Gönderen Konu: Sevmemiz Gereken Ehl-i Beyt Kimlerdir?  (Okunma sayısı 1612 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Sevmemiz Gereken Ehl-i Beyt Kimlerdir?
« : 30 Kasım 2015, 00:19:27 »

Sevmemiz Gereken Ehl-i Beyt Kimlerdir?

Kur'ân-ı Kerim’de biz mü’minlere, cân-ı gönülden sevmemiz emredilen Ehl-i Beyt kavramına girenler, Şîa’nın/Ca’ferîlerin/Alevîlerin ve diğer bazı mezhep mensuplarının dediği-inandığı gibi sadece ilk maddedeki “Âl-i ab┠değil, sayılan sınıfların tamamıdır. Şöyle ki:

1- Âl-i abâ: Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) bir gün üzerinde bulunan bir abâ'yı (örtüyü, üzerlerine) örttüğü ve Zât-ı âlîleri ileri başta olmak üzere bu örtünün altındaki zevat-ı kiram. Yani Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.), Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hüseyin (r.anhüm)...

2- Ezvâc-ı tâhirat: Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hanımları-annelerimiz (r.anhünne)...

3- Rasûl-i Ekrem'in (s.a.v.) diğer kızları ve onlardan olan torunları...

4- Hz. Ali'nin (r.a.) soyundan gelen sâdât-ı kirâm...

5- Sadaka almaları-yemeleri haram kılınan Hz. Abbas ile onun evlâdı, Hz. Ali'nin kardeşi Akîl ile Cafer ve onların evladı (r.anhüm)...

Bütün bu sınıflar "Ehl-i Beyt" ünvanını haiz, bu rütbenin sahibi bulunmaktadırlar. İstisnasız hepsine karşı sevgi ve saygı beslememiz gerekir.

Kısaca tekrar edecek olursak; demek ki, Ehl-i Beyt, Şîîlerin/Ca'ferîlerin/Alevîlerin ve sair bazı mezheplere tabi zümrelerin dediği-inandığı gibi sadece Âl-i abâ'dan ibaret olmuyor... Yani yalnızca onları sevip diğerlerine sövmek asla değil. Yukarıda tasnif ettiğimiz beş zümrenin tamamı "Ehl-i Beyt" tarifinin içine dâhildirler. Hepsini de sevmemiz, tamamına can-ı gönülden muhabbet ve meveddet beslememiz gerekiyor.

Ayrıca bir hadis-i şeriflerinde Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) "Selman, Ehl-i Beyt olarak bizdendir" buyurarak, Ehl-i Beyt dairesini daha da geniş tutmuşlardır. Nitekim o server-i âlem Rasûlullah (s.a.v.) Efendimizin zahir ve batınlarının hakkıyla-tamamiyle-kemaliyle varisileri bulunan Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri de, merhum Mehmet Akçelioğlu ile eski müftülerden Ali Erol Beyefendileri kendi Ehl-i Beytine dahil etmişlerdir. Rabbim cümlesine muhabbet ve meveddetten, saygı ve hürmetten ayırmasın.

Efdaliyet  yani manevi derece itibariyle üstünlük yönündeki farklılıklar ise, tâli derecede kalan bir husustur. Onların hepsinin de Ehl-i Beyt'ten olduğu kesin delillere dayalı bir gerçektir.


EHL-İ BEYT'E CANDAN/GÖNÜLDEN BİR SEVGİ BESLEMEK

Esteıyzü billâh...

"... قُلْ لَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ أَجْرًا إِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبَىٰ ..."

Meali: "Ben bu (tebliğime) karşı akrabalıkta sevgiden başka hiçbir ücret / mükâfat istemiyorum..." [Şûrâ suresi, 23] âyetinin muhtemil bulunduğu/ifade ettiği üç mânâdan biri ile, Ehl-i Beyt'e meveddet/muhabbet/dostluk ve candan sevgi istenilmektedir. [Elmalı'lı, Hak Dini Kur'ân Dili, 5, 4241]

Ayette geçen "el-Gurbâ" kelimesinden kasdolunan zümre, Ehl-i Beyt'tir. Bu lafzı, yalnızca 'Âl-i abâ' ile tefsir edenler, bir hususu dikkatten uzak tutarak isabetsizlik etmişlerdir. Şöyle ki: Bu sûre Mekke'de nazil olmuş... Hz. Fâtıma'nın Aliyyü'l-Murtezâ ile evliliği ise, hicretin ikinci senesinde ve Bedir harbinden sonra vuku bulmuştur. Bu tarihî gerçek ortada dururken, "el-Kurbâ" kelimesinden murad, sadece 'Âl-i abâ'dır demek, yanlışta israr etmek olur. [Tefsiru İbni Kesîr, 4, 112-113]

Nassa/nakle ve akla/ilmî usûl ve esaslara uygun düsen mânâya gelince… "Ben, sizden dünyevî bir menfaat talep etmiyorum. Ancak Ehl-i Beytime sevgi göstermenizi arzu ediyorum. Tâ ki onlardan faydalanma ve irşad olunma yolu devamlı olsun/sürekli kalabilsin. Çünkü onlar, tevhid-i zâtî fıtratı/hılkatı üzerine yaratılmış bulunmaktadırlar". [Tefsir-i Nahcuvanî, 2, 289]
***
Ehl-i Beyt'e sevgi beslememizi telkin eden hadis-i şeriflerde de şöyle buyurulmaktadır:

"Yıldızlar, (gökyüzünde) semâ ehli için; Ehl-i Beyt'im de (yeryüzünde) ümmetim için emândır (onlara hidayet rehberi olmakta güvencedir)." [Feyzü'l-Kadir, 6, 297]

"Ehl-i Beytimin meseli/örneği, sefine-i Nuh'un benzeridir (Hz. Nuh’un gemisine benzer). Kim ona (o gemiye) bindi ise, necat buldu/kurtuldu. Kim de muhalefet edip geri durdu (onların yoluna aykırı davrandı) ise boğul(up)helak ol)du". [Feyzu'l-Kadir, 5, 517]

İmam Şâfiî (rh.) şu iki beyti ile hem Ehl-i Beyte muhabbetin lüzumunu ortaya koymuş... Hem de namazlarda onlara salât u selâm okumanın farz olduğu ictihadında bulunmuştur:
"Yâ Ehle Beyt’i Rasûlillâh! Hubbükümû
Farzun minallâhi fi'l-Kur'âni enzelehû
Kefâküm min azîmi'l-kadri innekümû
Men lem yusalli aleyküm lâ salâte lehû".
Mânâsı: "Ey Allah Rasûlü'nün Ehl-i Beyti! Sizi sevmek, O’na indirilen Kur'ân'da (bizlere) farz kılınmıştır. Sizin kadr u kıymetinizin / değerinizin büyüklüğü bakımından, (bu) size yeter: Zira size salât okumayan kimsenin namazı(nın) hükmü yoktur".

Gavsü’l-A’zam Abdülkadir Geylanî (k.s.) hazretleri de, şu iki beyti ile Âl-i abâ'ya olan saygı ve sevgisini şöyle dile getiriyor:
“Lî hamsetün utfî bihâ, Harre'l-vebâi'l-hâtima.
el-Mustafâ vel-Mürtezâ, Ve'b-nâhümâ ve'l-Fâtima”.

Mânâsı: "Benim için beş zât vardır. Ben, onlarla yakıcı ateşi söndürürüm: (Muhammed) Mustafa, (Aliyyü’l-) Murtazâ, iki oğullari (Hasan - Hüseyin) ve Hz. Fâtima." [Mehmed Emre, Müslümanca Yaşama Sanatı, Çile Yayınevi, İstanbul, yyy., 1, 40-46]
***
Ey dostlar, ey Ehl-i Sünnet müntesibi mü'minler!
Ehl-i Beyt ve onlara muhabbet mevzuu, uçsuz-bucaksız bir ‘esrâr deryası’ âdeta… Bu deryadan alabileceğimiz, gönlümüze damlatabileceğimiz bir katre dahi, ne büyük saadet bizim dünya ve ahiretimiz için…

Seyyid Seyfullah (k.s.) hazretlerinin dediği gibi;

"Bu aşk bir bahr-i ummandır, buna hadd u kenâr olmaz!
Delilim sırr-ı Kur’an’dır, bunu bilende âr olmaz!"


Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Nebiyyi Zîşanımızın Muhterem Ehlibeyti Ve Âl Ve Evlâdı
« Yanıtla #1 : 30 Kasım 2015, 00:22:26 »
Nebiyyi Zîşanımızın Muhterem Ehlibeyti Ve Âl Ve Evlâdı

* Resuli Ekrem Efendimizin Ehli beyti, zevciyet ve nesebiyet ile zatı risalet penahlarına mensup olan zevatı Aliyedir. Bu cihetle ,Ezvacı Tahirât ve Hazreti Fatima ile Hazreti Ali ve Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyin, Resuli Ekremin başlıca Ehlibeytini teşkil etmektedirler. Hattâ Müfessirlerin ekserisine göre:
انما يردالله ليذهب عنكم الرجس اهل البيت ويطهركم تطهيرا
Âyet-i Kerimesi, Hazreti Ali ile Hazreti Fatıma ve Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyin hakkında nazil olmuştur. Ezvacı Tahirât nazil olduğuna kail olanlar da vardır. Bu ne büyük tezkiye-i âhiyye!.

Demek ki Allah Taalâ, bu kudsî hanedanın taharet ve nezahatını, ulviyet ve mümtaziyetini emir ve irade buyurmuş. Artık bu hanedan için de her türlü fazilet ve nezahat, her türlü kemalat insaniyet tecelli etmiş olmaz mı?

Filhakika Ehlibeytin fevkalâde bir nezahata, bir ulvî fıtrata mâlik bulunduğundan şüphe yoktur. Onlardan her birinin parlak simasından İslâmiyet âlemine serpilen diyanet ve fazilet, ilim ve hikmet nurları melekleri bile kendi şa'şaasma meclûp edecek mertebelerdedir.
Beni Haşim ile Beni Muttâlibin İslâm şerefine nail olan azayı kiramı da Ehlibeyti Nebeviden sayılmıştır.
*  Âli Nebeviye gelince bunların ilk saffında bulunanları, şüphe yok ki Resulüllahın mübarek Ehlibeytidir. Maamafih bütün mütteki olan müminler de Hazreti Peygamberin Âli sayılmaktadır. Hattâ
اللهم صلي علي محمد وعلي آله محمد
gibi dualardaki âl'dan maksat da bilcümle muttaki olan müminlerdir, denilmektedir.
* Evlâdı Nebeviye. Gelince bunlar, Resuli Ekremin hayatında ahirete irtihal eden ve sinni ricale ermiş bulunmayan Abdullah, İbrahim, Kasım adındaki masum mahdumlarile Zeynep, rûkiye ve Ümmi Gülsüm, namında üç muhterem kerimesi ve bilâhere vefat eden Fatımatüzzehra ile onun evlât ve ahfadıdır.
Resûlu Ekrem Efendimizin mübarek zürriyyeti, kendisine has bir imtiyaz olmak üzere muhterem kerimesi Fatımanın evlât ve ahfadı vasıtasile tevali etmiş, Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyin ve onların kıyamete kadar devam edecek olan mübarek ensali, Nebiyyizişanımızın zürriyyetini teşkil etmekte bulunmuştur.
* Resuli Ekrem Hazretlerinin hanedanı nübüvveti ve evlâdı kiramı hakkında büyük muhabbetleri, teveccühleri vardı. Hattâ bir gün üzerindeki mübarek bir libasın altına Hazreti Ali ile Hazreti Fatımayı ve Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyini alarak
.انما يردالله ليذهب عنكم الرجس
âyeti kerimesini okumuştur ve
اللهم هؤلآء اهل بيت وخاصتي اذهب عنهم الرجس وطهرهم تطهيرا
dua buyurmuştur. [Müslim ve savaikı muhrika. s. 85.]

Ya'ni: “İlâhi! Bunlar benim ehli beytimdir. Benim hanedanımın havâssındandır, bunları napâk hallerden, günahlardan beri tut, bunları tam bir taharet ve nezahete mazhar buyur.”
Bu cihetle bu dört muhterem zata “Ehli Hisar” denilmiştir.
Artık bunların haklarındaki duayı nebevi müstecap olmaz mı?
* Nebiyyizîşan Efendimiz, Hazreti Fatımaya çok muhabbet ve hürmet gösterirdi. Ahirete irtihalinden sonra ehli beytinden kendisine ilk kavuşan da Hazreti Fatıma’dır.
Resuli Ekrem Hazretleri, dünyadaki son günlerinden birinde Hazreti Fatımaya hitaben:
“Cibril, Kur'anı bana her sene bir defa arzederdi, bu sene iki defa arzetti, ya'ni: tamamını okudu, bunu başka türlü değil, ecelimin yaklaştığına bir alâmet gibi görüyorum. Bana ehli beytimden ilk kavuşacak, şüphe yok ki sen olacaksın. Artık Allahtan korun, sabret, çünkü ben sana güzel bir öncül bulunmuş olacağım” diye buyurmuştu. [Buhari, müslim. Savaik. s. 114.]

Filhakika Hazreti Fatıma, irtihali nebeviden altı ay sonra vefat etmiştir. (RadıyAllahü anha.)
Fatımatüzzehra Hazretleri, mübarek pederi alişanlarının irtihallerinden çok müteessir olmuştu. Bu teessürünü, şu mersiyesi ile de tesbît etmiştir:

ما ذا على من شمّ تربة أحمدا
 أن لايشمّ مدّى الزمان غواليا
صبت عليّ مصائبٌ لو انها
  صبت على الأيام صرن لياليا

Hazreti Fatıma’nın bu hazin, ulvî hissiyatına şu nâçiz manzumemle tercüman olmak istemiştim:

Koklayan ravzai pür ıtrini sahi rüsülün,
İstemez koklamasın huyunu anberle gulün.

Kıydı öz canıma bir hâilei rûh güdaz,
Fahri alem, uf akı arşa edince pervaz.

Uğrasaydı şu benim uğradığım derde eğer,
Kapkaranlık geceye dönmüş olurdu günler.

Şimdi tenvir ediyor cenneti Peygamberimiz,
Göremez onu o parlak güneşi gözlerimiz.

Haydi matem ederek derdimi tezyit ediniz,
Ağlayın siz de bulutlar!, beni taklit ediniz.

"Narı hicranla yanıp bitmededir bal-üperim,
Yetiş imdadıma ey validi kudsî küherim!.

Hak bilir ki bana sensiz yaşamak oldu muhal,
Beni de lütfederek ravzai pür feyzine al.

Peygamberi Zîyşan Efendimizin Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyin hakkındaki muhabbet ve iltifatları da pek ziyade idi. Bir hadisi şerifte:
الحسن وحسين سيدا شببااهل الجنة
“Hasan ile Hüseyin, ehli cennet gençlerinin iki efendisidir” buyurulmuştur. [Tirmizi, savaik: s: 82.]

Diğer bir hadisi şerifte de:   
من احب  الحسن وحسين  فقد احبني ومن ابغضهما فقد ابغضني
buyurulmuştur. Ya'ni: Her kim Hasan ile Hüseyini severse mutlak beni sevmiş olur ve her kim onlara buğz ederse muhakkak bana buğz etmiş bulunur. [İbni Mace c. 1 sahife: 33.]
Binaenaleyh bütün müslümanlar ve bilhassa bütün ashabı kiram, hanedanı nübüvvete karşı büyük bir hürmet ve muhabbetle mütehassıs bulunmuşlardır. Aralarındaki bazı dünyevî münazaat, bu hürmet ve muhabbete asla mani olmamıştır. Nitekim ileride bu hususa dair daha tafsilât verilecektir.
Velhasıl: Fatımatüzzehra ile iki necli necibinin fezail ve kemalâtı, kudsîlerin bile tasvir edemiyecekleri mertebelerde âlidir. (Rıdvanullahi aleyhim ecmaîn)

* Ezvacı mutahharatin fezail ve mehasinine de nihayet yoktur. Onlar müminlerin valideleridir. Onlara karşı da her türlü hürmet ve muhabbetle mütehassis bulunmak bizim için bir vecîbedir.
Malûm olduğu üzere Resuli Ekremin ilk muhterem refikası Hadicetülkübra Hazretleridir. Hazreti Hadice, Nebiyyizîşanımızı tasdik edenlerin birincisi bulunmak şerefini haizdir. Hazreti İbrahimden başka sair evlâdı nebeviyenin muazzez validesidir. Resuli Ekremin uğurundaki fedakârlıkları her türlü senalara lâyıktır. Bir hadisi şerifte
خير نسا ءها مريم وخير نساءها خديجة
buyurulmuştur.

Ya'ni: “Dünya kadınlarının en hayırlısı, Hazreti Meryem ile Hazreti Hadicedir.” [Sahihi Buharı, c: 7. s: 214.]

Cibrîli emin, Allah Taalânın ve kendisinin selâmlarını Resuli Ekrem vasıtasıyla Hazreti Hadiceye tebliğ etmiş ve onun için cennette pek kıymetli bir makam bulunduğunu da müjdelemiştir. [Sahihi müslim. c: 7. s: 33.]

Hadicetülkübra validemizin fezaili hakkında, daha nice ehadisi şerife vardır. (RadiyAllahu anha.)

* Peygamber Efendimizin zevcati mutahharatından biri de Hazreti Aişei Sıddıka validemizdir. Bu muhterem validemiz, Resuli Ekreme çok hizmetlerde bulunmuş, ondan çok ilm-ü irfan ahzetmiş, islâmiyet âlemini neşrettiği di.ıî malûmat ile aydınlatmıştır.
Hazreti Aişenin zekâsı, dirayeti, nezaheti, kudreti ilmiyesi fevkalâde idi, onun nezahetini Kur'an-ı Mübîn ilân etmektedir. Onun bu nezahetine muhalif bir söz söyleyecek bir müslüman tasavvur olunamaz. Böyle bir söz, Kur'an-ı Azîmin tezkiyesine, bütün ehli imanın hüsnü şehadetine münafi bulunacağı cihetle mücasirlerinin islâmiyetle hiç bir alâkası bulunamaz.
Cibrîli emîn, Resuli Ekrem vasıtasıyla selâmlarını Hazreti Aişeye ithaf etmiş, Aişe-i Sıddıka validemiz de
وعليه السلام ورحمةالله وبركاته
diye mukabelede bulunmuş, ve “Ya resulAllah, bizim görmediklerimizi sen görüyorsun”, demiştir. [Aynî. c: 7. s: 239.] Cibrîlin bu iltifatı, Hazreti Aişenin kudsîler nezdindeki ulviyetine bir delildir.

Aişeyi Sıddıka validemiz, Fukahayı sahabenin büyüklerindendir. Ashabı Kiram arasında birçok Ehadîsi şerife rivayet ile temayüz etmiş altı zat vardır ki, bunlardan biri de ümmül mü’mîn Hazreti Aişedir. Kendisinden (2210) Hadisi şerif rivayet olunmuştur [Aynî. c:1 s: 45.]. Dinimizin birçok ahkâmı bu hadislere müstenit bulunmaktadır. Bu bakımdan da hazreti Sıddıka validemizin kadri pek yüksektir. (Radiyallâhûtaalâ anha.)

* Ümmühati mümininden biri de Hazreti Ömerin muhterem kerimesi Hafsa hazretleridir. Sahabei güzinin fukahasından sayılmaktadır. Kendisinden (60) hadisi şerif rivayet olunmuştur. Başlıca ravisi, biraderi Abdullah ibni Ömerdir. Allah Taalâ kendilerinden razı olsun.
* Müminlerin muhterem validelerinden biri de Ebû Süfyan hazretlerinin kızı, hazreti Müaviyenin hemşiresi olan Ümmi Habibe hazretleridir. Bu muhterem validemiz, babasından, kardeşinden evvel Şerefi İslama nail olmuş, ilk kocası ile beraber Habeş hicret etmiş, kocası orada ölmekle kendisi dul kalmıştı. Kendisinin asaletine, diyanetine bir mükâfat olmak üzere tarafı Nebeviden Amr ibni Ümeyye Habeşe gönderilerek Resuli Ekrem namına nikâhı akdedilmişti. Habeş hükümdarı Neccaşi de bir cemile olmak üzere Resuli Ekrem namına mehr olarak bu muhterem validemize dörtyüz dinar vermişti. Hazreti Muaviye ara sıra Hücre-i saadete gider, bu mübarek hemşiresini ziyaret ederdi, kendisinden bazı ehadisi şerife rivayet edilmiştir, tabekatı fukahaya dâhildir. Allah Taalâ kendilerinden razı olsun.

*  İşte bütün bu muhterem zevat, Resuli Ekrem, (Sallal-alhü aleyhi vesellem) Efendimizin mübarek ehli beytini, hanedani nübüvvetini teşkil eden pek büyük, pek kutsi simalardan bulunmuşlardır. Bunların hepsine muhabbet ve tazimde bulunmak bizim için bir vazifedir.  Allah Taalâ cümlesinden razı olsun ve bizleri şefaatlerine nail buyursun âmîn.

{ Ashâbı Kirâm Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları, Ömer Nasuhi Bilmen }

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Peygamberimizin Ehli Beytine, Âl Ve Evladına Hürmet Ve Muhabbet Vazifemiz

Resuli Ekrem (Sallâllâhü aleyhi vesellem) Efendimizin ehli beytine, Âl ve evlâdına candan hürmet ve muhabbet etmek, onları her veçhile tebcil ve tevkıre çalışmak, onların ulviyetini, nezahatını bilip itirafta bulunmak bütün Müslümanlar için bir vazifedir. Bizim selâmet ve saadetimiz onlara ittiba' ile kaimdir. Nitekim bir hadisi şerif de
انمامثل اهل بيتي كمثل سفينة نوح من ركبهانجا
buyurulmuştur. [Deylemi]

Evet... Ehli beyti nübüvvetin meseli, Nuh Aleyhisselâmın sefinesi gibidir. Bu sefineye rakip olan tufandan necat bulduğu gibi Ehli beyte tabi' olan da hüsrandan halas olur. Haktaalâ, cümlemize kemaliyle mütabaat nasip buyursun.

.قل لا اسءلكم عليه اجراً الا المودة في القربي

Âyet-i celilesi de Resuli Ekreme ve onun kariblerine hürmet ve meveddetin lüzumunu müş'ır bulunmaktadır. Birçok müfessirler ve bilhassa İbni Abbas hazretleri bu nazm-i celildeki “Gurba”nın umumiyetle re’yinde bulunmuşlardır.

îbni Cübeyr, “Gurba” yı yalnız “Âli Muhammed” diye tefsir etmişti. Buna muttali' olan İbni Abbas hazretleri: Ya Cübeyir!.. Tefsirde ta'cil etmişsin, Kureyş, arasında hiç bir batin yoktur ki Resullahın onunla uzak yakın bir karabeti bulunmasın diye itirazda bulunmuştur [Buhari ve Savaiki muhrika s.103].

Binaenaleyh bu âyeti Kerime şu mealdedir: “Resulüm! De ki: Bu risalet ve tebşir vazifesi mukabilinde sizden bir ücret istemiyeceğim, ancak karabet hususunda meveddetin cereyanını isterim, bu meveddet, bu sevgi karabet hususunda iki canibden lâzımdır. Ben size nasihat vermekten, sizin hayrınızı dilemekten, size sevgi göstermekten geri durmuyorum, artık sizin üzerinize vacip olan şudur ki: Bana mütabaata, nusrete efradı-ümmetimden ezayı defa çalışasınız.” [Sifaişerif şerhi aliyyülkari. s. 19.].

* Minhacüssünne’de de deniliyor ki: “Bu âyeti kerimenin yalnız Hazreti Ali ile Hazreti Fatıma ve muhterem mahdumları hakkında nazil olduğu iddiası doğru değildir. Çünkü bu âyeti celîle, «Şûra» sûresindedir. Bu sûre ise mekkîdir, İmam Ali’nin Fatımatüzzehra ile evlenmesinden ve Hazreti Hasan ile Hazreti Hüseyinin doğmasından evvel nazil olmuştur. İmam Ali ise Hazreti Fatıma’yı hicretin ikinci senesinde Medine-i Münevverede tezevvüc etmiş, zifaf’la Bedir gazvesinden sonraya müsadif bulunmuştur.

Binaenaleyh bu âyeti kerimedeki “Gurba”dan murat, îbni Abbas Hazretlerinin yukarıdaki beyanatından ibarettir.

Vakıa bu bapta bir hadis rivayet olunmuştur. Şöyle ki: Bu âyeti celîle nazil olunca: «Yaresulâllah!. Kendilerine meveddet edilmesi istenilen ‘Gurba’dan murat kimlerdir» diye sorulmuş, Resuli Ekrem Hazretleri de: «Onlar Ali ile Fatıma ve oğullarıdır» diye cevap vermiştir. Fakat ehli sünnetten ve şiadan birçok müfessirlerin, musanniflerin rivayet ettikleri bu hadis, ilmi hadise vukufları olan zatların ittifakiyle uydurmadır.” [Minhacüssünne, Cilt 2, Sahife 250]

* Bu âyeti kerimedeki “Gurba”dan murat, “salih amel ile Hak Taalâya tekarrup” dan ibaret olduğu da tefsirlerde mukayyettir,
العلم عندالله
Hâsılı: “Gurba” tâbiri daha şümullü bir kelimedir. Şüphe yok ki Resuli Ekrem Efendimizin mübarek ehli beyti de bunun daire-i şümuluna evlâ bittarik dâhildir. Binaenaleyh biz, gerek bu muhterem ehli beytin ve gerek Resuli Ekreme ittiba' etmiş olan sair kariplerinin haklarında hürmet ve mevveddeti, tazim ve tevkîri en mühim bir vecibe biliriz.
رضوان الله تعالي عليهم اجمعين

* İmam-ı Rabbani diyor ki: “Muhalifler, ifratı muhabbetten dolayı İmam Ali’ye muhabbetin tahakkuku için hulefayi selâseden ve başkalarından teberri edilmesini şart kılmışlardır. İnsaf edilmeli Nebiyyizîşan Efendimizin naiplerinden, makamına kaim olan zatlardan teberri etmek, hayrülbeşerin ashabına seb ve ta'n eylemek şartıyla hasıl olacak bir muhabbetin mânası ne olabilir?
رضوان الله تعالي عليهم اجمعين
“Ehli sünnetin günahı!, ehli beytin muhabbetine bütün Ashab-ı Kiram’ın tevkînnı zammetmekten, hepsine birlikte tazim eylemekten, aralarında münazaalar, muhalefetler bulunmuş olmakla beraber onlardan hiçbirini kötülükle zikreylememekten başka değildir.”

“O ehlisünnet ki Ashab-ı Kiramı sohbeti risalete tazîm, Resulâllah’ın musahiplerine tekrîm cihetiyle nefsanî havalardan, beşeri taassuplardan tenzih ederler.”
عليه وعليهم الصلاة السلام
“Maahaza ehlisünnet, muhikka muhik, mübtile de mübtildir. Şu kadar var ki onlardan zuhur etmiş olan bir butlanı, hava ve heves eseri olmaktan tenzih ederler, onu re'y ve içtihada ihalede bulunurlar” [Mektubatı İmam-ı Rabbani, Cild 2, Sahife 47]

Velhasıl: Her hususta ifrat ve tefrit mezmum, itidal hali memdühtur.
Nitekim bir Hadisi Şerif’te:
خير الامور اوساطها
buyurulmuştur. Bizler, mücerret Resuli Ekrem Efendimize intisaplarından ve dini islâma hizmetlerinden dolayı bütün hanedani nübüvvete, bütün ashabı kirama, bütün eazimi dine hürmet ve muhabbeti bir vazife bilir, hepsini ihtiram ile yad ederiz. Allah Taalâ cümlesinden razı olsun âmîn.


{ Ashâbı Kirâm Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları, Ömer Nasuhi Bilmen }

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Ehl-i Beyt'e Hürmet
« Yanıtla #3 : 30 Kasım 2015, 00:25:56 »
Ehl-i Beyt'e Hürmet

İmam Şâfiî hazretleri, Ehl-i Beyt-i çok sever, çok hürmet ederdi. Bir keresinde, ders verirken, ders esnasında 10 defa ayağa kalkıp oturdu.

Sebebi sorulduğunda buyurdu ki:
—Seyyidlerden (Peygamberimizin soyundan) bir çocuk, kapının önünde oynuyor. Kapının önüne gelip kendisini gördüğüm zaman, ona hürmeten ayağa kalkıyorum. Resûlullah (s.a.v.)'ın torunu ayakta iken, bize oturmak revâ değildir.

Yine buyurdular ki:
—Bir gece rüyamda Hazret-i Ali Efendimizi gördüm. Parmağındaki yüzüğünü çıkarıp benim parmağıma taktı. Bu hareketi, kendi ilminin ve Resûlullah (s.a.v.)'ın ilminin bana geçmesinin alâmetiydi.

Fazilet Takvimi

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
"Euuzü billâahi mineşşeytaanir raciym Bismillâahi'r- rahmâani'r - rahıym

"Ümmetimin en hayırlıları benim içinde bulunduğum asır; Ashâbımın asrıdır. Sonra, Tâbiîn, sonra da Tebe-i Tâbiîn(asrı)dir... "
(Hadîs-i Şerîf, Müttefekun aleyh)


Resûlullâhın Âl'i Kimlerdir?

İmâm Fahrüddin Râzî merhûm tefsirinde buyurdu ki:
Muhammed aleyhisselâmın Al'i: Bütün işlerinde Resûlullâh aleyhisselâma uyanlardır.

Al'in başında Ehl-i Beyt, sonra Ashâb-ı Kirâm aleyhimürrıdvân gelir.

Al-i Muhammed, hem Resûlullâh'ın Ehl-i Beytinin sevgisini ve hem de Ashâb-ı Kirâm sevgisini kendisinde toplayan Ehl-i Sünnet ve'l- cemâattir.

Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.) buyurdular:

"Ehl-i beytim Nûh aleyhisselâmın gemisi gibidir, kim ona binerse kurtulur."

"Ashâbım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz."


Biz bugün teklîf (: Allâh'ın emir ve yasakları) denizindeyiz. Nefsin şüphe ve şehvet dalgaları çarpmaktadır. Denizde giden kimse iki şeye muhtaçtır: birisi sağlam bir gemi, ikincisi de yolunu bulacağı parlak yıldızlardır. Bir kişi böyle sağlam gemiye binip de gözlerini de o parlak yıldızlara çevirirse selâmetle menziline gideceği kuvvetle umulur.

İşte böylece Ehl-i Sünnet de Ehl-i beyt gemisine binmiş, gözlerini de Ashâb yıldızlarına çevirmiş, dünya ve âhirette Allâhü Teâlâ'dan selâmet ve saâdet ümid etmektedirler.

Resûlullâh'ın Alini: Ashâbını ve Ehl-i Beytini sevmek, onlara hayır dua etmek büyük mertebedir. Bundan dolayı namazda teşehhüdden sonra salevatlar okunmaktadır.


30 Ekim 2014 Perşembe Fazilet Takvimi Arkası

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
"Euuzü billâahi mineşşeytaanir raciym Bismillâahi'r- rahmâani'r - rahıym

“(Ey Müslümanlar!) sakın Ashâbıma sövmeyiniz. (Onların şeref ve fazileti yüksektir. Bakınız!) sizden birinin Uhud (dağı) kadar altını sadaka verdiği farzedilse, bu (muazzam sadakanın sevabı) ashabdan birinin bir avuç (hurma) sadakası (sevâbı)na erişemez. (Hatta) bunun yarısına da ulaşamaz.”
(Hadîs-i Şerîf, Müttefekun aleyh)




İ'tikad: Ashâb-ı Kirâm'ı Sevmek Vazifemiz

Ashâb-ı Kirâm’ın hepsine hürmet etmek ve onlar hakkında ileri geri konuşmayıp onları hayırla yâd etmek vâcibdir. Çünkü Allâhü Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyetlerinde onları medhetmiştir. Bunlardan biri “Muhacirler ile Ensardan ilk evvel islâmiyet'i kabul ile başkalarından öne geçenler ve onlara ihsan ile tâbi olanlar var yâ!..” meâlindeki (Tevbe Sûresi, 100.) âyet-i kerîmesidir. Resûlullâh da onları sevmiş ve birçok hadîs-i şerîfinde medhetmiştir. Bir hadîs-i şerîfinde “Ashâbıma ezâ eden bana ezâ etmiş olur, bana ezâda bulunmuş olan da Allâhü Teâlâ’ya ezâ etmiş gibi olur.” buyurmuşlardır.

Dört mezheb imamlarımız da, Ashâb’ın arasında meydana gelen ihtilafların hiçbirisi hakkında konuşmamak îcâb ettiğini bildirmişlerdir. Bu meselelerde dilini tutmalı ve onların sadece güzel ahlâk ve meziyetlerini anlamaya çalışıp onlara muhabbet etmeli; onların ahlâkı ile ahlâklanmaya çalışmalıdır. Resûlullâh’ın bütün Ashâb’ı hidâyet üzeredir. Onların tamâmı âdildirler; onlardan bizlere her tebliğ edilen şey haktır, doğrudur. Hadîs-i şerîfte: “Benim Ashâbım gökteki yıldızlar gibidirler, hangisine uyarsanız hidâyet bulursunuz.” buyurulmuştur.

Her kim Ashâb-ı Kirâm’ın dindeki gayretlerini, mallarını, canlarını Allah ve Resûlü’nün uğrunda harcadıklarını bilirse, onların şanlarının büyüklüğünde şüphe edemez, onların hepsini sever. Bu hâl, kendisini onlar aleyhinde konuşmaktan alıkoyar, onlardan herhangi birini kötülemeyi îmâna aykırı görür.

Müslümanlar için en güzeli, kendi nefsimizin ayıplarıyla meşgûl olmak, kendi kalblerimizi günahlardan temizlemeye çalışmaktır, onlardan dilimizi tutmak, aralarında geçenleri Allâhü Teâlâ'ya havâle eylemektir.

Resûlullâh’ın ehl-i beytini seven ve onun bütün Ashâbına hürmet eden, onların aralarındaki ihtilâfları hak için olduğuna yoran kimseler Ehl-i sünnet ve cemâata dâhildir, Hâricîlerden, Râfizîlerden uzaktır.

Ehl-i beyti sevmemek Hâricîliktir, Ashâb-ı Kirâm’ı sevmemek de Râfizîliktir. Ehl-i beyte muhabbet ile beraber bütün Ashâb-ı Kirâm’a tâzîm ve hürmet ise Ehl-i Sünnet yoludur.




05 Kasım 2013 Salı | Fazilet Takvimi Arkası

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9225
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Ehl-i sünnet diye diye Ehl-i sünnete darbe
« Yanıtla #6 : 30 Kasım 2015, 00:56:22 »
Ehl-i sünnet diye diye Ehl-i sünnete darbe

Değerli okuyucu! Zamanımızda doğrularla yanlışlar, gerçeklerle sahteler öyle birbirine girmiş ve ortam öylesine değişmiş vaziyette ki, manzara aynen “At izi ile it izi birbirine karışmış” denildiği gibi.

Biz bu ifadeyi yumuşatıp, “Koyun izi ile keçi izi birbirine karışmış” diyelim daha iyi. Şâir, bu gerçeği şu şekilde mısralara dökmüş:
Bir garip nesnedir ki tanınmıştır çok zaman
Kahramanlar vatansız vatansızlar kahraman.
İslâmî şuura sahip olmayanların işte bu kargaşada doğruları bulmaları oldukça zor.

“At izinin it izine, koyun izinin keçi izine karıştığını” söylemekle de “kahramanların vatansız vatansızların kahraman tanındığını” söylemekle de ne denilmek istendiği belli. Hepsiyle de söylenmek istenen şu:
Zamanımızda gerçekler tersine döndürüldü. Doğrular yanlış, yanlışlar doğru gösterilebiliyor.

Evet aynen öyle. Bu hal öyle yaygın hale geldi ki -aşağıdaki satırlarda da okuyacağınız gibi- âhırzaman alâmeti olan bu hastalık, dînî ilimlerle meşgul olanlara kadar sirâyet etmiş durumda.

Lafı uzatmayıp sizi daha fazla bekletmeden sadede geleceğim ama önce şöyle bir hatırlatma yapmam lâzım:

Ehl-i sünnete göre hak mezheb dörttür: Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî. Bunlara sünnî mezhebler deniyor. Sünnî mezheblerin dışında, İslam dini içinde mütâlaa edilen başka mezhebler de var. Bunlardan, ehl-i sünnetten sonra en kalabalık olanı Şiî mezhebidir, diğer adıyla Şîa.

Dünyada en çok Şiî İran’da var. Şiîlerle bizim / ehl-i sünnetin arasındaki kalın çizgilerden birisi ve en başta geleni halifelik meselesi. Şiîlerin iddialarına göre, Peygamberimiz’den sonra en üstün insan Hazreti Ali’dir. İlk halifelik de onun hakkıydı. Fakat hakkı olduğu halde bu hak yendi ve halifelik ona verilmedi.

Değerli okuyucu!

Şayet böyle olduğunu kabul edecek olursak, bu haksızlığı(!) yapanların en başta Hazreti Ebû Bekir, sonra Hazreti Ömer, sonra Hazreti Osman efendilerimiz olduğunu kabul etmemiz icap eder. Sonra da onları halife olarak seçen veya seçilmelerine ses çıkarmayan -Kur’an’ın ve hadislerin övdüğü- ashab-ı kiramı, suçlu kabul etmemiz gerekir. Ama ehl-i sünnet inancına göre böyle bir şey mümkün değil.

Şiîlerle aramızdaki diğer kalın bir çizgi de Hazreti Ali-Hazreti Muâviye meselesidir. Şiîler Hazreti Muâviye’nin aleyhinde konuşurlar, ehl-i sünnet ise Hazreti Ali Efendimiz’i sevip hürmet duyduğu gibi Hazreti Muâviye’yi de sever ve hürmet duyar.

EHL-İ SÜNNETİN TAVRI…

Hazreti Ali ile Hazreti Muâviye arasında cereyan eden harbler-darblar hakkında ehl-i sünnetin tutumu şöyledir:

Farklı ictihadlardan meydana gelen bu hadiselerden dolayı, Hazreti Ali ve taraftarlarının da Hazreti Muâviye ve taraflarının da aleyhlerinde konuşmayız. İmam Şâfiî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, “Allah bizim ellerimizi onların kanlarına bulaştırmamış, biz de dillerimizi bulaştırmayalım” der ve bulaştırmayız.

Ehl-i sünnet Müslümanlar olarak bizler, bu iki büyük sahâbî arasındaki meselelere bir ehl-i sünnet ve tasavvuf büyüğü, aynı zamanda şöhreti âfâkı sarmış büyük bir âlim olan ikinci binin müceddidi İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin izah ettiği tarzda bakarız. İmam-ı Rabbânî Hazretleri’ne göre, aralarında geçen hadiselerde haklı olan Hazret-i Ali Efendimiz idi. Ama kendi ictihadına göre hareket ettiği için Hazreti Muâviye’nin de aleyhinde konuşulmaz.

Ehl-i sünnet âlimleri asırlar boyunca hep bu dengeyi korumuşlar, ikisine de hürmet gösterilmesi icap ettiğini söylemiş ve yazmışlar, Müslümanlar da onlara uymuşlardır.

Bilinmelidir ki, Hazreti Ali Efendimiz tarafında da Hazreti Muâviye tarafında da ashab-ı kiramdan birçok zatlar vardı. Bu din bizlere her iki tarafta bulunan bu mübârek zatların rivâyetleriyle gelmiştir. İki guruptan birini kabul etmemek, İslamın yarısını kabul etmemek olur ki, böyle bir Müslümanlık düşünülemez.

KARAMAN’IN OYUNU…

Bir de Yezid’in askerleri tarafından Hazreti Hüseyin radıyallâhü anh Efendimiz’in Kerbelâ’da şehid edilmesi hadisesi var.

Hazreti Hüseyin (r.a.) Hazreti Ali Efendimiz’in, Yezid de Hazreti Muâviye’nin oğludur. Kerbelâ Hâdisesi meydana geldiğinde, Hazreti Ali de Hazreti Muâviye de hayatta değillerdi.

Zamanımızda, ehl-i sünnet inancında olmadığı halde ehl-i sünnet safında gözüken bazı kimseler, Hazreti Hüseyin Efendimiz’i Hazreti Muâviye şehid etmiş gibi konuşup yazmakta ve böylece Kerbela hadisesini bilmeyen Müslümanları kandırmayı hedeflemektedirler.
Bunlardan birisi de Sayın Prof. Hayrettin Karaman’dır. Bu Sayın ilâhiyat Profesörü, “Ashabın tamamı yıldızlar gibi midir?” başlıklı yazısında neler yazmış neler. Yazısı, meseleyi saptırmalarla ve bile bile yapılan yanlışlarla dolu. Bile bile diyorum, çünkü Hayrettin Karaman, bu meseleleri bilmeyen biri olmadığı halde okuyucularına bile bile yanlış bilgi aktarıyor.

Hani yazdıkları yoruma dayalı şeyler olsa, icabında “Demek ki o da öyle anlamış” denilebilirdi. Ama öyle bir durum yok. Ayan beyan bilinen meseleleri basbayağı kendi sakim düşüncesi yönünde saptırıyor.

Sayın Karaman’ın sözlerini cümle cümle ele almak isteriz. İlk cümleleri şöyle:
"…Ben Muaviye'yi sevmem, ama ona sövmem. Bir gönülde Ehl-i Beyt sevgisi ile Muaviye ve Yezid sevgisi bir araya gelemez. Evet ben böyle dedim ve diyorum. Peygamberimiz (s.a.) "Sövmeyin" diyor, ben de sövmüyorum.”

MADDE MADDE ELE ALALIM…

Bu cümlelerde üç husus var:
1- Sayın Karaman, Hazreti Muâviye’yi sevmiyor.
2- Bir gönülde Ehl-i Beyt sevgisi ile Muâviye ve Yezid sevgisinin bir araya gelemeyeceğini söylüyor.
3- Peygamberimiz sövmeyin dediği için, Hazreti Muâviye’ye sövmediğini söylüyor.
Birinci maddeyi sona bırakıp önce 2. ve 3. maddeleri ele alalım.
Karaman, bu iki maddede tam bir zihin kaydırması yapıyor. Şöyle ki:
a- “Bir gönülde Ehl-i Beyt sevgisi ile Muaviye ve Yezid sevgisi bir araya gelemez” diyerek Hazreti Muâviye ve Yezid’i aynı cümlede zikrediyor ve Hazreti Muâviye’yi sevenleri aynı zamanda Yezid’i de seven kimselermiş gibi gösteriyor. Yani basbayağı yanıltma yapıyor. Çünkü mesele onun söylediği gibi değil. Çünkü ehl-i sünnet Hazreti Muâviye’yi sever ama Yezid’i sevmez.
b- Önce "…Ben Muaviye'yi sevmem, ama ona sövmem” deyip sonra da “Peygamberimiz (s.a.) "Sövmeyin" diyor, ben de sövmüyorum”diyor. Bunu okuyan da zannedecek ki, Peygamberimiz Hazreti Muâviye’nin sevilmemesi gerektiğini ama sövülmemesi de icap ettiğini söylemiş. Halbuki Peygamberimiz’in böyle bir sözü / hadisi yok… Bu da Karaman’ın başka bir saptırmasıdır.

Evet, Peygamberimiz’in “Sövmeyin” sözü vardır ama, bu söz Hazreti Muâviye hakkında değildir. Ama Karaman, çekinmeden onun hakkında söylenmiş gibi bir ifade kullanıyor. İlmî dürüstlüğe böyle bir tavır yakışır mı?

Gelelim 1. maddeye yani Karaman’ın, Hazreti Muâviye’yi sevmemesine.
Paşa gönlü bilir. İster sever ister sevmez. Vebalini göze aldıktan sonra istediği kadar sevmeyebilir. Bizim duamız ise odur ki, Hazreti Muâviye rûz-i cezâda ondan şikâyetçi olduğunda, Hazreti Allah bizi Hazreti Muâviye’nin safında olarak Hayrettin Karaman ile muhâkeme etsin.

Ve o zaman görsün bakalım Hazreti Ali Efendimiz kimin yanında olacak…
Tabii ki bu sözler meseleyi ispat edici bir cevap değil, âhirete ait bir temennîdir. Gerçi sözle cevabımız da yok değil. Var da bu cevap bizden değil, kimsenin itiraz edemeyeceği bir âlimden geliyor. O âlim, eski Diyanet İşleri Başkanlarımızdan gerçek bir Diyanet İşleri Başkanı olup eserleriyle ehl-i sünnetin bekçisi durumunda olan Ömer Nasuhi Bilmen. Hayrettin Karaman’a o cevap veriyor…

ÖMER NASUHİ HOCA CEVAP VERİYOR…

İşte Ömer Nasuhi Bilmen’in, Hayrettin Karaman’ın sevmediği Hazreti Muâviye hakkında yazdıkları:

“(Muâviye İbni Ebî Süfyan : Ashâb-ı güzînden ve Resûli Ekrem’in vahiy kâtiplerindendir. Ümmül mü’minîn (mü’minlerin annesi) Hazreti Habîbe’nin biraderi (kardeşi) olduğundan “Hâlül’mü’minîn” (mü’minlerin dayısı) ünvanıyla yad edilir.

Hazreti Sıddık (Hazreti Ebû Bekir) ile Hazreti Ömer’in ve Hazreti Osman’ın hilâfetleri zamanında Şam vâliliğinde bulunmuş, bilâhare Sıffîn vak’asından sonra dört buçuk sene kadar Şam imâretini ihraz etmiş (emirliğini yapmış), badehû (daha sonra) hicretin kırk birinci senesinde Hazreti Hasan tarafından hilâfet (halifelik) kendisine tevdî edilmekle (verilmekle) yirmi sene kadar da Şam’da îfayı hilâfette bulunmuştur (halifelik yapmıştır).

Hazreti Muâviye, fevkalâde zekî, halîm (yumuşak huylu), fasih (güzel ve açık konuşan), fakih (İslam fıkhını/hukukunu iyi bilen), sahâvetle muttasıf (cömert) idi.

İslâm hâkimiyetinin şark ve garba intişarına (doğuya ve batıya yayılmasına) pek çok hizmetlerde bulunmuştur. 163 hadis-i şerif rivâyet etmiştir. Kendisinden İbni Abbas, Ebüd’derdâ, Cerir ibni Abdillah, Nûman ibni Beşîr, İbni Ömer, İbni Zübeyr, Ebû Saîdil Hudrî, Sâib ibni Yezîd, Ebû Ümâme ibni Sehl gibi ashabı kiram ve tâbiînden İbnül Müseyyeb ve Humeyd ibni Abdirrahman gibi meşâhir (meşhurlar) hadis rivâyet etmişlerdir.

Resûl-i Ekrem efendimiz, Hazreti Muâviye hakkında “Allâhümmec’alhü hâdiyen mehdiyyen / Allahım! Onu hidâyet edici ve hidâyeti bulmuş kıl ve onunla (insanlara) hidâyet ver” diye duâ buyurmuştur. (Tirmizî , Menâkıb)
Sahih-i Buhârî’de mezkur (yazılı) olduğu üzere İbni Ebî Müleyke diyor ki:
İbni Abbas’a denilmiş ki: “Emîrül Mü’minîn Muâviye hakkında ne dersin? O vitir namazını bir rek’at olarak kıldı.”

İbni Abbas (r.a.) da : “İsâbet etmiştir, (doğru yapmıştır) o fakihtir (fıkhı iyi bilir)” diye cevap vermiştir.

Filhakika, (gerçek şu ki) Hazreti Muâviye’nin fakâheti, (fıkıhta üstünlüğü) dirayeti (bilgi ve becerikliliği), fazileti (derecesinin üstünlüğü) müsellemdir (kabul edilmektedir).

Nebevî Merhum’un “Tehzîbül’esmâ”sında yazılı olduğu üzere Hazreti Muâviye, irtihalleri esnasında “Kâşiki ben Zî tuvâ mevkiinde Kureyşten bir er olsaydım da şu hükümet işlerinden bir şeye bakmasaydım” demiştir. 60 tarihinde yetmiş sekiz yaşında olduğu halde Dımaşk’ta (Şam şehrinde) irtihal etmiştir. Radıyallâhü anh ve an ebiyh / Allah ondan da babasından da razı olsun).”
(Hukuk-ı İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kâmusu, c: 1, sa: 429, madde: 251 )
(Arzu eden okuyucularımız, aynı bilgileri Akçağ Yayınları’nın Fetâvâyı Hindiye Tercümesinin 15. cild 397. sahifesinde görebilirler. Hazreti Muâviye hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyenler, Ömer Nasuhi Bilmen’in Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları isimli eserini okumalıdırlar.)

DEMEK Kİ NEYMİŞ…

Ömer Nasuhi Hoca’nın verdiği bilgilere göre gerçekler demek ki neymiş değerli okuyucular?

a- Hayrettin Karaman’ın sevmediği ve bile bile okuyucularına hakkında yanlış bilgi verdiği Hazreti Muâviye’ye, Peygamberimiz (s.a.v.) o kadar itimat etmiş ki, vahiy kâtipliği yani Allah kelamını yazma vazifesi vermiş.
Karaman’a soralım: Peygamberimiz onu anlamamış da onun için mi kâtiplik vazifesi vermiş?
b- Peygamberimiz’in halifeleri de Hayrettin Karaman’ın sevmediği Hazreti Muâviye’ye valilik vazifesi vermişler. Yoksa Hazreti Muaviye’yi onlar da mı anlayamamışlar?
c- Hayrettin Karaman sevmese ve bile bile “Hazreti Hasan’ı kandırdı” diye yanlış bilgi verse de Hazreti Hasan Efendimiz halifeliği Hazreti Muâviye’ye bizzat kendisi vermiş. O da mı anlayamamış?
d- Hayrettin Karaman sevmiyor ama –kitapların yazdığına göre- Hazreti Muâviye her türlü güzel hallere sahipmiş.
e- Hayrettin Karaman sevmiyor ama –tarihlerin yazdığına göre- Hazreti Muâviye İslamı doğuya ve batıya yaymış.
f- Hayrettin Karaman sevmiyor ama Hazreti Muâviye Peygamberimiz’den 163 hadis rivâyet etmiş, ashabın ileri gelenleri ve tâbîînin meşhurları da –galiba hepsi de toptan yanılıp- onun sözüne itimat edip ondan hadis rivâyet etmişler.
g- Hayrettin Karaman sevmiyor ama Hazreti Muâviye Peygamberimiz’in duâsına mazhar olmuş.
h- Hayrettin Karaman sevmiyor ama Peygamberimiz’in amcası Hazreti Abbas’ın oğlu İbni Abbas Hazretleri, Hazreti Muâviye’nin fıkhı gayet iyi bilen bir zat olduğunu söylüyor. Varsın âhırzaman fıkıh profesörü sevmesin.
i- Hayrettin Karaman, Hazreti Hasan Efendimiz’i aklı iyiye kötüye ermeyen biriymiş gibi göstererek, Hazreti Muâviye’nin dünya saltanatı için Hazreti Hasan Efendimiz’i kandırdığını söylüyor. Hazreti Muâviye ise yöneticilik hakkında aynen Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer Efendilerimiz gibi konuşuyor ve “Kâşiki ben Zî tuvâ mevkiinde Kureyşten bir er olsaydım da şu hükümet işlerinden bir şeye bakmasaydım” diyor.
j- Hayrettin Karaman sevmiyor ama Ömer Nasuhi Hoca, Hazreti Muâviye’nin faziletinin/üstünlüğünün Müslümanlar tarafından zaten kabul görmüş olduğunu söylüyor. O varsın sevmeyedursun.

Eeee… Şimdi ne olacak? Ömer Nasuhi Hoca, İslam tarihlerinden edindiği bilgileri aktararak Hazreti Muâviye’nin üstünlüğünden bahsediyor ve ondan hürmetle bahsederek “Hazret” diyor. Hayrettin Karaman ise kötülüyor.
Öyleyse, biz ehl-i sünnet İslam tarihçilerinin yazdıklarına inanacağız, yoksa şiî kaynaklarına göre konuşan Hayrettin Karaman’a değil.

BİR KARŞILAŞTIRMA YAPARSAK…

En iyisi mi Hazreti Muâviye’yi öven Ömer Nasuhi Bilmen ile kötüleyen Karaman’ın durumuna bir göz atalım. Bakalım hangisi inanılmaya daha lâyık ve aralarında ne fark var.

1- Ömer Nasuhi Bilmen, dinî ilimlerin her birinde yed-i tûlâ sahibi olup hakkıyla Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış olan bir zat, Hayrettin Karaman ise ilmin sadece bir kolu olan fıkıhta profesör olmakla beraber kendi bıranşında bile hatalardan kurtulamayan birisi.
2- Ömer Nasuhi Bilmen, ilmi herkes tarafından kabul edilmiş olan bir zat, Hayrettin Karaman ise tenkitlerden başını alamayan, kitaplarından, yazı ve sözlerinden dolayı adım başı tenkit edilen birisi.
3- Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali gibi kaynak bir büyük ilmihale imza atan bir zat, Hayrettin Karaman ise TDV’nın hazırlattığı ilmihalin, 3 kişilik İlmî Müşavere ve Redaksiyon Heyeti’nden sadece biri.
4- Ömer Nasuhi Bilmen –diğer eserlerini bir tarafa bırakın- Hukuk-ı İslâmiye ve Istılâhat-ı Fıkhiyye Kâmusu gibi 8 cildlik muhalled bir eserin sahibi, Hayrettin Karaman’ın en kalın eseri ise ilmî olmayan, sadece hâtıralarını kaleme aldığı bir eser.
5- Ömer Nasuhi Bilmen her yazdığının arkasında olan bir zat, Hayrettin Karaman ise zora gelince Polemik Değil Diyalog isimli eserdeki kendi sözlerini “Ben öyle demedim” diye inkâr eden ve demogojiden kurtulamayan bir zat.
6- Ömer Nasuhi Bilmen, kimsenin itiraz etmediği Kur’an-ı Kerim’in Meâl-i Âlîsi ve Tefsiri isimli 8 ciltlik tefsiri tek başına yazan bir zat, Hayrettin Karaman ise herkesin tenkit ettiği, kendine düşen kısımlardaki yanlışlar saymakla bitirilemeyen ve durmadan değiştirilmek mecburiyetinde olunan 5 cildlik Kur’an Yolu isimli tefsiri hazırlayan 4 kişiden sadece biri.
Bu kadar kıyaslama yeter sanırım. Kısa da olsa Ömer Nasuhi Bilmen’i de Hayrettin Karaman’ı da tanımış olduk. Böylece, hangisinin sözüne itimat edileceği de ortaya çıkmış oldu.

BİR DİNİ MESELEYİ “SÖVMEK” KELİMESİNE KADAR GÖTÜRMEK…

Değerli okuyucu!

Yukarıda da söylediğimiz gibi, Şîa ile Ehl-i sünnet arasındaki kalın çizgilerden birisi de Hazreti Muâviye meselesidir. Ehl-i sünnet inancında, ehl-i sünnet İslam âlimlerinin, “Bu ümmetin dayısıdır” buyurduğu Hazreti Muâviye’yi sevmemek yoktur. Düşmanlık ise hiç yoktur.

Hazreti Muâviye hakkında, “Sevmem ama sövmem de” diyerek meseleyi sövülüp sövülmeme meselesine kadar getirmek ise zaten İslamî üslupla bağdaşmayacak bir haldir.

O bakımdan, bir kimse hem ehl-i sünnetten olduğunu söylüyor hem de Hazreti Muâviye’yi sevmiyorsa, burada bir terslik var demektir. O kimse ya Hazreti Muâviye’ye muğber olmayacaktır veya ehl-i sünnetten değildir…
Hayrettin Karaman’a gelince. O, zaman zaman kendisi adına ehl-i sünnet terkibini telaffuz eder. Ama ne kadar ehl-i sünnet olduğu yazılarından / ifadelerinden gayet rahat anlaşılmaktadır.

Hayrettin Karaman ilme değer veriyorsa, ilmine güveniyorsa, art niyetli olmadığını izah sadedinde, Ömer Nasuhi Hoca’nın Hazreti Muâviye hakkında verdiği yukarıdaki bilgilerin yanlışlığını ortaya koymalıdır.
Ömer Nasûhi Hoca hayattayken Karaman da hayattaydı. Ona, o zaman da cevap veremezdi şimdi de cevap veremez. Bugün Ömer Nasuhi Hoca hayatta değilse biz hayattayız. Yapabiliyorsa buyursun bize itiraz etsin. AMA EDEMEZ!...

Ömer Nasuhi Hoca’ya itiraz etse bile İslam âleminin kabul ettiği Fetâvâyı Hindiyye’ye ne diyecek? Varsa bir diyeceği buyursun desin. Tekrar ediyorum, DİYEMEZ!...

Diyanet İşleri Başkanlığı ait eserlerden, Sahih-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi 1. cild Mukaddime 26-27 sahifelerde, sahabenin içindeki 20 fakîh sayılıyor. Bunlardan biri de Hazreti Muâviye’dir.

Aynı cildin 135. sahifesinde, Eyüb Sultan Hazretleri’nin, Hazreti Muâviye tarafından İstanbul’un fethi için gönderilen orduya er olarak katıldığı bildiriliyor.

Sayın Karaman’a soralım:

Siz olsaydınız Hazreti Muâviye’nin ordusuna katılır mıydınız? İhtimal ki hayır diyeceksiniz? Peki siz mi daha iyi bilirsiniz, Eyüb Sultan Hazretleri mi?
Aynı cildin 208. sahifesinde, Hazreti Muâviye ashabın büyükleri içinde ictihadı kabul edilen bir kimse olarak yer alıyor.

Aynı eserin 2. cild 879. sahifesinde. Namazda Ettehıyyâtü okumayı rivâyet edenler içinde Hazreti Muâviye de zikrediliyor.

Hazreti Muâviye, bir katil meselesinde karara varamamış, Ebû Musâ’ya (r.a.) bunu Hazreti Ali’ye sormasını yazmış o da “Bunu Muâviye soruyor” diye Hazreti Ali’ye sormuş, o da cevabını vermiştir. Hazreti Muâviye de Hazreti Ali Efendimiz’in verdiği cevaba göre hareket etmiştir.

(Muvattâ, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, c: 14, sa:187)
DİKKAT!.. Hazreti Muâviye, doğrusunu öğrenmek için bir meselede hiç çekinmeden Hazreti Ali’ye müracaat ediyor. O da hiç ret göstermeden onun sorduğu meseleye cevap veriyor.

Onların tavırları birbirlerine karşı böyleyken Hayrettin Karaman’a ne oluyor?
Abdullah ibni Mübârek Hazretleri’ne, “Muâviye mi üstündür Ömer b. Abdülaziz mi?” diye sorulduğunda cevaben şöyle dedi:

“Vallâhi, Muâviye’nin atının burnuna kaçan toz zerresi, Ömer b. Abdülaziz’den daha üstündür.”


(Mektûbât-ı İmam-ı Rabbânî, c:1, mektup: 58)

Bu son bilgiyi de İmam-ı Rabbânî Hazretleri hakkında bir kitap yazan Hayrettin Karaman’ın nazarlarına arz ediyoruz.
Sayın Karaman ve onun gibi düşünenler bilsinler ki, biz hayatta olduğumuz müddetçe, Peygamberimiz’in ashabı hakkında yalan yanlış sözler söyleyenlerin karşısında susmayacağız…

Ali EREN