmaya tepki göstermezler. Normalde çocuklar uyumadıkları dönemlerde yatakta kalmak istemez anneden ilgi beklerler. Ancak bu çocuklar uyumadıkları halde saatlerce yatakta sessizce kalabilirler. İlk dönemlerde anne ve babayı diğer insanlardan ayırmakta güçlük çekmelerine karşın yaşları ilerledikçe anne babaya bağlılıkları aşırı derecede artabilir ve ayrıldıklarında yoğun sıkıntı yaşayabilirler.
 
Otistik çocuklar en çok konuşma gecikmesi şikayeti ile hekime getirilirler. Bedensel gelişimi yaşına uygun olan çocuğun konuşması yaşıtlarına göre oldukça geridir. 5 yaşına geldiklerinde ancak % 50 si tek kelimelerle konuşabilir. Konuşmayı ilişki kurmaktan çok ihtiyaçların giderilmesi için kullanırlar. Bir kısmı ise ileri yaşlarda dahi konuşamaz ya da konuştukları anlaşılamaz. Konuşmanın geriliği yanında bu çocuklarda söylenen sözcükleri tekrarlama ve kelime uydurma gibi konuşma bozuklukları görülebilir. Konuşmadaki bütün bu gerilik ve bozukluklar çocuğun ilişki kurmadaki zorluğunu bir kat daha artırır.

Her yaş çocuğu kendi yaşıtlarıyla oynamaktan hoşlanır. Yaşıtlarıyla bir araya geldiğinde onlarla ilgilenir ve oyun kurmaya çalışır. Otistik çocuklar ise hep yalnız olmayı tercih eder, çocukların içine karışmaz, hep bir köşede yalnız başına oynarlar. Kendi özel davranış biçimleri ile diğer çocuklardan hemen ayırt edilebilirler. Örneğin kendi etraflarında defalarca dönme, tek ayak üzerinde zıplama ve odanın içinde bir köşeden diğerine koşma gibi amaçsızca terarlanan hareketleri vardır. El çırpma, tüm bedeni sallama gibi olağan dışı beden hareketleri dikkat çekicidir. İlgi alanlarının kısıtlılığı nedeniyle belirli oyuncaklarıyla hep aynı biçimde ve tekrar tekrar oynarlar. Evde bulunan bazı nesnelere aşırı ilgi gösterebilirler. Mekanik aletlere ve dönen nesnelere ilgileri büyüktür. Bazı nesnelere karşı duygusal olmayan ve bize göre anlamsız aşırı bağlılıkları vardır. Bir parça sicim ya da gazoz kapağı onlar için vazgeçilmez birer nesne olabilir. Yaşam içindeki olağan değişimlere karşı direnç gösterirler. Ev içinde bir eşyanın yerinin değişmesine izin vermez, eve alınan yeni bir eşyayı kullanmak istemezler. Değişime karşı bu direnç ailenin hayatında kısıtlamalara neden olacak derecede rahatsızlık verici olabilir.

Tepkileri ani ve yersiz olabilir. Öfke patlamaları, kendine zarar verici davranışlar ya da uygunsuz sevinç nöbetleri gözlenebilir. Yaş ilerledikçe çocuğun çevresiyle aktif ilişkiye girmesi artabilir ancak sınır koyamama gibi uygunsuz davranışlar devam eder. Daha ileri yaşlarda zekası normal olan çocuklarda önceden olan olayları detaylı hatırlama ve akılda tutmalar görülebilir. Müzik, hafızada tutma ve okuma gibi bazı özel alanlarda garip ve akıl almaz becerileri olabilir.

Otistik çocukların aile tarafından hekime ilk getirilme nedeni genellikle konuşmalarındaki gecikmedir. Oysa daha ilk yıl içinde çocuğun dış dünyaya kapalılığı ilgili bir anne tarafından fark edilebilir. Kendisi ile dış dünya arasında kalın bir duvar olan bu çocuklar annelerinin gösterdiği sevgi ve ilgiye adeta kayıtsız kalırlar. Bir annenin bunu fark etmemesi mümkün değildir. Ancak çocuğuna karşı ilgisiz ve sevgisini gösteremeyen anneler bu bozuk gidişi anlamayabilirler.

Otistik çocukların bir çoğunda zeka düzeyi normalin altındadır. Bu çocuğun genel olarak işlevselliğini azaltan bir faktördür. Yapılan araştırmalar otizmin toplumda yaklaşık 10.000 çocuktan 4 ünde görüldüğünü göstermiştir. Erkek çocuklarda kızlara oranla 4-5 kat daha fazla sıklıkta görülür. Otistik çocukların kardeşlerinde bu hastalığın görülme sıklığı normal çocuklara oranla daha fazladır.
« Son Düzenleme: 11 Mayıs 2009, 11:42:42 Gönderen: günbatımı »
Dua'sız üşürmüş yürekler!
Sana bir dua eden olsun, senin de bir dua ettiğin...
Bilmezsin hangi kırık gönlün duasıdır karanlıklarını aydınlatan,
Sana ummadık kapılar açan.
Bilmezsin kimin için ettiğin duadır, seni böyle ayakta tutan...


Hz. Mevlana 

Çevrimdışı Günbatımı

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 2490
  • Görelim Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler...
Otizm Nedir? Otizm Hakkındaki Tüm Gerçekler!..
« Yanıtla #3 : 11 Mayıs 2009, 11:43:47 »
NEDENLERİ

 Otizmin gelişimsel bir hastalık olduğu düşünülmekte ve nedeni konusunda araştırmalar hala devam etmektedir. Birlikte zeka geriliği ve epilepsi nöbetlerinin sık bulunması biyolojik nedenlerin daha ön planda olduğunu göstermesi açısından dikkat çekicidir. Kardeşler ve ikizler üzerinde yapılan arştırmalar genetik faktörlerin önemli olduğunu düşündürmektedir. Uzun yıllar otizmin nedeni olarak anne bebek arasındaki iletişimsizlik konu edilmiş ve bu çocukların annelerine çocukla duygusal ilişki kurmada yetersizliklerini anlatmak için buzdolabı anne yakıştırması yapılmıştır. Ancak daha sonra aynı anne babadan doğma diğer çocuklarda benzer sorunların olmaması ve tüm otistik çocukların annelerinin de buzdolabı anne modeline uymaması bu görüşü destekleyen verilerin yetersiz kaldığı fikrini doğurmuştur. Otizmin ensefalit, frajil x sendromu, fenilketonüri ve doğumsal kızamıkçık enfeksiyonu gibi bazı tıbbi durumlarla birlikte de daha sık görülebilmesi ve bu çocukların yaklaşık % 25 inde epilepsi nöbetlerin de bulunması nedeni nörobiyolojik alanda arama zorunluluğunu gündeme getirmiştir.


TEDAVİ
Nedenin kesin olarak bilinememesi tedavi yaklaşımlarını sınırlamaktadır. Şurası unutulmamalıdır ki otizm tedavisinin ilk ve en önemli aşaması ailenin hastalık hakkında bilgi sahibi olmasıdır. Çünkü tedavi içinde aile aktif olarak rol almalıdır. Bunun için tedavi ekibi ile işbirliği yapmak zorundadırlar.

Gerginliğini üzerinden atamamış, sabırsız ve beklentisi yüksek olan ailelerin tedaviyi sürdürebilmeleri imkansızdır. Hastalığa özgü bir ilaç henüz yoktur. Ancak kendine ya da etrafına zarar veren, huzursuz, uykusuz, aşırı hareketli çocuklara bazı ilaçlar kullanılmaktadır.

Şu anda asıl olarak üzerinde durulan çocukları otistik halden çıkarmaya yönelik davranış ve eğitim programlarıdır. Burada amaç çocuğun sosyalleşmesini ve ilİşki kurabilmesini sağlamaktır. Çocuğun zeka düzeyine göre konuşma ve okuma yazma eğitimi verilebilir. Bu çabaların asıl amacı çocuğun dış dünyaya uyumunu sağlamaktır. Bu programların yetkili ve ehliyetli insanların katkısıyla sürdürülmesi gerekir. Kısa vadede sonuç beklemek doğru olmaz. Tedaviden alınacak sonuç çocuğun zeka düzeyi ile yakından ilgilidir. Zeka düzeyi düşük , konuşması geri çocukların tedaviden yararlanma oranları oldukça düşüktür. Otistik çocukların ancak % 10 u ileriki yaşamlarında başkalarına muhtaç olmadan yaşamlarını sürdürebilirken büyük kısmı yardımsız ve bağımsız yaşayamaz.
« Son Düzenleme: 11 Mayıs 2009, 11:45:41 Gönderen: günbatımı »
Dua'sız üşürmüş yürekler!
Sana bir dua eden olsun, senin de bir dua ettiğin...
Bilmezsin hangi kırık gönlün duasıdır karanlıklarını aydınlatan,
Sana ummadık kapılar açan.
Bilmezsin kimin için ettiğin duadır, seni böyle ayakta tutan...


Hz. Mevlana 

Çevrimdışı Günbatımı

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 2490
  • Görelim Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler...
Otizm Nedir? Otizm Hakkındaki Tüm Gerçekler!..
« Yanıtla #4 : 11 Mayıs 2009, 11:47:35 »
OTİSTİK ÇOCUKLARDA DİKKAT ÇEKİCİ BAZI ÖZELLİKLER

- Kendisini çevresinden uzaklaştırma ve kendi dünyasında yaşama

- Cansız nesnelere insanlardan daha fazla ilgi gösterme

- Sebebsiz gülümseme, gülme ve ağlamalar

- Söylenen sözleri anlamsızca tekrarlama

- Konuşması yaşıtlarına göre gerilik

- Cümle içinde kelimelerin yerlerini yanlış kullanma

- Anlamsız yeni kelimeler uydurma

- Göz göze gelmekten ısrarla kaçınma

- Kucağa alınmayı beklememe

- Değişikliklerden kaçınma

- Arka arkaya anlamsızca bazı hareketlerin tekrarı

- Hafıza, müzik ve okuma gibi alanlarda garip becerilerinin olması

- Kendine zarar verici hareketler

- Dış uyaranlara (ışık , ses gibi ) anormal cevap verme

- Belli nesnelere aşırı bağlanma (ip parçası, gazoz kapağı gibi)

- Diğer çocuklarla ilişkiye girememe

- Aşırı korkulu ve tedirgin bir hal içinde olma

Dua'sız üşürmüş yürekler!
Sana bir dua eden olsun, senin de bir dua ettiğin...
Bilmezsin hangi kırık gönlün duasıdır karanlıklarını aydınlatan,
Sana ummadık kapılar açan.
Bilmezsin kimin için ettiğin duadır, seni böyle ayakta tutan...


Hz. Mevlana 

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Otistik Dahiler
« Yanıtla #5 : 04 Kasım 2010, 21:56:48 »
Otistik dahi-Daniel Tammet

29 yaşındaki otistik Daniel, muazzam büyüklükteki sayıları resim olarak aklında tutuyor. Bir haftada en zor dili öğreniyor

DUSTİN Hoffman’ın canlandırdığı “Yağmur Adam” filmindeki otistik karakterin bir benzeri de İngiltere’de yaşıyor. 1979’da dünyaya gelen Daniel Tammet, muazzam büyüklükteki sayıları aklında tutabiliyor ve her dili 1 hafta gibi kısa bir sürede öğrenebiliyor. Daniel, 100 bine kadar tüm sayıları zihninde resim şeklinde

görüyor. Mesela 89 sayısı onun zihninde kar yağışı resmi. 289 sayısını çirkin olarak görüyor. 333 ise çekici. Çarpım işlemlerinde iki şeklin birbiriyle çarpışıp üçüncüsünü ortaya çıkardığını düşünüyor. Sonsuza kadar giden pi sayısını ezbere en uzun söyleyebilen kişi unvanını taşıyor. 5 saatte 22 bin 514 hanesini ezbere söyledi. İngilizce, Fransızca, Fince, Almanca, İspanyolca, Litvanyaca, Romence, İzlandaca gibi 10 dili okuyup konuşabiliyor. Dünyanın en zor dilleri arasındaki İrlandaca’yı bir haftada öğrenerek İrlanda televizyonunda kendi dillerinda demeç verdi. Hatta “manti” adında yeni bir dil yarattı.

NASA, Dustin Hoffman'in canlandirdigi "Yagmur Adam" karakterine esin kaynagi olan ve hafizasinda 9 bin kitap bulunan 54 yasindaki otistik Kim Peek'i incelemeye aldi. Insan beyninin sirlarina ermeye çalisan NASA, aritmetik hafizasi ile herkesi sasirtan ve bu yetenegiyle Oscar ödüllü "Yagmur Adam" filmine konu olan Kim Peek'in beynini incelemeye basladi. Kitaplari kisa bir sürede okuma yetenegine sahip olan Kim Peek'in hafizasinda 9 bin kitap bulunuyor. ABD'deki pek çok kentin haritasini da ezbere bilen Peek, dünyada yasanmis bütün büyük olaylari da tarihleriyle hatirlayabiliyor.

Scientific American dergisinde yayinlanan konuyla ilgili makalenin yazarlarindan Darold Treffert, "Kim'in hikayesi, bize insan beyninin düsündügümüzden daha yetenekli oldugunu ortaya koyuyor. Tipki diger bilginlerde oldugu gibi, beyninin bir kismi devre disi kalirken, öteki taraflarda yasanan gelismeler dikkat çekici yeni kabiliyetler kazandirmis. Bu da bize hepimizin kayda deger bir gizli entelektüel potansiyelimiz oldugunu gösteriyor. Ancak Kim ve diger dahileri inceleyerek, bu güçlerimizi nasil uyandirabilecegimizi ögrenebiliriz’ dedi.

IQ TESTINDE VASAT NASA da uzun uzay yolculuklarinda astronotlarin beyninin nasil çalistigini çözebilmek için Kim’in beyninin nasil çalistigini desifre etmek istiyor. Simdi 54 yasinda olan Kim’in dogdugunda beyin kökünde bulunan beyincigi tam gelismemisti, ayrica iki beyin lobunu birbirine baglayan köprücüklerden bulunmuyordu. 4 yasina kadar konusamayan ve küçüklügünde özürlü oldugu sanilan Peek, ileriki yaslarda yetenekleriyle herkesi sasirtmaya basladi.

Gerçi IQ testlerinde vasat sayilacak 87 puana ulasabiliyor, ama bazi alanlarda zirve yaparken, bazi alanlarda da hiç performans sergileyemiyor. Gömleginin dügmelerini bile ilikleyemeyen ancak hafizasina aldigi kitaplari, hangi tarihin haftanin hangi gününe denk geldigini sip diye söyleyebilen Kim Peek için babasi, ‘Okuduklarinin yüzde 98’ini hatirliyor. Hard diske yazilim kopyalamak gibi, ama Kim’in hafizasi asla çökmüyor’ diyor.

Neler Yapabiliyor? Hafizasinda 9 bin kitap bulunuyor. Herhangi bir tarihin haftanin hangi gününe denk geldigini söyleyebiliyor. ABD’deki bazi kentlerin haritalarini oldugu gibi hafizasina almis durumda. Klasik müzige özel ilgisi var.

Dinledigi parçanin hangi bestekara ait oldugunu, ne zaman yazilmis oldugunu hemen söylüyor. Dünya tarihindeki büyük olaylari, tarihlerini, aktörlerini hatirliyor. Telefon kodlarini, posta kodlarini ezbere biliyor. Filmleri, konulari ve oyunculariyla hatirliyor.

bilinmeyenler.org

********************************************

İddia sahibi bir uzman
     
DÜNYANIN gelmiş geçmiş en büyük fizik bilginleri Albert Einstein ile Isaac Newton, otizmin özel bir formu olan "Asperger Sendromu"ndan mustaripti. Bu iddianın sahibi de dünyanın en önemli otizm uzmanları arasında yer alan, Cambridge Üniversitesi'nden Prof. Simon Cohen Baron...
     
İletişim kuramıyorlardı
     
BARON'A göre, her iki dâhi de çevreleriyle iletişim kurmada büyük zorluklar yaşadı. İlgi duydukları konuları takıntı haline getirdi ve sosyal ilişki kurmakta oldukça beceriksizdi. Prof. Baron, "Bunların hepsi 'Asperger Sendromu'nun tipik göstergeleri" diyor.
     
Uzun sohbet edemezler
     
ÜNLÜ izafiyet teorisini ortaya atan Albert Einstein ancak 3 yaşına geldiğinde konuşmaya başlamış, 7 yaşına kadar da sorulan sorulara önce kendi kendine alçak sesle prova yaptıktan sonra cevap vermişti. Uzun sohbetlerden kaçınan Einstein, yetişkin olarak da çok kötü bir konuşmacı olarak tanındı.
     
Konuşmayı sevmezler
   
KAYITLARA göre Newton'ın durumu ise Einstein'dan bile kötü. Yerçekimi yasasını formüle eden dahi fizikçi hemen hemen hiç konuşmaz, hatta bir konuya konsantre olduğunda yemek yemeyi unuturmuş. "Asperger Sendromu" hastalarının zekâ düzeyleri ortalamanın üzerinde; ancak sosyal olarak başarısız...

(milliyet)
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Otistik Dahiler
« Yanıtla #6 : 04 Kasım 2010, 22:00:12 »
Savant Sendorumu ve Otistik Dahiler
Diğer insanlara sıkıcı gelen uğraşlar otistleri mutlu ediyor ki bu da eşsiz bellek yetilerinin bir koşulu. Fakat ‘uzmanlıklarını’ sadece ‘kuru ezber ve alıştırmalara’ borçlu değiller, örneğin günleri hesaplarken karmaşık matematik formüllerini kendi kendine geliştirdikleri sanılıyor.

Howard Potter boğazına düşkün biri, özellikle de patates püresi ve bezelyeyi çok seviyor. Bir keresinde henüz çocukken bir öğle yemeğinde kardeşinin tabağındaki bezelyelere göz attığında ‘Ona iki tane daha fazla bezelye koydun’ diye yakınmıştı. Ve annesi büyük bir şaşkınlıkla bezelyeleri saydığında Howard’ın haklı olduğunu görmüş.

Howard bugün 37 yaşında ve ailesiyle birlikte yaşıyor. Genç adamın sayılara karşı tuhaf bir duyarlılığı var. Bir sayının karekökünü ya da 1 Eylül 30 000’in hangi güne geleceğini bir çırpıda hesaplayıveriyor.

Bebekken uykusuzmuş

Bebekken oldukça uykusuz olan Howard’ın takvime olan ilgisi çok erken yaşta başlamış. Hiçbir zaman insanların yüzüne bakmaz ve iletişim kuramazdı diye anlatıyor annesi. Howard bir otist. İlkokulda çok zorlanmış, hatta zeka testinde de ancak 90’ın biraz üzerine ulaşabilmişti Ğ yani ortalamanın altındaydı. Hiçbir zaman meslek sahibi olamadığı için de hala ailesine bağımlı olarak yaşıyor.

Ama geçtiğimiz yıllarda yine de çok şey öğrenmiş. Diğer insanlara gülümsemek ya da köşedeki dükkandan çikolata almak gibi. Bununla birlikte ara sıra sokakta karşı karşıya geçerken sanki aklını kaçırmış gibi birden bire yolun ortasında öylece dikiliverdiği zamanlar da oluyor. .

İsviçre’nin şampiyonluğu

Howard’la konuşmak hiç de kolay değil. Yalnızca somut sorulara yanıt veriyor: İsviçre en son hangi yılda futbol dünya şampiyonasına katıldı? ‘1994’. Kısa bir süre sonra da: ‘Daha önceleri de 1962 ve 1966 yıllarında katılmıştı’ diye ekliyor.

Howard gibi insanlar bilim dünyasını şaşırtır. Ne de olsa ilginç yetenekleri ortalamanın altındaki zekayla çelişmekte. İngilizce’de Savants olarak adlandırılan bu kişilere eskiden ‘idiots savants’ (budala bilginler) deniyordu.

Bugün dünya genelinde yaklaşık olarak 50 Savant yaşıyor. İngiliz Christopher Taylor kendi kendine Fince, Lehçe ve diğer birçok dili öğrenmiş. Gözleri görmeyen Amerikalı Leslie Lemke ise hayatında hiçbir zaman piyano dersi almamasına rağmen radyoda dinlemiş olduğu Çaykovski’nin birinci piyano konçertosunu hatasız olarak çalabiliyor. İngiliz Joshua Whiethouse henüz dokuz yaşındayken sadece televizyonda görmüş olduğu New York’u mükemmel bir şekilde resmetmişti.

Nasıl beceriyorlar?

Peki Savantlar bunları nasıl becerebiliyorlar? Ve niçin diğer alanlarda aynı başarıyı gösteremiyorlar? Bu tür sorularla psikolog ve sinirbilimcilerini bile zorluyor. Hatta her insanın gizli bir Savant olduğunu bile öne sürenler var. Beynimizde olağanüstü bir duyma, resim ve matematik yetisi saklı diyor bilim adamları.

Ancak bugüne değin bilinen tüm Savantların otist olduğu da bir gerçek. Bu yüzden otizmin iyice anlaşılması gizemli Savant sendromunun açıklanmasında önemli bir çıkış noktası olmuştur.

Londra Üniversitesi psikoloji profesörü Beate Hermelin, otizm ve Savant araştırmaları konusunda bir numara. Çocukluğunda Sigmund Freud’un kucağında oturduğunu söyleyen Hermelin bugün 85 yaşında olmasına rağmen hala bilim yapıyor.

Bir yakının arkadaşı olan Freud’a hala hayranlık duysa da derinlik psikolojisi (psikanaliz) kendi uzmanlık dalında bazı yanılgılara yol açmış. ‘Otizmin kökleri erken çocukluk dönemindeki travmalara inmiyor’ diye düzeltiyor eski teoriyi uzman. Yani olumsuz deneyimlerin psikanalitik yöntemlerle araştırılması yararsız.

Otistlerin şaşırtıcı dünyası

Otizmin ilk tanısı, rahatsızlığı, 1940’lı yıllarda ‘Diğer insanlarla iletişim zorluğu’ şeklinde açıklayan Amerikalı çocuk psikiyatrı Leo Kanner’e kadar uzanır. Otistler diğer insanları obje gibi algıladıklarından, düşüncelere ve duygulara sahip olduklarını kavrayamıyorlar. Diğer belirtiler ise kısıtlı ilgi alanı, konuşma bozukluğu ve bazı olaylara takılıp kalmaktır.

Hermelin, otistlerin dünyayı ‘tehlikeli ve kontrol edilemez bir kaos’ olarak algıladıklarını düşünüyor. Bu nedenle rahatlatıcı etki yapan ritüel davranışlara sığınmalarını pek şaşırtıcı değildir. Mesela Howard’ın gözlük sapıyla dakikalarca dolabın üzerindeki tozları kazıması gibi.

Takvimlerdeki düzen birçok otistin ilgisini çekiyor diyor Hermelin. Ve diğer insanlara sıkıcı gelen uğraşlar otistleri mutlu ediyor ki bu da eşsiz bellek yetilerinin bir koşuludur. Fakat ‘uzmanlıklarını’ sadece ‘kuru ezber ve alıştırmalara’ borçlu olmadıklarını söyleyen Hermelin, Howard’ın günleri hesaplarken yararlandığı karmaşık matematik formüllerini kendi kendine geliştirdiğini sanıyor.

Filme konu oluyor

Araştırmacı ilk deneylerinden birinde otistleri ve aynı zeka seviyesindeki diğer kişileri karşılaştırırken deneklerden, ‘Neşeli çocuklar keyifle oynuyorlar’ gibi anlamlı ve ‘Yumuşak çerçeveler hırslı yiyorlar’ gibi anlamsız cümleleri ezberlemeleri istemiş.

Otist olmayanlar anlamlı cümleleri daha kolay hatırlarken, bu kriterler otistlerde hiçbir şey ifade etmemiş. Hermelin’e göre otistler dikkatlerini algılananların birleştirilmesine, kavramlara ve anılara vermek yerine kısıtlı bilgiler ve detaylarla ilgileniyorlar.

Hermelin, pilot araştırması sayesinde bilim dünyasında önemli bir yer edindikten bir müddet sonra Dustin Hoffman, ‘Yağmur Adam’ filmindeki rolü için otistlerin matematik yetisi hakkında bilgi isteyince, Hermelin’in araştırma sonuçlarının bir kısmı böylece filmdeki Raimund rolünde kullanılmış. Örneğin kutusundan dökülen kibrit çöplerinin sayısını tek bakışta bulmak gibi.

Düşünce tarzları ilginç

Savantların güçlü yönleri aynı zamanda zayıflıklarıdır diyor Hermelin. Yetenekli otistler bile detaylara bakmaktan bütünü göremiyorlar. Örneğin otist bir kıza bir yatak resmi gösterildiğinde yorganı ve çarşafı hemen tanımış; fakat kenarı fırfırlı yastık gösterince araştırmacının aldığı yanıt, Ravioli olmuş. Çünkü yastık, gerçekten de Ravioli biçimindeymiş.

Hermelin, otist ve savantların düşünme tarzlarını araştırırken sinirbilimcileri de sonuçları değerlendirmeye çalışıyorlar.

‘Otistlerde, beynin yüksek işlevli bölgeleri çalışmıyor’ diyor Avustralya Ulusal Üniversitesi’ne bağlı Zeka Araştırmaları Merkezi’nden Allan Snyder. Bu yüzden de kavramsal düşünme yetisinden yoksun olan otistler, bir tür ‘filtre edilmemiş bilgi işlem mekanizmasına’ sahiptir ki bu da onlara büyük bir avantaj sağlar. Bunu görme süreciyle karşıtlaştırabiliriz diyor Snyder.

Ağtabaka uyarıldığında, görüntünün bilinçli bir şekilde algılanması yaklaşık olarak bir çeyrek saniye içinde gerçekleşir. O andan itibaren resmin rengi, biçimi ve mekan içindeki konumu uzmanlaşmış beyin bölgeleri tarafından işlenmekte. Farklı izlenimler önce bir motifte birleştirildikten sonra bunu anlamlarla birleştiren beyin bölgeleri devreye girer. Son ürün ise bilincimize yansır.

Oysa savantlarda tüm ara adımlar süzülmeden bilince ulaşır, dolayısıyla da resim tüm detaylarıyla birlikte görülür. Tıpkı fotoğraftaki piksellerin ayrı ayrı görülmesi gibi diye açıklıyor bu durumu Snyder.

İki farklı ağ

Araştırmacı bellek işlemlerinde iki farklı ağın bulunduğunu sanıyor: biri dallı budaklı semantik ve kavramsal zekayla, diğeri ise daha basit olan ve yüksek işlevli bellekle bağlantılı olmayan otomatik bellekle ilgili. Normal insanlarda diyor Snyder, basit ağ düzenindeki elektrik etkinliği daha karmaşık olanın yanında zayıf kalır; oysa savantlarda tam tersi bir durum söz konusu. Peki ama neden?

Bu sorunun yanıtıyla ilgili ilk kanıtlar yetmişli yıllardaki bir pilot araştırmayla ortaya çıkmıştı. Otistlerin beyinlerini mercek altına alan nörobiyologlar 17 otistten 15’inin sol beyin yarısında bazı bozukluklar saptadılar ve bu 15 otistin tümü de savant idi.

Hemen hemen tüm savantların kısıtlı yetileri matematik, müzik veya resimle ilgili yeteneklerin işlendiği sağ beyin yarısında yer almakta. Nörobiyologlar, savantlarda, sağ beyin yarısının sol beyin yarısındaki bozuklukları telafi ettiğini düşünüyorlar. Ve bu durum genelde embriyon gelişimi sırasında yaşanan bir testosteron zehirlenmesine bağlanmakta.

Sol beyin yarısının gelişimi kural olarak sağ beyin yarısından daha uzun sürer. Bu nedenle de bu hassas dönemde doğum öncesi etkilerden zarar görme olasılığı daha fazladır. Testosteron hormonu erkek ceninde sol beyin yarısındaki sinirsel işlevleri zayıflatabiliyor. İşte bu yüzden de erkeklerde sağ beyin yarısı daha büyüktür.

Türkçe de biliyor

Otizm ve savant sendromu gerçekten de erkeklerde daha sık görülmekte. Amerikalı psikiyatr ve savant araştırmacısı Darold Treffert gibi uzmanlar sol beyin yarısındaki bozuklukların kavramsal süreçleri engellediğini ya da zayıflattığını tahmin ediyorlar. Bu nedenle de savantlar daha basit ağ sistemiyle idare etmek zorundalar.

Bilim adamları bununla birlikte Christopher Taylor’un yeteneklerini beyin yarısı teorisiyle çözemediler. Kısıtlı yetisi dille ilgili. Ve beyin araştırmacıları (Christopher gibi sağ elini kullananlarda) konuşma merkezini, sol beyin yarısına sınıflandırıyorlar. Christopher bugün kırklı yaşlarda ve savantlar arasında bile bir istisna sayılır.

Bugüne değin Danca, Fince, Fransızca, Yunanca, Hintçe, İtalyanca, Norveççe, Portekizce, Rusça, İsveççe, Türkçe ve hatta Tuareg’lerin Berberi dili de dahil olmak üzere 20’inin üzerinde yabancı dil öğrenmiş. ‘Christopher bu açıdan otistlerin tipik kavramsal stratejilerinden ayrılıyor’ diye açıklıyor Hermelin.

Fakat Christopher, mesela dillerin sözcük veya hece gibi elementlerini öğrenirken, gramer veya semantik yönlerini dikkate almıyor. Örneğin ‘Who can speak German?’ sorusunu ‘Kim bilir konuşmak Almanca ?’ şeklinde çeviriyor. Ama buna rağmen yine de müthiş bir yeteneğe sahip: Kısa bir süre önce gerçekleştirilen dil testinde iki dille büyüyen Londra Üniversitesi Fransız Filolojisi profesörüyle yarışacak kadar başarılı olmuş Christopher.

Örtülü olarak herkeste var

Bazı beyin araştırmacıları tüm insanların gen bazından teorik olarak bu tür dil yetisine sahip olduğunu sanıyorlar. Snyder örneğin, savant türü düşünme tarzının normal insanın beyninde de bilinçsiz olarak varolduğunu ancak bunların daha kavramsal süreçlerle örtüldüğünü öne sürüyor. Demek ki hepimiz otistler gibi düşünmeyi öğrenebiliriz.

Hatta bu hedefi yakalamış insanlar bile var, her ne kadar zorunlu olarak olsa da. Yucaipa Crafton Hills Koleji (Kaliforniya) sinirbilimcileri sol şakağına mermi saplanan dokuz yaşındaki bir çocuğu muayene etmişlerdi. Kaza sonucunda sağır ve dilsiz olan çocuk zihinsel yetilerini de yitirmesine karşın ilginç bir biçimde olağanüstü yetenekler kazanarak birden bire yarış motosikletleri ya da teknik aletler tasarlamaya başlamıştı.

Kaliforniya Üniversitesi’nden Bruce Miller ise frontal (alın) ve temporal (şakak) kemiklerinde hasarlar bulunan 12 hastayı kontrolden geçirdikten sonra hastaların, hastalığın başlangıcından itibaren birden bire kısıtlı yetenekler geliştirdiklerini saptamış. Bazıları birden bire mükemmel resim yapmaya başlarken, diğerleri de olağanüstü bir işitme duyusuna kavuşmuştu. Tüm hastalardaki hasarlar beynin sağ yarısındaydı.

İlk kanıtlar

Ve Miller, beyin etkinliklerini dokuz yaşındaki bir savantla karşılaştırıp önemli benzerlikler bulunca, beyin yaralanmalarının normal insanları savanta dönüştürebildiğinden yola çıkan bilim adamları ilgili bölgelerde hedefe uygun bir uyarımın etkisinin bulunabileceğini düşünmeye başladılar.

Ve böylece Flinders Üniversitesi (Adelaide, Avustralya) bilim adamlarından Robyn Young konuyla ilgili ilk sağlam kanıtları sundu. Kafaiçi manyetik uyarımın yinelenerek verilmesine dayanan yöntemden (rTMS: repetetive Transcranial Magnetic Simulation) yararlanan Young, Miller’in hastalarında hasarlı olan şakak loplarındaki bir bölgeyi uyarmak için 17 öğrencinin kafasına metal bobinleri iliştirdikten sonra beyinlerinde elektrik akımlarını harekete geçiren bir manyetik alan yaratmış.

Deneklerden beşi uyarımlar sayesinde savantlardakine benzer yetiler kazanırken, bazıları takvim dahisi olmuş. Hatta içlerinden biri birden bire mükemmel hayvan resimleri yapmaya başladı diyor Young, fakat aleti kapattığında denek bu yetisini kaybetmişti.

Peki ama deneklerin üçte ikisinden fazlası uyarımlara neden hiç reaksiyon göstermemişti? Young, kalıtımın da önemli bir rol oynadığını tahmin ediyor. ‘Bana göre hepimiz tüm biyolojik koşullara sahibiz. Ama bilindiği gibi yine de her insan futbol yıldızı olamıyor.’

Die Zeit’da yer alan araştırmaya göre (30/03) Tübingen Üniversitesi’nden Niels Birbaumer buna karşın zihinsel yetilerin sadece doğru alıştırmaların bir sonucu olduğuna inanıyor. Birçok uzmanın bu görüşe katılmaması bile sinirbilimciyi rahatsız etmiyor.

Şu sıralar çok sayıda savantın beyin akımlarını kaydetmekle uğraşan bilim adamı çok yakında öğrencilerine benzer uyarım potansiyellerini beyinlerinde üretmelerini öğretecek. ‘Hepimizde savantlık var’ diyor Birbaumer. ‘Yapmamız gereken şey sadece Yağmur Adamı eğitmektir.’

Deha ve Zeka
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Otizm genetik mi 1?
« Yanıtla #7 : 18 Ağustos 2011, 20:04:52 »
Otizm genetik mi?

Kim haklı, kim değil siz karar verin...

04.01.2011tarihli Cumhuriyet Gazetesinde Prof. Ahmet Aydın ile Nükleer Tıp Uzmanı Dr. Cem Kınacı ile yapılan bir röportaj yayınlanmıştı. ‘Otizm kirlilikle artıyor’ başlıklı bu yazıda otizmde görülen artışın genetik kaynaklı olmaktan çok dünyada artan çevresel ve teknolojik kirlilik ve yanlış beslenme kaynaklı olduğu vurgulanıyordu.

Daha sonra İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr Nahit Motavalli Mukaddes, 14.01.2011tarihli Cumhuriyet-Bilim Teknik Dergi’sinde yayınlanan Otizm Üzerine Yanlış Haber başlıklı yazısıyla bu röportajdaki görüşleri şiddetle eleştirdi. Bunun üzerine Prof. Dr. Ahmet Aydın bu eleştirileri cevaplayan bir yazı yazdı. Ama aradan aylar geçmesine rağmen cevabi yazı çeşitli bahanelerle Cumhuriyet Gazete’sinde yayınlanmadı. Bültenimizin mevcut sayısını karşılıklı olarak yazılmış bu yazılar ile yayınlanmayan cevabi yazıya ayırdık. Kim haklı kim değil siz karar verin.
 
Yazı I: Söz konusu Röportaj (04.01.2011tarihli Cumhuriyet- gazetesinde yayınlandı)
 
Dünyadaki çevre kirliliği ve teknolojik kirliliğin otizmin artmasını tetiklediği vurgulandı.
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Ahmet Aydın ile Nükleer Tıp Uzmanı Dr. Cem Kınacı dünyadaki çevre kirliliği ve teknolojik kirliliğin otizmin artmasını tetiklediğini vurguladı. Uzmanlar, otizme neden olan etmenlerin ortadan kaldırılmasıyla hastalığın tedavi edilebileceğini söyledi.

Yaygın gelişimsel bozuklukların içinde yer alan “otizmin” dünyada ve ülkemizde çok hızlı bir şekilde artış gösterdiği, her 150 çocuktan birinin otistik olduğu belirtiliyor. Bilim dünyasından çok sayıda hekim, otizmin bilinen kesin bir tedavi yönteminin olmadığını ifade ederken İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Aydın ile Nükleer Tıp Uzmanı Dr. Cem Kınacı otizmin tedavisinin mümkün olduğunu savunuyor.

Prof. Dr. Ahmet Aydın, otizmin nedenlerinin tam olarak bilinmediğini, ancak dünyada yaşanan kirliliğin, hastalığın ortaya çıkmasında önemli bir yerinin olduğunu savunarak “Dünyamızı hızlı bir şekilde kirletiyoruz. Yapılan araştırmalarda otistik çocukların büyük bir çoğunluğunun vücudunda ağır metallere ya da kimyasal maddelere rastlanıyor” dedi.

Otizmin aslında yaygın gelişimsel bozukluk anlamına geldiğini, otizmin kelime anlamı olarak da “içe kapanıklılık” olduğunu anımsatan Aydın, “Yaygın gelişimsel bozukluk demek daha doğru bir tabirdir. Yaygın gelişimsel bozukluğun içinde en hafifi hiperaktivite, en ağırı da otizimdir. Anne karnında teşhisi mümkün değildir” dedi.

Aydın, dünyada ve Avrupa’nın bazı ülkelerinde çeşitli bilimsel araştırmaların yapıldığını, ABD’de 20-30 yıl önce on binde bir olan otizmin şimdi yüzde 1’lere dek çıktığını, benzer paralelliğin ülkemizde de olduğunu kaydetti. Otizmin en çok kentlerde görüldüğüne dikkat çeken Aydın, şöyle devam etti: “Bir hastalık 30-40 yılda 100 kat artmışsa buna genetik diyemezsiniz. Genetik hastalıklar ancak Akraba evlilikleri artarsa artar. Türkiye’de yüzde 20 civarında akraba evliliği var, bu 20-30 önce de aynıydı, şimdi de aynı. ABD’de akraba evliliği bizimle kıyaslanamayacak kadar az. Ama hastalık orada daha fazla. O zaman buna genetik diyemeyiz.”

Otizmin ciddi bir halk sağlığı problemi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Aydın, hastalığın erken belirtilerinin yakalanmasının önemine değindi. Aydın, çocuğun gözlemlenmesinin yanında birtakım kan, idrar, dışkı testleri ile vitamin ve mineral değerlerine bakılarak otizmin teşhis edilebileceğini söyledi.
Aydın, “Yüzde 80 erkeklerde sık görülüyor, erkeklik hormonları ile de ilgili ama tek bir faktörü yok. Tedavi olan ve iyileşen vakalarım var. Ayrıca Otizm Araştırma Enstitüsü’nün videolarında da iyileşen vakaları izleyebilirsiniz. Ama bu herkesin düzeleceği anlamına gelmez. Otizm tedavi edilebilir ama her vakayı ayrı ayrı değerlendirmek lazım” dedi.

Otizm teşhisi konulan çocukların birçoğunda çok sayıda vitamin ve mineral eksikliğine rastlandığının altını çizen Prof. Dr. Ahmet Aydın, içinde en çok D, B6, B12 vitamini, çinko, selenyum eksikliğinin görüldüğünü vurguladı. Aydın, otistik çocukların yüzde 80’inin mide bağırsak problemi olduğuna değindi.

Bağırsak dengesi bozulan otistik çocuklarda bağırsağın geçirgenliğinin arttığı, bu nedenle geçmemesi gereken büyük protein parçacıklarının vücuda geçtiğini anımsatan Aydın, vücudun da buna tepki verdiğini, buğday ve süt proteininden geçen sindirilmemişlerin de morfin etkisi yaptığını, morfin zehirlenmesine neden olduğunu anlattı. Aydın, şunları anlattı:

“Bu hastaların yüzde 60-70’inde ağrıya karşı duyarsızlık vardır. Çocuk kolunu bir yere çarpar, başka çocuk olsa bağırır ancak bu çocuklar ağrıyı hissetmez, hatta o kadar ileriye gider ki alevi bile hiç bağırmadan tutanlar vardır. Eğer ağrı hissi yoksa ya da azsa o zaman diyoruz ki süte, yoğurda, peynire düşkün mü bunu soruyoruz. Bu çocuklara diyet veriyoruz.”

Ağır metal ve kimyasal toksinlerin tüm sindirim sistemini bozduğunu belirten Aydın, “Bir çalışmaya göre 55 otistik çocuk inceleniyor, hepsinde ağır metal ortaya çıkıyor. Otistik bireylerin 90’ında ağır metal zehirlenmesi var” dedi.

Ağır metal zehirlenmeleri içinde en çok kurşun zehirlenmesine rastlandığını, kurşunun oturduğumuz yerlerde, duvar boyalarında, pimapenler, kıyafetlerde, rujlarda, kurşun kalemler ve oyuncaklar gibi günlük hayatımızda sıklıkla kullandığımız ürünlerde olabileceği belirtiliyor.

‘Dünyam yıkılmıştı’

Otizm teşhisi konulduğunda dünyasının değiştiğini anlatan Şenay Çalışgan, ikizleri Okan Deniz ve Hüseyin Barış’ın 2006 yılında dünyaya geldiğini, ikizlerden birinin 6 aylıkken farklı olduğunu gözlemlediğini anlattı.

Çalışgan, “Oğlum Hüseyin Barış’taki farklılık fiziki olarak değildi, bakışlarında, hareketlerinde bir farklılık vardı. Çevremdekiler Barış’ın ‘Hiçbir şeyi yok, çocuk normal, sana öyle geliyor’ diyordu. Oğlumu gizlice pedagoga götürdüm. 1 yaşında bana, ağır metal zehirlenmesi olduğu söylendi ve ‘Otizmin başındasınız, yarım gün kreşe verin’ dediler” dedi.

Çalışgan, şunları söyledi: “İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde tedaviye başladım, yarım günlük özel eğitim merkezine kaydettirdim. Uygulanan tedavilerin ardından eğitmenleri çocuğumdaki otizm belirtilerinin yok olmaya başladığını, doktor raporları da vücutta bulunan ağır metal oranının ciddi biçimde azaldığını söylediler. Annelik içgüdüsüyle bir şeyler yolunda gitmiyor diye düşünüyor, ‘Neden bana bakmıyor, sallanıyor, duymuyor, dokunamıyorum’ diye çok üzülüyordum. Her akşam şarkı söyleyerek, ellerini ve ayaklarına dokunarak dokunma hissini sağladım, sabah-akşam klasik müzik, sanat müziği dinlettim. Bu durumdaki çocuklarımıza hafta 90 dakika eğitim veriliyor. Devlet özel durumu olan çocuklarımıza eğitimi kısıtlıyor. Eğitimi ne kadar çok alırlarsa o kadar gelişimleri artıyor.”

Otistik çocuk babası, otizm ile mücadele ediyor

Otizm Tedavi ve Eğitim Derneği üyesi ve Nükleer Tıp Uzmanı Dr. Cem Kınacı ise bir otistik birey babası. 1.5 yaşına kadar normal bir çocuğu olduğunu anlatan Kınacı, yapılan aşıların ardından çocuğunda hızlı bir değişimin yaşandığını, 2 yaşından sonra oğlunun içine kapandığını anlatıyor.

ABD’deki John Hopkins Tıp Fakültesi tarafından yapılan otopsi çalışmalarında otistik çocukların beyninde bir enflamasyona (hücrenin normal dışı çalışması ile ortaya çıkan iltihabi durum) rastlandığını, bunun da toksinlerle, bakteriler, kimsayallar ile oluşabileceğini söyledi. Kınacı, çocuğunun tedavi sonrasında büyük oranda iyileştiğini, şimdilerde bilgisayar kullandığını, piyano çaldığını, problem çözdüğünü, kendi yemeğini kendisinin ısıtıp yediğini, özel eğitim merkezine de gittiğini anlattı.

Otizm tedavi sürecinde SPECT, MR denilen görüntüleme yöntemlerini kullandıklarını, ardından beyindeki oksijensiz kalan bölgeleri belirleyerek hiperbarik oksijen tedavisi yaptıklarını anlatan Kınacı, şunları söyledi: “Otistik çocukların neredeyse tamamına yakınında beyinde ölü hücreye rastlanmıyor. Yarar göreceğini düşündüğümüz vakalara bu tedaviyi uyguluyoruz. Basınç altındayken oksijen veriliyor. En az 40-50 seanstan başlayan bir yöntem, her gün 1 saate yakın bu tedavi alınıyor.”

Barış, yaşama tutundu

Bahçeşehir Özel Eğitim Psikolojik Danışmanlık ve Sağlık Hizmetleri eğitmenlerinden Nadide Ümüt şunları anlattı: “Barış, kurumumuza yaygın gelişimsel bozukluk tanısı ile geldi, o zamanlarda göz teması yoktu, sosyal yaşamdan kopuktu, ellerini ve bedenini amaçsızca sağa-sola sallıyordu, sınıf düzeyinde problem çözemiyordu. Şimdi göz kontağı kurabiliyor, takıntıları tamamen yok oldu, arkadaşlarıyla oyun oynayabiliyor, sosyal yaşam becerileri oldukça iyi.”

Otizmin belirtileri
• Konuşmada gecikme ve konuşamama • Seslere karşı aşırı duyarlı olma ya da duyarsızlık • Oyuncaklarla alışılmışın dışında oynama • Göz temasının olmaması • Dış dünyaya kendini kapama ya da aşırı hareketlilik • Dönen cisimlere ilgi • Nedensiz ağlama ya da gülme • Parmaklarının ucuna basarak yürüme • El çırpmaları • Dokunmaya karşı aşırı duyarlılık ya da duyarsızlık


Yazı II: Söz konusu Röportaj ile ilgili olarak Prof.Dr Nahit Motavalli Mukaddes’in karşı yazısı (14.01.2011tarihli Cumhuriyet- Bilim Teknik Dergi’sinde yayınlandı).

Otizm Üzerine Yanlış Haber
Gazetemizin 04.01.2011 tarihli sayısında otizmin genetik kaynaklı olmadığını ve dünyada çevre ve teknolojik kirlilik ve yanlış beslenme sonucu otizmin arttığını ileri süren bir söyleşi yayımlandı. Söyleşi yapılan kimseler çocuk metabolizması ve beslenme bilim dalı uzmanlarıydı. Bir de özel psikolojik danışmanlık yetkililerine de söz verilmişti. Otizmin nedenleri ve tedavisi konusunda, bugüne kadar tıbbın kabul ettiğinin aksine görüşlerin dile getirildiği bu söyleşideki düşüncelere otizm konusunda uzmanlar, psikiyatristler, karşı çıktı. İlginç bir şekilde, sözü geçen haberde tedavi önerenlerin bugüne kadar otizmin tedavisi konusunda hiç bir bilimsel araştırma ve uluslararası yayınının olmamasıydı..

İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr Nahit Motavalli Mukaddes, gönderdiği açıklamada şu görüşleri dile getirdi:

“Otizm, gelişimsel psikiyatrik bir bozukluktur. Dolayısı ile bu konuda bilimsel eksende söz sahibi yetkili kişiler çocuk psikiyatrlarıdır.

Otistik bozukluk büyük bir çoğunlukta ömür boyu sürer.

Otizmin sebebi büyük oranda genetiktir ve çoğul genle geçmektedir.

Tedavisi erken eğitsel, yoğun programlardır. Genelde bu tedavilerle ilgili araştırmalar bile kısıtlı olup, bunlar dışında hiçbir tedavi etkinliği üzerine bilimsel bir araştırma sonucu yayınlanmadı.

Kesin ve radikal bir tedavisi olmadığından, aileler istismara açıktır ve ümit vaat eden uygunsuz ve etkinliği ispatlanmamış tedavilere (Hiperbarik oksijen, diyet, ağır metal arındırma vs..) yönlendirilebilirler. Bu tedavilere yönelen aileler, ciddi maddi, zaman ve motivasyon kaybı yaşıyorlar.

Prof. Mukaddes “Bir yakınınızın psikiyatrik sorunu olunca metabolizma doktoru ve ya nükleer tıp uzmanına gider misiniz? Gitmeyi uygun bulur musunuz?” diye sordu ve bilimsel bilgiler için uluslararsı geçerliliği olan “U.S National Library of Medicine - National Institue of Health e” ait olan Pubmed’e başvurulabileceğini söyledi: “İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Ana bilim dalında yirmi yıldan beri otizm ile ilgilenen, ilk otizm kliniğini kurmuş, genetik çalışmalarını Harvard Tıp Fakültesi ile birlikte yürütmüş, verileri “Science” ve “Nature” gibi dergilerde yayınlanmış, ülkemizde beyini etkileyen pek çok bozukluk otizm taramasını yapmış bir bilim kadınıyım.

Son yirmi yılımın %50 zamanını otizme adamış bir bilimci olarak, kitlelere zarar veren bu hataların tekrar edilmemesini ümit ediyorum.” dedi.

Yazı III: Prof.Dr Nahit Motavalli Mukaddes’in iddialarına karşı Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın yazdığı ve Cumhuriyet’te yayınlanmayan karşı yazı

Otizm Genetik mi?
Sayın Cumhuriyet-Bilim Dergisi Editörü

Derginizin 14.01.2011 tarihli sayısında ‘Otizm Üzerine Yanlış Haber’ başlıklı İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nahit Motavalli Mukaddes, tarafından yazılmış bir yazı çıkmıştır.

Bu yazı Cumhuriyet gazetesinin 04.01.20100 tarihli sayısında yayınlanan ve benimle yapılmış ‘Otizm kirlilikle artıyor’ başlıklı bir röportaj ile eleştirileri ve yersiz suçlamaları içeriyordu.  Konu sadece şahsımı ilgilendirmiş olsa idi, yer yer hakaret ve aşağılayıcı hükümlerle dolu bu yazıya cevap vermek istemezdim. Ama konu halk sağlığını ilgilendirdiği için, kamu yararı açısından bu iddialara cevap vermenin gerekli olduğunu düşündüm. İsterseniz Prof. Dr Nahit Motavalli Mukaddes’in ile benimle yapılmış röportaj ile ilgili iddia ve itirazlarını birer birer inceleyelim;

İddia 1. “Otizm, gelişimsel psikiyatrik bir bozukluktur. Dolayısı ile bu konuda bilimsel eksende söz sahibi yetkili kişiler çocuk psikiyatrlarıdır. Otistik bozukluk büyük bir çoğunlukta ömür boyu sürer.

Yanıt: Otizm ruhsal değil, medikal bir hastalık tablosudur; gökten zembille inmez. Biyolojik ya da metabolik sorunlar doğal olarak insan ruh yapısını ve davranışlarını ciddi şekilde etkiler. Otizm konusunda tabii ki çocuk psikiatrları da söz sahibidir; ama tek söz sahibi değillerdir. Otizm multi-disipliner yaklaşım gerektiren bir hastalık tablosudur. Başta nöroloji, gastroenteroloji, beslenme, metabolizma, toksikoloji, davranış bilimleri, fizyoterapi vb gibi bilim dallarının işbirliği ile yapılan ve de kişiye özel olan bir tedaviyi gerektirmektedir.

Klasik paradigmaya sıkı sıkıya bağlı olan sizin gibi hekimler için otizm tedavi edilemez bir klinik tablodur. Çünkü bu klinik tablonun altında yatan nedenleri aramadığınız için, dolayısıyla da tedavi edemezsiniz. Ama nedenleri saptarsanız biyomedikal tedaviler ile otizm tablosunda ciddi düzelmeler sağlanabilir. Hatta bu tedavi ile tamamen düzelenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Gerçi sizler bunlara inanmıyorsunuz ama bilim ve inanç farklı kavramlardır.

İddia 2. Otizmin tedavisi erken eğitsel, yoğun programlardır. Genelde bu tedavilerle ilgili araştırmalar bile kısıtlı olup, bunlar dışında hiçbir tedavi etkinliği üzerine bilimsel bir araştırma sonucu yayınlanmadı.

Cevap: Otizm tedavisinde eğitimin rolü tabii ki önemlidir. Ancak altta yatan biyolojik engeller kalkmadıkça, özel eğitimin başarı şansı ciddi şekilde azalır. Biyomedikal tedavi yapılmadan sadece yoğun eğitim yapmak bir tarlaya sürmeden, gerekli gübreyi atmadan tohum atmaya benzer. Bu durumda ancak birkaç tohum yeşerir; bütün bir tarla değil.

*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Otizm genetik mi 2?
« Yanıtla #8 : 18 Ağustos 2011, 20:08:52 »
İddia 3. Otizmin sebebi büyük oranda genetiktir ve çoğul genle geçmektedir.

Sizin gibi klasik psikiatrların çoğu otizmi genetik kökenli yani nesilden nesile bir hastalık olarak görüyorlar. Ama ortada büyük bir yanılgı var; çünkü otizm çığ gibi artıyor. Halbuki hiçbir genetik hastalık çığ gibi artmaz. Olsa olsa akraba evliliğinin artması ile o da biraz artabilir. Gelişmiş ülkelerde akraba evliliği çok azdır, ama otizmdeki artış çok muazzamdır. Gelişmemiş ilkel topluluklarda ise akraba evliliği çok sıktır ama otizm sıklığı gelişmiş ülkelere göre belirgin azdır.

Tabii ki klasik psikiatrlar da 50-60 yıl gibi oldukça kısa zaman dilim aralığında genetik bir hastalığın sıklığının bu kadar artmaması gerektiğini biliyorlar. Bu nedenle onların birçoğu otizm sıklığının yıllar içinde artmadığını sadece tanı kriterlerinin değiştiğini ya da hekimler ve aileler bu konunun üzerine çok düştüğü için otistik çocuk sayısının artmış gibi göründüğünü iddia ediyorlar. Acaba bu ne kadar doğrudur?

Blaxill’in yaptığı çok ayrıntılı incelemeye göre yetmişli yıllarda ABD’de 3/10,000’in altında olan otizm sıklığı, doksanlı yıllarda 30/10,000’in üzerine çıkmıştır; yani 20 yıllık zaman diliminde en az on kat artmıştır (1). Britanya’nın bazı bölgelerinde yapılan ve British Journal of Psychiatry dergisinde 2009 yılında yayınlanan bir çalışmada ise 1/66 (151/10,000) gibi çok daha yüksek bir oran saptanmıştır (2).

Peki birkaç nesil içinde bu kadar gen değişiminin olmayacağı bilindiğine göre neden kırsal yörelerde çok az rastlanan veya birkaç yüzyıl öncesinde sıfıra yakın görülme sıklığı olan bu hastalıklar kentleştikçe ve Batı hayat tarzına gidildikçe patlama yapıyor acaba?

Ve her Allahın günü bir gazetede okuyoruz yok otizmin geni bulundu, kanserin,  obezitenin geni bulundu diye. Ama nedense somut bir sonuç yok. Bu haberleri daha çok okumaya devam edeceğiz görünüyor. Bakın son aylarda kanser, kalp, otizm gibi 80 kadar önemli hastalığın hangi genlerden kaynaklandığını bulmak için yapılan araştırmaların toplu analizinin değerlendirildiği önemli bir makale yayınlandı (3).

Otizm için sonuç ne bulunmuş biliyor musunuz? Bilinen tek genli metabolik-genetik hastalıkların dışında sıfıra sıfır elde var sıfır, dağ fare bile doğuramamış. Bulunabilen genetik nedenler ise binlerce genin (örneğin otizm için birkaç yüz) küçük değişimlerinden etkileniyormuş. Bu değişiklikler ise hastalık tablosunu izah etmekten oldukça uzakmış. Bu uzmanlara göre yukarıdaki hastalıklar başlıca şu faktörlerden etkileniyor;

1. Çevresel faktörler, kimyasallar, gıda katkıları vb, 2. Yasam tarzı değişiklikleri (egzersiz, güneş ), 3. Doğru beslenme, 4. Genetik faktör. Bunlar içinde en az etkili olanı genetik faktördür.

Peki sıfıra yakın bir sonuca rağmen bu genetik araştırmalara niçin milyarlarca dolar harcanır da buna karşılık otizmin biyolojik-nörolojik nedenleri yeterince araştırılmaz ve bu tarz yapılan araştırmalar da görmezden gelinir? Bir tek cevabı var bu sorunun;  karar vericiler (politikacılar),  sanayiciler ve tıp çevreleri için topu taca (genetiğe) atmak hem daha pratiktir,  hem de kimyasal ve fiziksel çevre kirliliğinin, beslenme yetersizliklerinin sorumluluğundan kurtulma olanağı sağlar. Yani genetik çöp kutusu gibi. Bu genetik araştırmalara en çok bazı gıda ve ilaç şirketlerinin destekleyici olması ise çok düşündürücü bir durum.

Aslında otistik çocukların çoğunda fazla sayıda tek-gen polimorfizmleri vardır. Tek-gen polimorfizmlerinde talasemi, genlerde bir eksiklik ya da yapısal bir bozukluk yoktur, fakat genin kalitesi bozuk ve idare ettiği enzim tembel çalışmaktadır. Çevresel zararlılar (ağır metal, böcek ilacı, antibiyotikler, enfeksiyon ajanları, vb.) ve vitamin eksiklikleri durumunda Tembel çalışan genlerin fonksiyonları daha da bozulur. Bilim dünyasında genetiğin bu dalına epigenetik deniyor.  Bu durum yüzlerce, binlerce biyokimyasal reaksiyonu bozar ve bu reaksiyonların önemli bir bölümü merkez sinir sistemi ile ilgilidir. çevresel zararlıların elimine edilmesi ve vitamin, mineral ve amino asit eksikliklerinin giderilmesi ile tek-gen polimorfizmlerinin fonksiyon bozuklukları ortadan kaldırılabilir.(Örneğn MTHFR polimorfizminde folik asit,  VDR polimorfizminde D vitamini vermek gibi). Genetiğin bu dalına da nütrigenetik deniyor. İşte saygıdeğer Hocam bu nedenle beslenme ve metabolizmacıların bu çocukların tedavisindeki önemi en az psikiatrlar kadardır; hatta bence daha da fazladır.

İddia 4: Prof. Dr. Mukaddes bilimsel bilgiler için uluslararsı geçerliliği olan “U.S National Library of Medicine - National Institue of Health e” ait olan Pubmed’e başvurulabileceğini söyledi: (benimle yapılan röpörtajla ilişkili olarak) Ancak bilimsel yayından ziyade propaganda ve reklam mekanizmaları ağır metallerin ya da belli besinlerin otizme yol açtığı gibi birtakım başka kanıtlanamamış ve iddialı fikirlerle işledi.

Bilimsel yayın yok diyorsanız Otizm Araştırma Enstitüsünün (Autism Research Institute) sitesine (www.autism.com) girmek lüfunda bulunun; orada konularına göre sınıflanmış yüzlerce araştırmayı göreceksiniz.  Bu araştırmalar da Pub Med’de kayıtlıdır. Ama nedense onları görmek istemiyor, yok hükmünde sayıyorsanız o başka.

İddia 5: Kanıt bulmaya tenezzül etmeksizin, rastgele ‘biyomedikal’ tedavilerle (hiperbarik oksijen, vücutta nasıl emildiği ve beyini etkileyip etkilemediği anlaşılamayan aminoasitler ve vitaminler, psikotrop ilaçlardan oluşan kokteyller) ailelere sahte umutlar satıldı.

Cevap: Aslında kanıt aramayan sizlersiniz. Biz kanıt arayıp bulduğumuzda biz bunlara inanmıyoruz diyorsunuz. Mesela ‘Beyini etkileyip etkilemediği anlaşılamayan aminoasitler’ demeniz çok şaşırtıcı. Dopamin, norepinefrin, serotonin, glutamat, GABA gibi beyinin en önemli sinir ileticileri amino asitlerin kendisi ya da türevi. Bunu bilmemeniz mümkün değil. Zaten amino asit metabolizması üzerinden etki gösteren risperidon ve metilfenidat gibi ilaçları da bol bol reçete ediyorsunuz. Biz amino asit tahlilleri yaptırıp da eksikleri yerine koymakla bilim ahlakına aykırı davranıyoruz da siz çok sayıda yan etkiye sahip ilaçları peynir ekmek gibi kullandığınızda bilim ahlakına uygun mu davranıyorsunuz; hem de bu amino asitleri tahlil etme zahmetine katlanmadan. Üstelik bu amino asit tahlillerini yapmadığınız için otizm tablosu ile kendini gösteren çok sayıda metabolik hastalığı da gözden kaçırıyorsunuz. (fenilketonüri, kreatin sentez (GAMT) yetersizliği, ornitin transkarbamoilaz yetersizliği ve histidinemi gibi).

İddia 5: Kesin ve radikal bir tedavisi olmadığından, aileler istismara açıktır ve ümit vaat eden uygunsuz ve etkinliği ispatlanmamış tedavilere (Hiperbarik oksijen, diyet, ağır metal arındırma vs..) yönlendirilebilirler. Bu tedavilere yönelen aileler, ciddi maddi, zaman ve motivasyon kaybı yaşıyorlar.

Cevap: Bu ifade, aynı üniversite mensubu olduğunuz bir meslektaşınız için çok ağır ve aşağılayıcı. Otizm klinik tablosunun altında yatabilecek biyolojik nedenleri inatla araştırmayarak aslında sizin gibi hekimler aileleri maddi zarara uğratmakta diğer taraftan da yılgınlığa sürüklemektedirler. Nedenleri araştırıp bunları çözmeye çalışan hekimleri şarlatanlıkla, umut tacirliği ile paragözlülükle suçluyorsunuz. Biraz ayıp olmuyor mu? Bu arada bilginiz olsun (tabii suç değil ama) benim sizin gibi özel muayenehanem yok. Hastalarım her hangi bir ek ücret olmadan bana muayene olabilirler.

Bereket ki son yıllarda yapılan araştırma ve uygulamalar, otizmin gizlerini hızla çözmeye başladı. Çok sayıda araştırma otistik çocuklarda beyin kan akımında azalma, sinir sistemi iltihabı (nöroenflamasyon), bağışıklık yetersizliği, okidatif stres, mitokondri fonksiyon bozukluğu, sinir-ileticisi (nörotransmitter) bozuklukları, vitamin mineral ve amino asit eksiklikleri, toksin temizleme sorunları ve bağırsak florası bozukluklarının varlığını göstermektedir.

Ben otistik çocukların yaklaşık %70'inde çinko eksikliği tespit ediyorum. Bunu tedavi ettiğim için ben umut taciri mi oluyorum da siz bunları tedavi etmediğiniz için bilim insanı oluyorsunuz? Yoksa çinko eksikliğinin zihinsel fonksiyonları etkilemediğini mi iddia ediyorsunuz?

Otistik çocukların yaklaşık %80'inde gluten (buğday proteini) ve/veya kazeine (süt proteini) karşı entolerans oluyor. Otistik çocukların önemlice bir bölümünün süt ve ürünlerine bağımlı olduğunu, hatta bu yüzden ağrıyı iyi hissetmediklerini biliyor musunuz? Bunları tedavi ettiğim için şarlatan oluyorum da siz bunları tedavi etmediğiniz için mi bilim insanı oluyorsunuz?

Otistik çocukların önemli sayılabilecek bir bölümünde amino asit değerlerinde düşüklük tespit ediyorum. Bunları tedavi ettiğim için ben umut taciri mi oluyorum da siz bunları tedavi etmediğiniz için bilim insanı oluyorsunuz?

Otistik çocukların büyük bir bölümünde SPECT incelemesi ile gösterilen frontotemporal bölgelerde beyin kan akımının azaldığını görüyoruz. Tabii ki siz bakmadığınız için bunları göremiyorsunuz. Hiperbarik oksijen buradaki kan akım bozukluklarını düzeltebiliyor. Bu tedavi yöntemi hepsinde olmasa bile birçok hastada etkili oluyor. Şimdi bunu yapmak mı istismar oluyor, yapmamak mı? Tabii bu konuda ne kadar bilginiz olduğu da kuşkulu.  Bu arada konu ile ilgili araştırmanın da Pub Med’de kayıtlı olduğunu söylemeden geçmeyeyim (4).

Otistik çocukların %90'ından fazlasında ağır metal yükü saptıyorum. Bunu tedavi ettiğim için ben umut taciri mi oluyorum da siz bunları tedavi etmediğiniz için bilim insanı oluyorsunuz? Bu tahlillerin yanlış yapıldığını mı iddia ediyorsunuz, yoksa ağır metallerin çocukların ruhsal yapısını etkilemediğini mi iddia ediyorsunuz?

1988 yılında Edelson and Cantor 56 otistik çocuğu inceleyip, 56’sında da ağır metal yükü saptadılar. Araştırıcıların elde ettiği sonuçlara göre bu 56 çocuğun 55’inde karaciğer detoksifikasyon sisteminin iyi çalışmıyordu, 53’ünde de bir ya da daha fazla ağır metal dışı toksik kimyasal madde (ağır metal dışında) yükü vardı.  Bu toksinlerin başlıcaları böcek ilaçları, tarım ilaçları, dezenfektan gazlar, antibiyotikler, deodoranlar ve çok sayıda aromatik ve alifatik solventlerdir(5).

2009 yılında sonuçları açıklanan bir araştırmada yenidoğan bebeklerin göbek bağından alınan örneklerde ortalama 287 toksin saptanmış (6). Bu toksinlerden 180’inin kansere, 208’inin doğumsal anomalilere, 217’si ise beyin ve çevresel sinir sistemi için zararlı. Son yıllarda müthiş artış gösteren nöropsikiatrik hastalıkların altında kimyasal toksinlerin rolünün olmadığını mı savunuyorsunuz?

Otistik çocukların %80'inden fazlasında D vitamini yetersizliği tespit ediyorum. D vitamini eksikliği ve otizm arasındaki ilişkiyi gösteren çalışmalardan hiç haberiniz yok anladığım kadarı ile. Halbuki işbirliği içinde olduğunu söylediğiniz Harvard Üniversitesinden 5 araştırıcı anne karnında yetersiz D vitamini almamanın DNA onarım mekanizmalarını ve ve buna bağlı olarak ağır metal ve diğer toksinleri uzaklaştıran detoksifan ve antioksidan sistemleri bozduğunu ve bu durumun otizme yol açan önemli bir faktör olduğununun delillerini ortaya koydular (7). Onların da yayını Pub Med’e kayıtlı.

Peki Nahit hanım siz biliyor musunuz ki Türkiye’deki kadınların mevsimlere göre %66’sı ile %100’ünde D vitamini yetersizliği var. Ben D vitamini eksikliğini tedavi ettiğim için ben umut taciri mi oluyorum da siz bunları tedavi etmediğiniz için mi bilim insanı oluyorsunuz?

Otistik çocukların yarısından fazlasında mide -bağırsak sorunları, bağırsak flora bozukluğu ve mantar enfeksiyonları tespit ediyorum. Bu sorunlar çok sayıda vitamin ve mineral eksikliklerine, mantar ve diğer patojen mikroorganizmaların toksinlerinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bütün bu bozukluklar da çocukların duygu ve davranışlarını etkiliyor. Bunları tedavi ettiğim için ben umut taciri mi oluyorum da siz bunları tedavi etmediğiniz için bilim insanı oluyorsunuz?

Son olarak şunu söyleyeyim ki Nihat Hanım; doğası gereği bilim saf ve temizdir. Fakat bilimin gelişim dinamikleri içinde insancıl düşünceler ve merak duygusu kaybediliyor. Bilim sadece kapitalizmle birlikte anılıyor, bireysel çıkarlar ön plana geliyorsa, bilim bütün saflığını-temizliğini artık yitirmeye başlıyor demektir. Temizlik ve saflık yitirildiğinde, doğası gereği bilim alanları da, bilim gibi görünen kendi sahte putlarını oluşturabiliyor ve sahte balonlarla insanları bir süre oyalayabiliyorlar. Fakat biliyorsunuz ki bütün şişirilen balonlar er ya da geç patlarlar; gerçeklerin de kötü bir huyu vardır; eninde sonunda ortaya çıkarlar.

Saygılarımla
(*) Prof. Dr. Ahmet Aydın,
İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı,
Beslenme ve Metabolizma Bilim Dalı Başkanı
KAYNAKLAR  

   Blaxill MF, Baskin DS, Spitzer WO. Commentary: Blaxill, Baskin, and Spitzer on Croen et al. (2002), the changing prevalence of autism in California. J Autism Dev Disord 2003;33:223-226.
    Baron-Cohen S, Scott FJ, Allison C, Williams J, Bolton P, Matthews FE, Brayne C. Prevalence of autism-spectrum conditions: UK school-based population study. Br J Psychiatry. 2009;194(6):500-9
    http://www.bioscienceresource.org/commentaries/article.php?id=46
    Rossignol DA, Rossignol LW, Smith S, Schneider C, Logerquist S, Usman A, Neubrander J, Madren EM, Hintz G, Grushkin B, Mumper EA. Hyperbaric treatment for children with autism: a multicenter, randomized, double-blind, controlled trial. BMC Pediatr. 2009;9:21.
    Edelson SB, Cantor DS. Autism: xenobiotic influences. Toxicol Ind Health 1998;14:799-811.
    http://www.ewg.org/reports/bodyburden2/execsumm.php AXYS Analytical Services (Sydney, BC) and Flett Research Ltd. (Winnipeg, MB)
    Kinney DK, Barch DH, Chayka B, Napoleon S, Munir KM. Environmental risk factors for autism: Do they help cause de novo genetic mutations that contribute to the disorder? Med Hypotheses. 2010;74(1):102-6.
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı omur

  • ömür
  • yazar
  • ****
  • İleti: 649
Ynt: Otizm (İçe Kapanıklık)
« Yanıtla #9 : 19 Ağustos 2011, 00:54:27 »
Tesekkürler.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Otizm ile D Vitamini Arasındaki Bağlantı!
« Yanıtla #10 : 23 Mayıs 2016, 14:45:27 »
Otizm ile D Vitamini Arasındaki Bağlantı!

Nisan ayı Otizm Farkındalık Ayı olduğundan D Vitamini Konseyi bu haftaki bültenini otistik spektrumla D vitamini arasındaki ilişkilere ayırmış.

D Vitamininin otizmdeki rolü:
- Araştırmalar otizmli çocukların D vitamini düzeylerinin diğer çocuklara göre çok daha düşük olduğunu gösteriyor.
- Bir çalışmada otizmli çocukların D vitamini düzeylerinin doğumda diğer kardeşlerine göre daha düşük olduğu belirlenmiş.

D Vitamininin etkileme mekanizmaları:
- Her beyin hücresinde D vitamini reseptörleri vardır, bu D vitamininin beyin işlevlerinde rolü olduğunun göstergesidir.
- D vitamini otizmle doğrudan bağlantılı olan oksidatif stresi azaltır.
- D vitamininin inflamasyon ve otoimmün karşıtı etkileri (anti-inflamatuar ve anti-otoimmün) otistik spektrum hastalığıyla başa çıkılmasını sağlar.

D Vitamini Konseyinin otizmi önlemek için önerdiği D vitamini dozları:
- Çocuk sahibi olmaya çalışan çiftler günde 5.000 IU D vitamini desteği almalılar ve bu doz hamile kalmadan önceki son üç ayda daha da artmalıdır.
- Hamile kadınlar günde 5.000 - 10.000 IU D vitamini almalı.
- Otizmi önlemek için çocuklara 12 kg ağırlığa karşılık 1.000 IU gelecek kadar günlük D vitamini verilmeli.
- Eğer çocuk otizm işaretleri veya semptomları gösteriyorsa 12 kg ağırlık başına 2000 IU D vitamini verilmeli.

Özet çeviri: Nurçin Çağlar | Sağlıklı Yaşıyoruz | http://tofo.me/p/1237969715268094060_1417334033

Kaynak: http://www.vitamindcouncil.org/wp-content/uploads/2016/04/ASD_Infographic-1-1.pdf?mc_cid=c6eedd2544&mc_eid=06304b5c69
162



http://tofo.me/p/1237969715268094060_1417334033

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Vitamin D ve Otizm Bağlantısına Dair Bir Çalışma Daha
« Yanıtla #11 : 23 Mayıs 2016, 14:56:52 »
Vitamin D ve Otizm Bağlantısına Dair Bir Çalışma Daha

Çin’de Doktorlar D vitamini ile tedavi Otizmli bir bebekte dramatik gelişmeler sağladığını belirten bir vaka çalışması sundular. Otizmin biyomedikal tedavileri ile ilgilenen aileler ve doktorların yıllardır yakından bildiği bir olguya yeni bir destek geldi demek yeterlidir bence. Bu çalışmanın Yıllardır otizmin biyomedikal tedavilerine karşı duran bir dergide çıkmış olması dışında bence önemli bir yan yoksa da kısaca belirtmekte fayda var. Yazının ilerleyen satırlarında da daha önce ekemiş web sayfamda yayınladığım vitamin D otizm ilişkisine dair yazılarımın kopyalarını okuduğunuzda demek istediğimi sanırım daha net öreceksiniz. İyi okumalar dilerim….

Hazırladıkları rapor Amerikan Pediatri Akademisi dergisinde 15 aralık 2014 te yayınlanan Çinli bilim adamları,
” Otizm ve düşük D vitamini düzeyleri ile bireylerin yararları ve güvenliği değerlendirmek amacıyla klinik deneyler için araştırmacılar çağırıyoruz” demekteler.
Gelişimsel pediatrist Paul Wang “Bilim adamları depresyon demans, birçok beyin bozukluklarında D vitamininin rolü belirtilmekteydi ve bu araştırma ile de desteklenmektedir. “ diyor.
Çin’in Jilin Üniversitesi Hastanesi’nde otizm uzmanları otizm spektrum bozukluğu olan 32 aylık otizm tanılı bir bebekte düşük D vitamini değerleri tespitinden sonra aylık Vitamin D iğnesi ve sonrasında ağızdan günlük 400 ünite vitamin D takviyesi ile çocukta önemli pozitif gelişmeler gözlenmiş.
İki ay sonra, çocuğun D vitamini kan düzeyleri 81.2 ng / ml’ ye yükselmiş , ailesi net iyileşmeler rapor etmiş ve otizm belirtilerinin her alanında önemli gelişmeler gösterdiği gözlenmiş.
Dr. Wang, “bir tek olgu ile gözlenen gelişmeler tesadüfi veya iyileştirme algısı plasebo etkisi olması her zaman mümkün ve diğer çocuklar için bu mekanizma bu şekilde çalışmıyor olabilir.” demekteyse de bu alanda yapılmış pek çok çalışma zaten mevcuttu. Aşağıda son 2 yıl içinde okuyucularla paylaştığım makalelerden bir kaçını bulacaksınız…

Kentucky University araştırmacıları liderliğinde yapılan yeni çalışma;

Düşük D vitamininin beyin hasarına neden olduğunu göstermekte. Yeni kanıtlar, D vitamininin, Kemik sağlığını korumak için gerekli olmasının yanısıra, beyin ,diğer organ ve dokularda da önemli görevlere sahip olduğunu gösteriyor.

İngiltere’de Free Radical Biology and Medicine’de yayınlanan çalışmada:

Birkaç ay boyunca düşük D vitamini ile beslenen orta yaşlı farelerin beyinlerinde, serbest radikal hasarı gelişmiş ve pek çok farklı beyin proteinlerinin de hasar gördüğü tesbit edilmiş. Ayrıca bu farelerin düşük D vtamini aldıkları süreçte, öğrenme ve hafıza testlerindeki başarıları önemli oranda düşmüş, bilişsel performans bakımından oldukça zayıf kalmışlar.

Profesör Allan Butterfield,

“D vitamininin beynin oksidatif durumunu nasıl etkilediğini araştırdık. D vitamini eksikliğinin, yaşlılar arasında yaygın olduğunu göz önüne alarak, özellikle orta ve ileri yaştaki etkisini inceledik. İncelemelerimiz sonucunda, beyindeki serbest radikal hasarı ve sonraki oluşacak zararlı sonuçları önlemek için kanda yeterli oranda D vitamini bulunmasının önemli ve gerekli olduğunu gördük.” diyor.

Butterfield,

“Düşük vitamin D seviyelerinin, Alzheimer hastalığı, kanser ve kalp hastalığı gelişimi üzerinde etkili olduğu da daha önce tesbit edilmişti. Bu nedenle hem doktorların hem de halkın bu açıdan bilgilendirilmesi gereklidir. Günde en az 10-15 dk. güneşe çıkılması ve/veya Vitamin D takviyeleri alınması beyni ve vücudu koruyacaktır.” diye ekliyor.

Burada küçük bir ekleme yapmak isterim: Genetik araştırmaları yapılan otizmli pek çok çocukun vitamin D reseptör genlerinde mutasyon olduğu da sık rastlanan bulgular arasında.

Vitamin D üzerine daha geniş bilgiler içeren yazılarımın linklerini arzu edenler takip edebilirler.

Sağlık ve mutlulukla…

 

Referans

Jeriel T.R. Keeney, Sarah Förster, Rukhsana Sultana, Lawrence D. Brewer, Caitlin S. Latimer, Jian Cai, Jon B. Klein, Nada M. Porter, D. Allan Butterfield. Dietary vitamin D deficiency in rats from middle to old age leads to elevated tyrosine nitration and proteomics changes in levels of key proteins in brain: Implications for low vitamin D-dependent age-related cognitive decline. Free Radical Biology and Medicine, 2013; 65: 324 DOI:10.1016/j.freeradbiomed.2013.07.019

http://www.sciencedaily.com/releases/2013/12/131202121101.htm


***


D Vitamini ve Akıl Sağlığı İlişkisi

Bir çoğumuzun zannettiği gibi bağışıklığımızı artıran bizi virüs ve bakterilerin saldırılarından koruyan sadece ‘ C ‘ vitamini değildir.

Vitamin-D sadece kemiklerimiz,dişlerimizden ve bağışıklığımızdan da sorumlu değil.

Kendileri Akıl Sağlığımız ve Kan Şekerimizden hatta gelecek neslimizin ruh ve akıl sağlığından da sorumlu.

Hepimiz biliyoruz ki D vitamini güçlü kemik ve dişlerin oluşumunda rol oynar. Beyin ve vücut sistemleri için önemlidir. Vücudumuz güneş ışığından D vitamini üretebilir.

Ancak genetik mutasyonlar sonucu bazen bu süreç yeterince gerçekleştirilemez.

Fakat eğer barsak geçirgenlik sorunlarınız varsa bu emilimler yeterince olamayacağından bu süreç de tam olarak gerçekleştirilemez.

Vit-D eksikliğinde beden kalsiyumu yeterince kullanamaz, kemikler yumuşar ve fiziksel deformasyona uğrayabilir. Ayrıca kemik erimesi ve açıklanamayan kas ve kemik ağrılarına da neden olabilir.

Aktif vitamin-D vücudumuzun en önemli pre-hormonlarından biridir. Eksikliğinde kalp hasarları, hipertansiyon, çeşitli bağışıklık sistemi sorunları, diyabet, depresyon, kronik ağrılar,fibromiyalji, osteoartirit, kas zayıflıkları, 17 çeşit kanser görülebildiği gibi obezitenin de vitamin-D eksikliği ile bağlantılı olduğu yönünde çalışmalar mevcuttur.

Ayrıca hamilelikte Vitamin-D eksikliğinin (gelecek nesilde) hiperaktivite ve mental sağlık problemlerinin oluşmasına zemin hazırladığı bazı çalışmalarla ortaya çıkarılmıştır.

Yeterince güneşlenmemekte bu tür sorunlara davetiye çıkarabildiğ gibi yağdan fakir beslenme de Vitamin-D eksikliğine neden olabilmektedir. Çünki yağda eriyen bir vitamin çeşididir.

Ancak cilt sağlığı için güneşlenmeyi de fazla yağ tüketmeyi de abartmamak gereklidir.

Son yıllarda yapılan genetik araştırmalardan izlendiği kadarı ile bazı kişilerde genetik olarak vitamin-D üreten Vitamin-D reseptörleri daha az iş görmekte. Bu kişilerin vitamin-D eksikliği yaşamamaları için daha fazla Vitamin-D ye ihtiyaçları olduğu saptanmıştır.

Özellikle Otizm, PDDNOS, Hiperaktivite bozukluğu gibi beyin fonksiyonlarını etkileyen durumlarda D vitamini sentezi problemleri saptanmıştır. Otizm ve benzeri sorunu olan çocuklarda ve depresyonlu kişilerin bir çoğunda VDR-Fok geni mutasyonları olduğu görülmüştür.

Mental sağlıkla D vitaminin ilgisi ayrı bir tartışma konusu olarak artık ele alınmaya başlanmıştır. (bak:http://vitamindcouncil.com/health/autism/)

Ayrıca Dopamin seviyelerinde ve metil donör toleransında Vitamin D3 reseptörlerinin de rol oynadığı görülmüştür. Vitamin D3 reseptörü ve dopamin arasında bir bağ olduğu düşünülmektedir. Vitamin D dopamin sentezinde enzimin seviyesini yükseltir. Yükseltilmiş Vitamin D’nin de dopamin,norepinefrin ve epinefrinin gibi beynimizin düzgün çalışması ile ilgili vücut kimyasallarının yükselmesine öncülük ettiği düşünülmektedir.

Glutatyon mutasyonu ve veya CBS apregülasyonuna (düşük glutatyon) sahip COMT – ve VDR Bsm/Taq mutasyonlu kişiler için dopamin düzeylerini desteklemek arsenik toksisitesinin zararlı etkilerini azaltmada yardımcıdır. Düşük glutatyon şartlarında arsenik toksisitesinden hücrelerin korunmasında yüksek dopamin düzeylerinin faydası vardır.

Hayvanlarda kronik arsenik yüküne bağlı olarak dopamin düzeyleri düşmektedir. Bundan dolayı (düşük glutatyonla birlikte) düşük dopamin düzeyleri içinden çıkılmaz bir durum yaratır.

VDR nin (vitamin D reseptörü) işaretleyicisi Fok+ +(mutasyonu) potansiyel kan/şeker düzensizlikleri ile ilişkilidir.

Vitamin D düzeyleri çeşitli nörolojik durumlarla yakından bağlıdır.

Kuşkusuz beyin fonksiyonlarını etkileyen yegane sorun VDR-Fok mutasyonları değildir. Nörotransmitter seviyelerini ve dengelerini etkileyen pek çok metabolik süreç vardır. MAO geni mutasyonları, aminoasit seviyeleri ,vücutta kronik bakteriyel kolonizasyonu vb.leri de sorumlu.

Ancak vücudumuzun kusursuz çalışabilmesi için Vitamin D seviyelerimizi de optimum seviyede tutmak da ciddi yararlar olduğu onca bilgiden sonra aşikar .

Vitamin-D nin Faydaları:
Tip2 diyabet, kalp hastalıkları, osteoporoz, meme kanseri, kolon ve yumurtalık kanserinden korur.
Kemik ve dişlerin sağlığını korur.
hücrelerinizin aktivitelerini ve büyümelerini düzenler.
İnflomasyonu azaltır.
Bağışıklık sistemini destekler.
Beyin fonksiyonlarında görev alan nörotransmitterlerin regüle edilmesinde de yer alır.
Vitamin-D yönünden daha iyi beslenme gerektiren durumlar:

Kemik ağrıları ve yumuşak kemikler
VDR Taq geninde mutasyon bulunması
Davranış problemleri ve depresyon.
Sık sık kemik kırıkları olması
Kemik deformasyonları veya çocukta gelişim geriliği
Coğrafi nedenlerden yada giyim alışkanlıklarından kaynaklanan güneş ışığını yeterince alamama

Hamilelikte Vitamin D eksikliği ile çocukta Otizm gelişme riski arasında bağ olduğuna dair yeni kanıtlar bulundu.
Çalışmanın sonuçları bilimsel hakemli bir endokrin dergisinde yayınlandı.

Çalışmaya göre;hamilelik esnasında Annenin vücudunda Vitamin OHD3 denilen vitamin D seviyesindeki düşüklük bebekte ciddi beyin gelişim problemleri ve otizm,şizofreni gibi sorunların oluşmasına zemin hazırlayabiliyor.

Bloğumuzu takip eden okurlar daha önce Vitamin D ile ilgili yazımızda da benzer çalışma sonuçlarından bahsettiğimizi hatırlarlar.

Daha geniş bilgi için:

Otizm ve kanser görünüşte iki ilgisiz durum gibi görünmekle birlikte araştırmacılar beklenmedik şaşırtıcı bir keşifte bulundular.

Her ne kadar beklenmedik desek de otizmlilerin genetik mutasyonları gözönünde tutulduğunda çok beklenmedik bir durum değil bana kalırsa. Zira biz biliyoruz ki bir çok bilimsel çalışmanın sonuçlarına göre; VDR ( vitamin D reseptör geni) mutasyonları otizmlilerde ve kanser vakalarında oldukça yaygın. Özellikle otizmli çocuklarda Vitamin D üretimi ile alakalı genlerde mutasyon %93 gibi yüksek bir oran taşımakta…

Bilim adamlarının son keşfine göre; bazı otizmli bireylerin beyinle ilgili sorunlara da zemin hazırladığı düşünülen mutasyona uğramış genlerinin kanser veya tümöre de neden olabilmekte….

Otizmli çocukların %10’unun sahip olduğu PTENT geni mutasyonu beyin dahil, göğüs, kolon, böbrek, tiroid ve daha bir çok organ kanserine yatkınlığa da sebebiyet vermekte. Ayrıca bu genetik mutasyona sahip çocukların yarısının, bahsi geçen kanser ve tümoral hastalıklara sahip oldukları da tesbit edilmiş durumda.

“Otizmde rastlanılan bu oran genel nüfus popülasyonuna göre oldukça yüksektir “ diyerek bu ürkütücü tabloya dikkat çeken ” Washington Üniversitesi’nde genom bilimi profesörü Evan Eichler sözlerine şöyle devam etmektedir;

“ Kanser, epilepsi ya da benzer hastalıklarla ilgili mutasyona uğramış bu genler her zaman herkeste bu tür hastalıklara sebep olmasa da elde edilen bulgular otizm için klinik bir tedavi geliştirmenin yolunu açmaktadır. Bu buluş bu açıdan ilgi çekicidir.”

Dr. Richard Ewing “Bizim ve otizmlilerin geri kalanı arasında büyük bir fark var ve şükür ki Tanrı genetik kodlama ile bu farklılıkları anlamamıza zemin hazırlamıştır. İyi ki genetik bilimi var. “ diyor.

Fakat Steven McCarroll gibi bazı araştırmacılar da buluşun çok ümit verici olduğu konusunda hem fikir değil. Dil ve davranış bozukluklarını izah etmeye yetmediğini düşünmekteler.

Ancak pek çok bilim adamı çalışmaların önemli olduğunu; bu mutasyonların otizmlilerin beyinlerindeki nöronlarda düzensiz hücre büyümesine de neden olabileceği görüşündeler.

Kaliforniya, San Diego Üniversitesi’nde Nöropsikiyatrik Hastalıkların Moleküler Genomik Merkezi başkanı Jonathan Sebat;

“ kanser ve otizm arasında paralellikler oldukça esrarengiz. Tümü çözülmüş değil. Sadece bir nebze çözmüş durumdayız ” diyor.

Cleveland Clinic’den genetikçi Dr Charis Eng;

ilk olarak PTEN mutasyonlu annelerin çocuklarında otizmin görülme sıklığını fark ettiğini ve çok şaşırdığını ifade ediyor. “ Aynı zamanda şaşırarak gördüm ki; otizmlilerde bazı tip kanserlere (yumrulu skleroz, böbrek ve beyin kanseri gibi) rastlanma oranı daha yüksekti. Özellikle tüberosklerozis hastalarının yarısında otizm vardı.

PTEN ve yumrulu skleroz genler aynı olmamasına rağmen, PTEN genlerinin veya yumrulu skleroz genlerinin devre dışı bırakılması freni serbest bırakır. Bunun bir sonucu Kanser ya da tümörler olmakta.. Bu şekilde otizmde beyin ve sinir liflerinin anormal kablolama yapmasına da neden olabilir.” diyor.

Boston Çocuk Hastanesi Dr Mustafa Şahin, tüberoskleroz gen mutasyonlarının neden olduğu tümörleri tedavi etmek için kullanılan ilaçların mutasyona uğramış aynı genlere sahip otizmli kişileri de tedavi edebilir mi diye test etmeye karar vermiş. Yapılan fare deneyleri ile görülmüş ki genler silindiğinde hayvanların beyinlerinde sinir lifleri çılgınca büyümüş ve farelerde otizmi anımsatan olağandışı davranışlar başlamış.

Şimdilerde Dr Şahin tüberoskleroz gen mutasyonlu otistik çocuklara, zihinsel yeteneklerini geliştirmek için everolimus benzeri bir ilaç veriyor. Bu deneysel çalışma için ailelerden yasal izinler alınmış ve sonuçların Aralık 2014 yılında tamamlanması ve açıklanması planlanmaktaymış.

Bunca bilgiyi neden paylaştım derseniz; otizm ve tedavisine ilişkin pekçok varsayım var.

Bunları sınıflamak imkansız gibi görünse de tek ortak noktaları olduğu da aşikar;

Hangi gende mutasyon olursa olsun, sonuçta kanser de otizm de teknolojinin ve çevre kirliliğinin arttığı yıllarda artış gösterdi. Bu da toksik çevresel faktörlerden olabildiğince uzak durmamızı, mümkünse çocuklarımızı bunlardan korumamızı gerektiriyor.

Bilgili bir doktor yardımı ile çocuğumuzu zorlamadan vücudun doğal detoks mekanizmasını harekete geçiren yöntemlerin evlatlarımıza katkısı olcağı kanaatini taşıyorum. Kendimizi kanserden korumak adına nasıl detoksa yöneliyor, yiyip içtiklerimizi daha sağlıklı ve organik olanlardan seçmeye çalışıyorsak, çocujlarımızı da koruma altına almalıyız.

En azından şimdilik gidişat onu gösteriyor….

Sevgi ve sağlıkla daha güzel günler dileğimle …


GcMAF Nedir ve Vitamin D ilişkisi ?

Vücudumuzda zararlı patojenlerle savaşmak için Gc proteinleri bulunmaktadır. Bu proteinler zararlı virüs vb. yabancı istilacılarla savaşabilmemiz için büyük yiyici diye adlandırılan Makrofajları üretirler. Dolayısıyle Makrofajlar bizim ilk savunma hattımızdırlar.

Virüsler Nagalase adlı bir enzim salgılayarak Makrofaj yapmakla görevli GcProteinine saldırırlar. Onları yok edip çoğalırlar ve bu yolla bağışıklık sistemimizi de baskılarlar.

GcMAF tedavisi viral yükü azaltmak üzerine 1993 yılında Dr Nobuto Yamamoto ve diğer bazı araştırmacılar tarafından İşte tam da bu nedenle geliştirilmiştir.

Aslında Yamamoto ve arkadaşları kanserin çeşitli formlarını tedavi etmek için GcMAF kullanımına odaklanmışlardır. Çalışmalar da göstermiştir ki makrofajlar Epstein-Barr (EBV) ve herpes tipi virüsler de dahil olmak üzere birçok virüs ve bakteri ile mücadele edebiliyor.
Hatta bazı kanser tiplerinde ciddi yararlar sağlayabiliyorlar.
Yeni araştırmalar, otizm ve virüsler arasında bir bağlantı olduğunu kanıtlıyor.

Günümüzde Otistik Çocukların % 80 den fazlasında belirgin yüksek viral yük olduğu kanıtlanmıştır.
Otizm spektrumundaki çocukların klinik tedavisinde son 15 yıl içindeki en önemli gelişmelerden birinin GcMAF olduğunu kabul eden bilim adamları mevcuttur.

Nagalase için yaklaşık 400 otizmli çocuk değerlendirilmiştir. Değerlendirilen otistik çocukların yaklaşık % 80 inde Nagalasenin anlamlı olarak yüksek olduğu gözlenmiş ve Nagalase’nin düşürülmesi ile semptomların iyileşmesi arasında korelasyon olduğu tesbit edilmiştir. (not: otizmli oğluma da bu testi yaptırdım ve sonuç yüksek pozitif çıktı.)
Nagalase seviyelerindeki mütevazı artışlar bile otizm spektrumu içindeki çocuklar için zararlı görünmektedir. Çünkü nagalase D vitamini bağlayıcı proteini bozarak veya kalsiyum kanal düzensizliği yoluyla çocukta otizmin pek çok metobolik sorununa davetiye çıkartmakta ve davranışları da etkilemektedir. Bilindiği üzere D vitamini ve Dopamin sentezi arasında da ilişki bulunmaktadır.

Daha ayrıntılı bilgiye linki tıklayarak ulaşabilirsiniz.http://www.otizmdunyasi.com/otizmhomeopati.html

Gc MAF’ı en iyi anlatan 2 dakikalık video : https://youtu.be/UQrFa_mKpTQ


http://www.otizmdunyasi.com/index.php/vitamin-d-ve-otizm-baglantisina-dair-bir-calisma-daha/

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
“Yüzde 100 tedavi olan otizmli çocuklar var”
« Yanıtla #12 : 23 Mayıs 2016, 15:08:29 »
“Yüzde 100 tedavi olan otizmli çocuklar var”

Otizmle ilgili bir kitap yazan Prof. Dr. Ahmet Aydın “Otizm tedavi edilemez!” diyen hekimlere “modern tıbbın gericileri” diyor. Aydın biyomedikal tedavi ile yüzde 100 tedavi ettikleri otizm hastalarının olduğunu söylüyor

İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü Beslenme ve Metabolizma Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın yeni kitabı “Otizme Çözüm Var” geçtiğimiz ay yayımlandı. Otizmin “genetik bir hastalık, tedavisi yok” denilerek geçiştirildiği söyleyen Aydın, anne-baba olmayı planlayanlara, küçük çocuğu olan ebeveynlere ve çocukları otizmli ailelere tavsiyelerde bulundu.


Kitabınızın başlığı “Otizme Çözüm Var” çok iddialı değil mi?

İddialı ve doğru... Klasik psikiyatrlar ve nörologlar otizmli çocuklara tedavi özelliği olmayan ilaçlar veriyor. Bir de “Çocuk eğitime gitsin, gelişirse gelişir yoksa başka bir tedavisi yok” diyorlar.
Bu kişiler modern tıbbın gericileri. Biyomedikal tedavi ile yüzde yüz tedavi olan çocuklar var, sayıları da az değil.


“Gerici” dediğiniz yaklaşımlardan nerede farklılaşıyorsunuz?

Otizmin nedenlerine bakıyoruz. Otizm aslında bir bağırsak hastalığı! Bu çocuklarda kabızlık gibi mide-bağırsak sorunları çok fazla ve bu sorunları sindirimi bozuyor. Sindirim bozulunca vücudumuzun ihtiyaç duyduğu vitaminler, mineraller, amino asitler vb. yeteri kadar emilemezken, toksinler gibi emilmemesi gerekenler de fazlaca emilebiliyor. Bu da vücutta başka sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor.



Aydın “Eskiden ‘aile ilgisiz ve iletişimi eksik olduğu için çocuk otizmli oluyor’ algısı vardı. Bu çok yanlış” diyor. 


“Süt ve glutenli ürünler otizmli çocukları morfin gibi uyuşturuyor”

Kitabınızda, tedavide diyetin önemine de vurguluyorsunuz...

Otizm hastalarının bağırsakları bozuk olduğu için süt proteini olan kazein ve buğday proteini olan gluten tam olarak sindirilemiyor ve bağımlılık yapıyor. Aslında süt ve süt ürünleri ile glutenli ürünler morfin etkisi göstererek bu çocukları uyuşturuyor. Bu nedenle bu çocuklarda ağrı hissi son derece az. Mesela düşüyorlar, başka çocuk olsa bağırır, bu çocukların sesi çıkmıyor.


Diyetlerinden süt ürünlerini ve glutenli ürünleri çıkarınca ne oluyor?

İlk olarak uyuşturucu bağımlısıymış gibi o ürünleri istiyorlar. Ancak zamanla algılamaları gelişiyor, konuşmalarında artış oluyor. Her çocukta aynı derecede gelişim göremesek de otizmli çocukların dörtte üçünde kazeinin ve glutenin diyetlerinden çıkarılması çok başarılı sonuçlar veriyor. Özellikle bu ürünleri aşırı seven ve ağrı hissi düşük çocuklarda bu yöntem başarılı oluyor.


Ailesi çocuğunun otizmli olduğunu hemen anlayabilir mi?

Aileler çocuklarını duyma problemi şüphesiyle doktora götürüyor. Çünkü çocuklar dışarıdan gelen etkilere tepki vermiyor. Bazen de anneler anlamasına rağmen bir süre çocuklarının otizmli olduğunu kabul etmiyor. “Her çocuk aynı olmaz, benimki de böyle” diyor. Ama bu tedavide vakit kaybettiriyor.


Tedavinin en başarılı olduğu yaş aralığı nedir?

Doktora ne kadar erken getirirlerse o kadar iyi. 1-3 yaş aralığına biz tedavinin altın çağı diyoruz. Ama her yaşta ilerleme daha az da olsa olabiliyor.
Bu nedenle kaç yaşında olursa olsun çocuklarınızı doktora götürün. Bazı doktorlar “Bekle gör, bu erkek çocuk  geç konuşur” diyebiliyor. O doktorları kesinlikle dinlemeyin.


Otizm genetik bir hastalık mı?

Otizm genetik bir hastalık değil. Genetik hastalıklar akraba evliliklerinin çok olduğu coğrafyalarda daha sık görülür. Otizmde böyle bir sıçrama yok.


“Salgın bir hastalık gibi hızla yayılıyor”

Otizmde bir artış var mı?

Otizm önü alınamayan salgın bir hastalık gibi hızla yayılıyor. Amerika’da yayımlanan Ulusal Sağlık İstatistik Raporu’na göre 2007’de her 86 kişiden biri otizm hastasıydı, oran 2012 yılında her 50 kişiden biri haline geldi. Amerika’da yapılan son araştırmalar ise her 38 kişiden birinde otizm
sorunu olduğunu gösteriyor.

Bu artış neden kaynaklanıyor?

Antibiyotik kullanımının artması, cıva-alüminyum gibi metalleri içeren, çoklu virüs aşıların kullanılması, artan sezaryen doğumları, sebze ve meyvelerdeki vitamin ve mineral içeriğinin düşmesi, ağır metal, ilaç ve toksinlere fazla maruz kalmamız.


Biyomedikal tedavinin olmazsa olmaz basamakları

* Kazeinsiz ve glutensiz diyet
* Mide-bağırsak sorunlarının giderilmesi
* Eksik olan vitamin, mineral, amino asit ve enzimlerin yerine konulması
* Ağır metallerin temizlenmesi ve toksik çevresel faktörlerden korunma
* Hiperbarik oksijen tedavisi
* Özel eğitim
* İlaçlar

Otizmi önlemek için doğum öncesinde ne yapmak gerekir?

* Katkı maddeli, paketlenmiş, işlenmiş, unlu ve şekerli gıdalardan kaçınmalı.
* Bol sebze ve az şekerli meyve yemeli, yeterli omega 3 kaynağı tüketmeli.

D vitamini eksikliği giderilmeli.

* Tatlandırıcı içeren veya “light” diye sunulan yiyecekleri kesinlikle tüketmemeli.
* Kefir, yoğurt, turşu, sirke ve boza gibi probiyotiklerce zengin gıdalarla beslenmeli.
* Ekşimeyen yoğurtlardan, kaymak bağlamayan sütlerden, ayçiçeği,
mısır, soya, pamuk yağı ve margarin yağından uzak durmalı.
* Cıva ve diğer ağır metalleri içeren balık ve deniz ürünleri yememeli (hamsi ve sardalya gibi küçük balıklar daha az ağır metal içerir). Gebelik sırasında cıva içeren aşılar yaptırmamalı. Varsa, cıva içeren amalgam dolgu maddesini dişlerinden çıkartmalı.

Çocuğunuzu büyürken izlemeyi ihmal etmeyin

Eğer aşağıdaki sorulara cevabınız hayırsa en kısa zamanda bir doktora danışın.
* 12 ay sonunda: Annesine veya bakıcısına gülücük atıyor mu? Yabancılardan korkuyor mu? Gözüyle nesnelerin hareketlerini izliyor mu? Sesin geldiği yöne doğru bakıyor mu?
* 18 ay sonunda: Yardımsız yürüyebiliyor mu? Konuşabiliyor ya da birkaç kısa cümle kurabiliyor mu? Ağrıya tepki veriyor mu?
* 24 ay sonunda: Basit talimatları dinliyor ve uyguluyor mu? Diğer çocuklarla oynuyor mu? Çocuklar gruplaştığında aralarına katılıyor mu?
* 36 ay sonunda: Bütün cümle ve talimatları anlayıp uygulayabiliyor mu? Nesnelerin şekil ve renklerini ayırabiliyor mu? Koşabiliyor, topa vurabiliyor mu?


Metin Uyar | http://www.milliyet.com.tr/-yuzde-100-tedavi-olan-otizmli/metin-uyar/cumartesi/yazardetay/19.10.2013/1778691/default.htm

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Prof. Dr. Ahmet Aydın'dan Otizm ve Tedavisi
« Yanıtla #13 : 27 Mayıs 2016, 15:26:20 »
Prof. Dr. Ahmet Aydın'dan Otizm ve Tedavisi

Otizm, genelde 1-3 yas civarında ortaya çıkan kişinin dil, sosyal ve iletişim becerilerini bozan gelişimsel bir hastalık tablosudur. Otizmin sözcük anlamı “içine dönük” tür; eskiden çocukluk şizofrenisi olarak da tarif edilirdi. Günümüzde otizm yerine, otistik spektrum bozukluğu (autism spectrum disorders-ASD) ya da yaygın gelişimsel bozukluk (pervasive developmental disorders-PDD) terimleri tercih edilmektedir.

Otizmin Tarihçesi

Otizm teriminin, ne zaman ortaya çıktığı, ne zaman araştırılmaya başlandığı, tam olarak belli değildir. Tarih boyunca otizmin varlığını düşündüren birtakım bulgular ve belgelere rastlanmaktadır. Özellikle çıkış kaynakları yüzyıllar öncesine dayanan bazı belge, efsane, masal ve hikâyede söz edilen bazı kişilerin davranış şekilleri otizmle çok benzeşmektedir.

Aslında otizm şizofrenik hastaların dış dünyayla olan ilişkilerini zamanla kaybetmelerini (içine kapanma) anlatmak için kullanılan ve yetişkin psikiyatrisi jargonundan alınma bir terimdir. Bu günkü anlamı ile algılanan otizm terimi ilk kez Amerika’lı psikiyatrist Leo Kanner tarafından 1943 yılında tanımlandı ve Kanner 11 çocukta gördüğü yaygın davranış bozukluklarını tanımlayarak bu tabloya “erken çocukluk otizmi” adını verdi.

1944 yılında Avusturya’lı psikiyatrist Hans Asperger de daha büyük yaştaki çocuk ve ergen bir grup çocukta gördüğü bazı davranış bozukluklarını “Otistik Psikopati” olarak adlandırdı. Kanner ve Asperger her ikisi de kendi sendromlarının birbirinde farklı olduğunu ileri sürmüşlerse de günümüzde bu tanımladıkları hastalık tablolarının büyük ölçüde birbirleriyle örtüşmekte olduğu kabul edilmektedir. Gerçekten de otistik birçok çocuk her iki klinik tabloya ait özelliklerin bir karışımına sahiptir.

Kanner genetik faktörlerin otizmde rol oynadığını düşünse de otizm tablosunu daha çok psikoanalitik teorilerle açıklamaya çalışmıştır. Kanner’e göre bu çocuklarda gözlenen hastalık tablosu soğuk, ilgisiz, kayıtsız ve katı, çocuklarına bir makineyle ilgilenen görevliler gibi davranan mükemmelliyetçi ve disiplin düşkünü (buzdolabı) anne-babalardan kaynaklanmaktadır. Kanner gördüğü çocukların anne-babalarının hemen hemen hepsinin meslek sahibi üniversite mezunlarından oluştuğunu ifade ediyordu. Bu çocukların potansiyel olarak normal ve iyi bir zekaya sahip olduklarını ama sevgi göstermeyen ebeveynleri yüzünden duygusal bakımdan hasarlı olduklarını düşünüyor ve beyinde fiziksel bir patoloji olmadığına kuvvetli bir biçimde inanıyordu.

Kanner’in fikirleri maalesef hekimleri çok etkilemiştir. Bunun doğal uzantısı olarak çocuklarını kurtarma çabasında ebeveynler de mevcut fikirlerden fazlasıyla etkilemiştir. Bu yüzden birçok ebeveyn psikoanaliz seanslarına girmiş, ama sonuç elde edememişlerdir. Buna rağmen ana akım tıbbi kanaat önderleri, başarısızlıklarını kabul etmekte çok gecikmişlerdir. Bu yüzden birçok ebeveyn suçluluk duygusundan bunalmış, Dünyaları zindan olmuş ya da birbirlerini suçlayıp ve boşanmışlardır.

Günümüzde ise otistik çocukların ebeveynlerinin çoğunun Kanner’in dediği gibi üniversite mezunu olmadığını biliyoruz. Bu yanıltıcı durumun ekonomik düzeyi düşük ailelerin çocuklarını daha az hekime götürmelerine bağlı olduğunu düşünmekteyiz. Ayrıca nerdeyse otistik çocuk sahibi olan ebeveynlerin hiç birinin çocuklarına buzdolabı gibi davranmadıklarını, hatta sağlam çocuklarından daha fazla ilgi ve şefkat gösterdiğini de biliyoruz.

Kanner’in bu yanıltıcı ve insafsız yargılara nasıl vardığını anlamak çok güçtür. Belki de Kanner’e gelen hasta grubu daha çok eğitimli ve sosyoekonomik durumu iyi olan kesimden geliyordu. Ayrıca eğitimli kesimin çocuklarının kırklı yıllarda, eğitimsiz kesimlere çok daha fazla rafine gıda tüketmeleri ve modernite nedeni ile kentsel yöre çocuklarının daha fazla toksik maddeye maruz kalması Kanner’in sorunu yanlış algılamasına neden olmuştu.

60’lı yıllara gelince psikoanalitik yaklaşıma karşı çıkan aileler bir araya gelerek aile dernekleri kurmaya başladılar. Bu kurumlar yaygınlaştı ve otizm hakkındaki düşüncelerin değişmesinde, ailelerin ve çocukların ihtiyaçlarının belirlenmesinde önemli bir rol oynadı.

Bilim adamları da artık uzun süre geçerliliğini koruyan otizme "buzdolabı anneler"in yol açtığı şeklindeki psikoanalitik bilimsel(!) inançtan büyük ölçüde vazgeçmeye ve genetik teoriyi ileri sürmeye başladılar.

Gerçekten de otizmim tek yumurta ikizlerinden birinde varken diğer eşinde olma olasılığı %60-80 gibi yüksek bir oranda olması, ayrı yumurta ikizlerinde ve ikiz olmayan kardeşlerde de oranın %2-6 gibi normal popülasyondan (%0.6) daha sık görülmesi genetik etyolojiyi destekleyen bulgular gibi görünmektedir.Fakat otizmim tek yumurta ikizlerinin her ikisinde görülme oranının niye %100 değildi, ya da görülse bile eşlerden birinde daha ağır diğerinde hafif şiddette ortaya çıkıyordu? Sonra akraba evliliklerinde bir artış olmadıkça genetik hastalıkların (örneğin hemofili, talasemi) sıklığında da bir artış olmazdı. Bu nasıl bir genetik hastalıktı ki son yıllarda katlanarak artıyordu? Klasik nöropsikiatrlar da 50-60 yıl gibi oldukça kısa zaman dilim aralığında genetik bir hastalığın sıklığının bu kadar artmaması gerektiğini tabii ki bilmektedirler. Ama onların birçoğu otizm sıklığının yıllar içinde artmadığını sadece tanı kriterlerinin değiştiği ya da hekimler ve aileler bu konunun üzerine çok düştüğü için otistik çocuk sayısının artmış gibi göründüğünü iddia etmektedirler. Acaba bu ne kadar doğrudur? 1950 yılında hekimliğe başlayan William Crook isimli bir doktor hastalık tablosunu hakkında yeterli bilgisi olmasına rağmen ilk otizm tanısını 24 yıl sonra 1973’te koymuştur. Daha sonra da tanı koyduğu hastaların sayısı hızla artmıştır. Bu durumu daha iyi aydınlatmak için Mark R Blaxill isimli bir bilim adamı 1960-2004 yılları arasında yapılan elliden fazla otizm sıklık çalışmasının meta analizini yapmıştır. Bu analize göre otizmdeki artışta tanı kriterlerinin değişmesinin fazla bir payının olmadığını kanıtlamıştır. Blaxill’in yaptığı çok ayrıntılı incelemeye göre yetmişli yıllarda ABD’de 3/10,000’in altında olan otizm sıklığı, doksanlı yıllarda 30/100,000’in üzerine çıkmıştır; yani 20 yıllık zaman diliminde en az on kat artmıştır. Otizm spektrumu tümü ile dikkate alındığında aynı zaman diliminde 5-10/10,000 olan sıklık 50-80/10,000’e yükselmiştir. Britanya’da ise seksenli yıllarda 10/10,000’in altında olan otizm sıklığı, doksanlı yıllarda 30/100,000’in üzerine çıkmıştır. 2002 yılında California’da yapılan bir çalışmada ise otizm sıklığı 1/166 (60/10,000) olarak bulunmuştur. Biard ve arkadaşların Britanya’nın bazı bölgelerinde yapılan ve ünlü Lancet dergisinde 2006 yılında yayınlanan bir çalışmasında ise 1/86 (60/10,000) gibi çok daha yüksek bir oran saptanmıştır.

Ülkemizde detaylı bir toplum araştırması yoktur, fakat bizdeki sıklığın da 40-60/10,000 dolaylarında olduğu sanılmaktadır.

1987’den 1998’e kadar olan 10 yıllık zaman diliminde California’da otizm nedeni ile tedavi gören çocuk sayısı 2.7 kez artmıştır. 1991’den 1997 yılları arasındaki artış ise 5.6 kattır.

Bütün bu araştırmalar otizmin muazzam bir şekilde arttığını ve bu durumun temel olarak sadece genetik nedenli olmayacağını, çevresel faktörlerin otizm tablosunun oluşumunda çok daha önemli rollerinin olduğunu kuvvetle düşündürmektedir.

Nitekim 80 yıllardan itibaren çevresel zararlı maddelerin otizm üzerine olan etkileri daha iyi anlaşılmaya başlandı. Bu bağlamda biyomedikal tedavileri hakkında yüzlerce araştırma yayınlandı. Bu araştırmalara göre otizmin genetik alt yapısı olan, enfeksiyonlar, toksik kimyasallar, hipoksemi ve gıdalardaki protein ve peptitlerle tetiklenen ve yaygın gelişimsel bozukluğa yol açan nöroimmün bir klinik tablo olduğu anlaşılmaya başlandı.

Sidney M. Baker adlı araştırıcı 1950’lerden günümüze otizmdeki patlamadan aşağıdaki faktörleri sorumlu tutmuştur.

1. Antibiyotik kullanılmasının artması

2. Ağır metal içeren aşıların ve çoklu virus aşılarının (Kızamık-Kızamıkçık-Kabakulak-MMR gibi) kullanılmasındaki artış.

3. Ekilebilir toprakların fakirleşerek sebze ve meyvelerdeki vitamin ve mineral içeriğinin düşmesi.

4. Omega-3 tüketiminin azalması

5. Ağır metal, ilaç ve toksinlere fazla maruz kalınılması.

Otizmin artması antibiyotik kullanılmaya başladıktan sonraki zamanla çakışmaktadır. 1950 yılında ABD’de 200 ton olan antibiyotik tüketimi 1990’da 20000 tona çıkmış, yani yaklaşık 100 kat artmıştır.

OTİSTİK ÇOCUKLARDA TOKSİKOLOJİK İNCELEMELER

1988 yılında Edelson and Cantor 56 otistik çocuğu inceleyip, 56’sında da ağır metal yükü saptadılar. Araştırıcıların elde ettiği sonuçlara göre bu 56 çocuğun 55’inde karaciğer detoksifikasyon sisteminin iyi çalışmıyordu, 53’ünde de bir ya da daha fazla ağır metal dışı toksik kimyasal madde (ağır metal dışında) yükü vardı. Bu toksinlerin başlıcaları böcek ilaçları, tarım ilaçları, dezenfektan gazlar, antibiyotikler, deodoranlar ve çok sayıda aromatik ve alifatik solventlerdir.

Maalesef bu toksinlerin bazıları devamlı soluk alıp verdiğimiz evlerimizin havasında badanasında, halısında, mobilyasnda, elektronik eşyalarında, hatta pencerelerinde de mevcuttur. Bu toksinler başta çocuklar olmak üzere bütün ev halkının davranış, algılama, bilişim ve motor fonksiyonlarında değişik şiddetlerde bozukluklara neden olmaktadır. Yaş ne kadar küçük ve beyin ne kadar az olgun ise zarar da o oranda artmaktadır.

İşin kötüsü bu toksinler kişinin detoksifikasyon yeteneği ile ilişkili olarak çok düşük düzeylerde bile etkili olabilmektedir. Yani genetik olarak detoksifikasyon yeteneği iyi olmayan kişiler çok düşük düzeyde toksinlerden bile etkilenebilmektedir. Detoksifikasyon reaksiyonları iyi çalışan ve yeterli doğal gıda alanlar ise toksinlerden fazla etkilenmemektedirler.

Ayrıca bu toksinler vücudumuzdaki diğer reaksiyonları katalizleyen enzimler gibi detoksifikasyon işlemini hızlandıran enzimlerin fonksiyonlarını da bozarak sorunu daha da ağırlaştırmaktadır. Rafine ve doğal olmayan gıdaların vitamin ve minerallerden fakir olması zaten yavaşlamış olan detoksifikasyon reaksiyonlarını daha da tembelleştirmektedir.

AYNI ÇEVRESEL TOKSİK ETKENE MARUZ KALAN HER ÇOCUKTA NİYE OTİSTİK TABLO GELİŞMEMEKTEDİR?

Tabii ki şu soru da akla gelmektedir. Madem ki otizm fenilketonüri, hemofili, talasemi gibi klasik bir tek genle kalıtlanan bir hastalık değildir, (ki öyledir), o zaman aynı çevresel toksik etkene maruz kalan bir çocukta hastalık tablosu gelişirken diğer çocuklarda niye aynı tablo gelişmemektedir?

Aynı çevresel zararlıya (ağır metal, böcek ilacı, antibiyotik, enfeksiyon vb) maruz kalmasına rağmen her çocukta otizm tablosunun görülmemesi otizme yatkınlık sağlayan tek-gen polimorfizmlerinin varlığı ile açıklanabilir.

Tek-gen polimorfizminde talasemi, hemofili gibi hastalıklarda olduğu gibi bir gen eksikliği yoktur. Burada gen ya da genlerin kalitesi bozuktur ve idare ettiği enzim tembel çalışır.

İnsanlar çevresel zararlıya (ağır metal, böcek ilacı, antibiyotik, enfeksiyon vb) maruz kaldıklarında vücutlarına çalışan detoksifikasyon (zehirden kurtulma) mekanizmaları ile bunları temizlemeye çalışır. Detoksifikasyon mekanizmaları genetik olarak belirlenir ve kişiden kişiye değişir. Bu değişkenlik gen polimorfizmlerinin sayısı ve bozukluğun derecesi ile ilişkilidir.

Bu mekanizmalar nüfusun %65’inde oldukça iyi çalışır; geri kalan %32’sinde yavaş, %2.5’şinde ise çok az çalışır. Otizm, Alzheimer, mültipl skleroz, şizofreni, bipoler bozukluk, çocuklar bu %2.5’in içindedir. Fakat çevresel toksinlerin mevcut artışı sürer ve doğal beslenmeden daha da uzaklaşılırsa %32’lik bölümde de bu hastalıklar fazla görülecektir.

Detoksifikasyon mekanizmalarının etkinliği başlıca 4 faktöre bağlıdır;

1. Polimorfizm sayısı

2. Genlerin idare ettiği bu enzimlere yardımcı olan vitaminler (D vit, C vit, B kompleks vit. vb) ve minerallerin (çinko, selenyum, magnezyum vb) yeterli olup olmaması

3. Maruz kalınan toksin miktarı

4. Maruz kalınan yaş

Sık rastlanılan gen polimorfizmleri

• MTHFR - Metilen Tetrahidrofolat Redüktaz

• COMT- Katekolamin O- Metiltransferaz

• MAO- Mono amin oksidaz

• MTRR/MTR- Metionin Sentaz ve Metionin Sentaz Redüktaz

• BHMT-Betain Homosistein Metiltransferaz

• TCII-Transcobalamin

• GABRB3- GABA Reseptorü

• ADA - Adenozin Deaminaz

• Mutant UBE3A - ubikitin ligaz

• CPOX - Korproporfirin Oksidaz

• PON1 - Paroksonaz

• VDR – D vitamini reseptörü

Gen polimorfizmleri onbinlerce yıldan beri var olmalarına karşın otizm tablosuna neden olmamışlardır. Ancak son elli-atmış yılda artan çevre kirliliği nedeni ile otizmde tam anlamı ile bir patlama olmuştur. Eğer çevresel etkene maruz kalınmasa, sadece polimorfizmlerin varlığı çocukları otistik yapmaya yetmemektedir.

Çevresel faktörün şiddeti ve zamanlaması da önemlidir. Eğer çevresel faktöre anne karnında maruz kalınmış ve bu faktör güçlü ise otizm kendini bebek doğduğu zaman ortaya çıkar. Bu hastalar çok ağırdır, hepsinde başından itibaren motor, mental ve psişik gelişiminde gerilik vardır.

Otistik olguların çoğunda ise bebek başlangıçta tümüyle normaldir. Belli bir süre sonra hastalık belirtileri ortaya çıkmaya başlamaktadır. Bu genellikle yaşamın ilk 6 ay- 18 ayıdır. Otizmim bu sık görülen şekline regresif otizm denir.

OTİZMİN OLUŞ MEKANİZMASI

Otizmin başta gelen nedenleri ağır metaller, antibiyotikler ve diğer kimyasal toksik maddelerdir. Diğer nedenler arasında enfeksiyonlar (Kızamık, HHV6, CMV, Streptococcus, Clostridia, Borrelia, Candida) ve beyin kan akımında azalma gelmektedir. Genetik yatkınlıkları (tek-gen polimorfizmleri) nedeni ile bu toksinler ve enfeksiyonlar ile yeterince baş edemeyen çocuklarda bir dizi birbirine bağlı mekanizmaların etkisi ile otizm tablosu oluşmaktadır.

EK: AĞIR METAL KAYNAKLARI

Not bu liste tam değildir, eksikliklerin tamamlanmasında herkese görev düşmektedir. Diğer kimyasal toksinlerin de listelerinin hazırlanması gerekir.

Cıva kaynakları

• Egzoz gazları ve kirli hava

• Böcek ilaçları

• Amalgam diş dolguları

• İçme suları

• Keçe

• Kulak ve burun damlaları

• Bazı aşılar (karma aşı, hepatit B, HiB, grip)

• Kan grubu uyuşmazlığını önleyen ilaçlar

• Kontakt lens solüsyonları

• Çamaşır yumuşatıcıları

• Deniz ürünleri

• Talk pudrası

• Kozmetikler (maskara)

• Ahşap koruyucuları

• Yer cilaları ve parlatıcıları

• Piller

• Cıvalı idrar söktürücüleri

• Elektrikli aletler

• Patlayıcılar

• Fluoresan lambalar

• Boyalar

• Tarım ilaçları

• Petrol ürünleri

• Musluk suyu

Kurşun kaynakları

• Motorlu araçların yaydığı egzoz gazları

• Kurşun borularla evimize ulaştırılan sular

• Kalıcı rujlar

• Vinil okul çantaları

• Ders araçları,

• Duvar boyaları

• Tekstil boyaları

• Oyuncaklar

• İçme suları

• Dökme demir

• Kirli hava

• Porselen veya çelikten yapılmış banyo küvetleri

• Piller

• Konserve gıdalar

• Kimyasal gübreler

• Toz

• Endüstriyel bölgelerde yetişmiş gıdalar

• Saç boyaları

• Kurşunlu cam

• Böcek öldürücüler

• Sigara dumanı

Alüminyum kaynakları

• Pişirme kapları

• Folyolar

• İçme suları

• Antiasitler (mide ilaçları)

• Aşılar (Pnömokok, Hepatit A, HPV)

• Deodoranlar

• Tamponlu aspirin

• Gıda katkıları

• Rujlar

• Konserve edilmiş asidik yiyecekler

• Bazı ishal ilaçları

• Bazı hemoroit ilaçları

• İşlenmiş bazı peynirler

Arsenik kaynakları

· Kirli hava

· İçme suyu

· Balıklar

· Böcek öldürücüler

· Tarım ilaçları

· Endüstiriyel et ürünleri

· İşlenmiş bazı metaller

· Deniz ürünleri

· Özel cam ürünleri

· Tahta koruyucuları

Kadmiyum kaynakları

· Sigara dumanı

· Kirli hava

· Kadmiyumlu topraklarda yetişen bazı meyve ve sebzeler

· Böbrek, karaciğer, tavuk gibi et ürünleri

· Böcek öldürücüler

· Karayollarındaki tozlar

· Nikel-kadmiyumlu piller

· Boyalar

· Fosfatlı gübreler

Nikel kaynakları

· Elektrik düğmeleri

· Aydınlatma gereçleri

· Seramik

· Kakao

· Soğuk saç perması

· Yemek pişirme kapları

· Kozmetik ürünler

· Metal paralar

· Diş malzemeleri

· Bazı çikolatalar

· Margarinler

· Endüstriyel alanların yakınında üretilmiş gıda ürünleri

· Saç spreyleri

· Endüstriyel atıklar

· Süs eşyaları

· Metal rafinerileri

· Metal eşyalar

· Nikel-kadmiyum piller

· Ortodonti malzemeleri

· Şampuanlar

· Musluk suyu

· Fermuarlar

· Sigara dumanı

AĞIR METAL HANGİ YÖNTEMLE SAPTANMALI?

Ağır metallerin varlığını saptamak için, kan saç ve idrardan alınan örneklerin özel yöntemlerle incelenmesi gerekmektedir. Başlıca ağır metal testleri şunlardır;

1. Kanda ağır metal testi

2. Saçta ağır metal testi

3. İdrarda ağır metal testi

4. İdrarda ağır metal testi (DMSA ile uyarılmış)

5. Dokuda ağır metal testi (ağır metallerin porfirin ile yaptığı bileşikler)

Toksik ağır metaller özellikle beyin gibi yağdan zengin doku ve organları seçip orada otururlar. Otistik çocuklar ağır metalleri organ ve dokulardan yeteri kadar hızla atamazlar. Dolayısıyla ağır metaller kana karışmadıkları için yeteri kana, saça ve idrara yeteri kadar geçmeyebilirler.

Örneğin yapılan bir araştırmada normal çocuklardan alınan saç örneklerinde referans aralıklarda (normal düzeylerde) ağır metallere rastlanırken, otistik çocuklarda bu düzey ya çok düşük ya da sıfır olarak saptanmıştır.

Yani hastada ağır metal yükü olmasına rağmen kanda, saçta ve idrarda yapılan ağır metal testi normal çıkabilir, bu da teşhisin atlanmasına neden olabilir. Bu testler ancak son zamanlarda maruz kalınan ağır metali gösterebilirler.

Ancak DMSA gibi bir şelasyon ajanının uygun dozda verilmesini takiben en az 6 saat sonrasında alınan kan, saç ya da idrar örneklerinde toksik ağır metalleri saptamak mümkün olabilmektedir.

Bu nedenle pratikte istenilmesi gereken en doğru test DMSA ya da başka bir şelatörle ile uyarılmış ağır metal testidir.

Bazen ağır metal dokuya o kadar sıkı yapışmıştır ki DMSA ile uyarılan örneklerde bile tespiti mümkün olamamaktadır. Çok sık görülmeyen bu durumda porfirin testi yapılması uygun olacaktır. Çünkü bu test ile doku içindeki ağır metali bile saptanabilmektedir.

Normal gibi görünen kişilerde de ağır metal boşaltımı

Normal gibi görünen kişilerde de ağır metal boşaltımı fazla olabilir mi? Tabii ki olabilir ve zaten olmaktadır da. Bu durum bazı hekimlerde ve hastalarda kuşkuya yol açmaktadır. Yani ağır metal yükünün fazla olması otizmin nedeni olmayabilir mi? sorusunu akla getirmektedir.

Aslında ağır metal değerleri ile klinik belirtiler arasında doğru bir orantı yoktur. Aynı ağı metal düzeylerinde klinik belirtiler hafif (yorgunluk, halsizlik, konsantrasyon zafiyeti vb) olabileceği gibi otizm, Alzheimer hastalığı ya da şizofrenide olduğu gibi çok ağır da olabilir. Bu değişkenlik kişinin ağır metali boşaltma kapasitesi ile ilgilidir. Ayrıca kişinin beyin gelişiminin hızlı olduğu erken yaşta ağır metale maruz kalması da önemli bir etken olmaktadır. Az önce söylediğimiz gibi en ağır belirtiler DMSA ile bile ağır metal boşaltımı yapamayan kişilerde görülmektedir.

Bazen şelasyon uyguladığımız kişilerde 6 ay sonra x ağır metalinin daha da arttığı ve hatta daha önce normal sınırlarda olan bir y metalinin patolojik sınırlara geçtiğini görmekteyiz. Halbuki o sırada hasta klinik olarak daha iyiye gidebilmektedir.

Ağır metal yükü hiçbir zaman normal olarak kabul edilemez! Ağır metaller sıfır olmalıdır, yani sıfırın üzerindeki her değer patolojiktir. Bu nedenle bir X değerinin laboratuar normalleri arasında kalmasının hiçbir garantisi yoktur.

Çok yüksek ağır metal değerlerine sahip olan çocuklarda bile mutlaka, başka etiolojik faktörler de (kimyasal toksinler) araştırılmalıdır.


DMSA İLE UYARILMIŞ İDRARDA AĞIR METAL TARAMASI

Hasta gece son idrarını yapar.

Kilogram başına 30 mg miktarda DMSA'yı tek seferde ağızdan alınır. Maksimum doz 1800 miligramı geçmemelidir (1 tablet=100mg).

Hasta kapsül alamıyorsa, kapsülleri açıp içeriğini asitli olmayan herhangi bir gıdaya karıştırılarak verilir.

Sabah alınan ilk idrar temiz bir cam kaba alınır ve verilen özel örnek kabına en az yarısını dolduracak miktarda aktarılır. Eğer hasta çocuksa ve bez kullanıyorsa eczanelerde satılan idrar toplama torbalarını da kullanılabilir.

DMSA verildikten sonra idrar toplanması için gerekli süre 6 - 9 saattir. İlk 6 - 9 saat boyunca yapılan tüm idrarları bir arada toplanılır ve bu karışımdan alınanı örnek olarak götürülür.

Bu test halen Türkiye’de LS-MS aleti ile İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsünde yapılabilmektedir. Bu test zararlı bütün metalleri (cıva, kurşun, kadmiyum, alüminyum, uranyum vb) gösterirken aynı anda faydalı bütün metalleri de (selenyum, demir, lityum, çinko, magnezyum vb) aynı anda göstermektedir.


AĞIR METAL VE TOKSİN TEMİZLEME TEDAVİSİ

Ağır metal ya da toksin temizliği aylar ve hatta yıllar süren bir süreçtir. Deyim yerinde ise bir maraton gibidir. Tedavi çok yönlü olup sabırlı ve bilgili olmak şarttır. Tedavinin ana unsurları şunlardır.

• Çevresel etkenlerin uzaklaştırılması

• Uygun diyet uygulanması

• Sindirim sisteminin düzeltilmesi

• Doğal gıdaların kullanılması

• Bağışıklık sisteminin desteklenmesi

• Vücudun toksinleri temizleme yollarının desteklenmesi

• Doğal veya kimyasal yollarla ağır metallerin uzaklaştırılması

• Hiperbarik oksijen tedavisi

ŞELASYON TEDAVİSİ

Şelasyon cıva, kurşun, arsenik ve benzeri toksik ağır metallerin bazı ilaçlara bağlanarak vücuttan atılmasının (temizlenmesinin) sağlanmasıdır.

Temel olarak dört ilaç kullanılmaktadır:

DMSA (Di-Mercapto-Succinic Acid) en çok tercih edilen şelasyon ajanıdır.

DMPS (Di-Mercapto-Propane-Sulfonate) sık kullanılan diğer ajandır.

DMSA’nın geniş bir yelpazedeki zehirli metalleri (kurşun, cıva, arsenik, kalay, kadmiyum, nikel, tungsten, uranyum antimon, platin vb) bağladığı ve vücuttan attığı ispat edilmiştir.

İkinci sırada tercih edilecek ajan ise DMPS olmalıdır.

Saptanan metallerin özelliğine göre EDTA ve ALA da ilk iki sıradaki ajanlarla dönüşümlü olarak kullanılabilir.

Şelasyon tedavisi hangi şartlarda yapılabilir?

Şelasyon her otistik çocuğa uygulanabilecek bir tedavi yöntemi olmadığı gibi, deneyimli ve yetkin olmayan kişilerce uygulandığında ciddi zararlar verebilir. Bu tedavi öncesinde bu tedaviye gerek olduğu mutlaka kanıtlanmalıdır.

Bu tedavi sadece ağır metallerden etkilenen ve bu tedavinin uygulanabileceği özelliklere sahip yani böbrek, karaciğer ve kemik iliği hastalığı olmayan ve tedavi öncesinde yapılacak testlerle mevcut mineral düzeyleri yeterli bulunan çocuklara önerilebilir.

Bir diğer önemli konu da şelasyon tedavisi öncesinde glutatyon seviyesini normal düzeye getirmektir.

Glutatyon’un toksik ağır metalleri bağlayarak vücuttan atılmalarını sağlamak gibi çok önemli bir role sahip olduğu unutulmamalıdır.

DMSA ile yapılan şelasyon tedavisi esnasında çinko boşaltımı hemen hemen iki kat artmaktadır.

Bu nedenle çinko seviyesi tedavi öncesi ve esnasında izlenmeli ve normal seviyeyi koruyabilmek için gerektiğinde çinko takviyesi yapılmalıdır.

DMSA demir, kalsiyum ve magnezyum boşaltımını etkilemez; bakır boşaltımını ise artırır.

Bakır, otistik çocuklarda genellikle fazladır, bu yüzden bu atılım faydalıdır ancak bakır seviyesi tedavi öncesi ve esnasında yine de takip edilmelidir. Çünkü bakır düşüklüğü de zararlı bir durumdur.

Şelasyon tedavisinde, özellikle küçük çocuklarda ve ağızdan tedaviyi reddeden olgularda tercih edilmesi gereken ilaç veriliş biçimi ciltten emilim yoluyla olmalıdır. (transdermal) Bu zaten en güvenli yoldur.

Oral (ağız yoluyla) DMSA, temini kolay ve ucuz olması nedeniyle sıklıkla ilk tercih edilen ajan olmaktadır. Karaciğer yetersizliği olan olgularda ise rektal (makat) yol diğer bir alternatiftir.

Tedavinin yavaş ve optimal dozlarda olması, ağır metallerle birlikte atılabilecek faydalı minerallerin takip edilerek zamanında yerine konulabilmesine olanak sağlayacaktır.

Hızlı yapılacak bir tedavide ise pek çok organdan ve aynı anda kana çok miktarda ağır metal karışacaktır. Bu durumda beynin attığından fazlasıyla karşılaşması söz konusu olabilecektir (reexposure). Damar yolu ile yapılan (IV) şelasyon tedavisi (EDTA, ALA) bu nedenle ön planda önerilmemektedir. Unutulmamalıdır ki şelasyon bir “maraton” dur ve bu tedavide kısa mesafe koşucusu gibi davranılmamalıdır.

Şelasyon tedavisi öncesinde vücudun çeşitli fonksiyonlar için gereksinimi olan elementlerin düzeyi araştırılmalıdır. Varsa eksikler yerine konulmalı ve tedaviye bundan sonra başlanmalıdır. Ayrıca tedavi süresince de çocuklara mineral ve vitamin desteği verilmelidir. Bağırsak sorunları olan çocuklarda DMSA kullanılmasının mantar enfeksiyonlarını azdırabilir.

Şelasyon tedavisinin olası yan etkilerinin saptanması ve alınması gereken önlemler

Nadir de olsa karaciğer, böbrek ve kemik iliği olumsuz etkilenebilmektedir. Tedavi süresince uygun aralıklarla mineral düzeylerinin yanı sıra ilgili tetkikler 2-3 ay gibi aralıklarla tekrarlanarak hastayı yakından takip etmek önemlidir.

DMSA temelde idrar yoluyla atıldığı için böbrek fonksiyonları kontrol (kan kreatini, kan üresi) edilmelidir.

Kemik iliği baskılanmasına yol açabilme olasılığına karşın kan bulgularını kontrol etmek gereklidir (tam kan sayımı).

Karaciğere zarar verebilme olasılığına karşın karaciğer fonksiyonlarını kontrol etmek (ALT, AST, GGT).


KLOROFİL İÇEREN BİTKİLERLE ŞELASYON

Kimyasal toksin ve ağır metallerin vücuttan uzaklaştırılmasında klorofilden zengin gıdaların önemi büyüktür. Yeşil sebzelerin ortalama klorofil içeriği % 0.5’den daha azdır. Yosunlar ve çimler (klorella, spirulina, mavi-yeşil alg, deniz börülcesi, buğday çimi, arpa çimi) ise daha fazla klorofile sahiptirler. Yeşil algler içinde en yüksek (%3-5) klorofil içeren bitkiler klorella ve spirulinadır. Bu yosunların %20’sini fibröz (telsi) kabuk, %80’ini ise iç kısım oluşturur.

Toksinler ve ağır metallerin çoğu kandan bağırsağa atılır. Atılan bu zararlı maddelerin bir kısmı dışkı ile boşaltılırken geri kalan kısmı tekrar emilerek kana geçer. Klorella ve spirulinanın fibröz (telsi) kabuk kısmındaki mukopolisakkaritler ağır metalleri, böcekkıranları (pestisid), DDT, hidrokarbon ve polikarbonları tutarak vücutta birikimini önler. Burada bulunan klorofil içeriği zengin otlar ve yosunlar toksinlerin tekrar emilmesini engellerler.

Klorella veya spirulina gibi yosunlar Japonların yosun yemekleri (suşi) gibi çok sağlıklıdır. Çok miktarda vitamin, mineral, amino asit ve diğer besin maddelerini içerirler. Klorella ve spirullinada insan vücudu için gerekli nerdeyse bütün maddeler bulunur.

Klorellada bulunan maddeler

• Yüksek miktar (%58) ve kalitede protein: Bütün amino asitleri içerir.

• Bütün B kompleks vitaminleri (B12 dahil).

• C vitamini

• E vitamini

• Beta-karoten.

• Makromineraller: Kalsiyum, magnezyum, potasyum.

• Mikromineraller: Çinko, selenyum, demir

• Omega-3 yağ asitleri: GLA.

• Mukopolisakkaritler

• Nukleik asitler (RNA & DNA): %13

• Klorofil

• Klorella büyüme faktörü: %18

Klorella veya spirulinanın diğer özellikleri

• Klorella veya spirulina demir boşaltımını artırmaz. Tam tersine demir içerdikleri için kan demir düzeyini artırır.

• Klorella veya spirulina birkaç gün içinde ağız kokusunu giderir; pis dışkı kokusunu da giderir.

• Klorella veya spirulina klorofilaz ve pepsin gibi sindirim enzimlerini ihtiva eder.

• DMSA’dan farklı olarak klorella bağırsakta veya spirulina mantarların üremesini artırmaz. Tam tersine bağırsakta bulanan probiyotiklerin (laktobasiluslar) normalin 4 kat daha fazla üremesini sağlar.

• Klorella ya da spirulina alan kişilerde ilk günlerde gaz, kramp, kabızlık ve ishal gibi bağırsak hareketlerinin artış belirtileri görülebilir.

• Klorella büyüme faktörünün yaşlanmayı önleyici bir etkisi vardır.

• Klorella Büyüme Faktörü (KBF) bağışıklık sistemini güçlendirir, kansere karşı etkilidir.

• KBF ve klorellanın içerdiği yüksek miktarlardaki DNA ve RNA sinir ve diğer doku hücrelerinin tamirine yardımcı olur.

Klorella-Spirullina/Dozaj

• Erişkin bir insan günde üç gram klorella veya spirulina idame dozu olarak yeterlidir.

• 5-7 gram daha etkili olacaktır.

• Ağır metali olan erişkin kişilerde önerilen toplam doz günde en az 10 gramdır; 20 grama kadar çıkılabilir.

• 30 kg bir çocuk için 5 gram, 10 kg'lık bir çocuk için 3 gram uygun olur.

• Spirulina ve klorella benzer özelliklere sahip olsalar da farklı özellikleri nedeni ile kombine edilmeleri daha iyi olabilecektir.

• 2 kısim spirullina/ bir kisım klorella alınması önerilmektedir.

EPSOM TUZU (MAGNEZYUM SÜLFAT) BANYOSU

• Sülfatlar ağır metal temizliğine yardımcı olur, bağışıklık sistemini güçlendirir.

• Otistik çocukların çoğunda hem magnezyum hem de sülfatlar düşüktür.

• Magnezyum sülfat suya koyulduğunda magnezyum ve sülfata ayrışır.

• Her iki molekülde deriden emilir. Sülfatın etkisi 7-8 saat kadar sürer.

• Magnezyum sülfat tozunu kaynar suda iyice eritin.

• Küvetin içine dayanılabilecek kadar sıcak su koyun ve içine magnezyum sülfatlı suyu ilave edin.

• Başlangıçta yarım çay bardağı magnezyum sülfat tozu kullanın ve daha sonra tolere ettikçe 1-3 çay bardağına kadar çıkın.

• Yan etkiler: Huzursuzluk ve hiperaktivite olursa dozu azaltın. Banyo suyu yutulursa ishal yapar.

• Küvet içinde en az 20 dakika kalınmalıdır.

• Banyodan sonra isterseniz durulanmaya ve kurulanmayabilirsiniz.

• Magnezyum sülfat derinizde beyaz toz şeklinde kalır ve etkisi devam eder.

• Magnezyum sülfat kimya ve ecza depolarında kilo ile satılır.

Sonuç

Belki herkes farkında, ama konunun yeterince önemsenmediği açık. Otistik çocukların hemen hepsi zehirlenmiş vaziyette ve sorunun önü alınamıyor. Artık konu akademik bir tartışma olmaktan çıkmalıdır. Bu bir halk sağlığı sorunudur ve sivil ve resmi kuruluşlar otizme ya da diğer nöropsikiatrik hastalıklara neden olan çevresel toksinlere karşı mücadeleye başlamalıdırlar. Aksi halde torunlarımızın belki de çocuklarımızın bu Dünya’da yaşama şansı kalmayacak.



Prof. Dr. Ahmet Aydın

İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD
Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı

http://www.bilimvesaglik.com/bilimsel/prof.dr.ahmet-aydin-dan-otizm-ve-tedavisi.html

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Otizm, eskiden çocukluk şizofrenisi olarak da tarif edilirdi...
« Yanıtla #14 : 27 Mayıs 2016, 15:27:20 »
Prof. Dr. Ahmet Aydın'dan Otizm ve Tedavisi

Otizm, genelde 1-3 yas civarında ortaya çıkan kişinin dil, sosyal ve iletişim becerilerini bozan gelişimsel bir hastalık tablosudur. Otizmin sözcük anlamı “içine dönük” tür; eskiden çocukluk şizofrenisi olarak da tarif edilirdi. Günümüzde otizm yerine, otistik spektrum bozukluğu (autism spectrum disorders-ASD) ya da yaygın gelişimsel bozukluk (pervasive developmental disorders-PDD) terimleri tercih edilmektedir.


Otizm de Şizofreni gibi manevi bir hastalık olabilir mi?
Aşağıdaki makalenin girişine göre otizm çocukluk şizofrenisi, makalenin sonucunu göre Otizm'li çocuklar toksinlerle zehirlenmiş durumdadır.

Bu hastalığın hem manevi tarafı araştırılmalı hem de bağışıklık sistemini güçlendiren vitamin-mineral-besin değerleri takip edilmeli ve  takviyeleri (D vitamini, B12, Demir, Omega 3, K2, Magnezyum) alınmalıdır diye düşünüyorum.