Gönderen Konu: Sağlık Bilgileri  (Okunma sayısı 187034 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
İki Elini De Kullananda Şizofreni Riski
« Yanıtla #30 : 27 Ekim 2008, 18:55:54 »


23 Ekim 2008 12:15Erzurum'da yapılan bilimsel bir çalışmada el ve göz tercihinin şizofreni hastalığı üzerine etkileri ortaya çıkarıldı

Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şenol Dane başkanlığında Psikiyatri Ana Bilim Dalı öğretim üyelerinin de aralarında bulunduğu 7 öğretim üyesinin 88 şizofren hastası ve 118 sağlıklı insan üzerinde yaptıkları bilimsel çalışmada, dünyada ilk defa el ve göz tercihinin şizofren hastalığı üzerine etkileri belirlendi.

Uluslararası bir bilimsel dergide de bir süre önce yayımlanan çalışmayı anlatan Prof. Dr. Dane, şizofren hastalığının ambidexter olarak adlandırılan iki elini de birden kullanabilen kişilerde daha fazla görüldüğünü söyledi.

Sadece sağ veya sol elini kullananların şizofren hastalığına yakalanma riskini her iki elini de kullanabilenlere oranla daha az olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Dane, şu bilgileri verdi:

"Yaptığımız araştırmada her iki elini de kullanma özelliğine sahip kişilerde şizofreni hastalığı daha fazla görüldüğünü belirledik. Çalışmada ayrıca göz tercihinin de şizofren hastalığı üzerine etkilerini ortaya çıkardık. Yaptığımız çalışmada el ve göz kullanımı tercihleri arasında farklılık varsa yani sağ elini kullanan sol gözünü daha aktif olarak kullanıyorsa bu kişilerde şizofreni riski daha fazla olduğu belirledik. Ayrıca şizofreni hastalarında sol göz kullanım tercihi daha fazla."

Prof. Dr. Şenol Dane, bu araştırmanın dünyada bu alanda yapılmış ilk çalışma olduğunu ve şizofreni hastalığının tanı ve tedavisinde yeni ufuklar açabileceğini ifade etti.

aktif haber
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Boyun düzleşmesi
« Yanıtla #31 : 27 Ekim 2008, 23:20:59 »
Boyun düzleşmesi, boyun ağrısı şikayeti ile doktora giden hastaların önemli bir kısmına, ağrılarının sebebi olarak söylenmektedir.

Boyun düzleşmesi nedir, neden oluşur, iyileşir mi? Tedavi edilmezse neler olabilir. İsterseniz bu sorulara tek tek cevap verelim.

Boyun düzleşmesi Nedir?

Omurgamızın doğal bir anatomik duruşu vardır. Boyun bölgemizdeki ve bel bölgemizdeki içe kavis, bu anatomik doğal duruşun temelidir. Bu doğal anatomik duruşun devamlılığını sağlayan, omurgalar arasındaki disk adını verdiğimiz yumuşak, özel yapılardır. Bu özel yapıların iç kısmından başlayarak yırtılması ve omuriliğe doğru zamanla yavaş yavaş kayması omurga mekaniğini bozarak boyun düzleşmesine neden olur.

Boyun Düzleşmesi Neden Oluşur?

•Uzun süreli öne eğili pozisyonda oturarak çalışmak
•Ağır kaldırmak
•Yüksek yastık kullanmak
•Koltuk kanepe kenarına başı yaslayarak uyumak, dinlenmek alışkanlığı
•Boyun öne eğik, kötü duruş alışkanlığı, zaman içinde yukarıda anlattığımız olayların gelişmesine ve boyun düzleşmesine neden olur.

Boyun Düzleşmesi Tedavi edilmezse nelere yol açabilir?

Yırtılıp kayan disklerdeki deformasyon ve kabarma giderek artarsa, boyun düzleşmesi sonunda boyun fıtığına neden olabilir. Boyun fonksiyonlarının bozulması, boyun ve omuz kaslarında gerginlik ve ağrı, başağrısı, başdönmesi gibi şikayetlere neden olabilir.

Boyun hareketlerinde kısıtlanma, gece ağrı nedeniyle uyanma, sabah boyun ağrısıyla uyanma gibi şikayetler olabilir.

Boyun Düzleşmesi Tedavi Edilebilir mi?
.
Düzleşmiş boyun kavsini tekrar eski haline döndürmek mümkündür.Belli aralıklarla boyun kavsini yeniden oluşturan egzersiz programı, gerekirse elle yapılan hafif germe ve mobilizasyon teknikleri, boyun yastığı kullanımı ve duruşu düzeltme çabaları 2-3 hafta içinde olumlu sonuçlarını verecektir. Verilen programı yaşam alışkanlığı haline getirmek, boyun fıtığının oluşmasına karşı önemli ölçüde koruma sağlar.

Boyun kavisini tekrar eski haline dönmesi ile hastanın yakınmaları tamamen geçer. Aynı zaman da ileriye dönük boyun fıtığı riskinden de kurtulmuş olur.Eski haline dönen doğal boyun kavisini koruyacak şekilde günlük yaşamı sürdürmeyi öğretmek şarttır.

Boyun kavisini düzeltici egzersiz programı verilmeden, günlük yaşam alışkanlıklarını değiştirmeden yalnızca aletlerle yapılan fiziksel tedavi yeterli değildir.Boyunluk kullanmanın, şiddetli ağrılı 3-4 günlük dönem dışında faydadan çok zararı vardır. Aylarca takılması önerilen boyunluk tedavileri günümüzde terkedilmiştir.
 
Dr. Vildan Çerçi
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Uykuda solunum durması
« Yanıtla #32 : 28 Ekim 2008, 22:26:49 »
Tıp dilinde 'Uyku Apne Sendromu' olarak adlandırılan uykuda solunum durması ölümlere kadar varan ciddi sorunlara neden olabiliyor.

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Yılmaz Bülbül, bu kişilerde uykuda solunumun durduğunu ifade ederek solunum durmasının birkaç saniyeden 1-2 dakikaya kadar uzayabildiğini söyledi. Uyku sırasında solunum durmalarının oldukça tehlikeli olabileceğini anlatan Doç.Dr. Yılmaz Bülbül, uyku sırasında oluşan sık solunum durmaları nedeniyle uykunun sıkça bölündüğünü ve ayrıca vücutta kan oksijen düzeyinin düştüğünü belirtti.

Uykuda solunum durması ağırlaştıkça tehlikenin de arttığına dikkat çeken Doç. Dr. Bülbül, şöyle konuştu: "Uykunun sık bölünmesi nedeniyle kişi kalitesiz uyku uyumakta, bu da ertesi gün hastanın uykululuk halinin devam etmesine neden olmaktadır.

Ayrıca, vücutta kan oksijen düzeyinin düşmesi başka hastalıklara davetiye çıkarabiliyor. Beyin, kalp ve diğer organların yeterli oksijen alamaması ve uyku sırasında oluşan diğer sorunlar nedeniyle bu kişilerde yüksek tansiyon, kalp damar hastalıkları, beyin kanamaları ve kalp ritm sorunları gibi birçok sorun ortaya çıkabiliyor hatta durum ölümcül olabiliyor."

Uyku bozukluklarının çok çeşitli olduğunu ancak önemlisinin uykuda solunum durması olduğunu belirten Yılmaz Bülbül, şunları söyledi: "Uyku bozukluğu rahatsızlığı bulunan hastaların en büyük şikayeti gündüz uyku ve horlamadır.

Bu hastalarda gündüz uyku eğilimi artar. İşte çalışırken, direksiyon başında, otururken sürekli uyku hali oluşur. Ancak hastalar çoğunlukla horlamalarını ve gündüz uyuduklarını kabul etmez ve bu yüzden hastalar daha çok eş ve çocuklarının tavsiyesi ile bizlere gelir."

Uyku bozukluğu denilince uykuda solunum durması dışında başka hastalıklar da olduğunu anlatan Bülbül, günlük pratikte uykuda solunum durmasının daha sık karşımıza çıktığını söyledi.

Hastalığın teşhisinde gündüz uykululuğu ve horlama yanında ara ara hasta yakınlarının hastanın solunumunun durduğunu fark etmelerinin de önemli olduğunu belirten Bülbül, sözlerine şöyle devam etti: "Horlayarak uyuyan bir kişi de ara ara horlamaların kesilmesi, solunumun durduğunun en önemli işareti olabilir.

Sayılan şikayetleri olan kişiler ve hasta yakınları bunları fark ettiklerinde en yakın sağlık ve uyku merkezine başvurması gerekmektedir."

Doç. Dr. Yılmaz Bülbül, uykuda solunum durmasının tedavisinin zor olmadığını belirterek hastalığın ağırlığına göre tedavisinin değiştiğini söyledi. Tedavi için birkaç seçenek olduğunu ve pahalı olmayan bir tedavi uyguladıklarını anlatan Bülbül, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Ağız içi aparatlar ile veya hastalığın durumu ağır ise burnu ve ağzı örten maske vasıtasıyla üst solunum yollarına uyguladığımız pozitif basınçlı hava ile (CPAP cihazları ile) hastaların uyumasını sağlıyoruz.

Cihaz uyguladığı basınç ile uyku sırasında dilin ve yumuşak damağın arkaya kaçmasını önleyerek solunum yolunu tıkaması önlenmiş oluyor." Hastanelerinde geçen Şubat ayından bu yana 8-9 aydır Uyku Merkezi'nin faaliyette olduğunu anlatan Bülbül, şöyle konuştu: "Hastalarımız ilgili hekimin gerek görmesi halinde önceden randevu alarak akşam hastanemize geliyor ve kendileri için hazırlanan bölümde uyuyorlar.

Uyku sırasında ilgili teknisyen hastayı bir takım cihazlara bağlayarak sabaha kadar hastanın beyin aktivitesi, soluk alışverişi, kalp ritmi, kan oksijen düzeyi, nabız atışları ve diğer bazı vücut faaliyetleri sabaha kadar takip ediyor ve bilgisayara kaydediliyor. Bu şekilde hastanın uykusunu inceliyor ve hastada hangi hastalığın olduğunu saptayıp daha sonra tedavisini planlıyoruz."

Uykuda solunum durmasının Türkiye'de kadınlarda yüzde 2, erkeklerde yüzde 4 oranında görüldüğünü ifade eden Doç. Dr. Bülbül, bu durumun özellikle 60 yaş üzerindeki her 4 kişiden birinde mutlaka görüldüğünü söyledi.

UYKU BOZUKLUĞU OLAN HASTALAR ŞİFA ARIYOR

Öte yandan KTÜ Farabi Hastanesi'ndeki Uyku Merkezi'nde uyku bozukluğu bulunan hastalar şifa arıyor. Uyku bozukluğu sorunu nedeniyle Uyku Merkezi'ne gelen 56 yaşındaki Kazım Dedecan, bir süredir nefes darlığı nedeniyle uyku sorunu yaşadığını ve geceleri ancak 2-3 saat uyuyabildiğini söyledi.

Dedecan'ın hastalığının tedavisi için vücuduna onlarca kablo bağlanırken, kablolar vasıtasıyla alınan bu veriler bir cihaz vasıtasıyla bilgisayara aktarılıyor. Bilim kurgu filmlerindeki insanlara benzeyen ve vücudunda onlarca kablo bağlanan hastaların uykuları da kameralar vasıtasıyla kaydediliyor.

İHA
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimiçi İsra

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 7475
Çocuk kalbinin en iyi ilacı; ılık süt
« Yanıtla #33 : 29 Ekim 2008, 05:37:06 »
Çocukların, kalp sağlığı için her gün ılık süt içmeleri önerildi. Bursa Dörtçelik Çocuk Hastalıkları Hastanesi Başhekimi Uz. Dr. İsmail Özcan, çocuk kalbinin en iyi ilacının ılık süt olduğunu söyledi. Dr. Özcan, bir yaşından itibaren her gün yarım litre süt içen çocuklarda kolesterol sorununun olmadığını kaydetti.

Sütün mutlaka ılık olması gerektiğine dikkat çeken Özcan, "Çünkü soğuk süt demir eksikliği anemisine sebep olabiliyor. Yapılan araştırmalar; anne karnındayken çok yağlı diyetle beslenen bebeklerin ve gebenin kolesterolü yüksek olması durumunda anne karnındaki bebeğin damarlarında da 'aterom' plaklarının oluşabildiğini gösteriyor." dedi. Özellikle anne sütünün, dünyanın en hafif ve en özellikli gıdası olduğunu ifade eden Özcan, "Bebek, anne sütüyle beslendiği zaman her şeyi dengeli olarak alıyor ve aynı zamanda organ ve damar koruyucu etkilerinden de yararlanıyor." şeklinde konuştu. Ebeveynde ya da ailede kalp hastalığı ve kolesterol varsa, bu çocuğun 2 yaşından itibaren kolesterol ölçümlerinin yapılması gerekiyor.

Beslenme bozukluğu kalbi hasta ediyor

Düşük ağırlıklı doğum ya da erken doğumun kalp hastalığı riskini artırdığının belirlendiğini aktaran Dr. İsmail Özcan, bu çocukların ileriki yaşlarda obeziteye daha çok yatkın olduğunu kaydetti. Özcan, şöyle devam etti:

"Bu da obezitenin getirdiği kalp damar hastalıklarına zemin hazırlıyor. Unutmayın ki kilo aldırmaya çalışmak doğru değil. Çünkü bu durumda çocuğun sağlıklı beslenmesinde bozukluk oluyor. Aşırı derecede karbonhidratlı ya da yağlı beslenebiliyor. Çocuklarda yanlış beslenme erken yaşlardan itibaren oluşursa, damarlarda meydana gelen değişiklikler kronik bir süreç halinde yıllarca devam ediyor. Onun için çocuğun beslenmesi hayati önem taşıyor. Yanlış beslenen çocuğun dışarıdan bakınca kilolu görünmesine aldanmamak gerekiyor. Çünkü damar duvarında bu hatalı beslenmenin sinsi izleri bulunuyor. Biz buna tıp dilinde 'kronik enflamatuvar süreç' diyoruz. Bu durum çocuklarda sinsi sinsi ilerleyen gizli bir düşman gibidir."

zaman

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Omuz ağrısının sebepleri
« Yanıtla #34 : 30 Ekim 2008, 22:27:03 »

Omuz eklemi, vücudumuzda en geniş hareket açıklığına sahip olan eklemdir.

Kürek kemiği köprücük kemiği ve omuz başı kemiğinin biraraya gelmesinden oluşan komplike bir eklemdir. Omuz ekleminin normal hareketlerini yapabilmesi için, bu üç eklemin uyum içinde çalışması gerekir.

Omuz ağrısına neden olan omuz sıkışması sendromu, eklem fonksiyonunda bozulma nedeniyle,kolumuzu yukarı kaldırmamızı sağlayan kasın kirişinin omuz kemikleri arasında sıkışıp zedelenmesidir.

Bu zedelenme ciddi boyutlarda olursa kirişin kopmasına bile yol açabilir.
Omuzların zaman içinde çökmesi, omuz çevresi ve kürek kemiği çevresi kasların zayıflaması, köprücük kemiğinin çıkıntısının gaga gibi olması, köprücük kemiği ile kürek kemiği ekleminin kabalaşması gibi sebebler omuz kirişinin geçtiği mesafenin daralmasına ve kirişin bu mesafede sıkışarak incinmesine yada kopmasına neden olabilir.

Omuzu 90 derece ve üzerine ağırlıkla birlikte kaldırmak, yukarılara uzanarak iş yapma gerekliliği, omuz eklemi 90 derece ve yukarı pozisyonda uyuma alışkanlığı, zorlayıcı travmalar gibi sebeb ler omuz kirişinin daha da çok sıkışmasına neden olur.

Bunların sonucunda kişi ya zaman içinde yavaş yavaş artan ağrılar veya ani bir hareket sonrası ortaya çıkan omuz ağrılarından ve aynı zamanda hareket kısıtlanmasında da şikayet edebilir.

Özellikle kolu geriye götürme, palto giyme hareketi veya yukarı uzanma sırasında omuz ağrısından yakınabilir. Gece ağrıyan omuz üzerine yatamaz ve giderek omuz hareketleri kısıtlanabilir. "Donuk omuz" dediğimiz oldukça ciddi omuz eklemi hareket kısıtlanmasıyla sonuçlabilir.
Bazen zedelenme bölgesinde meydana gelen kireçlenme eklem çevresindeki küçük keseciklerin içine açılabilir.

Bu çekilen röntgen filminde omuz çevresinde beyaz leke şeklinde görülür. Bu durum şiddetli ödem ve ağrıyla sonuçlanan ayrı bir klinik tabloya neden olabilir. Bu durumda bu kesecik içine yapılan kortizon enjeksiyonu ödemi veya ağrıyı iyileştirir. Lokal buz uygulaması, sıcak uygulamaya tercih edilmelidir.

Omuz sıkışma hastalığının tanısı özel test hareketleri ile hastayı muayene ederek ve MR tetkiki ile konur.Özel test hareketleri ile hastanın omuz ağrısı artar. MR tetkiki ile kasın kirişinin sıkışmasının sebebi ve zedelenme derecesi tespit edilebilmektedir.

Tedavide öncelikle 6-8 hafta fiziksel tedavi ve egzersiz uygulanmalıdır. Zedelenmiş kirişin iyileşmesi ve ödemin tedavisine yönelik,omuza Laser,Us,buz uygulanır. Özellikle Laser’in ödem iyileştirici ve ağrı kesici etkinliği oldukça iyidir. Hastanın ağrısını kısa zamanda azaltarak hareket açıklığının artmasını sağlar.

Hafif ve orta düzey şiddetindeki vakalarda tek başına Laser tedavisi yeterli olabilmektedir. En az 10 seans belirli noktalara uygulanır. Tedavinin etkinliği 1-2 gün içinde kendini gösterir. Gün içinde sıcak yerine 4-5 kez,15-20 dk. buz uygulaması yapılmalıdır.

Omuz çevresindeki sertleşmiş kasları gevşetmek, hareketi azalmış eklemleri mobilize etmek, zayıf omuz çevresi kasları güçlendirmek tedavinin diğer önemli yönüdür. Yukarıdaki fiziksel tedavi yöntemleri ile ağrısı azalmış , rahatlamış hastaya eklem hareketi ve egzersiz yaptırmak çok daha kolaydır. Hasta eklemi rehabilite ederken hastanın da kolunu kontrollü kullanması, erken dönemde kolunu zorlamaktan kaçınması gerekir. En az 8 hafta kolunu rehabilitasyon programına göre kullanmalıdır.

Bu tedavi yöntemiyle iyileşmeyen veya şikayetleri kısa sürede tekrarlayan hastalara cerrahi yöntemler uygulanarak sıkışıklık giderilir.

Omuz sağlığımızı korumak için;

-Omuz çevresi ve kürek kemiği kasları yeterince esnek ve güçlü olmalıdır.
-Dik oturmaya özen göstermeliyiz.
-Omuzu 90 derece ve üzeri aktivitelerde sık kullanmamalı ve zorlamamalıyız.
-Aşırı ve zorlayıcı yüzme omuz kirişinin sıkışmasına neden olabilir.
-Elimizde ağır torbalar taşımaktan kaçınmalıyız
-Eğer bir kez ciddi omuz problemi yaşadıysanız omuz ekleminizi dikkatli kullanmalısınız.
 
 Dr. Vildan Çerçi
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı ay-yüzlüm

  • yazar
  • ****
  • İleti: 641
Ynt: Sağlık Haberleri ve Makaleler
« Yanıtla #35 : 30 Ekim 2008, 23:11:35 »
elinize emeğinize sağlık

her biri birbirinden güzel ve faydalı bilgiler
Yürü dünya yürü bu yol dergaha gider.
Bu yol gama,kedere,acıya,aha gider.
Çıkablirsen eyer bu yokuşu zirveye,
Hüzünlenme o zaman sonu felaha gider.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Bilinçli Spor
« Yanıtla #36 : 01 Kasım 2008, 20:05:25 »
Spor yaparak daha çabuk kilo vermek gibi bir amacınız mı var? Pek çok kişi spora başlarken formunu korumak ya da daha iyi bir forma sahip olmak ister. Ancak çoğumuz amacımıza uygun egzersiz türünü yapmak yerine bilinçsiz bir şekilde egzersiz programlarını izlemekteyiz.

Yağ yakmak

Fazla kiloların çok büyük bir kısmı vücutta depolanmış fazla yağlardır. Doğru bir kilo verme programının hedefi birikmiş yağları yakmak olmalıdır. Vücut kilo seviyesini değiştirirken su atacağı için başlangıçta verilen kilolar, yeme düzeninde yapılmış ani değişiklikler nedeniyle gerçekleşen su kaybından ve vücuttaki sindirilen besin miktarının azalmasından kaynaklanabilir. Bu tür kilo kayıpları gerçek kayıplar olarak görülmemeli, ne kadar yağ atıldığı temel ölçü olmalıdır.

Kardiyovasküler egzersizin yağ yakmaya etkisi

Yağ atmak için yapılacak egzersiz kardiyovasküler egzersizdir. Bu tür egzersiz yavaş ve tempolu olarak yapılan ve kalp atış hızının hedef atış hızı seviyesinde olduğu 25 - 35 dakika boyunca yapılan egzersizlerdir.

Yavaş ve sürekli olarak yapılan tempolu koşu, kürek, bisiklet, step, salon aerobiği, jogging, yürüyüş ya da yüzme bu tür egzersizlerdir. Kardiyovasküler egzersiz sırasında vücut oksijen düzeyi yüksek solunum yapar. Yağ yakıcı enzimler harekete geçer. Egzersizin ilk 12 dakikasında ağırlıklı olarak karbonhidrat harcanır. Daha sonraki dakikalarda enerji kaynağı olarak yağ kullanılır. Bu nedenle kardiyovasküler egzersiz minimum 12-15 dakika olmak üzere 25-35 dakika yapılmalıdır.

Hangi sıklıkta kardiyovasküler egzersiz?

Minimum haftada 3 - 4 kere, maksimum haftada 5 - 6 kere yapılması gerekir. Daha az sıklıkta yapmak kilo verme hızının düşmesine neden olabilir. Daha çok sayıda yapmak ise kas gelişimini engelleyip vücudu çok fazla yorabilir.

Nasıl yapmalı?

En az 12-15 dakika, ortalama 25 - 35 dakika.
Hedef kalp atış hızında yapılmalı.
Nefes nefese kalmayacak bir tempo seçilmeli. Konuşmanız gerektiğinde tıkanmadan konuşabilmelisiniz.

Kalp atış hızınız tüm seans boyunca aynı olmalıdır. Tempoyu sürekli arttırıp, olabilecek en üst düzeye çıkarttıktan sonra indiren "çan" şeklindeki çalışma doğru değildir. Önemli olan tüm egzersiz boyunca aynı tempoyu korumaktır.

Kardiyovasküler egzersize başlarken ve bitirirken, ısınma ve soğumaya dikkat edin. Eğer ısınmadan başlarsanız kalbinizi zorlarsınız. Soğumadan yapılan ani bir bitiş vücutta hızla kan pompalanmasına neden olur. Mutlaka tempoyu düşürüp yavaşlayarak bitirin, ve sonra esneme hareketleri yapın.

Kardiyovasküler egzersizin diğer yararları
Kalp ve dolaşım sistemi sağlığını olumlu yönde etkiler.
Genelde alt vücut kaslarını çalıştırır.
Genel kondüsyonu arttırır.
Uyku düzenini iyileştirir.
Tansiyonu düzenler
Depresyon ve psikolojik rahatsızlıklara iyi gelir.
Nasıl bir diyet sürdürmelisiniz?

Yağ yakmaya yönelik bir egzersiz yaparken yağı azaltılmış ve metabolizma hızınıza göre düzenlenmiş bir diyet sürdürmelisiniz. Kaç kalorilik bir diyet sürdürmeniz gerektiğini buradan hesaplayabilirsiniz. Diyetmatik için tıklayın!

Diyetinizde şu noktalara dikkat edin:

Gıdalarınızdan yağı ayırmaya çalışın. Çünkü yediklerinizin büyük bir bölümü yağ içermektedir. % 0 yağ hedefleyen bir diyet zaten % 15 - 20 düzeyinde yağa sahip olacaktır, çünkü yağı az olarak bildiğimiz yiyecekler bile yağ içermektedir. Bununla beraber vücut zaten bir miktar yağa ihtiyaç da duymaktadır.

Diyet besinleri tercih edin. Süt yerine yağsız süt, yoğurt yerine yağsız yoğurt, ekmek yerine, yağı alınmış kepekli ekmek tercih edin.

Gün boyunca küçük miktarlarda ve sıkça alınan öğünler metabolizmayı hızlandırır.

Kendinizi açlığa mahkum etmeyin. Bilinçsiz diyet programları metabolizmayı yavaşlatarak kilo aldırır.
Hızlı zayıflatıcı ve benzeri ürünleri kullanmamanızı öneririz. Bu tür ürünler başlangıçta iyi bir etkide bulunabilseler bile, önemli olan tüm yaşamınız boyunca yemek alışkanlıklarınıza dikkat etmektir.
Yiyecekleri satın alırken içerdikleri yağ yüzdesine bakın. Unutmayın 1 gram yağ 9 kalori verirken, 1 gram karbonhidrat ya da protein 4 kalori vermektedir. Bu nedenle yağ yüzdesini gram değil kalori üzerinden hesaplayın. % 25'i yağ olan bir yiyecekteki, kalorik yağ yüzdesi % 60'lara varabilir.

turknet
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Kognitif Terapi nedir?
« Yanıtla #37 : 03 Kasım 2008, 00:21:00 »

Kognitif terapi psikoloji ve psikopatoloji (ruhsal rahatsızlıklar) alanındaki bilimsel bulgulara dayalı olarak geliştirilmiş, bilimsel ilkelerin psikoterapi alanına uygulanmasıyla ortaya çıkmış çağdaş bir psikoterapidir. Psikoterapi ruhsal rahatsızlık veya sorunları sözel etkileşim yoluyla (görüşmelerle) çözme tekniğine verilen genel addır.

Kognitif terapi ruhsal rahatsızlıkları açıklarken ve nedenlerini araştırırken psikoloji biliminin verilerine dayanır. Bu rahatsızlıkların çözümünde kullandığı sözel ve davranışsal yöntemler de aynı şekilde bu bilimsel ilkelere ve öğrenme kuramlarına dayalıdır. Ortaya konulan bu tedavi yönteminin etkinliği bilimsel olarak sınanmış ve yüzlerce klinik araştırmayla bir çok ruhsal rahatsızlıkta etkili olduğu gösterilmiştir.

Dayandığı temel itibarıyla diğer psikoterapilerden farklı olan kognitif terapinin tedavi uygulamaları süreç ve içerik olarak yapılandırılmıştır. Öncelikle kişinin güncel sorunlarına odaklanır, süre olarak daha sınırlı, ve daha çok sorun çözme hedeflidir. Kognitif terapi sadece başvuranların güncel sorunlarını çözmez aynı zamanda bütün yaşamları süresince sorunlarını çözmekte kullanabilecekleri özel bir takım beceriler de öğretir. Bu beceriler çarpık düşünceleri saptamak, inançlarını değiştirmek, çevreyle yeni ilişkiler kurmak, ve davranış değişikliğidir.

Kognitif Terapinin altında yatan kuram nedir?

Kognitif terapi kognitif modele dayanır, bunu basitçe ifade etmek istersek, olayları algılama biçimimizin bizim duygusal tepkilerimizi etkilediği gerçeği kognitif terapinin ana çıkış noktasıdır. Yani “OLAYLARI OLDUĞU GIBI DEĞIL, OLDUĞUMUZ GIBI GÖRÜRÜZ”.

Örneğin bu kitapçığı okurken okuduklarımızı bir değerlendirmeye ve yoruma tabii tutarız. Bu satırları okuyan bir kişinin “çok güzel, tam benim aradığım tedavi türü” diye düşündüğünü varsayalım, bu kişi kendisini mutlu, hevesli hissedecektir.

Bir diğer kişinin ise buraya kadar yazılanları okurken aklından “iyi gibi görünüyor, ama ben yapamam, ben de işe yaramaz” şeklinde düşünceler geçmişse bu kişi de kendisini karamsar ve isteksiz hissedecektir.

Bu satırları okuyan her insan kendine göre bir değerlendirme ve yorumlama yapar, sonuçta ortaya çıkan duygu ve davranış bundan etkilenir. Yani kişinin duygusal tepkisi doğrudan durumdan (örneğin burada kitapçığı okuma) değil, durumla ilgili düşüncelerinden etkilenir. İnsanlar gerilim, baskı altında oldukları zaman net ve açık düşünemezler ve düşünceleri bir biçimde çarpıklaşmaya başlar.

Kognitif terapi kişilerin sıkıntı verici düşüncelerini saptamalarını ve bu düşüncelerin ne kadar gerçekçi olduğunu incelemelerine yardımcı olur. Ardından uygunsuz düşünceleri değiştirmeyi öğrenip içinde bulunulan gerçekliğe uygun düşünülmeye başlandığında kişi kendisini daha iyi hisseder. Sorun çözme ve davranış değişikliği en çok ele alınan konulardır.

Terapiye nasıl hazırlanabilirim?

En önemli ilk adım amaç belirlemektir. Kendi kendinize “terapinin sonunda nasıl olmayı istiyorum, nelerin değişmesini istiyorum” diye sorun. Özel olarak işte, evinizde, okulda, ailenizle, arkadaşlarınızla, iş arkadaşlarınızla ve diğer insanlarla olan ilişkilerinizde ne gibi değişiklikler olsun istiyorsunuz; şu anda sizi rahatsız eden ne gibi belirtiler yaşıyorsunuz, bunların hangilerinin azalmasını ya da yok olmasını istiyorsunuz.

Yaşamınızın daha iyi geçmesini sağlayacak ne gibi başka alanlar olabilir, kültürel, entelektüel ilgiler, bedensel uğraşıları arttırmak, kötü alışkanlıklarınızı azaltmak, insan ilişkilerinde yeni beceriler edinmek, evdeki ve işyerindeki durumu nasıl daha iyi idare edebileceğinizi öğrenmek gibi konuları zihninizden geçirin. Terapistiniz bu amaçları sizinle birlikte inceleyerek tam olarak saptamanıza ve hangilerinin üzerinde kendi başınıza hangilerinin ise terapide çalışılabileceği konusunda yardımcı olacaktır.

Terapi seanslarında neler yapılır?

Terapi seansınız başlamadan önce terapistiniz size durumunuzla ilgili bazı formlar ve psikolojik ölçekler doldurtur. Bu şekilde durumun nereye gittiğini her seans öncesi daha nesnel bir şekilde saptama imkanı olur.

Terapistinizin seans başladıktan sonra ilk yapacağı şey genel olarak o hafta daha öncekilere kıyasla kendinizi nasıl hissettiğinizi sormaktır. Daha sonra o seans için hangi konular üzerinde çalışmayı istediğinizi ve hafta içinde önemli bir olay olup olmadığı saptanarak konular belirlenir.

Ardından bir önceki seansla şimdiki seans arasında bağlantı kurmak üzere geçen seansta sizin için önemli olan konunun ne olduğu hafta arasında kendi başınıza ne gibi uygulamalar yaptığınız ve terapiyle ilgili değişmesini istediğiniz bir şey olup olmadığı konuşulur.

Daha sonra terapistinizle o gün için gündeme aldığınız konu ya da konular tartışılarak, sorun çözme ve sorun durumdaki düşünce ve inançlarınızın geçerliliği, tutarlılığı konuşulur. Aynı zamanda bu yolla yeni beceriler öğrenirsiniz.

Seans esnasında öğrendiğiniz şeyleri gelecek olan hafta içinde en iyi biçimde nasıl kullanacağınızı konuştuktan sonra terapistiniz o gönkü görüşmedeki önemli noktaları tekrar özetleyerek sizden geri bildirim ister: yani seansta size yararlı olan herhangi bir şey aldınız mı?,

faydası olmayan ya da rahatsız eden bir şey oldu mu?, terapistin yanlış anladığı bir şey ya da değişmesini istediğiniz bir şey var mı bunları terapistinize aktarırsınız. Gördüğünüz gibi kognitif terapi hem terapistin hem de danışmaya gelen kişinin oldukça aktif oldukları bir terapi türüdür.

Terapi ne kadar sürer?

Pratik bir takım zorunlu durumlar bir yana bırakıldığında (belli bir süreyle terapiye gelebilme imkanı gibi) terapinin ne kadar süreceği terapistle danışan tarafından birlikte verilir. Genellikle 2-3 seanstan sonra ilk seanslarda ortaya konulan amaçlara ne kadar sürede ulaşılabileceği konusunda terapistin kabaca bir fikri olur. Bazı danışanlar için 6-10 görüşme gibi çok kısa bir süre yeterli olabilir. Daha uzun süreli sorunları olan kimi danışanlar aylarca hatta bir yılı geçen bir süre boyunca terapide kalmayı seçebilirler.

Danışanla başlangıçta, çok ağır bir kriz durumu söz konusu değilse haftada bir kez görüşülür. Kişi kendini daha iyi hissetmeye başlar başlamaz seanslsrın aralığı açılmaya başlar önce 15 günde bir daha sonr üç haftada bire doğru görüşmeler kademeli olrak seyrekleştirilir. Bu henüz terapide iken öğrenilen becerilerin gündelik hayat içinde uygulanarak denenmesi şansını verir. Terapi sona erdikten 3, 6 ve 12 ay sonra birer güçlendirme seansı yapılır.

Terapiyle Birlikte İlaç Kullanılır mı?

Kognitif terapi ile birlikte ilaç tedavisinin birlikte yürümesi mümkündür. İlaç kullanılması gerektiğini düşündüğü durumda terapistiniz bu durumu size söyleyerek durumun avantajlarını ve dezavantajlarını sizinle tartışacaktır. Bir çok durum hiç ilaç kullanmadan tedavi edilebileceği gibi sadece ilaç kullanımıyla geçen sorunlar söz konusu olabilir. Her iki tedavi türünün de etkili olduğu durumlarda tercih danışmaya gelen kişiye bağlıdır. Bazı durumlar genellikle iki tedavinin birlikte kullanımına daha iyi cevap verir.

Terapiden nasıl daha çok yararlanabilirim?

Bunun bir yolu terapistinize psikoterapinize yardımcı olacak ne gibi kitaplar ve broşürler okuyabileceğinizi sormak ve bunları okumaktır. İkinci yapabileceğiniz şey her bir seansa dikkatli bir biçimde hazırlanarak gelmeniz, bir önceki seansla ilgili düşünmeniz, ve bir sonraki seansta neleri konuşmak istiyorsanız onu not etmenizdir. Terapiden elde edeceğiniz yararı arttırmanın üçüncü yolu terapi seansını gündelik yaşamınıza taşımanızdır. Bunu seansta olup bitenlerin kendiniz için bir özetini çıkararak yapabilirsiniz.

Seansın sonunda o hafta için neler yapabileceğiniz bunları yaparken ne gibi güçlüklerle karşılaşabileceğiniz konusunda konuşabileceğiniz bir zaman bırakarak terapistinizin seans sona ermeden size bu konuda yardımcı olmasını sağlayabilirsiniz. Tabi en önemlisi seanslara düzenli ve zamanında devam etmeniz terapinizin de daha hızlı ilerlemesini sağlayacaktır.

Terapinin işe yaradığını nereden anlayabilirim?

Bir çok danışan eğer güvenerek ve inanarak seanslara devam eder ve seans dışı zamanlarda önerilen teknikleri her gün gündelik yaşamlarında kullanırlarsa 4-5 sans sonra belirtilerinde bir azalma farketmeye başlarlar. Aynı zamanda uygulanan psikolojik testlerde objektif olarak birkaç hafta içinde düşme gerçekleşir. Özetlersek kendisini daha iyi hissetmeye başlar.

(aktuelpsikoloji)
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Anadolu Toprakları Ve Bitki Örtüsü
« Yanıtla #38 : 05 Kasım 2008, 09:17:57 »
Değerli okuyucu, bundan böyle sizlere bu sayfadan ulaşacak olmanın mutluluğunu yaşıyorum. Uzun yıllara dayanan araştırma sonuçlarımı, arkasında yalnızca kendimi kaynak olarak gösterdiğim bilgilerimi sizlerin ilgisine ve faydasına sunuyorum.

İlk yazımda tüm araştırmalarıma temel teşkil eden Anadolu topraklarının özelliğini ve ayrıcalıklarını sizlerle bir parça da olsa paylaşmak istiyorum. İlerleyen günlerdeki yazılarda da detaylara yer vereceğim.

Her biri iki ile üç milyon yıl sürmüş olan buzul çağlarının sonuncusu Anadolu topraklarını etkilememiştir. Bu ne demektir? Ve ne işe yarar? Tıpkı bir derin dondurucuda mikropların ürememesi gibi buzul altında kalan bitkilerin de gelişmesi sözkonusu olamaz.

O halde her toprağa dökülen tohumun bir sonraki bahar mevsiminde yaşamına devam etmesi süreci ve bu sürecin vazgeçilmez özelliği olan genetik yapılarının mükemmele doğru gelişme evresi sadece ve sadece Anadolu topraklarında vücut bulmuştur. İşte Anadolu’nun  bitki florasını ve toprağının da mikrobiyolojik yapısını ve de ekolojik adaptasyon gücünü vazgeçilmez, mükemmel ve rakipsiz kılan da budur.

Anadolu topraklarının çok özel ve çok kıymetli tohumları var idi. Domates, salatalık, biber Diyarbakır’ın karpuzu, Çankırı’nın eriği, bölgesel kavun türleri ya da yafa portakalı istenildiği kadar ve birçoğu bitti, yok oldu, bitirildi...

Bu muhteşem tohumların mahsullerinin hastalıklara karşı hem içerdikleri koruyucu ve önleyici ana etkin maddeler hem de hiçbir yapay müdahaleye uğramamış olmalarından dolayı sağladıkları mucizevi etkileri müdahale görmüş, kısırlaştırılmış ya da genleriyle oynanmış tohumlarda tamamen kaybettiler hatta ve hatta zarar verir hale geldiler.

Az sonra değineceğim. Gelişmiş ülkeler, bizim eşsiz tohumlarımızı ülkelerine götürdüler. Genleriyle oynayarak veya kısırlaştırarak ancak verimliliğini artırarak geri getirdiler. Bu yüksek verimli tohumlar başta çok cazip geldiği için tercih edildi, yıllarca ithal edildi.

Sonuç; yıllar yıllar boyu ithal edilen tohumlar sayesinde:

1-Milyarlarca dolar boşu boşuna yurt dışına gitti.
2-Tohum cenneti ülkemizde dışarıya bağımlı bir hal aldık.
3-Elimizdeki hazine değerindeki doğal tohumlarımız yok oldu.
Şu an tüketmekte olduğumuz  gıdaların transgen (genleriyle oynanmış) ve ebter (kısır) tohumlar olmasının ne tür sakıncaları var birlikte bakalım:

Öncelikle yöresel meyve-sebzecilik dolayısıyla geleneksel tarım yok oldu.

Sebze ve meyvelerin  tadı, kokusu, aroması, içerdiği etkin madde zenginliği ve çeşitliliği kayıp oldu. Bu mahsullerin tüketilmesinin uzun vadede insan sağlığını nasıl etkileyeceği konusunda bildiğimiz şeyler olmakla birlikte kesin sonuçlara halen ulaşılamadı.

Bilinenler de ne yazık ki hiç iç açıcı bilgiler değildir. Örneğin kısır tohumlu ürünler sindirim sistemini olumsuz etkilemekte, vücutta ödem oluşumuna sebep olmakta, metabolizma hastalıklarının (şeker hastalığı, hipertansiyon v.b) oluşumuna sebep olmakta, bağışıklık sisteminin güçlenmesinde yetersiz kalmasından dolayı  KANSER gibi çok önemli hastalıkların artmasına sebep olmaktadır. Arıların ölümü, böcek türlerinin yok oluşu vb doğal dengeyi bozucu birçok olumsuzluğun sebebi de yine aynı başlık altındadır.

Dünya çapında meydana gelebilecek olağan üstü durumlarda kimden neyi nasıl temin edeceğimiz endişesi de çabası..

İlk yazımda sizlere vurucu noktaları aktarmaya çalıştım. Devamında buluşmak dileğiyle... Sağlığınız daim olsun...

GÜNÜN KÜRÜ

Antibiyotikleri boğaz ve bademcik enfeksiyonlarına karşı koruyucu ve önleyici olarak kullanamayız. Ancak bir hekim kontrolünde teşhisten sonra kullanabilirsiniz. Oysa adaçayı koruma ve önlemede rahatlıkla kullanabileceğiniz muhteşem bir bitkidir. Ağız hijyenini sağlamada, bademcik ve boğaz enfeksiyonuna karşı önleyici ve koruyucu gücü mükemmel olan adaçayının gargarası ve kürünü öneririm.

Yaklaşık bir bardak suda bir tutam adaçayı (4-5 gr) 10 dakika kısık ateşte demlenir.
Akşam yatağa giderken, çocuklarınızı okula uğurlarken günde iki-üç kez gargara yapınız. Hazırladığınız gargarayı 48 saat rahatlıkla kullanabilirsiniz. Ancak adaçayının içiminde gebelikte ilk 3 ay için çok dikkatli olmalıdır. Düşük yapma riskini artırabilir.
 
Mühim Not: Bir şikâyetiniz var ise  hekim kontrol ve önerilerini ihmal etmeyiniz. Buradaki bilgilerin herhangi bir hastalığı teşhis amacı yoktur, destekleyici ve yardımcı tedavi amaçlıdır.

SORU - CEVAP
Soru: Sayın hocam söylemiş olduğunuz değişik kürleri aynı anda mı uygulamamız lazım yoksa teker teker biri bitince öbürüne mi başlamamız lazım?

Cevap: Hiçbir kürü aynı anda uygulamayınız. Alışkanlık haline getirmeyiniz. Bir kür bittikten sonra ikinci bir küre geçebilmeniz için de en az üç gün ara vermeniz gerekir. Sağlıklı günler dilerim.

Soru: Benim iç guatr sorunum var, brokoli kürünün faydası olur mu? 

Cevap:  Brokoli kürü iç guatr şikâyetlerinde etkili değildir. Ayrıca, guatr ve tiroid hastalarının beyaz lahana, brokoli ve karnabaharı çiğ olarak tüketmemelerini öneririm.

Soru: Hocam ben 12 yaşındayım. Başımın ve vücudumun bazı yerlerinde kızarıklar çıktı ve doktorum sedef olduğunu söyledi, ilaç kullandım geçmedi. Annem TV’de sizi izlemiş, bol bol kuru üzüm çekirdeğini ezip bol bol yiyin demişsiniz bana bunu açıklar mısınız?

Cevap: Merhaba, siyah kuru üzüm çekirdeği sedefe bağlı kaşıntılarda etkilidir. Sedefin doğrudan tedavisinde etkili değildir. Sedef üzerine olan araştırmalarım devam etmektedir. İnşAllah tamamlandığında açıklayacağım. Çekirdekli siyah kuru üzümün tüketimi günde 25-30 taneyi geçmemelidir. Bir hafta her gün kullanılır. Daha sonra ihtiyaca göre tekrarlanabilir.

realage/Dr.İbrahim Saraçoğlu
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Daha etkili antibiyotikler geliyor
« Yanıtla #39 : 05 Kasım 2008, 18:16:18 »
Verem mikrobu gibi tedaviye direnç gösteren hastalık yapıcılara karşı daha etkili yeni sınıf antibiyotiklerin geliştirilmesinin yolunu açan bir antibiyotik mekanizması bulundu.

Araştırmacılar, 3 antibiyotiğin (miksopronin, korallopironin ve ripostatin)bakterileri yok ederken nasıl “hareket ettiğini” ortaya çıkardı.

Bu kimyevi bileşenlerin doğal olarak bazı bakterilerden meydana geldiğini, bu bakterilerin diğer bakterilerdeki RNAP adı verilen bir enzimi engelleyerek başka bakterileri öldürdüğünü belirten araştırmacılar, enzimin DNA bilgilerini RNA’ya (DNA’nın protein üretimindeki işlevini yerine getirebilmesi işlevini yürüten “ara molekül”, ribonükleik asit) tekrar kopyaladığını belirttiler. Araştırmada, bu proteinler olmadan bir bakterinin çoğalamayacağı kaydedildi.

Rutgers Üniversitesi’ne bağlı Howard Hughes Tıp Enstitüsü’nden Richard Ebright, dünyada ölümlerin dörtte birinin enfeksiyon hastalıklarına bağlı olduğu ve antibiyotiklere dirençli bakterilerin yol açtığı enfeksiyonların sayısının arttığı göz önüne alındığında, bunun çok önemli bir gelişme olduğunu ifade etti.

Ebright, 60 yıldır antibiyotiklerin enfeksiyon hastalıklarına karşı kullanılan en etkili silah olduğunu ancak bu etkinin artık “çökmeye başladığını”, bu nedenle acilen yeni antibiyotiklerin ve yeni hedeflerin geliştirilmesine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Üzerinde çalışılan yeni sınıf antibiyotiklerin, özellikle tedavisi zor, gelişmekte olan ülkelerde yaygın olan vereme karşı daha etkili ve daha kısa süreli tedavi sağlayabileceği vurgulandı.

Verem tedavisinin en önemli unsurunun şu an 6 ay olan tedavi süresini diğer enfeksiyonlardaki gibi 2 haftaya indirmek olduğunu belirten Ebright, 2 haftalık verem tedavisi geliştirildiği takdirde enfeksiyonun kökünün kazınabileceğine dikkati çekti.

Araştırma “Cell” dergisinin internet sitesinde yayımlandı.
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Ynt: Sağlık Haberleri ve Makaleler
« Yanıtla #40 : 05 Kasım 2008, 22:22:03 »
Mesela bu yeni ilaçlara Kahraman kardeş ne der acaba?
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Kahraman

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 116
Ynt: Sağlık Haberleri ve Makaleler
« Yanıtla #41 : 05 Kasım 2008, 22:53:26 »
...dirençli ve uzun süreli tedavi gerektiren ve tedaviye direnç gösteren hastalıklara  karşı daha etkili yeni sınıf antibiyotiklerin geliştirilmesi sürekli gündemde ve birçok yeni çalışmalar devam etmekte... uzun süreli antibiyotik kullanımı her zaman risklerle dolu süreçi başlatır...bu riskleri azaltmak için özellikle dirençli ve uzun süreli tedavilerde kullanılmak üzere yeni antb. ler geliştirilmekte...
..Ey Rabbimiz! Bazı yüzlerin ağarıp,bazı yüzlerin kararacağı günde; bizi yüzleri ak,gönülleri pak olan,sevgili resülünün bayrağı altında toplanan mesut insanlar zümresine kat.O'nun(sav) yanında cennete girmeyi,mübarek Cemalini görmeyi,Senin dostlarınla komşu olmayı ve en büyük makam olan rızana ulaşmayı nasip eyle. Amin.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Ynt: Sağlık Haberleri ve Makaleler
« Yanıtla #42 : 05 Kasım 2008, 22:58:39 »
Hım teşekkür ederiz,o halde bu ilaçların yan etkileride diğerlerine göre fazla olur?

Sağlık konusunda tecrübelerinizden ve bilgilerinizden istifade etmek isteriz.:)
« Son Düzenleme: 05 Kasım 2008, 23:10:05 Gönderen: Tuğra »
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimiçi İsra

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 7475
Ynt: Sağlık Haberleri ve Makaleler
« Yanıtla #43 : 06 Kasım 2008, 03:06:28 »

Sağlık konusunda tecrübelerinizden ve bilgilerinizden istifade etmek isteriz.:)


Tuğraya katılıyorum Kahraman kardeşim.Lütfen bizleri aydınlatmaya ve bilgilendirmeye devam edin :)

Çevrimdışı enfa

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 1542
Aile hekimliği ücretsiz olacak
« Yanıtla #44 : 08 Kasım 2008, 23:05:54 »
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, aile hekimliği uygulamasının tamamen ücretsiz olacağını bildirdi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yarın Erzurum'a yapacağı gezi öncesi kente gelen Akdağ, İl Sağlık Müdürlüğü Çok Amaçlı Eğitim Salonunda düzenlenen aile hekimliği yerleştirme programına katıldı.

Türkiye İstatistik Kurumu tarafından 2003'te yapılan bir ankette vatandaşların yüzde 39.5'inin sağlık hizmetlerinden memnun olduğunun belirlendiğini ifade eden Bakan Akdağ, şu bilgileri verdi:

"Bu oran sağlıkta dönüşüm programının uygulanmaya başladığı 5 yıldan sonra yüzde 66.5 olarak belirlenmiş. Birinci basamak sağlık hizmetlerinde ise yüzde 60'lar civarında olan (burada aldığım hizmetlerden memnunum) diyen vatandaş sayısı, bugün yüzde 75'ler civarına çıkmıştır. Aile hekimliğine geçtiğimiz yerlerde ise vatandaşlarımızın yüzde 86'sı (memnunum) diyor. Yaklaşık 8 bin kişi üzerinde yapılan anketin ekim ayındaki sonuçları bunlardır."

Aile hekimliğiyle birlikte koruyucu sağlık hizmetlerinin de artığını anlatan Akdağ, "Konuyu iyi bilmemelerinden dolayı ya da akademik, bilimsel sebeplerin dışında ideolojik sebeplerle aile hekimli sistemini engellemeye ve eleştirmeye çalışanlar oldu. Bazıları aile hekimliği ile (koruyucu sağlık hizmetlerinin gerileyeceğini) iddia etti. Aile hekimliğine başladığımız illerde koruyucu sağlık hizmetleri çok daha güçlendi" dedi.

Uygulamayla vatandaşların ve hekimlerin birbirlerini daha yakından tanıdığı ve riskli durumlardan çok daha önceden haberdar olduğunu bildiren Akdağ, şöyle konuştu:

"Arkadaşlarımız daha önce sağlıkta hizmet sistemlerinin ne kadar kötü olduğunu hatırlayacaktır. Sandalyesi, masası bile orada verilen sağlık hizmetine yakışmayacak şekilde olan, bilgisayarda internetle münasebet bir yana, kayıt yapmaktan uzak bir sistem vardı. Bugün sağlık ocaklarımız sağlık hizmeti yapan arkadaşlarımız için mükemmel mekanlar haline geldi. Aksayan yerler belki vardır. Ama bugün birer sağlık yuvası oldular. Tamamen ücretsiz olacak aile hekimliği uygulaması ile çok daha iyi olacak. Doktorlara cari harcamalar için para veriyoruz. Cari harcamaların bazı meslektaşlarımız tarafından harcanmadığını tespit ettik. Bunun için yeni yöntemler geliştireceğiz. Bu cari harcamalar, vatandaşa hizmet için harcanacak."

Konuşmaların ardından hizmet puanına göre sıralanan doktorların aile hekimliğine yerleştirilmeleri yapıldı, 229 doktor aile hekimliğine geçerek hizmet sözleşmesi imzaladı.


Zaman diyorum, biraz daha zaman.Dilimin ucundaki kelimeler bu kış donmazsa bir dahaki yıl uçmayı öğrenecekler!