Gönderen Konu: Tarladan Sofraya İlaçlı Yolda: Müşteri Neden İnisiyatifi Ele Almalı?  (Okunma sayısı 719 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9220
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."

Tarladan Sofraya İlaçlı Yolda: Müşteri Neden İnisiyatifi Ele Almalı?



Beş yıl önce sağlık sektöründe çalışırken, unutamadığım bir hadise yaşamıştım. Ürünlerini pazarladığım Ispanya firması, ABD firmasına rakip olarak faaliyet gösteriyordu. İki firmanın elemanları olarak birbirimizle uğraşırken piyasaya bir Türk firması daha girdi. Türk firması, fiyatları umulandan daha fazla kırdı ve ilk birkaç ayda piyasanın hatırı sayılır oranına sahip olmayı başardı. Ne kadar belli etmemeye çalışsam da isminde “Türk” olan firmanın bu başarısı beni gururlandırıyordu.

Sağlık sektöründen ayrıldıktan sonra sektörü uzaktan takip ediyordum. Bir müddet sonra isminde Türk olan firmanın sektörde birinciliği ele geçirdiğini öğrendim. Tam da o günlerde sağlık sektörü ile alakalı bir fuar vardı. Fuarda ayrıldığım iş yerinden samimi bir dostumun sektörün birinciliğini yakalayan bu firmanın temsilciliğini aldığını öğrendim. Samimi bir sohbet sırasında nasıl başarılı olduklarını sordum. “Aslında biz Türkiye’de mal üretmiyoruz. ABD firmasının paketlemesini yapıp pazarlıyoruz. O yüzden fiyatları kırabildik..” türünden sözler söyleyince sebebini sordum. Hiç unutmuyorum bana şöyle demişti: “Alıcılar ithal üründen rahatsız oldukları için, yerli malı tercih etmek istiyor. Patronlar da müşterinin istediğini vermek için böyle bir yol bulmuş olmalı.”

İlerleyen günlerde çoğu kez bu hadiseyi düşündüm. Yerli malı diye bildiğimiz bir ürünün bile arkasından yabancı firmalar çıkabiliyordu. İçten içe sevincimin yerini ümitsizlik almaya başlamıştı. Ancak bir gün, bir ayrıntıyı unuttuğumu fark ettim ve bu ayrıntı beni sakinleştirdi. Müşteri bir konuda uzun süreli ve kararlı şekilde davranırsa, dünyada sayılı üreticileri dize getirebiliyordu. Her ne kadar sahte bir üretim de olsa, bu misal uluslararası sermayenin kararını sorgulaması açısından önemliydi. Dirayetli ve inisiyatifi sorgulayan müşteriler, özellikle şüphenin kol gezdiği gıda piyasasında sağlıklı ve helal olarak belirlenmesinde belirleyici olabilirlerdi.
Manav reyonunu ele aldığımız dosya konusunu çalışırken neden mi böyle bir giriş yaptım. Sebebi şu; zirai ilaçlar ve bunların sebze ve meyvelerdeki kalıntıları konusunda akademisyenler, ziraat mühendisleri, resmi mecralar, ilaç firmaları ve üreticilerden oluşan uzun bir liste ile samimi görüşmeler yaptık. Görüşmeler sonunda anladık ki aslında hiç kimse sebze ve meyvelerde kalıntı bırakan ve sağlığa zarar veren pestisitleri (böcekleri öldürmede kullanılan), herbisitleri (yabancı otlara karşı kullanılan) kullanmak istemiyordu. Ancak tek başlarına da “Ne kadar ilaç o kadar ürün ve o kadar da toprağa ve insana zarar.” kısır döngüsünden de kurtulamıyorlardı.

Kısır döngü nasıl başladı?

“Aslında bir zamanlar meyve ve sebzeler ilaçsızdı.” diyerek konuyu anlatmaya başlıyor, Kepez ve Antalya civarında Üretim Danışmanlığı yapan Ziraat Mühendisi Hilmi Mercan Bey. “Ancak gıdalar börtü böcekle paylaşıldığından, insanoğlunun mükemmeliyetçi ve kolaycı yapısı bu duruma dur dedi. İnsanoğlu kolaycıydı, çünkü haşereyle mücadelede ilk olarak zararlı ve daha çabuk etki eden bir yöntemi, yani ilaçları buldu. Gel zaman git zaman bu ilaçlar kullanıldı hem de bol bol. Fakat görüldü ki ilaca dayanıklılığı olan böcek ve haşere sayısı 10 yılda iki katına çıkmış. Bir taraftan da anlaşıldı ki yok etmeye çalıştıkları haşerelerin aslında tabii yok edicileri varmış, ilaçlar onları da yok etmiş. Arkasından insanoğlunun mücadeleci ve bu hırslı yapısı ilaç dozajlarını arttırıverdi.

Oda yetmedi ilaçlama sıklığını arttırdı. Şimdi biyolojik tarım ve iyi tarım uygulamaları ile durum kontrol altına alınmaya çalışılıyor. Umarım çok geç kalmamışızdır.”

Bu tarihlerden sonra görüldü ki kısır döngü içinde her ne kadar birim alanda yüksek verim elde edilse de geniş alanlarda aşırı gübre ve ilaç kullanımı kesinlikle sürdürülebilir bir yöntem değildi. Bunu iz’an sahibi herkes görebiliyordu. Ancak diğer taraftan “ekolojik ayak izi” denilen bir kavramı çok geç öğrendik. Bazı bölgelerde toprağın nitrat seviyesindeki tehlikeli artış artık durmamız gerektiğini söylüyordu. Ekolojik ayak izine göre bir ürünün, bir hizmetin meydana gelmesinde bütün unsurların dikkate alınması gerekiyordu. Çünkü ilacın zararı sadece kendisinden kaynaklanmıyordu.

Günü kurtardık ama yarını hiç düşünmedik

Ekolojik ayak izi temelinde zirai ilaçların çok boyutlu zararını Akdeniz Ünv. Gıda Güvenliği ve Tarımsal Araştırma Merkezi Müdür Yardımcısı Yrd. Doç. Dr. Bülent Şık şöyle özetliyor: “Tarım ilaçları ürüne sıkıldığı zaman yüz birim ilaçtan sadece bir birimi ürüne ulaşıyor. Geri kalanı toprağa, suya ve havaya karışıyor. Böylece Dünya’da amfibi, kuş ve balık türlerinde ciddi kayıplar meydana geliyor. Ve bu kayıplar iktisadi maliyetlere eklenmiyor. Daha sonra ilacı kullanan üreticinin sağlık için harcadığı paralara bakıldığı zaman ne kadar büyük bir maliyet içerdiğini görebiliyoruz. Bir de insanlar zirai ilaçları denetlemek için kurulan mekanizmaların gerektiği gibi iş yaptıklarını zannediyorlar. Bu konu da çok şüpheci olmamız gerekiyor. Eğer biz yaşadığımız coğrafyanın bitkisel ve hayvansal hayatını koruyamayacaksak, ekolojik kirlenmeye engel olamayacaksak, zarlı ilaçların gıdalarda kullanılmasını önleyemeyeceksek o zaman neden denetim mekanizmalarını kuruyoruz.”

Çıkış yolu biyolojik tarım olabilir mi?

Dikkatinizi çekti mi bilmiyorum, burada konu ikiye bölündü. Bir tarafta zirai ilaçları denetleyerek kullanmaya devam edebilir miyiz sorusu. Diğer tarafta ise onları tamamen bırakarak farklı yollar bulabilir miyiz arayışı. Yol ayrımının ayrıntısına geçmeden önce ilaç firmalarının insan sağlığını tehlikeye atmakta kendilerini frenleyemeyen hırslarını hatırlamak gerekiyor.

2008 yılından sonra Avrupa’da yasaklanan 100 kadar zira ilacın Türkiye’de yatırımları olduğu için üretime devam edildiklerini bir zirai ilaç mümessilinden öğrendiğimizde hayli şaşırıyoruz. Rüşvetle 52 gün kalıntı bırakan bir ilacın 3 gün kalıntı bırakıyor ruhsatının alınması hikâyesini Bayrampaşa Hali’nde ilaç mümessili, çifti ve ziraat mühendisi ile yaptığımız samimi bir sohbet sırasında öğrendiğimizde ise ürününde zirai ilaç kalıntısı çıkan çiftçinin hayıflanmasına hak vermemek elde değil. Son misal ise daha enteresandı. Yurtdışı menşeli bir tohum firması, sattığı ürünlerde görülen hastalıkları, yine yan kuruluşunun ürettiği ilaçlar ile gidermeye çalışıyordu.

Güvenilir kaynaklardan öğrendiğimiz bu üç misalin detaylarına girmiyoruz. Çünkü zirai ilaç piyasasında yıllar içerisinde insan sağlığını tehlikeye atan onlarca misal bulmak hiç de zor değil. Ancak bu karmaşık labirentten bir çıkış yolu aradığımız için yukarıda bahsettiğimiz yol ayrımına tekrar dönmemiz gerekiyor. Konunun özetini Kumluca Ziraat Odası Başkanı Süleyman Kayhan’dan alıyoruz:

“Serada kullanılan ilaçlar, Tarım Bakanlığının ruhsatlı ilaçlarıdır. Eskiden kullanılan zirai ilaçlar seçici değildi. Ürüne attığınız zaman zararlı zararsız ne varsa öldürüyordu. Şimdiki ilaçlar ise daha seçici hale geldi. Mesela, ilacın bir tanesi sadece kırmızı örümceğin yumurtasını etkiliyor ve diğer canlılara zarar vermiyor. Şimdi geldiğimiz noktaya baktığımız zaman organik, biyolojik veya açık alan tarımından
hangisini yaparsanız yapın bir şeyler üretmek istiyorsanız az veya çok ilaç kullanmaya mecbur kalıyorsunuz. Ancak, biyolojik tarımda diğerlerine göre ilaç kullanımı hatırı sayılır seviyede azdır.”

Peki, nedir bu biyolojik tarım?

Biyolojik tarım seralarda uygulanan bu tarım yöntemidir. Bu yönteme göre ilaç kullanımı azaltılabilmektedir. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi seralarda polenleme için kullanılan hormon takviye ilaçlarının laboratuarlarda üretilen ve sera şartlarında yaşayabilen arılar sayesinde yapılmasıdır.

Diğeri ise zararlı haşerelere karşı eskiden var olan ancak bilinçsiz ilaçlama ile öldürülen canlıların, yeniden üretilerek yine seralarda kullanılmasıdır.

Serada üretilenler, zirai ilaç acısından acık alanda üretilenlere göre daha mı güvenli?

Bu sorunun akla gelmesinin sebebi açık alanda biyolojik mücadele yapılamıyor olmasıdır. Zirai İlaç Bayi, Ziraat Mühendisi Hasan Ünlü açık alanda biyolojik mücadelenin zor olmasını anlatıyor. “Çünkü biyolojik mücadelede böceklerin kontrol altında ve kapalı bir alanda durması gerekiyor. Açık alanda biyolojik mücadelenin yapılabilmesi için büyük bir alanın, mesela il veya ilçenin tamamının bu sisteme geçmesi gerekir.”

Sera üretimi ile açık alan üretimi arasında son yıllarda ortaya çıkan hangisi daha sağlıklı sorusunu yıllardır işin içinde olan Zekeriya Uzuner Bey’e soruyoruz: “Biyolojik tarımda genellikle ilk yıl başarısız olunur. Sebebi ise daha önceki yıllarda zehir kullanılmış olmasıdır. Seranın telinde, direğinde, toprağında zehir kalıntısı mutlaka kalmıştır. İkinci yıldan itibaren verim artmaya başlar. Eğer seranın bulunduğu çevrede herkes biyolojik tarıma geçmişse başarı daha da yüksek olacaktır. Biyolojik mücadelede ilaç olarak sadece koruyucu bir takım kimyasallar kullanılıyor. Seraya salınan böcekler genelde Hollanda’dan ithal ediliyor. Fakat Antalya bölgesinde bu işi yapan 3 tane firma var ve giderek sayıları artıyor.”

Farklı bölgelerdeki gezdiğimiz seralarda biyolojik tarıma geçilen yerler ürünlerini çoğunlukla yurt dışına verdiklerini söylüyorlar. Aynı seradan meyve sebze haline de ürün bıraktıkları oluyormuş ancak çoğunlukla iyi ürüne talip olan Rusya ve Almanya gibi ülkelere ihraç ediliyormuş. Belki bizde maliyete katlanabilirsek iyi ürün yiyebilirmişiz. Bu noktada tarımımızı ihracat mı şekillendiriyor sorusu aklımıza geliyor.

Tarımı ihracat mı şekillendiriyor?

Avrupa her yıl 67 bin gıda numunesi içinde tarım ilaçlarının kalıntılarını analiz ediyor. İzin vermediği ürünleri imha ediyor. Avrupa Birliği ülkeleri 1000’e varan tarım ilaçlarının 4’te birinin kullanımını yasakladı. AB böyle davranıyorsa ortada dikkate alınması gereken bir tehlike var demektir. AB gibi güçlü bir alıcının inisiyatifi ele alarak zirai ilaçların meyve ve sebzelerde bıraktığı kalıntılara karşı kararlı bir duruş sergilemesi Türkiye’deki üreticileri bile şekillendiriyor.

İhracata gidecek ürünler tarladayken ayrılabilir mi?

Aslında çiftçinin tarlasından ihracata gidecek ürünle iç piyasaya gidecek ürünleri ayırması mümkün değil. Konuyu Taşucu’nda Çiftçilik Navzat Altıntaş özetliyor. “Hiçbir Çiftçi, ihracata gideceklere ilaç atmayalım gerisine atalım diye düşünmüyor. Ürün tarlaya ekiyor, ilacını atıyor. Daha sonra topladığı ürünlerini hale getiriyor. Halde, özellikle turfanda ihracatın yoğun olduğu kış aylarında bir memur analiz için farklı kişilerden ürün alarak laboratuara gönderiyor. Arkasından ürünün şekil ve rengine göre ayırım yapılıyor. Güzel olanlar ihracat için 1. sınıf kategoriye, diğerleri de 2. ve 3. sınıf kategoriye ayrılıyor. Ama her sınıf ürün aynı serada veya tarlada yetişiyor. Tek farkları renk ve şekilleri. Birinci kalite mal çoğunlukla ihracata ve İstanbul’a gönderiliyor.”

Tüketici neden inisiyatifi ele almalı?

Tüketici olarak bizler iki sebepten dolayı inisiyatifi ele almak zorundayız: Birinci sebep kâr etmek ile sağlığı tehlikeye atmak arasında gidip gelen izan sahibi çiftçilerin ödüllendirilmesi. İkincisi de üreticiden çıkan malın hal ve komisyoncu ayağının yeniden şekillenmesi gereken bu kısım, çiftçinin hayatını daha fazla etkiliyor.
Önce ikinci maddeyi ele alalım. Konuyu İstanbul özelinde tarihten ve günümüzden iki misal ile özetleyelim. Bir zamanlar İstanbul’un etrafında sebze ve meyvelerini yetiştiren zümrüt yeşili köyler vardı. Ayrıca her evin, konağın bahçesinde ağaçlar ve sebze fideleri yetiştirilirdi. Ancak yine de kara ve deniz yolu ile Anadolu’dan ve Trakya’dan mal gelirdi. O günlerde İstanbul’a deniz yolu ile gelen yaş sebze ve meyvenin “suret-i tevzîinde”, yani dağıtımında adil olunması için, Kanuni Sultan Süleyman’ın verdiği hüküm tarihin defterlerine kaydolmuştur.

“İstanbul kadısına hüküm ki, hâliyen Südde-i Saâdetime şöyle arz olundu ki, yaş meyve ile mahrûse-i mezbûreye gelen gemileri bazı kimseler karşılayıp iskeleye gelmeden getirdikleri yemişi kendileri satın alıp adalet ve kanun üzere halka ve pazarcılara adalet ile taksim ve tevzi ettirmezlermiş.” Padişah’ı hiddetlendiren durum gösteriyor ki, ticaret erbabının fazla “uyanık” kesimi o devirlerde de, daha çok kazanç için aç gözlü davranıyordu. Geçmiş zamanın güç odakları ile günümüzdekiler arasında nasıl bir fark olduğunu söylemek kolay değil. Çünkü bu, ilk bakışta anlaşılacak ve dışarından kolayca görünecek bir şey değil. Yalnız, gerçekleri görmek için dürbün kullanmaya da gerek yok. Bu yılın mart ayı sonlarında Tarım Kredi Kooperatifleri hallerde fiyat makasını daraltmak için yer açacaklarını açıkladı. Kabzımallar ise bunun ucuz ürün için çözüm olmayacağını söyleyerek bir açıklamada bulundular: “2010 yılında çıkartılan hal yasası ile üretici birlikleri ve kooperatifler hallerde yer alacak ve bu şekilde fiyatlar yüzde 30 düşecekti. Ürün fiyatları, düşmek bir yana 2014 yılı Mart ayından bu yana yüzde 40 arttı.”

50 milyon tona yakın sebzenin üretildiği Türkiye gibi bir ülkede hayat kavgasının çarpıcı tabloları arasında sağlığın ön plana çıkabilmesi için çiftçi ve alıcı arasında irtibatın arttırılması gerekiyor. Çünkü çiftçi yeterince korunmadığında hataya tevessül edebiliyor. Çiftçi ne kadar az aracısız ürününü gönderebilirse o kadar kâra geçecektir. Tüketicinin inisiyatifi ele alması ve insanların kaliteli, kalıntısız, iyi ürünü talep etmesi, vurdumduymaz üreticilerin de gıda sektörden çekilmesine sebep olacaktır. Belki onlar için de iyi olur. Patates yetiştirmezler, kabak ekmezler ancak endüstriyel ürün ekmeye devam edebilirler. Tam da bu noktada en önemli soru geliyor. Bir tüketici olarak iyi ürün üreten çiftçiyi ödüllendirmek için, irtibatı nasıl kurabiliriz?

Tüketici neyi aramalı ya da kalıntısız ürüne nasıl talip olmalı?

Detaylı çizdiğimiz Türkiye’nin bu son tarım tablosunda tüketici iyi ürün üreten çiftçiyi ödüllendirdiği zaman problem büyük oranda çözülmüş oluyor. Peki, onlar nasıl ödüllendirebilir ve bunu yaparken vazgeçmek zorunda olduğumuz alışkanlıklar var mıdır? Aslında serasında veya tarlasında ürettiği ürününü yediğimiz çiftçilerle doğrudan irtibat kurulabilecek sistem mevcut. Tarladan toplanan ürün hale girip çıktıktan sonra, paketlenerek üzerine vurulan bandrolle piyasaya sunuluyor. Bandrolde üreticinin adı yazıyor ve bandrol internet üzerinden kontrol edildiğinde üründe ne zaman hangi ilacın kullanıldığı görülebiliyor. Ancak sistem iki sebepten dolayı tam manasıyla çalışmıyor. Birincisi insanlar paketli ürünü tercih etmiyorlar, ikicisi de ucuza satma ve ucuza alma hevesi sistemi akamete uğratıyor.

En başta sorumluluğu alarak daha fazla harcama yapan üreticilerin hakkını vermeye istekli olmak gerekiyor. Bir de Türk insanı pazardan ve manavdan ürün alırken ürüne dokunmak ve kendisi seçmek istiyor. Paketli ürünlere hep bir şüphe ile bakıyor. Bu davranışta ısrarcı olmak aslında çiftçi ile bağlantımızı da koparıyor.

Tüketici olarak bandrollü ürünlerden almak ve zaman zaman satıcıdan üreticiye kadar olan zinciri “Nerede yetiştirildi, yetiştirilirken hangi ilaçlar kullanıldı, laboratuarda pestisit analizi yapıldı mı?” gibi sorularla, gerekiyorsa maillerle uyarmak, sorumluluklarını hatırlatmak gerekiyor. En önemli soru, kullanılan ilaç üründe 7 gün kalıntı bıraktığı halde fiyatlar arttığı için ürün 4. günde toplanmış olabilir mi?

Sonucu uluslararası arenada aramak

Çiftçi biyolojik tarım, iyi tarım ve kalıntı bırakmayacak ne varsa yaptı, fiyat arttığı halde ürününü bekleterek kalıntılardan arınması için zamanında toplama fedakârlığını da gösterdi, denetleme mekanizmaları da çalıştı, aracılar fahiş fiyata satmadılar, tüketiciler olarak biz de sistemi denetledik ve gerekiyorsa ödüllendirdik. İş burada bitiyor mu? Bitmesi gerekiyor fakat bitmiyor. Çünkü böyle olsa idi dün son derece sağlıklı denilen zirai ilaçlar bu gün sebze ve meyvelerde atık bırakıyor, insanları kanser ediyor, kısır bırakıyor, çocuklarda hormon bozukluğuna sebep oluyor, hatta beyni etkileyerek alzheimerı tetikliyor diye piyasadan çekilmezdi. Bu gün de hiçbir zararı ve yan etkisi yoktur diye satılan, ruhsatlandırılan ve kullanılan zirai ilaçlar ABD’de ya da Hollanda’da işgüzar ve gözünü para hırsı bürümüş firmaların ürünü olarak piyasaya sürülebilir. Onların bu işgüzarlıkların ve para hırslarının tüketici tarafından frenlenmesi gerekiyor.

inisiyatifi tamamen ele almalıyız ve bunun için de yeterince araştırmacı ve şüpheci olmamız gerekiyor değil mi? Evet, zaten yazımızın girişindeki şirket ilişkilerini anlatan misali vermemizin sebebi de buydu. Sadece yereli değil haklı ve gerekli isteklerimizle, dünya genelinde faaliyet yürüten şirketleri de şekillendirmemiz gerekiyor. “Manavdan iki kilo domates alan biri olarak dünya çapında faaliyet gösteren firmaları nasıl şekillendirebilirim?” diyebilirsiniz. O zaman baştaki güncel misalimiz üzerine tarihten şu misalle beraber konuya bitirelim.

Avrupa’nın topyekün bir savaşın içine düştüğü yıllardır ve devletler artık devlet olmakta zorlanmaktadırlar. Fırsattan istifade güçlü hanedanlar türemiştir. Onlardan biri de “Rotschildlerdir”. Aile o kadar iyi yayılmıştır ki savaş yorgunu Avrupa’da altın taşımacılığı için temsilciler, sevkiyatçılar ve kuryelerden oluşan bir iletişim ağı geliştirmişlerdir. Bu iletişim ağı daha sonraları Nathan Rothschild’e zaman zaman politik ve finansal bilgiler sağlamak için de kullanılacaktır. Öyle ki bir seferinde, ailenin bu ağı Londra’daki Nathan’ın, Wellington’ın Waterloo Savaşı’ndaki zaferini devletin resmi elçisinden bir gün önce haber vermiştir.

Devletlerin bile gücünü aşan firmaların, tarım sektöründe varlıkları son yıllarda yadsınamayacak derecede artmıştır. Bu tip firmaların geçmişte olduğu gibi bugünde birinci önceliği bilginin piyasalarda sağlayacağı finansal avantajı sonuna kadar kullanmak üzere kurulmuştur. Şimdi şu soruyu beraberce soralım. Finansal avantaj sağlayacak her türlü bilgiyi almaya hevesli ve uygulayıp para kazanmaya hırslı firmalar inisiyatifi eline almış tüketicilerin toplu hareketleri ile şekillendirilemez mi? Sorunun cevabında yolun uzun olduğunu beraber görebiliyoruz. Ancak harekete geçmeye değecek kadar de önemli olduğunu söylemek gerekiyor.


Ferhat KAYA | 01 Mayıs 2015 | http://insanvehayat.com/tarladan-sofraya-ilacli-yolda-musteri-neden-inisiyatifi-ele-almali/