Gönderen Konu: Üç Neslin Bir Hikâyesi  (Okunma sayısı 1027 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9220
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
Üç Neslin Bir Hikâyesi
« : 25 Mart 2015, 12:14:07 »

Üç Neslin Bir Hikâyesi



Ummü Gülsüm, 1860’lı yıllarda doğan, Niğbolu’nun zengin Osmanlı ailelerinden birinin biricik kızlarıdır. Okumayı çok seven, devrin Niğbolu’sunda ilim atmosferinde yetişmiştir. Osmanlı hanımefendisi terbiyesiyle büyüyen Ümmü Gülsüm, kibar, nazik ve naiftir.

Niğbolu sokaklarında Osmanlı hanımefendilerinin şemsiyelerle gezdikleri bir dönemde çiftliklerine bir adam gelir. Çalışmaya başlar. Çok çalışkan ve dürüsttür. Aradan geçen birkaç yıl içinde Ümmü Gülsüm’ün babası bu genç adam ile kızını evlendirmek ister. Kısmetmiş evlenirler. Evlilikleri gayet güzel giderken bir gün evin eşyaları hırsızlar tarafından çalınır. Aradan kısa bir zaman sonra Ümmü Gülsüm’ün çeyizleri de tek tek evden kaybolur. Ve sonunda bu hırsızın damat olduğu ortaya çıkar. Aslında damadın eşkıyalık yaptığı, hatta bir çetenin elebaşı olduğu söylenir. Osmanlı-Rus Savaşı’nın yoğun yaşandığı dönemlerdir. Bulgarların bağımsızlık istedikleri yıllarda, kim bilir hırsızlıklar ne için gerçekleşmiştir. Evlilikleri boşanma ile noktalanmıştır.

Ümmü Gülsüm, kız ve erkek evladıyla kalmıştır. Muhtaçların ihtiyaçlarına koşan, ateşli çocukları iyileştiren, ebelik yapan kuvvetli bir annedir. O beldenin en sevilen hanımıdır. Öyle ki kış şartlarında bile gece gündüz demeden hastalar için yola çıkardı. Gönüllerde anne ünvanını alan Ümmü Gülsüm’ün çağrılan yere gideceğini bütün halk bilirdi.

Evlatlarını ana kucağı Anadolu’ya gönderir

Niğbolu, Plevne, İstanbul, Bursa hattında Osmanlı, Balkanlar’a veda ediyordu. İnsanlar akın akın Anadolu’ya geliyordu. Ailelerin zulüm ile göçlere zorlanıldığı günlerde, Ümmü Gülsüm iki evladını da ana kucağı Anadolu’ya göndermeye karar verdi. Oğlu Salim Bey Plevne’de Türklerin başı olmuştur. Bulgaristan’da kalan Türkler çok zor günler geçirmektedir. 1930, büyük bir Müslüman kıyımının yaşandığı yıldır. Arkadaşları, Salim Bey’in Anadolu’ya geçmesini isterler. Bir gece Salim Bey kendini Tuna’nın serin sularına bırakır. Varna’ya ulaşır. Karadeniz’in kıyılarından yüzerek Anadolu’ya ulaşan Salim Bey’i balıkçılar kurtarır. Kendisine Bursa’nın Kurşunlu beldesinden toprak verilir ve oraya yerleşir. Daha sonra Bursa’nın Kurşunlu ahalisine damat olur.

Ayrılığa dayanamaz ama…

Ümmü Gülsüm, yıllar sonra torunları, Zümrüt’ün kızları ile Türkiye’ye göç eder. Bir müddet İstanbul’da yaşayan Ümmü Gülsüm, oğlunu bulmak için Kurşunlu beldesine gider. Tepeden inen yolun sonunda Kurşunlu’ya girmek üzeredir. Yolun kenarında oyun oynayan çocukları görür. Heyecanla onlara oğlu kınalı Salim’i sorar. Çocuklar hemen tanırlar. Kınalı Salim çok marifetli, yiğit bir adamdır. İnsanlara namaz kılmasını ve Kur’an okumasını öğretmiştir. Çocuklar oynadıkları oyuna kısa bir ara verdikten sonra: “Teyzeciğim kınalı Salim amca öleli çok oldu,” derler. Takvim yaprakları 1944 yılını gösterirken Ümmü Gülsüm anne 2 yıl önce ölen oğlunun haberini alır. Yıkılır. Bir anda, diz üstü çöker. Bir daha asla yürüyemez.

Sürünerek de olsa bir çuval kitabıyla gider

Niğbolu’nun zengin, güzel, naif ve nazik kızı sokaklarda emekliye emekliye ancak gidebiliyordu. O yine de bu haliyle torunlarını bulur. Gelini, kocasının ölümünden sonra çocukları ile Bursa Alacahırka semtine yerleşmiştir. İlginçtir Yıldırım Beyazıd’in kumandanlarından Niğbolu fatihi Doğan Bey de burada metfundur. Bir müddet gelini ve torunları ile kaldıktan sonra Alacahırkadaki Dulhane’de yaşamaya başlar. Nereye gitse bir çuval kitapları ile giden Ümmü Gülsüm anne, hayatının bu devrinde çok fakirdir. Torunu Cevat Bey, çok küçük yaşlarda hayal meyal hatırladığı babaannesini şöyle anlatırdı: “Babaannemi sokakta emekleyerek ve yanında bir çuval kitapları ile gördüğümde çok ağlar ve üzülürdüm. Utancımdan kaçardım”. Çocukluk hatıraları mutlaka derin izler bırakır geleceğe…

Ümmü Gülsüm anne, sırtında bir çuval kitap ile sadece gezmezdi, nereye gitse şimdikilerin deyimi ile kocakarı ilaçlarıyla şifa dağıtırdı. Nice çocuklara sıhhat bulmaları için yardım ederdi. Yorgun bedeni 1950’li yıllara yaklaşmıştı. Ümmü Gülsüm anne fani dünyadan baki âleme göçtüğünde çok garipti. Kimsesizdi. Alacahırka’daki garipler mezarlığına defnolunmuştu. Kitapları da sessiz ve kimsesizdi. Aslında vefatından sonra tek mirası kitapları ve Niğbolu idi. Her ikisi de kayıptı. Kim bilir belki de kitapları hala bir sahaftadır. Ya da bir kütüphanede. Belki de çoktan bir sobada yanıp kül olmuşlardı. Niğbolu gibi… Garipler mezarlığında bir dikili taşı yoktur Ümmü Gülsüm annenin. Lakin onu her gün dualarından ayırmayan üçüncü kuşak torunları vardır.

Bursa’nın Pınarbaşı-Alacahırka mevkiinde bulunan Dulhane, içinde nice hikâyeleri barındırmaktaydı. 1916’da Osmanlı’nın ilk Dulhane’si olarak hizmete açılmıştı. Uzun bir dönem harabe olarak kalırken 1998 yılında yeniden restore edildi. İlk önce halk eğitim ve sonra da gençlik evi olarak faaliyetini sürdüren bu bina, Cilimboz deresinin kıyısındadır.

Eğer yolunuz Bursa Tophane sırtlarından geçer ve Alacahırka’nın içlerine giderseniz Dulhane, sizi karşılar. O, sadece taştan ve ahşaptan yapılmış bir bina değildir. Ne kadar restore edilmiş olsa da duvarlarına dokunduğunuzda size anlatacağı hikâyeleri vardır.


Haber Merkezi | 02 Mart 2015 | http://insanvehayat.com/uc-neslin-bir-hikayesi/