Gönderen Konu: Suriyede olanlar ne anlama geliyor?  (Okunma sayısı 17945 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı guzellik

  • okur
  • *
  • İleti: 87
Ynt: Suriyede olanlar ne anlama geliyor?
« Yanıtla #15 : 26 Mart 2012, 23:11:53 »

kiyamet alameti :)

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Suriye resmi sözcüsü Hüsnü Mahalli ve TRT Arap ne yapıyor
« Yanıtla #16 : 03 Nisan 2012, 08:00:09 »
Birinci öncelik kan dökülmemesi,sunni müslümanların katl edlişini durdurmak...Evimiz yanarken itfaiye evin sahibine göre davranmıyor ! önce evdeki yangını söndürüyor...

mazhar

  • Ziyaretçi
Hüsnü Mahli'den kan donduran açıklama!
« Yanıtla #17 : 03 Nisan 2012, 08:02:57 »
Hüsnü Mahli'den kan donduran açıklama!


CNN Türk'te Ahmet Hakan'ın sunduğu 'Tarafsız Bölge' de Suriye'deki olaylar masaya yatırıldı. Programa Akşam Gazetesi Yazarı Hüsnü Mahli'nin sözleri damgasını vurdu.



02 Nisan 2012 Pazartesi - 23:48

 CNN Türk’te yayımlanan ve Ahmet Hakan’ın sunduğu “Tarafsız Bölge”nin konukları Radikal Gazetesi Yazarı Fehim Taştekin, Akşam Gazetesi yazarı Hüsnü Mahli, emekli büyükelçiler Şükrü Elekdağ ve Özlem Sanberk’ti. Programda Suriye Dostları zirvesi ve Suriye’deki olaylar masaya yatırıldı. Programda Şükrü Elekdağ ve Hüsnü Mahli Suriye halkının % 65’nin Esad’ı desteklediğini ifade ederken, programa telefonla katılan Milliyet Gazetesi Yazarı Aslı Aydıntaşbaş, bunun yalan olduğunu dile getirdi.
 Programda Ahmet Hakan’ın Hüsnü Mahli’ye sorduğu, göstericilere neden ateşle karşılık veriliyor sorusuna Hüsnü Mahli’nin, “Biber gazı yok, İngiltere’den istedik vermediler” sözü programa damga vurdu.



CNN Türk’te yayımlanan “Tarafsız Bölge”de en ilginç tespiti, CHP eski milletvekili ve emekli büyükelçi Şükrü Elekdağ yaptı. Elekdağ, Suriye halkının % 65’nin Esad’ın arkasında olduğunu ve Esad’ı desteklediğini ifade ederken, Hüsnü Mahli de bunun kanıtı olduğunu ifade etti. Ahmet Hakan Coşkun, Saddam’ın da arkasında halk desteği vardı hatırlatmasını yapınca Elekdağ ve Mahli susmayı yeğledi.

Fehim Taştekin de Suriye’de ki göstericilerin barışçıl protesto imkânı olduğunu ifade edinci, Ahmet Hakan da bunun üzerine adam sizi otomatik silahla tarıyor, nasıl barışçıl gösteri yapacaksın ki diye sordu.

Ahmet Hakan’ın Hüsnü Mahli’ye, biz Türkiye’de herkes istediği gösteriyi yapsın diye yazıp çiziyoruz, Suriye’de adamlar gösteri yapıyor, helikopterlerle, silahlarla insanlar öldürülüyor, bunu savunamayız, deyince, Hüsnü Mahli, “Suriye’de biber gazı yok, İngiltere’den istedik vermediler” cevabını vermesi programdaki tansiyonu yükseltti.

Emekli Büyükelçi, Özlem Sanberk Suriye’de bir insanlık dramı yaşandığını ve bunu anlatmaktan aciz olduğunu dile getirdi. Radikal Yazarı Fehim Tastekin, “Başbakan Yardımcısı başta olmak üzere herkes kamuoyunu manipüle ediyor” deyince, programda yeni bir tartışmanın fitili ateşlendi.

Milliyet Gazetesi Yazarı Aslı Aydıntaşbaş, twitter üzerinde Ahmet Hakan’a attığı mesajda, “Programda öyle bir konuşuluyor ki, sanki Suriye’de her şey normal” hatırlatması yapınca, Ahmet Hakan, Aydıntaşbaş’ı telefonla yayına bağladı. Aydıntaşbaş programda kısaca şunları dile getirdi: “Hürriyet ve Onur sloganı ile sokağa çıktılar, insanların üzerlerine ateş açıldı, hastalar hastanelerden alınarak işkencelere götürüldü. Olayların başında silah yoktu. Dara’da üç çocuk sokakta Hürriyet yazdı ve bu çocuklar alınarak işkence edildi tırnakları çekildi, aşiretler gitti çocukları istedi ve olaylar camiden başladı, kimse silah kullanmadı…Daha sonra o kadar şiddet artı ki insanlar Ağustos sonu silahlanmaya başladı.”dedi. Aydıntaşbaş ölü sayısının açıklanan rakamın iki misli civarında 18 bin olduğunu dile getirdi. Aydıntaşbaş, Suriye’de Esad’a desteğin % 65 olduğu rakamının programda dile getirildiğini bunun doğru olmadığını dile getirdi.

Ahmet Hakan’ın Mahli ve Taştekin’e “Şu sizin kanınızı dondurmuyor mu, Lazkiye donanma tarafından bombalanıyor sözüne, Hüsnü Mahli ve Fehim Taştekin, bunlar doğru değil deyince, Aydıntaşbaş, “bunların görüntüleri var” dedi.

tımeturk-Özel

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Suriyede olanlar ne anlama geliyor?
« Yanıtla #18 : 03 Nisan 2012, 08:11:25 »
Bu kan nasıl duracak

Suriye meselesi gittikçe "sarmal"a dönüşüyor. Beşşar Esed yönetimi İran ve Hizbullah desteğini de arkasına alarak tankı-topu ne varsa bütün gücüyle halkına soykırım uygulamaya devam ediyor. O devam ettikçe halktaki direniş iradesi daha bir bileniyor ve direniş safları her geçen gün yeni katılımlarla sıklaşıyor, güçleniyor.
 
Suriye meselesi bağlamında birkaç nokta üzerinde durmak gerekiyor:
 
1. Artık ayan beyan anlaşılmış bulunmaktadır ki İran'ın bölgede "Ümmet" merkezli bir duruşu yok; onun yerine "mezhep" merkezli bir politika izlemeyi tercih ediyor İran. Haylidir bu meseleyi konuşuyoruz gittiğim yerlerde. İran'ın, Hizbullah ve Hamas'la birlikte bölgede emperyalizme karşı Ümmet'i temsil eden bir "direniş cephesi" oluşturduğu propagandası hayli tutmuş görünüyor. Oysa ne böyle bir cephe var, ne de İran'ın böyle bir düşüncesi.
 
Bunu söylediğim zaman benim "mezhepçilik" yaptığımı söyleyenlere diyorum ki: Eğer İran'ın gerçekten mezhep ihracı gibi bir derdi yoksa, anayasasından resmî mezhebin Caferiyye/İsnaaşeriyye olduğunu belirten cümleyi kaldırsın. Onun yerine İran'ın mezhepçiliğe karşı olduğunu, bütün fırka ve mezhepleriyle Ümmet'in tamamını kucakladığını ifade eden bir cümle koysun anayasaya.
 
Öte yandan, sırf Iraklı Şiilerin belli bir güç olarak denklemde yer alması seçeneği karşılığında Irak'ın işgaline destek veren İran'ın, Suriye'deki muhalefeti "Batı destekliyor" gerekçesiyle gözden düşürmeye yönelik kara propagandası "kral çıplak" diyor; ama gören gözlere...
 
2. Suriye'de muhalefeti oluşturan cephenin homojen olmadığı doğru. Bir tarafında Sünnî Müslümanların, diğer tarafında laiklerin bulunduğu karma bir yapı var ve bu da gayet tabii bir durum. Bunu bahane ederek İran'ın ve Beşşar Esed'in muhalefeti Batı'nın ve İsrail'in manipüle ettiğini/yönettiğini söylemesi inandırıcı olmaktan çok uzak. Muhalefet cephesi içinde farklı grupların olmasından daha tabii ne olabilir? Muhalefet cephesi içinde Batı'ya yakın grupların bulunması Şii cephenin halkı boğazlamasını mazur göstermeye elbette yetmez.
 
3. ABD'nin çekilmesiyle Irak'ta ortaya çıkan ve gittikçe derinleşen çatlak, Şii yayılmacılığın İslam dünyasında hangi boyutlara ulaştığını gösteren bir diğer gelişme. ABD'nin İran'ın doğrudan ve/veya dolaylı desteğiyle gerçekleştirdiği Irak işgali, Sünnî kesimin yok sayılmasıyla/ezilmesiyle, buna mukabil Kürt etnisitesine dayalı bir özerk yapıyla, daha baskın biçimde Şii karakterli bir yeni gücün ortaya çıkmasına yol açmıştır netice olarak.
 
4. İran'ın Suriye iktidarının muhafazasına bu kadar önem vermesi, bölgedeki önemli dayanaklarından birisini kaybetmeme refleksine dayanıyor. Empati yaparak düşündüğümüzde bu durumu anlamak zor değil. İran bir yandan mezhebe dayalı bir hinterland oluşturmak isterken bir yandan da mevcut avantajlarını korumak istiyor. Nükleer güce sahip, bölgede bir "şii hilali" oluşturmuş bir İran'ın ne anlama geldiği Batılı ülkelerden çok İslam Dünryası'nızilglendiriyor elbette.. Esasında İran baştan beri birleştirici bir politika izleseydi bölgedeki dengeler bugün çok daha farklı olurdu. Ama tarihsel kökleri derinlere uzanan şii refleks buna mani oluyor...
 
5. Beşşar Esed yönetiminin bu şekilde devam edemeyeceği açık. 10 bini aşan ölü sayısı, dağılan yuvalar, göç eden 10 binlerce insan, yıkılan şehirler... bundan sonraki süreçte her şeyi unutup "beyaz bir sayfa" açmanın mümkün olmadığını açık biçimde gösteriyor. İran ve Hizbullah ne kadar asılırsa asılsın Beşşar Esed yönetimi eninde sonunda halkın gücü karşısında daha fazla direnemeyeceğini anlayacak.
 
Bekleyip göreceğiz...
 
Esed yönetiminin gitmesiyle bölgedeki güç dengesi kökünden değişeceğini görmek kehanet değil.
Dr. Ebubekir Sifil.Milli gazete

mazhar

  • Ziyaretçi
Medyada Esed Propagandası yapılıyor
« Yanıtla #19 : 06 Nisan 2012, 09:20:47 »

Yazı biraz uzun olsa da çok değişik tesbitler var,ilgilenenlerin okumasını tavsiye ederim.




İsmail Yaşa: “Başbakan Erdoğan “Suriye halkının yanındayız” diyor, “Beşşar ile bu iş olmaz” diyor, “Suriye’de rejim halkı öldürüyor, silahlı çeteler yalanının arkasına saklanıyor” diyor. Aynı zamanda iktidarın sözcüsü sayılan gazete ve televizyonlarda, hatta TRT Arapça kanalında Baas’ın, Beşşar Esed’in propagandası yapılıyor. Hükümet’in bunun önüne geçememesi çok garip.”


Milat gazetesi yazarı İsmail Yaşa ile İstanbul’da düzenlenen Suriye’nin Dostları toplantısının ardından Suriye’deki olayları konuştuk. Medine’de yaşayan İsmail Yaşa, aynı zamanda Suudi Arabistan’da yayımlanan el-İktisadiyye gazetesinde yazılar kaleme alıyor. Gelişmeleri Arap sokağından takip ediyor.

-Yaklaşık bir yıldır Suriye’de katliam devam ediyor. Şu zamana kadar kanı durdurmaya yetecek adımlar atılmadı/atılamadı. Tunus, Mısır, Libya’dan sonra Arap yönetimlerindeki ‘değişim’ rüzgârının Suriye’de duraklamasını neye bağlıyorsunuz?
Arap Baharı denilen süreç Arap ülkelerinin hepsinde farklı şekillerde hissediliyor ve ayrıca bu bahsettiğiniz ülkelerin her birinin farklı özellikleri var. Rüzgâr duraklamış değil. Fakat Suriye’de Mısır’dan, Tunus’tan ve Libya’dan oldukça farklı bir rejimle karşı karşıyayız. Tunus’ta Bin Ali’ye kimse sahip çıkmadı. Ordu da “git” dedi. Kaçmak zorunda kaldı. Mısır’da devrim sürecinin sona erdiğini söyleyemeyiz. Mübarek gitti fakat ülkeyi henüz asker yönetiyor. Normalleşme yolunda atılan bir takım adımlar var. Seçimler gibi… Bu adımların hızlanması gerekiyor. Libya’da da Kaddafi, çevresindeki çıkar gruplarından ve bazı kabilelerden destek alıyordu. Halkına karşı silah kullanmayı ve gösterileri paralı askerlerle bastırmayı tercih etti. Çevresindekiler birer birer dağıldı. Uluslararası camia ve Arap ülkeleri içinde de pek sevilmiyordu zaten. Akıllı davransaydı en azından kendisini ve ailesini kurtarabilirdi. Birçok insanın da ölmesine gerek kalmazdı. Türkiye bunun için uğraştı. Ama Kaddafi’nin yapısı buna izin vermedi. Sonu malum…

Suriye’deki durum nedir?

Suriye’ye gelince; durum hepsinden farklı ve karmaşık. Birincisi Suriye’deki rejim bir devlet yapısından daha çok yer altında örgütlenmiş mafyavari yapılanmış bir çete yönetimi gibi. Her yola başvuruyor ve dolayısıyla daha çok tehlike saçıyor. İkincisi, bölgedeki dengeler üzerine kurulu. İsrail, Baas rejiminin gitmesini istemiyor. İran, istemiyor. Devrim rüzgârlarının Suriye’de dinmesini isteyen diğer bazı ülkeler de istemiyor. Fakat genel olarak baktığımız zaman değişim rüzgârının Suriye’de duraklamadığını, bilakis hızlı bir şekilde esmeye devam ettiğini görüyoruz. Suriye’de değişimin zor olacağını bu ülkeyi ve Baas rejimini tanıyan herkes zaten en başından kabul ediyordu.

İslam dünyası açısından Suriye’deki kutuplaşmayı nasıl yorumluyorsunuz? Körfez ülkeleriyle İran’ın, İhvan’la Hizbullah’ın Suriye turnusolunda karşı karşıya gelmesi, önümüzdeki yıllarda bölgenin siyasi yapısında rol oynar mı?

Öncelikle şunu belirteyim: Suriye’de yaşananları sadece kutuplaşmalar üzerinden değerlendirmek sağlıklı olmaz. Çünkü baş aktör ölümü göze alıp sokağa inen ve artık bu gidişe bir son vermeye kesinlikle kararlı olan Suriye halkı. Bunun dışında elbette herkesin bir hesabı olacaktır. Amerika’nın, İsrail’in, diğer bölge ülkelerinin, Türkiye’nin, İran’ın hep bir hesabı var. “Körfez ülkeleriyle İran Suriye’de karşı karşıya geliyor” demek tamamen doğru bir tespit değil.

Siz nasıl okuyorsunuz peki?

Bir örnek vereyim. Dubai Polis Müdürü Dhahi Khalfan, sürekli olarak genelde Arap Dünyası’nda ve özelde Suriye’de yaşananların Amerika’nın bir oyunu olduğunu ve ABD’nin mevcut yönetimleri devirerek yerine Müslüman Kardeşler’i getirmek istediğini söylüyor. Bu söylem Baas-İran çizgisinin söylemiyle birebir örtüşüyor. Khalfan elbette bu çizgiyi desteklediği için söylemiyor bu sözleri… O kendi ülkesindeki yönetimi için, sıranın Birleşik Arap Emirlikleri’ne gelmesinden korktuğu için bunu söylüyor. Bununla birlikte Suriye’nin bir nevi turnusol görevi gördüğünü söyleyebiliriz. Örneğin, eskiden
 Hamas’ın da içinde olduğu bir “direniş ekseni”nden bahsedilirdi. Şimdi Hamas Baas-İran çizgisi tarafından ekseni kaymış olmakla ve hatta ihanetle suçlanıyor.
Suriye’deki gelişmelerden sonra Hizbullah’ın durumu nedir?

Suriye, Hizbullah’a duyulan sempatiyi tamamen bitirdi. Hizbullah, Arap sokağında kendisine duyulan sempatiyi kullanarak Suriye rejimine destek olabileceğini planladı belki. Fakat insanları küçümsememek lazım. Neler olup bittiğini herkes görüyor.

İhvan?


İhvan’ın Suriye’de çok güçlü olduğunu düşünmüyorum. Mısır’da da şu anda bazı tavırları tabanı tarafından sorgulanıyor. Örneğin cumhurbaşkanlığı için aday belirleme sürecinde yaşananlar ve Ebu’l Fettuh’a karşı takınılan tavır gibi… Müslüman Kardeşler Arap Dünyası’nın bir gerçeği, fakat bundan sonra devrimlerin yaşandığı ülkelerde yeni diktatörlüklerin yaşanması çok zor. Müslüman Kardeşler de diğer siyasi gruplar gibi bir grup olarak yarışta yerini alacak. Sonuçta kararı halk verecek. Bu konuda son olarak bir de şunu söyleyeyim.

İran açısından ne tür bir değişim bekliyorsunuz?

Baas rejiminin devrilmesi İran’ın Lübnan’a kadar uzanan kolunu kesecek. Lübnan ve Irak’ta da dengeler tümüyle değişecek. Bu nedenle Nuri El Maliki, daha önce “Irak’a terörist gönderiyor” diye şikâyet ettiği Baas rejimine bugün destek veriyor. Suriye’deki değişimle birlikte Türkiye’nin yakın çevresindeki bölgede İran’ın nüfuzunun gerileyeceğini ve buna karşılık Türkiye’nin nüfuzunun çok daha artacağını kesinlikle söyleyebiliriz.

Kamuoyunda “Esed’in gidici olduğu anlaşıldı” tezi hâkim. Buna katılıyor musunuz? Esed sonrası için Suriye’de nasıl bir yapı/yapılanma bekliyorsunuz?

Esed er ya da geç kesinlikle gidici. Ankara bunu en başından gördü ve ona göre tavrını belirledi. Suriye’de sokağa çıkan halk geri adım atsa eskisinden çok daha kötü olacağını biliyor. Koskoca bir halkı da, değil İran ve Rusya’nın desteği, tüm dünyanın desteği bir araya gelse ve Beşşar Esed’in yanında yer alsa yine de gidişini engelleyemez. Sadece katliamları artırır ve süreyi uzatır. Esed sonrası Suriye’de Türkiye’dekine benzer bir yönetim bekliyorum. Bu konuda Türkiye’ye de büyük görev düşüyor. Aslında Türkiye bunu şu anda yapıyor da.

Ne yapıyor Türkiye?

Ankara uzun süredir Beşşar sonrası için hazırlanıyor ve Suriye’yi de buna hazırlıyor. Suriye Ulusal Konseyi ve Özgür Suriye Ordusu ile yapılan bu. Beşşar sonrası siyasi ve askeri boşluk olmaması için bu ön hazırlık şart ve Türkiye bunu yapıyor. Ayrıca Türkiye Suriye’deki tüm etnik ve mezhebi yapıları kapsayan bir yönetim oluşturulması ve bunun korunması için de garantör olabilir. Dolayısıyla azınlıkların kaygıları da giderilir. Bildiğim kadarıyla bu konuda da atılan adımlar var. Esed sonrası Suriye’de uygulanacak en iyi yapı “Türkiye modeli” ve Esed sonrası hiç şüphesiz Esed döneminden çok daha iyi olacak.

Suriye’deki olayların başlamasından bu yana Türkiye’nin Suriye politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce Türkiye’nin Suriye konusunda atması gereken ideal adımları neler olmalıydı?

Genel olarak olumlu buluyorum. Tabii biz Arap sokağından baktığımız için ve Arap sokağında da Türkiye’den beklentilerin çıtası oldukça yüksek olduğu için atılan adımları yetersiz görebiliyoruz. Fakat Türkiye’nin kaygılarını da anlamak lazım. Türkiye için Suriye’ye müdahale, Sayın Dışişleri Bakanımız’ın da ifade ettiği gibi, bir tercih değil bir zorunluluk. Müdahaleyi mutlaka asker gönderme şeklinde anlamamak gerekir. Suriye’de bir yangın var ve Türkiye bu yangına seyirci kalamaz. İnsani ve ahlaki görev bir yana, konu Türkiye’nin milli güvenliği ve çıkarları ile doğrudan ilgili. Ne yazık ki Türkiye’nin bunu göremeyen bir muhalefeti var. Oysa milli güvenlik ve çıkarlar sözkonusu olduğunda muhalefetin iktidara destek vermesi gerekir. Açıkçası Ankara’nın Suriye’deki yangının bir şekilde, örneğin Beşşar Esed’in Kaddafi’nin sonundan ders alarak daha akıllı davranmasıyla sönmesini bekledi. Fakat yangın sönmesi bir yana daha da büyüdü. Şu an atılan adımları doğru buluyorum.

İstanbul’daki toplantıyı başarılı buldunuz mu?

Baas rejimi son dakikada Annan Planı’nı kabul ettiğini ilan ederek İstanbul’da yapılan Suriye’nin Dostları Toplantısı’na karşı ciddi bir hamle yaptı. Buna rağmen İstanbul’daki toplantı gayet başarılıydı. Türkiye’nin karşı hamlesi Annan Planı’nı delmek ve süreyle sınırlamak şeklinde oldu. Annan Planı’nı kabul ettiğini söyleyerek zaman kazanacağını düşünen Baas rejimi sözkonusu hamlesiyle en fazla birkaç gün kazanabilmiş oldu. Annan Planı çok yakında çöpe gidecek. Tunus’ta bir adım atıldı. İstanbul’da bir adım daha atıldı. Bundan sonra yapılması gereken sonuca ulaşıncaya kadar sürekli ileriye doğru ve daha sık adımlar atmaktır. Örneğin, Özgür Suriye Ordusu’nun bir an önce silahlandırılmasına başlanmalı.

Suriye’de muhaliflerin silahlandırılmasının iç savaşa yol açacağını öne sürenler de var?

Bu iddiaya katılmıyorum. Çünkü bu Baas rejiminin ve Suriye’de katliamların devam etmesini isteyenlerin kara propagandası. İç savaş, sivil halkın da eline silah alıp sokağa inmesiyle olur. Suriye’de katliamların devam etmesi ve gerekli adımların atılmaması halinde bir iç savaş yaşanması tehlikesi var. Bıçak kemiğe dayandığı zaman insanlar kendilerini korumak için silaha sarılmak zorunda kalacaklar. Baas rejimi de bir anlamda Suriye halkını bu yöne itecek adımlar atıyor. Özgür Suriye Ordusu ise düzenli ordudan ayrılan ve zaten asker olan, askeri eğitim ve disipline sahip insanlardan oluşuyor. Şu anda yapılması gereken Özgür Suriye Ordusu’na bağlı tüm birlikler arasındaki koordinasyonun, emir-komuta zincirinin sağlıklı işlemesini sağlamak ve Suriye halkını temsil eden bu orduya ihtiyacı olan silahları temin etmektir. Halen Beşşar Esed’in ordusundan kopuşlar devam ediyor ve Özgür Suriye Ordusu’nun güçlenmesiyle bu kopuşlar daha da hızlanacak. Dolayısıyla Özgür Suriye Ordusu’nun desteklenmesi ve silahlandırılması iç savaşa yol açmak bir yana olası bir iç savaş tehlikesini önleyecektir.

Türk hariciyesi Libya’da yara aldı. Türk bayraklarının yakılması ve Fransa’nın -tabiri caizse- parsayı toplamasıyla neticelenen süreç, Suriye’de daha da vahim bir hal aldı. Suriyeli muhaliflerin Türkiye’den beklentileri büyük oranda karşılanamadı. Suriyeliler arasında Türk hükümeti açısından bir hayalkırıklığından söz ediliyor. Hâlihazırda, Türk hükümetinin bu hayalkırıklığını gidermek ve ezilen halka fiili destek olabilmek için Suriye ile ilgili yapacağı en akıllı iş sizce ne olurdu?

Ben şahsen Libya’da başlangıçta bazı tereddütler yaşanmasına rağmen parsayı Fransa’nın topladığını düşünmüyorum. Bilakis Türkiye devrim sonrası Libya ile her açıdan ilişkileri en iyi olan ülkelerin başında geliyor. Libya-Türkiye ilişkilerinin Kaddafi döneminden daha ileride olacağına inanıyorum. Suriye konusuna gelince, Türkiye ön planda ve neredeyse tek başına. Evet; beklentiler büyük. Beklentilerin büyük olmasına biraz bizim söylemimiz biraz da Türkiye’ye Osmanlı’nın varisi gözüyle bakılması yol açtı. Hayalkırıklığı olduğu doğru. Atılacak doğru adımlarla bu giderilebilir. Bizim biraz kendimizi gereği gibi anlatamama problemimizin olduğunu düşünüyorum.

Nasıl anlatmalıydı Türkiye kendisini?

Türkiye’nin haklı kaygıları var ve bunları gayet açık ve net bir şekilde, ikna edici bir dille anlatmalıydı. Örneğin Türkiye yavaş hareket ediyor olarak görülüyor. Ama bunun karşılığında Ankara’nın da attığı adımları hukuki ve ahlaki temeller üzerine oturtma hassasiyeti var. Bu hassasiyet şu anda adımların yavaş atılmasına neden olsa da ilerde Türkiye’nin başının ağrımasının önüne geçecektir. Yani Türkiye bu kadar diplomatik çaba sarfettikten sonra, hiç kimse çıkıp “aceleci davrandınız” diyemez. Diyen olursa o ya cahildir veya art niyetlidir. Sözüne itibar edilmez. Türkiye’nin yapması gereken bir yandan Suriye Ulusal Konseyi ve Özgür Suriye Ordusu ile “Yeni Suriye”nin siyasi ve askeri altyapısını inşa ederken diğer yandan da Baas rejiminin sonunu hızlandıracak, Suriye’nin Dostları Toplantısı’yla İstanbul’da yol haritası çizilen sürecin yakın takipçisi ve lokomotifi olmaktır. Böyle olacağına da inanıyorum. Bu arada yanlış anlaşılabilecek söylemlerden kesinlikle kaçınmak gerekiyor. Çünkü yetkililerin ağzından çıkan her söz sadece Türkiye’de değil, Arap ve dünya kamuoyu tarafından takip ediliyor ve yorumlanıyor.

‘Yanlış anlaşılabilecek sözler’den kastınız nedir?

Bir örnek vermem gerekirse, İran gezisinin ardından sıcağı sıcağına “İran da bizim gibi Suriye’de seçim istiyor” mealindeki açıklamalar bence yanlıştı. İran’ın seçim falan istemediğini herkes biliyor. Suriye’nin Dostları Toplantısı’ndan sonra İranlı yetkililerin yaptığı açıklamalar ortada. Dolayısıyla gerçeklerle bağdaşmayan bu söylem Türkiye düşmanlarının eline “Erdoğan İran’la anlaştı, Suriye devrimini satıyor” deme kozu vermekten ve yanında olduğumuzu ilan ettiğimiz Suriye halkını üzmekten başka hiçbir işe yaramadı.


Suriyeli Albay Harmuş’un Türk istihbaratı tarafından Esed’e teslim edilmesi, ardından Esed’in Harmuş’u video çekimi eşliğinde öldürmesi Arap dünyasında /medyasında nasıl karşılandı?

Harmuş olayı Türkiye için büyük bir ayıp. Sözkonusu olay Arap Dünyası’nda Türkiye düşmanları tarafından epey kullanıldı. “Türkiye Harmuş’u sattı” dediler. Baas rejimi yandaşları da psikolojik savaş aracı olarak kullandı ve muhaliflere “Türkiye Harmuş’u sattığı gibi sizi de satacak” denildi. Harmuş olayı unutulmuş değil. Türkiye’nin bu pisliği temizlemesi ve kendini aklaması gerekiyor. Arap sokağında Harmuş olayının Hükümet’in kontrolü ve isteği dışında gerçekleştiği kanısı yaygın. Fakat Hükümet’ten beklenen, olaya karışan herkesi, altını çizerek bir kez daha söylüyorum, olaya karışan herkesi ucu nereye dayanırsa dayansın ortaya çıkarıp hak ettiği cezayı vermesi ve olayın üstünü kapatmaya çalışmaması. Şayet bu yapılmazsa ileride Harmuş dosyası yeniden açılacak ve Türkiye yine suçlanacak.

Suriye muhalefeti bu noktadan sonra nasıl bir yol izlemeli?

Suriye muhalefetinin izlemesi gereken yol belli. Siyasi olarak Suriye Ulusal Konseyi’nin çatısı altında hareket etmeleri gerekir. Askeri olarak da Özgür Suriye Ordusu bünyesinin dışına çıkılmamalı. Özgür Suriye Ordusu ve Suriye Ulusal Konseyi arasında sıkı bir koordinasyon sağlanmalı. Buna paralel Türkiye’nin öncülüğünde oluşan koalisyonla birlikte, bölgesel ve uluslararası düzeyde Suriye halkını en iyi temsil edecek şekilde davranmalı. Devrimi kaptırmamalı. Burası çok önemli. İçeride canlarını ortaya koyan ve bu kadar kurban veren insanların taleplerini yüksek sesle dile getirmeli ve Suriye halkının belirlediği çıtadan taviz vermemeli. Muhalefet bir türlü bir araya gelemedi vesaire deniliyor. Bu doğru değil. Herkesi aynı çatı altında birleştirmek hiçbir zaman mümkün değil. Baas rejimi yanlısı sözde muhalifler var, Heysem El Menna gibi. Bu tip isimlerin Suriye Ulusal Konseyi’ne karşı oluşunu bahane edip “muhalefet bölük pörçük” demek bilinçli bir şekilde Baas’ın değirmenine su taşımaktır. Suriye muhalefetinde maalesef Libya’daki Mustafa Abdülcelil gibi bir “devlet adamı”nın eksikliği hissediliyor. Eksiklerini gidermek için çok çalışmaları gerekiyor. Türkiye de bu konuda onlara yardımcı olmalı ve gerekirse eğitim vermeli…

Türkiye’de, özellikle kamuoyunda ciddi bir Esed yanlısı duruş görüyoruz. Libya’da, Mısır’da aynı paralelde duran insanlar Suriye’de birden halkın karşısına geçerek, katliamı savunur pozisyona geldiler. Türkiye’de bu kadar yaygın Esed yanlısı bir fraksiyonun olmasını neye bağlıyorsunuz?

Bunun birkaç nedeni var. Mezhep bağı nedeniyle Beşşar Esed’e sempati besleyenler var. Baas rejimi direnişe destek ve Amerika-İsrail karşıtlığı palavrasının arkasına sığındığı için sempati besleyenler var. Amerika ve İsrail karşıtlığının Türkiye’de güçlü olduğunu unutmayalım. Arap Dünyası’nda Baas’ın gerçek yüzü daha iyi biliniyor. Türkiye’de insanlar, hatta yazarlar ve entelektüeller yanıbaşımızdaki dünyadan kopuk oldukları için gerçeklerin farkedilmesi zaman alabiliyor. Bir de güçlü bir İran lobisi var. Diğer ülkelerdeki devrimlerde, belki Libya’yı da bundan istisna tutabiliriz, sözkonusu lobi devrimleri destekledi. Özellikle İslami kesim içerisinde etkili olan bu lobi Suriye konusunda Baas rejiminin yanında yer aldı. Bazıları doğrudan Baas’ı savundu. Bazıları da, Beşşar Esed’in ve katliamlarının savunulacak bir yanı kalmadığını anlayınca devrimciler hakkında kara propaganda yapma, muhalefeti karalama yolunu seçti. Bir de ulusalcı ve Ergenekoncu kesim var ki tüm bunların bir araya gelmesiyle Hükümet karşıtı ve Beşşar yanlısı acayip bir koalisyon oluştu. Zamanla tablo netleşip gerçekler tüm çıplaklığıyla ortaya çıktıkça, kafa karışıklığı azalacak ve Esed yanlılarının etkisi azalacaktır.

...

İsimlere girmek istemiyorum. Bunun bir şirket politikası veya kanala ve gazeteye baskı sonucu olduğunu da düşünmüyorum. Benim kanaatim bunun sözkonusu kişilere işi teslim edenlerin yaşananların farkında ve bilincinde olmadığı yönünde. Fakat şunu söyleyeyim: Bu durumu Araplara anlatmakta güçlük çekiyoruz. Yani Başbakan Erdoğan “Suriye halkının yanındayız” diyor, “Beşşar ile bu iş olmaz” diyor, “Suriye’de rejim halkı öldürüyor, silahlı çeteler yalanının arkasına saklanıyor” diyor. Aynı zamanda iktidarın sözcüsü sayılan gazete ve televizyonlarda, hatta TRT Arapça kanalında Baas’ın, Beşşar Esed’in propagandası yapılıyor. Suriye’de silahlı teröristlerin halkı öldürdüğü anlatılıyor. Örneğin TRT Arapça kanalında bunu dinleyen bir Suriye vatandaşı, bir Arap vatandaşı Erdoğan’a ne gözle bakar sizce? Bazıları bir şeyler diyor da, o dediklerini ben burada söylemek istemiyorum. Sözkonusu gazete ve kanallarda, TRT Arapça’da dün Baas propagandası yapılıyordu, bugün de yapılıyor. Hükümet’in bunun önüne geçememesi çok garip. Yani bahsettiğimiz propaganda örneğin Ulusal Kanal’da veya Aydınlık gazetesinde, Yeni Çağ gazetesinde yapılsa ki yapılıyor da, “Kardeşim, Türkiye’de basın özgürlüğü var. Hükümet yayınlara müdahale edemez” deriz. Ama iktidarın sesi niteliğindeki yayın organlarında ve Başbakan Erdoğan’a en yakın bir işadamının sahip olduğu kanal ve gazetede, devlete ait TRT Arapça kanalında hükümetin söyleminin tam tersine Baas propagandası yapılıyorsa bunu bizim Araplara izah edebilmemiz mümkün değil ve edemiyoruz da…

Hükümete bu kadar yakın medya kuruluşlarında nasıl oluyor da bu kadar açıktan Esed yanlıları başköşeleri tutabiliyor size göre?

İran’daki Humeyni devriminden sonra Türkiye’de İrancı veya Humeynici denilen ekolün yetiştirdiği birçok yazar, çizer ve entelektüel oldu ve bunlar İslami cemaatlere, sivil toplum örgütlerine, siyasi partilere ve medya organlarına dağıldı. İslami kesimin neredeyse her gazetesinde ve televizyonunda bu isimlerden bir veya birkaç kişi var. Bunları Esed yanlısı olarak tasnif edemeyiz. Daha çok İrancılık refleksiyle davranıyorlar. Bölge hakkında da oldukça cahiller.

Biraz açar mısınız?

Örneğin bir yazar Kuzey Irak’tan Peşmergelerin Yemen’e paralı asker olarak gittiğini Husilere karşı savaştığını iki gün arka arkaya yazmıştı. Bir başkası geçen gün Star’da, Katar’da yüzde 20 Şii olduğunu yazdı. Ortada istihbarat raporları ve kanıtlar olduğu halde uzun uzun İran’ın PKK’ya destek vermediğini, bunun Siyonistlerin bir oyunu olduğunu anlattı. Bugün İran’ın Suriye’deki Baas rejimine verdiği destek nedeniyle Esed yanlısı gibi görünen bir çizgideler. İran’ın Suriye konusundaki tavrı farklı olsaydı hiç şüphesiz bu kişilerin durduğu nokta da çok daha farklı olacaktı. Geçenlerde Yeni Akit gazetesinde yayınlanan bir haber vardı. İstanbul’daki İran Konsolosluğu’na giden bir şahıs gazeteyi şikâyet etmiş ve İslami kesime ait medya organlarını yönlendirdiklerini fakat Yeni Akit’e söz geçiremediklerini söylemiş. Bu haber üzerinde çok fazla durulmadı nedense. Oysa bu oldukça tehlikeli bir iddia. Kim bu yönlendirenler? Amaçları ne? Hangi medya organlarını kimler aracılığıyla ve nasıl yönlendiriyorlar? Bu soruların cevabı aranmalı. O zaman sizin sorunuzun cevabını çok daha net olarak verebiliriz. (Dosdoğru haber)

04 Nisan 2012 Çarşamba - 11:06.İsmail Yaşa tımeturk
« Son Düzenleme: 06 Nisan 2012, 09:28:15 Gönderen: mazhar »

mazhar

  • Ziyaretçi
Suriye direnişi,Türkiye medyasının sınavı
« Yanıtla #20 : 18 Nisan 2012, 09:57:19 »



Suriye direnişi,Türkiye medyasının sınavı

13 aydır Suriye'de cereyan eden olaylara Arap, Batı medyası ile Türkiye medyasının yaklaşımı, iletişim dünyasının öğrencilerine doktora konusu olabilecek ciddi örneklikler oluşturdu. Baas diktatörlüğünü tanımama, haber kaynaklarına uzak olma, iktidar ve muhalefete eşit mesafede duramama, Suriye'de direnişin merkezini dinamiklerini tanıyamama, dil problemi, Suriye haberlerine siyasi, etnik mezhep açısından yaklaşma eğilimi, Rusya, Çin, İran ulusal çıkarlar endişesi ile olaylara yaklaşma,1960-70'lerin soğuk savaş kronik hastalığının emperyalizm korkusu ile meseleyi değerlendirme, Ak parti hükümetine muhalif olma psikolojisi, Ulusal, sol, Ergenekon medya ayağının Ak partiyi Suriye ile sıkıştırma stratejisi. İslamcı muhafazakar camiada ''acaba Suriye parçalanırsa İran parçalanır mı?'' endişesi, doktora öğrencileri için gerçekten daha bir dizi örnekler sıralayabiliriz..

Suriye direnişi ve Arap devrimlerini, İslam dünyası ve Batı dünyası siyasetçisi, Entelektüeli yazarına varıncaya kadar, sahada yaptıkları araştırma ve gözlemler neticesinde tek kelime ile Adalet özgürlük ve onur arayışları olarak değerlendirdiler. Batı dünyası Arap devrimlerinin peşinden koşarak nasıl kontrol edebiliriz  düşüncesinde devrimleri anlamaya, çözmeye kontrol etmeye kendi çıkarları doğrultusunda bir yerlere sürüklemeye çalışıyor.

Türkiye, Suriye halkının direnişi ve Arap devrimlerini hala anlamamakta. İnatla direnmeye devam ediyor. Bu direncin temelinde 89 yıllık laik Kemalist rejimin Arap düşmanlığının etkisini görüyoruz. Maalesef İslamcı,muhafazakar camiamızın bir çok kalemi de Arap halklarına kahramanlığı çok görme psikolojisi içerisindeler.



Medyamız, Suriye direnişine vicdan ve adalet penceresinden bir türlü bakamadı. 12 aydır Türkiye'de bulunan muhalif üyeler ile sağlıklı ilişkiye girmediler. Suriye rejiminin Şam davetlerine giden gazeteciler bile ikiye ayrıldı. Hiçbir gazeteci, Şam şehrinin dışına çıkamadı ve muhalifler ile konuşmadı. Antakya'ya 25 bin sığınmacı ve yüzlerce yaralı geldi geçti, bunlar ile doğru düzgün röportaj bile yapılmadı. Lübnan ve Ürdün'de 100 bin sığınmacının durumlarını dahi merak edip bölgeye muhabir bile göndermediler.

Suriye meselesi, TV programlarında daha yeni konuşulmaya başlandı. Programlarda, Suriye'yi konuşan köşe yazarları ve programcılar maalesef Suriye'de 40 yıllık diktatör rejimi değil, bu günün siyasi bölgesel emperyalist ülkelerin oyunları üzerinden komplo teorileri ile meseleye bakmalarının çelişkisine şahit oluyoruz.

Suriye'de yaşanan adaletsizlik , İnsan Hakları ihlalleri ve yolsuzlukları göz ardı eden kişisel görüşler ile Suriye'nin gerçeklerini karalamaya çalışan bir medya çelişkisine şahit olmaktayız. Halepçe ,Ruanda ,Bosna da Gazze de ağlayan, Suriye'de şaşıran bir medya görüntüsüne şahit oluyoruz. Muhalefet partilerinin tümüne bakın. Birtane Suriye ve Ortadoğu danışmanlarının olmadığını göreceksiniz. Suriye olaylarına İstanbul'dan İngilizce çeviri makaleleri ve Rus emperyalist komplo teorileri ile değerlendiren medyamız Suriye'de katil diktatör bir rejimin ömrünü uzatmasına destek olmaktan başka hiçbir işlev görmemektedir..Osman Atalay.TIMETURK

mazhar

  • Ziyaretçi
Oğlunun cenazesinde öldürüldü
« Yanıtla #21 : 22 Nisan 2012, 08:12:22 »
Suriye’de Esad güçleri tarafından katledilen oğlunun cenaze töreninde öldürülen baba oğlu ile beraber gömüldü. Cenaze alayına açılan ateşte yaralananlar da oldu.




Suriyeli bir baba oğlunun Esad güçleri tarafından öldürülen oğlunun cenazesini taşırken kendisine isabet eden kurşun sonucu hayatını kaybederek oğlu ile beraber defnedildi. Öte yandan Humus halkı şehirdeki askeri hastanede 400 ceset buldu.
Yusuf El Kavarit’in babası Davud El Kavarit, Der’a iline bağlı El Hara Şehri’nde oğlunun cenaze töreninde tabutunu taşırken Esad’ın çeteleri tarafından üzerlerine açılan ateş sonucu hayatını kaybetti. Törene katılanlardan aralarında bir bayan olmak üzere bazıları da yaralandı.

Öte yandan Hummus Şehri’nden 72 yaşındaki Hamdi Rahil El Hamud da keskin nişancı tarafından öldürüldü. Cesedi mezarlığa taşınamadığı için El Halidiye’nin parklarından birine gömüldü.

Humus’ta askeri hastanede de 400 ceset bulundu. Dün sayıları yüzü aşan ve büyük kısmının kimliği tespit edilemeyen cesetler Firdevs Mezarlığı’na defnedildi. Maktullerin kimliklerinin daha ileride tespit edilebilmesi için kameraya çekilerek belgelendi. Hastanede hala 300 ceset bulunuyor. Bu cesetler de defnedilecek.

Suriye Koordinasyon Komiteleri, esirlerin öldürülmesinden tamamen Esad rejimini sorumlu tutarak bu cesetlerin büyük ihtimalle askeri hastanede işkence altında hayatını kaybeden tutuklulara ve ordudan ayrılan askerlere ait olduğunu açıkladı. Aynı şekilde rejimde bu katliam emirlerini verenlerden uygulayanlara tüm suçluların baştan aşağı yargılanmasını talep etti.
Komiteler ‘Biz kazanacağız, Esad yenilecek’ Cuması’nda ülkenin çeşitli şehirlerinde düzenlenen ve binlerce göstericinin katıldığı gösterilerde 45 kişinin Esad çetelerinin kurşunlarıyla öldürüldüğünü açıkladı. Ardından Esad’a bağlı güçlerin düzenlediği baskın ve geniş çaplı tutuklama operasyonları neticesinde Şam’ın kasabalarında birçok kişinin yaralandığına işaret etti.

21 Nisan 2012 Cumartesi - 14:21

  Varol Sarıyüce.Tımeturk.

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Suriye olaylarında samimiyet sahtekârlığı
« Yanıtla #22 : 28 Nisan 2012, 08:28:12 »

“MÜSLÜMAN, KARDEŞİNİ DÜŞMANA TESLİM ETMEZ!”


Önce iki hadis-i şerifi birlikte okuyup üzerinde iyice düşünelim:

“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa (hummaya) tutulurlar.” (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66)

“Müslüman, müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir müslümandan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir müslümanın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.” (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58)

Evet, Allah’ın (c.c) yegâne ilâh ve rab, Hz. Muhammed’in de O’nun kulu ve rasûlü olduğunu kabul eden tüm Müslümanların “kardeş” olduklarını hepimiz bilir ve sıkça tekrarlarız. “Hiç şüphe yok ki, müminler ancak kardeştirler” (Hucurat 49/10) âyet-i celilesini de neredeyse dilimizden düşürmeyiz.

Peki, ama bu kardeşliğin bizlere yüklediği sorumlulukları da bilir ve gereklerini de yapar mıyız?

İşte burada, önce mümin kardeşlerimize karşı görev ve sorumluluklarımızı yeniden hatırlatmalıyız.

Hucurat/10. âyetin devamında: “Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin.” buyrularak, öncelikli görevimizin onlar arasında barışı sağlamak olduğu bildirilir.

İmdi, bu ilahi talimatı güncellersek:

Suriye’de egemen Sosyalist Baasçı ve İslâm’ın özünden uzak Nusayri ağırlıklı rejimin katil yöneticilerini “kardeş” saymak her ne kadar mümkün olmasa da, yönetim ile direnişçiler arasında barışı sağlamak yine de İslamî ve insani görevimizdir. Ama saldırgan saldırısına devam ediyorsa ne yapılacaktır?
Bu konuda Allah’ın (c.c) buyruğu çok açıktır:

“Eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşınız; eğer dönerlerse aralarını adaletle bulunuz, adil davranınız, şüphesiz Allah adil davrananları sever.” (Hucurat 49/9)

Daha önce 1980’de Hama’da 3-40 bin Müslümanı gözünü kırpmadan katleden Nusayri Baas rejimi, tam 13 aydır Müslüman kanı dökmeye devam ediyor. İlk başta Türkiye ve bazı İslâm ülkelerinin arabuluculuk yaparak katliamı durdurma sözü almalarına rağmen verdiği hiçbir sözde durmayan katil Esad yönetimi kan dökmeye devam etmektedir. Bu durumda ümmete düşen, saldırgan taraf barışa razı oluncaya ve Müslümanca davranıncaya kadar onlarla savaşmaktır. İşte burada, Müslümanların bir “İslâm Barış Gücü” oluşturma zarureti bir kez daha karşımıza çıkıyor.

Evet, Suriye’de ve diğer İslam beldelerinde akan kanı durdurma sorumluluğu, ümmet olarak omuzlarımızda yüklü bulunmaktadır.
Dahası; yukarıdaki hadis-i şeriflerde beyan buyurulduğu üzere, Müslüman kardeşlerimizi, kan içici düşmanlarının gaddar ellerine teslim edemeyiz. Yine onların ihtiyaçlarını ve sıkıntılarını gidermek de biz mümin kardeşlerine düşüyor. En genel manada: -bir vücudun organları olarak- kardeşlerimizi korumak, acılarını paylaşmak ve onları sevmekle yükümlüyüz; öyle ki, onların çektikleri sıkıntılar sebebiyle bizim de hummaya tutulmuşçasına rahatsız olmamız ve uykusuz kalmamız gerekiyor.

Ne ki; Suriye’deki katil Baas rejimine karşı mazlum Müslümanların başlattığı direniş 13. ayını doldururken, ümmetin farklı unsurlarının, farklı mülahazalarla olaya oldukça farklı baktıklarını görmek insanı kahrediyor. Bu farklı bakışlar, elbette Türkiye
Müslümanlarının bakış açılarını da etkiliyor…

Suriye’de her gün onlarca Müslümanın kanı akmaya devam ederken; hepsi de zanna ve tahmine dayalı çeşitli komplo teorilerine ve stratejik tahlillere itibar ederek, yanı başlarındaki kardeşlerinin çığlıklarına kulak tıkamak akla ziyan, insafa ziyan ve hatta imana ziyan değilse nedir? Suriye yönetiminin İsrail karşıtı tutumundan yola çıkarak (ki bu da su götürür bir husustur ve ayrıca Siyonist rejimin Baasçı ve diktacı rejimleri Müslümanlara ve Müslüman Kardeşler’e tercih ettiği de aşikârdır); Suriye’deki İslâmî direnişi kolayca “Amerikancı” diye damgalamaktan çekinmeyenler ve böylece yapılan korkunç katliamları adeta meşrulaştıranlar, yarın hem bu dünyada ve hem de öbür dünyada kardeşlerinin yüzlerine bakabilecekler mi?
Ne yazık ki, Suriye’deki şanlı direnişe, Türkiye’nin dışında sahip çıkan yok. ABD ve Batı’ya kimse güvenmiyor; Türkiye’nin onları ikna çabaları da sonuç vermiyor. İran ve Hizbullah’ın, katil Baas rejiminin yanında yer alması ise, sadece İslâm dünyasında kendi itibarlarını sıfıra indirmekle kalmıyor, aynı zamanda bölgede tırmanan mezhebi gerilimi, patlamaya hazır bir bombaya dönüştürüyor.

Biz, bu durumda; İran ve Hizbullah Müslümanlarına basiret ve hidayet, Türkiye Müslümanlarına feraset ve dikkat, diğer Müslüman topluluklara da cesaret ve rikkat dilemek durumundayız. Elbette Suriye Müslümanlarının acil ihtiyaçlarını karşılamak için elimizden geleni yapmakta da acele etmeliyiz.

Bilinmelidir ki, 13 aydır binlerce şehid veren ve ölmekten asla korkmayan Suriye’deki Müslüman Sünni çoğunluk, eli kanlı Baasçı Nusayri azınlık rejimini er ya da geç tasfiye edecektir ve herkes kendisini bu sonuca göre hazırlamalıdır.

Açık ve net olarak bir öneride bulunmak gerekirse de; Rusya ve İran’ın katil Baas rejimine aleni askeri yardımları devam ederken de eli-kolu bağlı durmamalı, direnişçi Müslüman kardeşlerimize gizli-açık, bir biçimde silah yardımı sağlamalıyız.

Ayrıca; her namazda direnen Müslümanlara dualarımızı unutmamalıyız:

“Ya Rabbi! Müslüman kardeşlerimize yardım et ve ayaklarını sabit kıl!”

Beddualarımız ise çağdaş Firavun’lara ve özellikle Suriye’deki Ebû Leheb rejiminedir:

“Ya Rabbi! Onların saltanatını yerle bir et ve kalplerine korku sal!”

“Ya Rabbi! Çağın Ebu Leheb’lerinin de ellerini (güçlerini) kurut!”

Kurudu ve ve inşAllah kuruyacak da!...

Dua ve beddualarımızın söylemden eyleme dönüşmesi niyazıyla…

Abdullah Yıldız.tımeturk

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Suriyede olanlar ne anlama geliyor?
« Yanıtla #23 : 14 Mayıs 2012, 09:29:10 »
Esed dünyayı mı kandırıyor?


Silahlar bir türlü susmadı. Ölüm ve işkence olayları her geçen gün daha da artıyor. Baas rejiminin başı Beşşar Esed ve avenesi hala barıştan siz ediyor ve muhalefetin terörist gruplardan oluştuğunu iddia etmeye devam ediyor. Dünya üç maymunu oynamaya devam ediyor. Yani bir yıl geçmesine rağmen Suriye konusunda hala elle tutulur bir gelişme yok.

Beşşar Esed Suriye yönetimini babasından devraldığı günden beri yalan söylemeye devam ediyor. Önceki söylediği yalanları tüm dünya duymuyordu. Ancak Suriye’ye ve Suriye’de olan olaylara ilgi duyanlar söylenen yalanları duyuyordu. Ancak halkın hürriyet ve adalet isteklerini sesli bir şekilde haykırmaya başlayınca, bu sesi kısmak için askerlerin halka ateş açması emrini veren Esed’i yakından izlemeye başladılar. Beyanatları birbirlerini tutmuyor. Halkını hakir gören ve inatla halkının isteklerini duymazlıktan gelen bir diktatör olarak yerini aldı. Yaklaşık elli yıldır ülkeyi sıkıyönetim ile yönetiyor. En önemlisi ise ülkenin gizli eli olan istihbarat yetkililerin yapmış olduğu katliamlar ve hukuksuz davranışlarıdır. Yıllardır halk sındırıldı.

Her gün ülkede kan akıyor. Camiler, evler, dükkânlar ve halkın tüm yaşam alanları bombalanıyor. Tarafsız olan halk en emin olabileceği camilere sığınmasına rağmen oralarda da vahşice katlediliyorlar.


Ülkede gerçek anlamda neler olduğu bilinmiyor. Basın mensupları ülkeye alınmıyor. Sadece Suriye devlet haber ajansı Sana ile İran ve Lübnan Hizbullah’ının dünyaya geçtiği haberler yanlı olduğu için dünyayı pek tatmin etmiyor. Onların verdiği rejim yanlısı haberler ile muhaliflerin çekip gönderdiği görüntüler arasında büyük farklar olduğu anlaşılınca bu kanallardan gelen haberlerin güvenilmez olduğu fikri pekişti. Ama pis savaş tüm gücüyle devam ediyor. Şunu da belirtmeliyiz ki bazı muhalif grupların gönderdiği haberlerin de gerçeği yansıtmadığı bir gerçektir. Açıkçası ortada haber akışı konusunda sorun olduğunu kabul etmeliyiz.

Haberler hangi kanaldan gelirse gelsin, Beşşar Esed’ın açıklamaları canlı veya videobanttan verildiği için beyanatlara doğrudan ulaşabiliyoruz. Şimdiye kadar başkan sıfatı ile verdiği demeçlerin hemen hepsinde yeni bir yalan ve oyalama taktığı izliyor. Devamlı olarak yeni bir planla ortaya çıkıyor. Bazen Arap Birliği, Rusya, Çin ve bazen de Birleşmiş Milletlerin yaptığı teklifleri şaşırtıcı bir şekilde kabul ediyor. Onu tam anlamı ile tanımayan kişilerde bir umut ve barış için bir ortam oluştuğuna inanmaya çalışılıyor. Ancak Esed’i ve Baas rejimini biraz da olsa tanıyanların bu vaatlerin bir sonucunun olmayacağını, esas amacının vakit kazanmak olduğu açıkça belirtiliyorduk. Gelişmelere baktığımızda haksız olmadığımız ortadadır.

BM neyi gözlüyor?

En son olarak BM ve Arap Birliğinin temsilcisi olan eski BM genel sekreteri olan Kofi Annan’ın 6 maddelik planı çerçevesinde gözlemcilerini 12 Nisan’da Suriye’ye gönderdi. Oradaki hak ihlallerini ve barışın olması için çalışacaklar. Açıkçası ben bunun olacağına inanmıyorum. Bir tarafta Beşşar Esed’in cinayet şebekesi diğer tarafta ise BM yetkilileri. Şimdiye kadar BM hangi olayda gerçek mazlumun yanında olmuştur da Suriye’deki olaylarda başarılı olsun? Suriye'deki BM gözlemci heyetinin başına Norveçli olan Tümgeneral Robert Mood atandı. Barışı tesis edecekmiş(!). Hiç inandırıcı değil. Her iki tarafa da Beşşar Esed ve muhalefete çatışmalara son verilmesini ve ateşkesin işlemesine imkan tanımalarını istedi. Ama sonunda devlet adına katliamlar tüm hızı ile devam ediyor. BM, bu katliamları görmemezlikten geliyor.

Başta Humus, Halep, Dera, İdlip ve Hama’da katliamlar sistematik bir şekilde devam ediyor. BM gözetiminde katledilen halkın sayısının yedi yüz’ün üzerine çıktı. BM neyi gözetliyor? Bu masum insanlar katledilirken bu gözlemciler nerede idi ve ne tür rapor yazıyorlar? Neden bu devlet terörünü görmemezlikten geliyorlar? Hapishanelerde yapılan işkenceler ve oralarda hukuksuz bir şekilde katledilenler hiç bir şekilde raporlara girmiyor. Hala bu gözlemciler hapishanelere dahi giremediler. Kaç kışı tutuklu, hükümlü veya gözaltında olduğu tespiti dahi yapılamadı. Yapılan katliamlar ve işkenceler BM şemsiyesi altında yapılmaya başlandı.

BM gözlemcileri oyununun yanında bir de seçim oyunu ekledi. 7 Mayıs’ta Suriye’de parlamento seçimleri yapıldı. Yaklaşık 50 milyon seçmen sandığa çağrıldı. Muhalefet seçimleri boykot etti. Beşşar Esed, iktidarda kalmak için her yolu deniyor. Sözde bazı muhalifler bu seçimde parlamentoya girecek. Dünyaya “bakın işte, gerçek muhalefet burada” diyecek. Meclise girecek olan bu kişiler zaten daha önceden planlanmış kişilerdir. Dolayısı ile muhalefet de kendi adamlarıdır. Onun müsaade ettiği kadar muhalefet edebilirler. Yoksa gerçek anlamda bir muhalefetten söz etmek imkânsızdır.

Suriye’de gerçek muhalefet kimdir?

Kuşkusuz ki gerçek muhalefet orta sınıf halktır.

Suriye halkı ne istiyor?

Halkın ortak talepleri hep aynı. Adalet istiyorlar. Özgürce bir yaşam ve şeffaf bir yönetim istiyorlar. Onların mal-mülk ve mevkii edinme talepleri yoktur. Geçen yıl Mart ayında başlayan olayların başlangıcı “ Rejimi düşürmek ” değildi. “Islahat” istiyordular. Yaklaşık 50 yıllık despotluğun bir nebze olsun rahatlatılmasını istiyordular. Halkını potansiyel düşman olarak gören Baas rejimi her hak talebine silahla ve tank ateşi ile cevap verdi. Masum insanları katletmekte hiç bir beis görmedi. Çünkü o kendini çok güçlü (!) görüyor.

Suriye’deki cephelerde mücadele verenlerin geneline yakını İslami esaslara dayalı bir sistem istiyor. Artık Baas rejimin düşmesini ve zalimce davranan yetkililerim cezalandırılmasını istiyorlar. Çünkü ülkedeki esas mücadeleyi bu kişiler veriyor. Çatışan ve hayatını kaybeden bu orta sınıf halktır. Ama onların sesi fazla duyulmuyor. Çünkü onlar en ön cephede çarpışıyor. Daha çok ön plana çıkan ise Liberal ve solcu gruplar oluyor. Herkes tarafından bilinir hale gelen Burhaneddin Galyum yıllardır dışarıda yaşamış liberal görüşlü bir kişidir. Bu ve bunun gibiler cephede savaşanlar tarafından tanınmıyor ve bu kişi onların temsilcisi de olamaz.

İmaduddin Raşit gibi İslami hassasiyeti olan kişilere itibar etmektedirler. Ama genelde Galyum’un sesi çıkmaktadır. Esed’ın karşısında gerçek anlamda temsil gücü olan bir muhalif lider değil bölük pörçük olan muhalif gruplar vardır. Bu da gayet normaldir. Böylesi ölüm tarlası olan ülkede muhalif liderlerin olması beklenemez. Halk birbirinden korkar olmuş. En küçük bir şikâyette hem kendisi hem de ailesi etrafı ortadan kaldırılıyor. Böyle bir ortamda kaç kişi muhalif olarak ortaya çıkabilir? Çıksa bile ne kadar hayatta kalabilir?

Ne zaman gideceğini ancak Allah bilir ama Beşşar Esed en yakın zamanda hak ettiği yere gidecektir. Ondan sonra ülkede lider kargaşası olacağı şimdiden tahmin ediliyor. Yıllarca dışarıda yaşamış değişik ilişkileri olan kişiler zafer’in semeresini yemeye çalışabılırler. Bunun için şimdiden tedbirler alınmalıdır. İçerde savaşan muhalifler dış müdahale olmadan halkın kendi çalışma ve azmi ile Baas rejimini devirmeyi isterken, dışarıda yaşayan muhaliflerde dış destekli ve dış müdahale ile rejimi devirmek istiyorlar. Her ikisi de iyi istek ama İsrail hala Beşşar Esed’ı destekliyor. Dolayısıyla ABD öncülüğündeki batılı güçler tepkilerini “cek-çak”’larla geçiştiriyorlar. Burada ki esas önemli figür İsrail’dir.
Emperyalistler kendi çıkarlarını düşünürken milyonlarca insan yerinden oldu. Zaten orta halli olan halk ekonomik olarak perişan oldu. Bir kısmi mülteci olarak, Türkiye, Ürdün ve Lübnan’a gitti. Bir kısmi ise ülke içinde değişik daha doğrusu emin olabileceği yerlere göç ettiler. Ekonomik gelirleri olmayan bu halk artık yardıma muhtaç hale geldiler. Özellikle savaş’ın devam ettiği kentlerde temel gıda maddelerinde ciddi sıkıntılar baş göstermeye başladı. Rejim özellikle bu şehirlere gıda ve tıbbi malzemelerin girişini yasakladı. Bazı şehirlerin içme suyunu kısaltmaya başladı. Elektrik zaten kesikti. Böylece halkı bıktırıp o yerleri terk etmeye zorluyor. Cahilce ve zalimce bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor. Ama sonunda başarı elde edemeyeceği bir çabalamadır.

Hala halkı insan yerine koyup onlara insanca muamele etmesi gerektiğini kavrayamadılar.

Aslan Balcı TIMETURK

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Suriye resmi sözcüsü Hüsnü Mahalli ve TRT Arap ne yapıyor
« Yanıtla #24 : 19 Mayıs 2012, 09:02:54 »
Suriye’ye Şam sarayından bakan gazeteci


Suriye’de halkın direnişi 14 ayı geride bıraktı, Türkiye’den defalarca bölgeye giden gazeteci arkadaşlar maalesef başkent Şam kentinin dışına çıkmayı başaramadılar.
Türkiye kamuoyunda genelde Suriye olayları iki açıdan ele alındı. Sol, Ulusalcı, Ergenekon, çevreler direk Beşşar’ın yanında durdular. İslamcı camiamız ise acaba İran’a bir şey olur mu endişesini henüz atlatabilmiş değil. Suriye’ye giden gazeteciler Akşam gazetesi yazarı, Suriye asıllı 1989 yılından beri SANA haber ajansının resmi muhabiri olan Baasçı ideolojiye sadakati ile bilinen Hüsnü Mahalli’nin güvenliği ve kontrolünde bölgeye gitmektedirler.
14 ay içerisinde iki kez seçimler yapıldı. Bu seçimlere katılan gazeteciler sadece Şam’ın belirli mahallelerinde dolaşabildiler. Hama, Humus, Dera, İdlip, Lazkiye şehirlerinde kurulan seçim sandıklarını dahi göremediler, Şam’ın dışında halkın neler yaşadığını yanan evler, bombalanan sokaklar, yaralanan insanlar ve 200 bin tutuklu insanın durumunu soramadılar. Ceyda Karan, Fehim Taştekin, Mete Çubukçu, Cüneyt Özdemir, Şam’ın dışına özgürce kameralarını doğrultamadılar. Sadece Yeni Şafak gazetesi istihbarat müdürü Hikmet Gök, Şam’da yapılan seçimlerin trajikomik bir seçim olduğunu yazabildi.
Suriye resmi SANA haber ajansı görevlisi ve aynı zamanda Akşam gazetesi yazarı olan Hüsnü Mahalli düzenlediği haber gezilerinde maalesef Şam’ın dışına çıkamadı. Mahalli, Suriye’de yaşanan olayları ve Şam’da geçtiğimiz hafta meydana gelen patlamalar sonrasındaki değerlendirmesi gerçekten beni hayretlere düşürdü.
Türkiye’nin özgür vicdanlı gazetecileri Hüsnü Mahalli’nin habercilik mantığını sorgulaması gerekiyor. Hüsnü Mahalli, Suriye’de meydana gelen olaylardan patlayan bombalardan bakın kimleri sorumlu tutuyor.
Mahalli diyorki; “Suriye’de halk nezdinde karşılığı ve saygınlığı sıfır olan ve kendini Suriye Ulusal Konseyi olarak tanıtan örgüt bu cinayetin suç ortağıdır. Komutanları Antakya’da bulunan Özgür Suriye Ordusu ise başından beri silahlı eylemlerde bulunarak katliamlar gerçekleştirmektedir. Yani özgürlük ve demokrasi uğruna başından beri cinayet işlemektedir. Bu ordu militanları şimdiye kadar binlerce asker, güvenlik elemanı ve vatandaşı öldürdü. Bu orduya Kaide ve benzeri örgütlerin ruh hastası elemanları yardım ediyor.”
Hüsnü Mahalli, 6 aydır sessiz sivil direniş yaparak reform talep eden halkı adeta görmezden gelerek yalan ve yanlış dezenformasyon yapıyor. Suriye halkının sanki 40 yıldır çok partili özgür demokratik seçimlerle yönetilen çoğulcu sivil bir iktidar tarafından yönetildiğini sanıyor.
Mahalli, Suriye halkının % 80 Sünni olan gücünü görmezden gelerek Suriye Ulusal Meclisi’ni Suriye halkı nezdinde saygınlığının sıfır olarak ifade etmesi gerçekleri nasılda çarpıttığını Baas yönetiminin psikolojik harp uzmanı gibi cümleler kurduğuna şahit oluyoruz.
Hüsnü Mahalli, halkını katleden bir rejimin propagandasını yapan bir üslup kullanması çok üzücü ve talihsiz bir olaydır.
Özgür demokratik bağımsız gazeteci arkadaşların acaba bu tutumu değerlendirmesi gerekmeyecek mi? Fehim Taştekin, her konuşmasında 3 bin asker öldüğünü söylüyor.
Bir kez olsun Şam’a giden gazeteciler 1122 çocuğun öldürüldüğünü, 14 bin kadın, yaşlı genç sokakta ve camiden çıkarken, işine giderken öldürülen insanlardan 200 bin kayıp ve tutukludan tek kelime bahsetmemelerini nasıl değerlendireceğiz.Suriye’de bugün yaşananları uluslararası emperyalist yabancı ve bölge güçlerinin oyunları ile ifade etmek asıl gerçeğin üzerini örtmektedir. 40 yıldır babadan oğula süregelen hanedan Baas diktatörlüğüne ses çıkarmayan Hüsnü Mahalli ağzı ile konuşan muhafazakar camianın bazı yazarları da Suriye’nin masum halkını hayal kırıklığına uğratmıştır.

Osman Atalay Tımeturk

Çevrimdışı osmanlı

  • araştırmacı
  • ***
  • İleti: 379
  • Okula hayır, Açık lise kolejlerine evet.
Ynt: Suriye resmi sözcüsü Hüsnü Mahalli ve TRT Arap ne yapıyor
« Yanıtla #25 : 19 Mayıs 2012, 11:42:11 »
Kafire, kafir dememek küfrü icab ettirir. Mahalli kıvırtıyor. Birileride kıvırtıyor. Kıvırın kıvrak dansözler. Şianın ve yavşaklarının sonu geliyor. Akıttıkları Müslüman Sünni kanında boğulacaklar.
Devrimci akıla sahip olanlar, luciferin yeni dünya düzenini yemezler...

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Suriye olaylarında samimiyet sahtekârlığı
« Yanıtla #26 : 23 Mayıs 2012, 08:19:38 »
Suriye meselesine kardeşlik bilinci ile yaklaşmak


Sondan bir önceki yazımın başlığı “Ümmetin Suriye ile İmtihanı” idi. Yazıya gelen tepkiler, ümmet olarak hâl-i perişanımızı da, zihinsel olarak ve fiilen bölünmüşlüğümüzü de apaçık ortaya koyuyor…

Neyse ki, Suriye’de iki aydan beri alıkonulan gazeteci kardeşlerimiz sevgili Adem Özköse ile Hamit Coşkun’un sağ salim Türkiye’ye ve ailelerine dönmeleri, hepimizi sevince boğduğu gibi, Suriye sorununun çözümü için umut vaad edici gelişmelerin de işareti olarak okunabilir. Şöyle ki:

Özköse ve Coşkun’un iadesinde İran belirleyici oldu. Bu konuda sağlanan mutabakat, Suriye meselesinin çözümünde İran ve Türkiye’nin işbirliğinin kaçınılmaz olduğunu bir kez daha hatırlattı. Her ne kadar gazeteci kardeşlerimiz konusunda İran’la yapılan görüşmeler, resmi kurumlarca değil, İHH gibi sivil kuruluşlar aracılığı ile yapılmışsa da bu gelişme, gelecek açısından umut vericidir.

Evet, İran’ın Suriye konusunda “siyasi ve mezhebi çıkar” öncelikli değil de, akan kanın durmasını önceleyen bir tavır alması beklenmektedir. Umarız, daha geç olmadan ve bölgemiz tehlikeli bir mezhep savaşına sürüklenmeden, akl-ı selim galip gelir de bu yangın söndürülür. Ve Suriye’de halkın özgür iradesine dayalı bir yönetim oluşturulur.

Ancak, görünen o ki; katil Esed rejimi tasfiye edilmeden, 12 bin sivili acımasızca katleden caniler de yaptıklarının hesabını vermeden, Suriye’de sular durulmayacaktır.


Bir önceki yazımda söylediğimi tekrarlıyorum: İslâm Barış Gücü oluşturulmadan Suriye ve benzeri problemleri Müslümanların lehine çözemeyiz. (Bu fikri ilk kez “İslâm Nato’su” şeklinde gündeme getiren Erbakan Hoca’yı bu vesile ile rahmetle analım.) Şunu da ekleyelim ki; İslâm Barış Gücü’nü teşkil edecek ülkelerin başında da Türkiye, İran, Pakistan, Mısır gelmelidir.

Yine tekrarlıyorum: Müslüman toplumlara düşen görev; Hucurat/9-10.âyetlerde emredildiği üzere “kardeşlerinin arasını düzeltip” barışı sağlamaktır. Ama “eğer biri diğerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşmak”tır.
Müslümanlar bunu başardıkları takdirde; güçlü olanın zayıfı, silahı olanın olmayanı ezmesine izin verilmez. O zaman dünyaya örnek olacak bir İslâm kardeşliği bilinci inşa edebiliriz.

Suriye’yle ilgili bir önceki yazımda söylediklerimi “mezhep ayrımı” olarak niteleyenlere gelince: Suriye’de binlerce masumun kanını oluk oluk akıtan, onlara akıl almaz işkence ve tecavüzleri reva gören hatta diri diri toprağa gömen azınlık Baas yönetimi ile destekçisi İran açıkça mezhebi mülahazalarla hareket ederken, onlar değil de bu tespiti yapanlar niçin “mezhepçi” oluyor? Kaldı ki biz, mezhebi, meşrebi, siyasi görüşü ne olursa olsun hiçbir Müslüman’ın, hatta dini ne olursa olsun hiçbir insanın böylesi insanlık dışı bir vahşete göz yumamayacağını, tam tersine zalime karşı mazlumun yanında yer alması gerektiğini söylüyoruz. Zulmü yapan ister Sünni diye bilinen Saddam olsun, Kaddafi olsun, Mübarek olsun; isterse de Alevi-Nusayri diye bilinen baba ve oğul Esed olsun, fark etmez. ‘Benim cani ve katilim iyi ama seninki kötü’ olamaz. Binlerce masum Suriyeli yurdunu terk edip 25 bini Türkiye’ye, 25 bini Lübnan’a, 100 bine yakını Ürdün’e sığınmış, canlarının derdine düşmüş; birileri de kalkmış katil ve cani Esed rejimini aklayacak argümanlar geliştirme peşinde.

Özetle; herkes kendi zalimini desteklemekten vazgeçmedikçe, kimliklerine bakmadan mazlumun yanında yer almadıkça, Allah Teâlâ’nıın Müslümanlara merhamet etmesini nasıl bekleyebiliriz?


Kesin olan şu ki; küfür ve şirk devamlı olabilir ama zulüm asla devamlı olamaz. Zalimler er veya geç hak ettikleri cezayı görecek; onların destekçileri de aynı akıbetten kurtulamayacaklardır vesselam.
Mübarek “Üç Aylar”ın ve Reğaib kandilinin İslâm âlemine hayır ve huzura vesile olması duasıyla…


Abdullah Yıldız.Tımeturk

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Suriye'deki durum cehennem gibi
« Yanıtla #27 : 23 Haziran 2012, 08:16:53 »
Esed güçleri cuma günü 126 kişiyi katletti
Esed katillerinin Suriye’de gerçekleştirdikleri saldırılarda 126 kişi katledildi.



22 Haziran 2012 Cuma - 18:33

 Suriye İnsan Hakları İzleme Örgütü, Baas ordusunun çeşitli kentlerde ağır silahlarla düzenlediği saldırılarda katledilen sayısının 126'ya yükseldiğini bildirdi.

Örgütten yapılan açıklamada, çoğunluğu Dera, Humus ve Şam'ın Duma bölgesinde olmak üzere Baas ordusunun saldırılarında çok sayıda kişinin de yaralandığı belirtildi.

Ayrıca örgütten yapılan açıklamada, iki tuğgeneralle iki albayın muhaliflere geçtiği belirtildi.

Şam'ın Kefr-Susa bölgesinde Özgür Suriye Ordusu ile nizami ordu arasında şiddetli çatışmalar çıktı. Bölgeden şiddetli patlamalar duyulurken, yoğun silah sesleri geliyor.

Bugün Suriyeli müslümanlar Esed güçlerinin tüm saldırılarına meydanları doldurdu.


İDLİB / Haas
http://www.timeturk.com/tr/2012/06/22/esed-gucleri-cuma-gunu-126-kisiyi-katletti.html

video için linki tıklayın

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Suriye olaylarında samimiyet sahtekârlığı
« Yanıtla #28 : 02 Temmuz 2012, 09:29:47 »


Ali Bulaç'ın İran'a endeksli Suriye reçeteleri





Suriye'de aylardır Baas-Esed rejimi tarafından tırmandırılan katliamların bünyemizde oluşturmuş olduğu tahribatlar kadar kısmi de olsa bize birtakım faydaları olmuştur. Bu kısmi faydaların başında İslamcı aydın-entelektüellerin analiz yetenekleri ve adalet duygularının ne durumda olduğunun tespiti geliyor sanırım.
 

Yaşanan büyük sıkıntılara çözüm üreten değil de her değişme alâmeti üzerinden daha çok tedirginlik ve korku üreten böylece despotik iktidarların tasallutu altında yaşayan Müslüman halklara ataletten başka bir şey önermeyen tezler için en bereketli dönemdeyiz. Yüzyılın en büyük tehdidi ilan edilen neo-liberal saldırılara karşı en güvenli yol olarak mevcut statükonun devamı gösterilir oldu.
 

İran'a Göre Perspektif Dizaynı


Ali Bulaç son onsekiz aylık zaman dilimi içinde, Tunus'ta başlayan ve Mısır, Libya, Yemen ve Suriye'yi konu edinen epeyce makale yayınladı. Suriye için yazdıkları diğerlerine oranla karamsarlık oranı giderek artan bir seyir izledi. Suriye'deki katil Esed-Baas rejimine başkaldıran halkın arkasında kim olduğu, kimin adına isyan edildiği bağlamında kaleme aldığı yazıları önce yoğun şüpheleri sonrasında ise açık ithamları içerir oldu.
 

Suriye analizlerinde Ali Bulaç için çıkış noktası hemen her zaman İran'a yönelik emperyalist planlardı. Muhalefeti destekleyen Suudi Arabistan, Katar ve AK Parti hükümetini ABD planları çerçevesinde Suriye rejimi üzerinden İran'a karşı açık-gizli savaş yürütmekle suçladı. Madem Suriye içindeki muhalifler ve destekçileri ABD'nin hesabına göre konum almıştı, o halde karşı tarafın da İran'a göre konumlanması kaçınılamaz bir pozisyon olarak belirecektir.
 

Mesela Ali Bulaç, son iki yazısında tam da yukarıda anlatmak istediğimiz yanlış tutumu takınmaktadır. Şu sorular üzerine biraz düşünelim: Suriye İhvan-ı Müslimin hareketi adına basına yansıyan beyanlar üzerine mi İran ve Hizbullah Esed-Baas cuntasına tam destek vermektedir? Suriye'de süregiden katliam ve tecavüzler için Rehber Hamaney'in herhangi bir itirazını bilen-duyan var mı? Hizbullah lideri NasrAllah, Esed rejimini yıkma girişimlerine karşı Ortadoğu'yu ateş topuna çevirme tehditleri karşısında Suriye halkı şükran mı duymalıydı?


Esed: Rehbere Can Feda!

 

Suriye halkı mı İran ve Hizbullah'a ihanet ediyor, yoksa İran ve Hizbullah mı Suriye halkına ihanet ediyor? Tağuti bir cinayet şebekesini muhafaza ve müdafaa etmek üzere seferberlik ilan etmiş İslâmî İran ve Hizbullah'ın stratejik çıkarlarına göre konumlanmadığı için bir halk suçlanıp zalimlerin zulmüne terk ediliyor. 50 yıllık Nusayri-Baas cuntasının cinayet ve tecavüzlerine çoluk çocuğunun da ölümünü göze alarak başkaldıran Suriye halkını ABD, Suudi Arabistan, Katar, Türkiye ve son olarak da İsrail'in kuklası gibi gösterenler ne analiz yapıyor ne de adaleti gözetiyorlar.


Tankların kuşattığı şehirlerde Esed sultasına karşı direnen Suriye halkı, Baas cuntasını desteklediği için İran ve Hizbullah'a şükran borçlu olduğunu mu ilan etmeli?


Ali Bulaç, Suriye halkına ne öneriyor? Ölmeye, işkence görmeye, çoluk çocuğunun tecavüze uğramasına sessiz kalmasını mı öneriyor? Savaş olmasın, ama Esed-Baas cuntasının cinayetlerini, yıkımlarını, tecavüzlerini kim nasıl durduracak? İran ve Hizbullah'ı hiç adres göstermeyin sakın, çünkü onlar Suriye'deki muhaberat rejiminin bekası için Rusya ve Çin'le bitişik nizam durmakta ısrarlılar. Suriye'ye ABD veya Türkiye'nin müdahale edeceği ve dolayısıyla da ileride maliyeti çok büyük bedeller ödeneceği filan da yok. Toplumu bu tür muhayyel korkularla kilitlemenin esasen İran ve Rusya'nın desteğinde Suriye'de sürüp giden Baas-Esed katliamlarına razı etmekten başka manası da yoktur. Üstelik harika bir zamanlamayla yani Duma'da 190 kişinin, Zemalka'da bir cenaze merasiminde 55 kişinin öldürüldüğü gün yazıyorsunuz bunları.
 

Sizin stratejik analiz dediğiniz, emperyalist oyunları deşifre etmek dediğiniz şey tam da budur işte. ABD'nin psikolojik savaş enstrümanlarına karşı İran ve Rusya'nın psikolojik savaş enstrümanlarına sarılmayı bir maharet ve çözüm yolu sanmak. Dış müdahalenin maliyeti üzerinde dururken İran ve Rusya'nın müdahalesini dış müdahaleden saymamak ve bunların maliyetini hesaplayamamak Ali Bulaç gibi bir Müslüman aydına yakışır mı? Öldürülenlerin, tecavüze maruz kalanların, evleri yıkılıp ülkelerini terk edenlerin, hapsedilip işkenceye maruz kalanların acısını Ali Hamaney ve Hasan NasrAllah stratejik çıkarlar adına duymuyor ve görmüyorlar. Peki, size ne oluyor? Bu mudur İslâm kardeşliği, bu mudur hakkı ayakta tutacak adil şahitlerden olmak?


Esed'i mazur ve masum kılan reçete "İran'a sadakatle bağlıyım" sözünde saklı. Bünyemiz savaşı değil, ama daha çok katliamlar kaldırır nitelikte olduğundandır herhalde uzmanlarımız bu reçeteye devamı öngörüyor.



 
Kenan Alpay.Haber vaktim.com


Bulamaç gibi kafası karışık ne dediğini bilmeyen(biliyor işine gelmiyor) Şia Adına konuşan bu tip yazarlarımız malesef bizim ülkemizde yetişti ! Bu şii sevdası nükseden yazarlar.İran'a gitsinle orada yazssınlar.Müslümanlar da bu bulamaçların yıllarca peşinden gitti,gidiyor...Bunlar da kripto olmasın..!

mazhar

  • Ziyaretçi
Suriye ve Esad
« Yanıtla #29 : 30 Temmuz 2012, 09:03:34 »


Suriye ve Esad




Aliya İzzet Begoviç'in önemli bir tespiti var, diyor ki: "Dünyada istiklal savaşını kaybeden bir millet yoktur."
 
İstiklâl Savaşı sadece dışarıdan gelen işgalcilere karşı verilmez, bazen de içerideki despotlara karşı verilir...
 Biz de tek parti alışkanlıklarına karşı hâlâ bir "istiklâl savaşı" veriyoruz!
 Tunus, Mısır, Libya ve diğer bazı Arap ülkeleri yine içerideki despotlara karşı böyle bir savaş verdiler...
 Şimdilik vaziyet muğlak: Taşlar henüz yerli yerine oturmadı. Bahsi geçen ülkelerde bir "geçiş dönemi" yaşanıyor. Umarım bu süreç alabildiğine kısa olur ve halklar özgürlüğüne kavuşur.
 Bugün Suriye'de yaşananlar, dün öteki Arap ülkelerinde yaşananlardan farklı değildir. Ne var ki, diktatör ötekilerden çok farklıdır. Gerçi acımasızlıkta bir birlerine benziyorlar, ancak Beşar Esad eski tip bir diktatördür. Bu açıdan hiçbir Arap diktatörüne benzemez. İlle de bir diktatöre benzetmek gerekirse, o Hitler-Mussolini karışımı bir diktatördür...
 Şiddette, tahripte, delilikte sınır tanımaz.
Kendiliğinden de gitmez...
 Elindeki tüm kozları kullanacak, gerekirse bölgeyi ateşe verecek (bazı bölgeleri şimdiden PKK'ya terk etmesi, bu konuda neler yapabileceğinin işaretidir) ve her şeyi kaybettiğinden iyice emin olduktan sonra, tıpkı Hitler gibi kendini öldürecektir.
 Bunu yazarak büyük bir risk aldığımın farkındayım. Zira değişik bir sonuç alındığında "attı ama tutturamadı" denecektir. Kim ne derse desin, tarihsel süreç içinde diktatörleri mukayeseli olarak incelediğimizde, böyle bir sonuç çıkıyor.
 Başka türlüsü benim için sürpriz olur.
 Esad bunu yapabilecek kadar eski kafalıdır ve böyle bir sonu "şerefli" bulacak kadar da tutucudur.
 Muhaliflerin işi kolay değil. Mevzii bazı başarılar kazansalar da uçağa, tanka karşı tüfekle savaşmak hiç kolay bir iş değil. Şartlar hâlâ aleyhlerinde. Ama her şey şartlarla, sebeplerle izah edilemez...
 Her şey şartlarla, sebeplerle izah edilebilseydi, Hazret-i İbrahim karşısında Nemrud'un, Hazret-i Musa karşısında Firavun'un, Peygamber Efendimiz karşısında ise Ebu Cehil'in zafer kazanması gerekirdi. Zira bütün şartlar ve sebepler Nemrutların, Firavunların, Ebu Cehillerin lehine idi.
 Kudret sahibiydiler, servet sahibiydiler, kuvvet sahibiydiler, şöhret sahibiydiler. Devletleri vardı, askerleri vardı, paraları-pulları vardı. Ama kaybettiler...
 Afganistan'da da ve Vietnam'da da böyle oldu. Sovyetler Birliği ile Amerika gibi dünyanın süper askeri gücüne sahip ülkeler, füzelere karşı çakaralmaz tüfekle, tanklara karşı atla savaşan yoksullar ordusuna yenildiler. İşgal ettikleri bölgelerden çekilmek zorunda kaldılar.
 Hele Sovyetler Birliği yenilmekle de kalmadı, rejimiyle, ideolojisiyle birlikte yok oldu gitti...
 Sırbistan da aynı akıbeti yaşadı: Sırplı kasaplar uluslar arası savaş mahkemelerinde hesap veriyor...
 Bizde bir zamanların "dediğim dedik"çi generalleri de Silivri'de hesap vermiyorlar mı?
 Bu hal Suriye'de de tecelli edecek. Zira iktidar halk desteğini yitirdi. Halka dayanmayan hiçbir iktidar payidar olamaz. Bu hüküm tarihin testinden geçmiş "müseccel" bir hükümdür.
 Zaferin tek şartı, zafere inanmaktır!
Yavuz Bahadıroğlu. Haber vaktim.com