Gönderen Konu: Sultan Abdülaziz'in Hazreti Peygambere Mektubu  (Okunma sayısı 4189 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Fatihan

  • Administrator
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 6992
  • Milimi milimine Ehli sünnet...
Sultan Abdülaziz'in Hazreti Peygambere Mektubu
« : 07 Haziran 2009, 14:39:16 »


Osmanlı Sultanları’nın manevi veçheleri üzerine söylenecek çok söz var. Yavuz’un Sina Çölünde attan indiğine, “Rasulullah önümüzde yürürken biz atın sırtında nasıl gidelim” bir tarihi hatıradır. Özellikle Yavuz’dan sonra Belde-i Mukaddes’ten gelen emenatlere, her yıl Mekke ve Medine’ye gönderilen surre alaylarına gösterilen hürmet ve tazim gerçekten insanı etkiliyor.

Bunların çoğundan bir şekilde haberdarız ama Osmanlı Sultanlarının Avrupa’ya, Almanya, Avusturya ve Macaristan’a seyahatlerde bulunan, Yavuz’dan sonra Mısır’a giden Padişah Sultan Abdülaziz’in Rasulullah’a bir mektup yazdığından çoğumuzun haberi yoktu…

Oldukça hürmet, ta’zim ve ağdalı bir dili olan bu mektupta Sultan Abdülaziz’in manevi cephesi açıkça görülüyor.
Mektubun içeriğine değinmeden Kutsal emanetlerle ilgili bazı detaylar vermek doğru olacak sanıyorum…

***

Yavuz’un Doğu Seferinden sonra Osmanlı’nın “hizmetine” geçen Kutsal belde Mekke ve Medine, o günden 1920’li yıllara kadar Osmanlı’nın; bakım, onarım ve hizmeti altındaydı. Her yıl düzenli olarak İstanbul’dan özel bir alay yola çıkar, Kabe’nin örtüsü, anahtarı bu alayla beraber Mekke’ye kadar kervanla giderdi. Yol güzergahında uğradığı her beldede büyük törenler düzenlenir, şehrin ileri gelenleri bu töreni organize ederdi.

Osmanlı Padişahları için Surre Alayı göndermek, karşılamak ayrı bir önem taşırdı. Bu görev her yıl Hac mevsiminden önce hiç aksatılmadı.

Kutsal emanetlerin İstanbul’a nakli ise Medine’nin işgalinden sonra Fahrettin Paşa’nın eliyle olmuştur. Bir kısmı zaten o zamanda Topkapı’da bulunan emanetler, Medine’nin işgalinden sonra tümüyle İstanbul’a nakledilmiştir.
Ancak burada önemli bir ayrıntıyı sizinle paylaşmama izin veriniz.

İngiliz donanması İstanbul’a girdiğinde, İstanbul sokaklarında İngiliz bayrakları, askerleri görünmeye başlayınca Sultan Reşad’ın talimatıyla Kutsal emanetlerin güvenli bölge olarak Konya’ya nakli kararlaştırılıyor. Hazırlıklar başlıyor ama kimse hazırlığı gönüllü yapmıyor, çünkü kimsenin İstanbul’u terk etmek gibi bir niyeti yok. Sultan Reşad’a, durum arz ediliyor ve, “Sultanım, Kutsal emanetler İstanbul’un evsahipliğindedir. Bu emanetler İstanbul’un muhafızıdır. Uygun görürseniz İstanbul’dan başka bir yere nakletmeyelim” diye ikna ediliyor. Sultan Reşad bu açıklama üzerine Konya’ya nakilden vazgeçiyor ve kendiside İstanbul’da kalıyor…

Bu yaklaşımda gösteriyor ki Osmanlı’nın kutsal emanetler konusundaki hassasiyeti oldukça üst noktadadır.

***

Gelelim Sultan Abdülaziz’in Resulullah’a yazdığı o mektuba…

Mektubun orijinal hali bugün Topkapı Sarayındadır. Muhtemelen Fahrettin Paşa’nın emanetleri İstanbul’a naklettiği o listede bu mektup da yer almıştır. Sultan’ın kendi kaleminden, gönlünden düşen kelimelerle yazdığı her satırından belli olan o mektup bugün Hırka-i Saadet’te bulunuyor.

Mektupta Hazreti peygambere ümmet, Mekke ve Medine’ye hadim (hizmetçi) olmak şerefine kavuştuğunu belirten Sultan Aziz, mektubuna Besmele ve Salat-u selamla başlıyor. Kendi eliyle hazırladığı zarfı iki yerinden kırmızı mum ile mühürleyip adeta “özel”leştirmiş.

Mektup o kadar nazik bir dille kaleme alınmış ki Osmanlıca’nın leziz ve mütevazi üslubu tümüyle yansımıştır. Giriş bölüm salat, selam ve hamdle başlayan mektup, bu sözlerle size mektup yazmak suretinde bulunan "ben günahkarı bağışlayın” diye devam ediyor.

Sultan’ın Kendisini tarif eden cümleleri mektuptan aktarmama izin verin: “İşbu mücrim-ü asi ve her bir karı asi Abdulaziz Han bin Mahmud Han Gazi ümmetini nezd-i risaletpenahinizde cürm-i isyani hesab olunacağını munkır ve mu’terif olarak der-i merhamet medarınıza arzuhal-i pür melal takdimine cür’et eyledim…” Bu nasıl bir hürmet, nasıl bir tazimdir…

Diyor ki Sultan Aziz, “Ben ki Mahmud han oğlu; günahkar, isyankar Abdulazizim. O hesap gününde ümmetinizi koruyup, gözettiğiniz o günde merhametinize sığınmayı arz etme cüretinde bulunuyorum efendim…” Ve mektubuna aynı hürmet ve af dileyen, günahkar bir kul ruhuyla devam ediyor Sultan Aziz, üzerindeki bütün emanetlerin gereğini layıkıyla yerine getirmek, Allah ve kul haklarını eda etmek, Müslümanların kendi idaresinde olan mallarını israfa düşmeden yerli yerinde sarf etmek, gizli ve açık bütün düşmanlar üzerine galip gelmek, bütün mü’minler ile birlikte sıhhat ve afiyet içinde, rıza-i ilahiyyeye muvafık ömür sürmek, mahşer günü arz yıkılmadan ilk girenler ile birlikte cennete girmek için Rasulullah (sav)’in şefaatine sığınıyor.

Ve günahkar ve mücrim haliyle böyle bir mektubu kaleme almaya cüret ettiği için tekrar tekrar özür diliyor ve; “Ene’l abdul müznibüd daif el muhtacu ila fuyuzatı meliki’l latif el muncı ve’lmunteci ila ra’feti’r rauf. El müsemma bi Abdulaziz Han ibni’l Gazi Mahmud Han sellmehu’l meliku’l Mennan…” diye sona erdiriyor…

***

Müminlerin hizmetkarı, sorumlusu, halifesinden, Müminlerin Emiri, Rasulullah’a yazılan bu mektup baştan sonra bir sadakat, samimiyet ve iltifat kokusu yayıyor. O koku hala Topkapı’da her okunduğunda Sultan Aziz’in hürmetine ve mütevaziliğine şahadet ediyor.



Fatih BAYHAN / Haber 7



Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Ynt: Sultan Abdülaziz'in Hazreti Peygambere Mektubu
« Yanıtla #1 : 07 Haziran 2009, 18:22:08 »
Teşekkür ederiz,incelik zerafet duyarlılık,her hallerinde mevcut,iman gücünden olsa gerek.
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Mahi

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1114
Ynt: Sultan Abdülaziz'in Hazreti Peygambere Mektubu
« Yanıtla #2 : 07 Haziran 2009, 22:38:42 »
Sabah haber 7 de bu konuyu okurken Sadakat ile paylaşmayı düşünüp sık kullanılanlara eklemiştim :) Siz önce davranmışsınız teşekkür ederiz.

Çevrimdışı Lika

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 3884
    • Herkonudan.com
Ynt: Sultan Abdülaziz'in Hazreti Peygambere Mektubu
« Yanıtla #3 : 08 Haziran 2009, 03:55:15 »
Allah razı olsun, kıymetli büyüklerimizin o incelik ve zerafetinin her zaman ayrı numunelerine şahit oluyor, farklarını daha da iyi anlıyoruz.
Ne içindeyim zamanın,Ne de büsbütün dışında;Yekpare geniş bir anın Parçalanmış akışında,
Rüzgarda uçan tüy bile Benim kadar hafif değil.Başım sukutu öğüten Uçsuz, bucaksız değirmen;İçim muradıma ermiş Abasız, postsuz bir derviş;
Kökü bende bir sarmaşık Olmuş dünya sezmekteyim,Mavi, masmavi bir ışık Ortasında yüzmekteyim

Çevrimdışı azizistanbul

  • yazar
  • ****
  • İleti: 677
4 Haziran 1876 da Abdülaziz Han Nasıl Şehit Edildi
« Yanıtla #4 : 05 Haziran 2012, 10:55:23 »
Padişah Abdülaziz Nasıl Öldürüldü


32.Padişah Abdülaziz Nasıl Öldürüldü?

4 Haziran 1876 günüydü... Saat dokuzu gösteriyordu... Padişah, Kur'an
okuyordu... Yusuf Sûresi'ne gelmişti... Katiller sessizce Sultan
Abdülâziz?in kapısına sokuldular...

Reyhan ve Rakım Ağa'ları kapıda nöbetçi kaldı... Eski Padişah?ın ikinci
mabeyincisi Fahri Bey, izin alıp odaya girdi. Sultan Abdülâziz; Fer'iye
Sarayı'na getirildiğinden beri Fahri Bey özel hizmetine bakıyor, daha
doğrusu Hüseyin Avni Paşa'ya dakika dakika Padişah'ın yaptıklarını rapor
etmek üzere yakınında bulunuyordu.
Önce hal hatır sordu.

"Hamd olsun Yüce Rabbime" diye cevap verdi Padişah, "Beterin beteri vardır."
Gözleri kapıya kayınca Cezayirli Mustafa Pehlivan'la Yozgatlı Pehlivan
Mustafa Çavuş'u fark etti... Durumu kavradı... Rengi attı... Fakat bir şey
söylemesine fırsat kalmadan, üçü bir anda atılıp bastırdılar... O sırada
Boyabatlı ve diğerleri de odaya girdiler... Boyabatlı ile Cezayirli,
Padişah?ı dizlerine oturtup çırpınmasını önlemeye çalıştılar... Fakat
Padişah çok güçlüydü... Zaptedemediler... Göğsünden hançerlediler... Fahri
Bey, Sultan Abdülâziz?in kollarını arkadan tuttu... Yozgatlı Mustafa
Pehlivan ise, keskin bir hançerle Padişah?ın bileklerini kesmeye başladı...
Olaya intihar süsü vereceklerdi... Ama hiçbir intiharda iki bilek birden
kesilemezdi.

Bilekleri kesilen eski Padişah, ikinci mabeyinci Fahri Bey?e son kez bakıp
mırıldandı: "Şu kestirmeye kıydığın eller, iki gün önce sana kıymetli bir
sedef tesbih hediye etmemiş miydi?"

Kaderin hükmüne bakınız ki; baş katili Fahri Bey'i kahveci çıraklığından
almış, ikinci mabeyincilik gibi sarayın en yüksek görevlerinden birine kadar
yükseltmişti.

Damarlarında ileri geri işleyen hançer derinlere daldığı zaman eski Padişah
dayanamadı... Acıyla inledi: "Aman Allahım!"
Canı, kanıyla birlikte oluk oluk damarlarından akıp gitti... Katiller korku
dolu gözlerle son nefesini vermek üzere olan koca Padişah?a baktılar...
Sonra pencereden bahçeye çıktılar... Kaçtılar... Kapıya bırakılan nöbetçiler
de işin bittiğini anlayınca sıvıştı... Koridora derin bir sessizlik hâkim
oldu... Neden sonra Padişah?ın odasının önünden geçen saray
hizmetkârlarından Arzıniyaz Kalfa, odadan hırıltılar geldiğini duydu...
Kapıyı zorladı, ama içerden sürgülenmişti... "Yetişiin!" diye bağırdı,
"Efendimize bir haller oldu.?

Koşup gelenler, kapıyı kırarak odaya girdiler... Şimdi saat tam dokuzu otuz
altı geçiyordu... Sultan Abdülâziz'in kanlar içinde vücuduyla karşılaştılar.

Henüz ölmemişti... Fakat Hüseyin Avni Paşa?nın kesin talimatını önceden
almış olan bazı subaylar, son çırpınışlarla titreyen vücudunu, kanları aka
aka ve âdeta sürükleye sürükleye saray karakolunun kahve ocağına
taşıdılar... Bir sedire uzattılar... Hâlâ sağ olan eski Padişah'ı kurtarmak
için kıllarını bile kıpırdatmıyorlardı... Tarih, bu korkunç cinayete
şahitti... Ve sebep olanları asla unutmayacaktır.

Bir süre sonra Serasker (Savunma Bakanı) Hüseyin Avni Paşa çıkageldi... Eski
bir pencere perdesini koparıp Padişah?ın üstüne örterken Padişah gözlerini
açtı... Şeytanın yüzüne bakar gibi Avni Paşa?nın yüzüne baktı... Bakışları
camlaştı, donuklaştı, kurudu.

Ancak ondan sonra doktorlar çağırıldı... Resmî bir rapor düzenlendi ve ilân
edildi... Buna göre; eski Padişah'ın sinirleri bozulmuştu... Sakalını
düzeltmek için o sabah annesinden ayna ve makas istemişti... Ve bu makasla
damarlarını kesip intihar etmişti.

Bu rapor yayınlandığı an bile hiç kimseyi inandıramadı... Ama o devirde
hüküm süren Hüseyin Avni Paşa, Sadrazam Mütercim Rüştü Paşa ve Mithat Paşa
gibi diktatörler olayı örtbas ettiler... Daha sonra kurulan Yıldız
Mahkemesi'nde yargılanmak üzere İzmir'den alınıp İstanbul'a getirilen Mithat
Paşa şöyle diyecektir:
"Yayınlanan raporu okudum... Merhumun (Sultan Abdülâziz?in) intihar ettiğine
pek ihtimal vermedim... Ama diğer vekiller (bakanlar) ses çıkarmadığı için
ben de sustum."

Yıldız Mahkemesi'nde diğer yardakçılarıyla birlikte suçlu bulunup -zaten
çoğu itiraf etti- ölüm cezasına çarptırılacak, ancak Sultan II.
Abdülhamid?in affına uğrayıp sürgünle paçayı kurtaracaktı.
Tarih susmaz... Sultan Abdülâziz'in öldürüldüğü, Yıldız Mahkemesi?nde
kesinlik kazanmışken; resmî tarih, siyasi sebepler yüzünden -Hüseyin Avni
Paşa, Mithat Paşa gibilerini korumak için- intihar ihtimalini savundu.
Yıldız Mahkemesi'ni "kanun dışı" ilân ettiler.

Başka çareleri yoktu... Çünkü bu mahkemeyi kabul etmek demek, hükmünü de
kabul etmek demekti... Hükmünü kabul etmek ise, Mithat Paşa?nın katil
olduğunu kabul mânâsına gelirdi... Oysa resmî tarih, Mithat Paşa'yı "büyük
bir devlet adamı" sayıyordu... Sultan II. Abdülhamid'i yerin dibine geçirmek
için ona karşı olan herkesi "büyük" ilân etmek bir zamanların kötü bir
alışkanlığı, gerçekdışı, tarih dışı saplantısıydı... Sultan II. Abdülhamid'i
çok haklı olduğu konularda bile suçlamak, cumhuriyet devrinin uzun süre
modası halinde yaşadı... Özel sohbetlerinde Sultan II. Abdülhamid'i takdir
eden bazı tarihçiler, yazılarında sürekli tenkit ettiler.

Sultan Abdülâziz'in cenazesini Sultanahmed Camii Şeyhi Ömer Efendi yıkadı...
Ve Sultan Mahmud türbesine defnedildi.
4 Haziran, Sultan Abdülâziz'in şehit edilişinin yıldönümüydü... Hiç akla
getirmemek doğru olmazdı... Bu siyasi hayhuy içinde onu hatırlamak ve
hatırlatmak istedim.

 

Yavuz Bahadıroğlu
جُلُوسُكَ سَاعَةً عِنْدَ حَلَقَةٍ يَذْكُرُونَ اللهَ خَيْرٌ مِنْ عِبَادَةِ اَلْفِ سَنَةٍ

Çevrimdışı ihvan

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 2354
Ynt: 4 Haziran 1876 da Abdülaziz Han Nasıl Şehit Edildi
« Yanıtla #5 : 05 Haziran 2012, 12:37:34 »
teşekkürler..şehid padişahlarımızdan...

Çevrimdışı Mahi

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1114
Ynt: 4 Haziran 1876 da Abdülaziz Han Nasıl Şehit Edildi
« Yanıtla #6 : 05 Haziran 2012, 13:26:10 »
Teşekkürler azizistanbul  hatırlamamıza vesile oldun.
Yedikıta Sayı-23 Temmuz 2010 bu hazin hadise tafsılatı ile anlatılıyor.
Allah kendisinden razı olup, şefaatçi kılsın inşAllah ümmeti Muhammede.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9220
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Sonun Başlangıcı: Sultan Abdülaziz Han’ın Hal’i
« Yanıtla #7 : 03 Haziran 2015, 09:35:36 »
Sonun Başlangıcı: Sultan Abdülaziz Han’ın Hal’i

Sultan Abdülaziz Han’ın tahttan indirilmesi üzerine eski sadrazamlarından Yusuf Kâmil Paşa, büyük bir teessür içinde Dolmabahçe Sarayı’na geldi ve nâzırların bulunduğu salona geçti. Rüştü Paşa, hemen kendisini selâmladı. Bu güne kadar karıncayı bile incitmeyen Yusuf Paşa, hiddetle: “İyi haltettiniz” dedi.

Rüştü Paşa da: “Paşa hazretleri” diye başladı ki, Yusuf Kâmil Paşa, sözünü kesti ve aynı yüksek sesle:

“Mazeret yoktur. Yetmiş senedir unutulan bir meş’ûm fiili hortlattınız; padişahı hal‘ ettiniz. Şahsî menfaatleriniz için devletin ve milletin menfaatlerini pâyimâl ettiniz (ayaklar altına aldınız). Bir de utanmadan devlet ve milletin adını kullandınız. Göreceksiniz, tez zamanda memleket dâhilinde ve haricinde ne fenalıklar zuhur edecektir.” dedi.

Darbenin öncülerinden Rüştü Paşa: “Fakat Paşa hazretleri...” diye söze girmeye teşebbüs etti. Kâmil Paşa bu sefer daha ağır bir üslûpla Rüştü Paşa’nın sözünü keserek:

“Paşa, yaptığınız iş şahsî garaz eseridir. Milletin tek ferdi, tek evladı sizin darbenize razı değildir. Size uyan birkaç menfaatperest, kindar, hain ve alçağı bulup bu işi yaptınız. Farz edelim padişahın kusuru vardı. İçinizden hanginiz bu kusurunu söyleyip düzeltmeye teşebbüs ettiniz? Vezirlik böyle işler içindir, boş yere rütbe taşımak için değildir. Padişaha bir şey teklif ettiniz de o kabul etmedi mi?” diyerek gerçekleri ortaya koydu.

Rüştü Paşa bu konuşma karşısında suçunu kabul ederek: “Efendim, benim bu işte belli başlı bir tesirim yoktur. Arkadaşlarımın inat ve ısrarlarına dayanmak mümkün olmadı.” deyince, Yusuf Kâmil Paşa bu sefer:

“Artık en meş’ûm fitneyi uyandırdınız. Göreceksiniz bundan sonra neler olacak. Devletin tarihinde hiçbir hal‘ işi yoktur ki, çok büyük belalara sebep olmamış olsun. Siyaset karmakarışık olacaktır, harp başlayacak ve çok kan dökülecektir. Elinizde madem padişahı tahtından edecek kuvvet vardı, bu kuvveti onu ıslah etmek için kullanamaz mıydınız?” dedi.

(Bir Şehîd Sultan Abdülaziz Han, Çamlıca Basım Yayın)



Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9220
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Sultan Abdülaziz Han'ın Nebîler Sultanına Arzuhali
« Yanıtla #8 : 03 Haziran 2015, 09:40:00 »
Sultan Abdülaziz Han'ın Nebîler Sultanına Arzuhali

Sultan Abdülaziz Han, Resûlullâh Efendimiz (s.a.v.)’e son derece hürmetkâr bir padişah idi. Kendisinin yazıp Ravza-i Mutahhara’ya gönderdiği bir arzuhalinden:

(Besmele, Hamd ve salavâttan sonra):
“…Bu âlemi yoktan var eden Allâhü azimüşşân hazretleri Âdemoğlunu yarattığında onlara “Elestü bi-rabbiküm: Ben sizin rabbinız değil miyim” buyurduğunda bütün hepsi “Bel┠dedi ise de tamamı hidâyete mazhar olamadı. Elhamdülillâh ki hidâyete nâil olub hem de onun habîbine ümmet olduk. Bir de fazladan olarak mü’minlerin kıblesi olan Beytullah hizmetine kalbimle ve kâlıbımla, mâlımla ve bedenimle, sıdkan ve diyâneten, irsen ve intikâlen nâil kılındık. Aynı zamanda şerîat ve tarîkatın sırât-ı müstakim olarak muhâfaza ve icrası uhdemize bir büyük emânet kılındı. İnşâallâh, lâyık olmadığımız halde verilen bu me’mûriyeti eda ederiz ve mal ve evlatların fayda vermiyeceği o hesap gününde şefâatinize ererek cennete girmeye de muvaffak oluruz.

Gece ve gündüz duâsı bu olan ümmetinizden Abdülaziz Han bin Mahmud Han Gâzî cürüm ve isyanımı itiraf ederek yüce dergâhınıza arzuhal takdimine cür’et eyledim. Bütün günahlarımdan estağfirullah sümme estağfirullah. Bu fani dünyada, vakt-i âhir zamanda, bu ümmetinize rûhâniyetinizle imdâd ve gaib erenlerini imdadına tayin eyleyiniz. Devlet-i Aliyyenize ve dînimize, yakın ve uzak, gizli ve aşikâr düşman olanların def‘i için kapınızdan başka ilticâ mahallimiz yoktur.

Bütün ümmet-i Muhammed ile birlikte bu günahkâr ümmetinize hayatta, sıhhat ve afiyette iken üzerindeki bütün hukukullâhı ve kul haklarını eda etmek müyesser ediniz…”

Cenâb-ı Hak, bütün ümmetlerinize ve bu arzuhal sâhibi kulunuza şefâatinizi eriştirip vakti tamam olub âhirete dâvetçi geldikde son nefeste “Eşhedü en lâ ilâhe illAllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh” kelimesiyle göçmek nasîb kılsın. Arasat meydanında da yüz aklığı ile ırzımız yıkılmayarak kurtuluşumuzun yegâne sebebi olacak şefâatinizi ihsan buyurunuz. El aman yâ ResûlAllah ve yâ HabibAllah.