Gönderen Konu: Vefa Yalnız Lügatlerde mi Kaldı?  (Okunma sayısı 2747 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Fatihan

  • Administrator
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 6992
  • Milimi milimine Ehli sünnet...
Vefa Yalnız Lügatlerde mi Kaldı?
« : 12 Nisan 2012, 13:01:53 »

Vefa duygusu da vicdan gibidir, onun eksikliğinden dolayı bir yanımızın kanadığını, sızladığını hissederiz. Nasıl ki tamamen silip atamadığımız duygularımız, hislerimiz vardır. Vefa duygusu da derinde, ama hep bizimle yaşayan, fakat çoğu zaman karşımızdakilerden beklediğimiz, bencilliğimiz sebebiyle en yakınımızdan bile esirgediğimiz, üzerini zaman perdesiyle örttüğümüz en insan yanımızdır.

Bazı kelimeler vardır ki yüklendikleri anlam ağırlığını, yoğunluğunu, sözlükler dahi yeterince taşıyamaz. O kelimeler insanın iç dünyasındaki derin vadilerde yankılandıkça farklı anlamlara, farklı şekil ve renklere bürünürler. Bazen bir kelimenin çağrışımıyla sayfalar dolusu açıklamada bulunsak da yine meramımızı ifade edebilmiş olamayız.

Bu tür kelimeler, bazı duygular gibidir, sadece hissedilir ve yaşanılır. Bundan dolayıdır ki, söz ustaları bir dalgıç gibi kelimeler denizinde en etkili, en parlak, konuyu en çarpıcı şekilde ifadece edecek, duygu ve düşünce yoğunluğunu içinde barındıracak kelimeler ardında söz deryasının derinlerine dalmışlardır. Dolayısıyla söyledikleri sözler de gök kubbede birer yıldız gibi parlar olmuştur. Zira onlar sözü bir inci gibi değerli bilmişlerdir.

Dilimizde geniş anlamlar ihtiva eden birçok kelime vardır. Bu kelimelerden biri de ‘vefa’ kelimesidir. Her ne kadar sözlüklerde “sözünde durma, sevgisinde sebatlı olma, dostluk bağlılığı” olarak tanımlansa da, bu anlamlar terazinin diğer kefesinde duran ‘vefa’ kelimesini kıpırdatmaya dahi yetmezler.

İnsanî bir değer

Bir rivayete göre, şair Yahya Kemal’in şiirlerini tercüme eden bir Batılı, ‘vefa’ kelimesinin kendi dillerinde karşılığını bulamaz. Yerine hangi kelimeyi yazması gerektiğini sorunca, Yahya Kemal’in, “Vefa kelimesini olduğu gibi yaz.” cevabını verdiği söylenir.

Vefa, her şeyden önce insana has bir özellik; insanda bulunması gereken üstün bir haslettir. İnsanlığı sadece görünüşten ibaret olanlar için ise diğer güzel özellikler gibi vefanın da dünyalarında bir karşılığı aranmaz. Vefa, yücelten ahlâkî bir değer olduğu için her insanda, her ruhta bulunmayabilir. Bazı milletlerin hayatlarında, dolayısıyla dillerinde de bir karşılığı olmadığı gibi... Hiç tereddütsüz söylenebilir ki insan, vefalı olabildiği ölçüde ‘insan’ olmuş olur.

Ahde vefa

İlk ahit, ilk sözleşme âlem-i ervahta Yaratan’a karşı, ten giymemiş her canın verdiği ilk sözdür. Ahde vefa, Allah’a karşı, ezelde verilen söze sadakatle bağlı kalarak, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine karşılık, “Evet, sen bizim Rabbimizsin!” diye cevap verdiğimizi unutmamak ve verilen sözden dönmemek demektir. Öncelikle Allah’a karşı ve sonra etrafımızdaki insanlara karşı verilen her söz, onu yerine getirme konusunda bizleri sorumlu ve borçlu kılmaktadır. Bundan dolayıdır ki vefa, ruhun dürüstlük içinde kalmasını, gönlün de sadakatin vermiş olduğu yeğnilikle huzur içinde olmasını temin eder.

İki taraf arasındaki antlaşmaların her zaman bir kâğıt üzerinde veya sözlü şekilde olması gerekmez. İnsanların, çevresindeki en yakın olandan başlayarak, üzerinde hukuku bulunan insanlara ve diğer canlılara karşı da vefakâr olması insaniyetinin gereğidir. Ekinini biçtiğimiz tarlada, meyvesini yediğimiz ağaçta, üzerinde gezindiğimiz toprakta… Kâinatta bize hizmet için elini açıp uzatmış her varlıkta Vâreden’i hatırlamak da aynı şekilde ahdine sadık kalmanın başka bir yoludur.

Anne babamıza, sevdiğimiz, tanıdığımız insanlara karşı, yaşadığımız sürece vefakâr olacağımıza dair bir sözleşmemiz bulunmamaktadır. Fakat insanın başta ana baba, akraba olmak üzere hayat dairesi içinde bulunan herkese karşı bu görevi yerine getirmesi bir insanlık borcudur. Vefasızlık sebebiyle başkaları tarafından kınanmaktan, eleştirilmekten ziyade vicdanımızın bize vereceği rahatsızlık ve gün be gün içimizdeki güneşin bulutlanması sebebiyle, ruhumuzun karanlık bir dünya içinde kalacağından korkmalıyız. Çünkü vefa, diğer bir ayağı vicdan olan, insanı gerçek anlamda insanlığa yürüten bir köprü hükmündedir. Vicdan gibi, vefa duygusunu da yitiren insanlar hayat nehrinin boz bulanık sularında yalnızlığıyla birlikte boğulmaya doğru sürüklenip giderler.

Vefasız dünya mı?

Kimseye yâr olmayışından dolayı dünyaya ‘vefasız’ sıfatı yakıştırılmıştır. Yeryüzünde yaşayan herkes bilir ki, gelenlerden bir tek baki kalan olmamıştır ve bu dünya insan için bir güzergâhtır. Onun için bağlanmaya ve sonsuz emeller beslemeye değmez.

Ancak, dünya üzerinde bir yolcu olduğunu unutarak yaşayanlar, yolun sonu göründüğünde dünyanın vefasız olduğuna dair serzenişte bulunurlar. Bu tür yakınma içindeki insanlar gerçekte haklı olanlar değil; verdikleri ilk söze sadakatten uzaklaşarak asıl vefasız olanlar ve de aldananlardır ancak.

Dünya her gelene bütün cazibesiyle el eder, kendine çağırır, fakat kimseye de el vermez. Çünkü insan sınanmak üzere ve bir imtihana tabi olmak için dünyaya gönderilmiştir. Dünya, geçip gitmişlere olduğu gibi, şimdi yaşayan ve bundan sonra gelecek olanlara da, bitmeyen istekler yönünden vefalı davranmayacaktır.

Bu anlamda bir söz üstadının söylediği önemlidir: “Akıbet cümlemizin menzili hâk olsa gerek/ Kime etmiş bu felek kâm ü merâm üzere vefa.” Yani “Sonunda hepimizin varacağı yer topraktır. Bu dünya vefa gösterip kimin arzusunu yerine getirmiştir ki?”

Yine şairin; “Vefa her kimseden kim istedim, andan cefâ gördüm/ Kimi kim bîvefa dünyada gördüm, bîvefa gördüm.” (Bu dünyada vefa istediğimden cefa gördüm, bu vefasız dünyada kimi gördüysem vefasızdı) söyleyişi, özünde vefa olmayanlardan vefa beklemenin ancak hayal kırıklığı olacağını anlatıyor. Evet; dünyanın vefasızlığını unutup ona bağlanmış olanlar, dünyaya benzemeleri sebebiyle vefasızlaşmışlardır.

Sözde mi kaldı?

İnsanoğlu her devirde insanların vefasızlığından dem vurmuştur. Çünkü vefa karşısındakinden beklenen ve aynı şekilde dünyevîleşme ile birlikte de azalan bir şeydir. İnsanlar arasındaki en kuvvetli bağlardan biri olan vefa, insanı gerçek anlamda insana dönüştürür, hayatı ise doğru maksada yönlendirir. Hayatın bütün zorluklarına, elemlerine, uzaklıklarına karşılık insan hatırlanmayı, ilgiyi ve sevgiyi bekler. Devran her ne kadar bu bağları zayıflatsa da, insana yakışan her durumda, her şartta vefakâr olduğunu göstermektir.

Vefa, günümüz insanında azalan, gün geçtikçe kaybolmaya doğru giden bir haslet artık. Onun için evlilik öncesi sadakat adına verilen sözler kısa bir süre sonra unutuluyor. Bir zamanlar bizi besleyen, büyüten, canından bir parça sayan anne ve babaların gözleri, bayramlarda bile gelip hatırını sormayan vefasızlar için sözde ‘huzur’ evlerinin pencerelerinden yollara bakmaktan yorgun düşüyor.

Nice anne ve babalar evlatlarına verdikleri söze yüz çevirerek, sokakların tehlikeli karanlıklarında öz evlatlarının tükenişine göz yumarak rahat bir uykuya dalabiliyor. Birlikte yaşanan zamanlardaki en kavi dostluklar zaman içinde hatırlanmaz hale geliyor. Ulaşımın ve iletişimin zirvede olduğu bu çağda yakınlaşmalar, kavuşmalar ve kucaklaşmaların daha fazla olması gerekirken, insanlar en sevdiklerine bir selam bile göndermeyi kendilerine yük sayıyor.

Hızla dönen dünyanın içinde başı dönen insanlarız. Birçok hasleti olduğu gibi, vefayı da hayatımızdan siliyor gibiyiz. Vefa sadece lügatlerde mi yalnız; yoksa bizim de zaman zaman hatırladığımız, fakat sadık kalamadığımız için ruhumuzun en kuytusunda unutuluşa terk ettiğimiz bir kavram mı?

İnsanın her çağda hüsranda olduğu bir gerçek. Günümüzde ise maneviyatsızlık alevinin her iki dünyamızı da tehdit ettiği aşikâr. Ömer Nasuhi Bilmen hazretleri bunca sözü bir cümlede özetleyerek: “Zamane dostlarından vefa ummak, şûrezârdan (çorak, verimsiz topraktan) mahsulât beklemeye benzer.” diye buyurmuşlar.

Vefa sızlar mı?

Millet ve fert olarak varlığımızı devam ettirebilmemizin yegâne yolu, bizi biz yapan manevî ve maddî değerlere sahip çıkmaktan geçer. Başta Yaradan’a olmak üzere, dünya ve ukba saadetini temin için insanlığa hizmet etmiş önemli şahsiyetlere, aile fertlerimize, dostlarımıza karşı vefakâr olabilseydik keşke. Unutmak ve unutturmak yerine, hatırlanması, yaşatılması gereken ulu kişilerin adını ve hayatını öğretebilseydik çocuklarımıza… Onların yaşadıkları onca çilelere, horlanmalara, hatta canlarını hiçe sayışlarına karşılık, bizler sadece şükranla ve minnetle yad edenler olabilseydik onları.

Vefa duygusu da vicdan gibidir. Eksikliğinden dolayı bir yanımızın kanadığını, sızladığını hissederiz. Nasıl ki tamamen silip atamadığımız duygularımız, hislerimiz vardır, vefa duygusu da derinde, ama hep bizimle yaşayan, fakat çoğu zaman karşımızdakilerden beklediğimiz, bencilliğimiz sebebiyle en yakınımızdan bile esirgediğimiz, üzerini zaman perdesiyle örttüğümüz en insan yanımızdır.

Keşke, bütün unutulmuşluklara, bütün uzaklıklara, zaman ve zamaneye karşı; karşılık görmesek de, hiçbir beklenti içinde olmadan, Fuzûli gibi bizler de; “Yâr kılmazsa mana cevr ü cefâdan gayrı/ Men ana eylemezem mihr ü vefadan gayrı” (Sevgili bana sürekli eziyet etse de, ben ona yine vefa gösteririm) diyebilseydik.

Hasan AKÇAY


zaman_1453

  • Ziyaretçi
Ynt: Vefa Yalnız Lügatlerde mi Kaldı?
« Yanıtla #1 : 12 Nisan 2012, 16:11:52 »

   Vefayı, semt adı sanan vefasızlar   

   Günlük hayatın telâşına kurban edilen bir duygu ve davranış biçimidir vefa. Komşu, akraba, arkadaş, dost ilişkilerinde, tanıyalım tanımayalım bir başkasına yapılan iyiliğin, yardımın unutulmaması, gönüllere kazınmasıdır vefa… Vefa karşılıksız sevmektir. Vefa dostuna yaptığı iyiliği az görüp, onun yaptığı iyiliği çok görmeyi bilmektir.
Vefa insan “seçmek”tir. Çünkü her insan yoldaş olmaz. Bu sebeple insan, yoldaşını iyi ve iyilerden seçmesi gerekir. Boşuna dememişler “Herkesle yoldaşlık yapılmaz” diye… Meselâ ihtiyaç içinde olunduğu zamanlarda uzaklaşan, bolluk zamanlarında ise yaklaşan kişilerden dost olmaz. Günümüzde birçok insanın başarısız olduğu bir sınav türü olarak da, bir makama yükseldiği vakit, arkadaşlarına üstünlük taslayan kimselerden de dost olmaz. İnsanın anasına, babasına; sevgiye, sevgiliye, eşe, dosta, dostluğa, arkadaşa, arkadaşlığa ve bütün bunlara ilâve olarak ideallerine sadık kalmasıdır vefa…

Vefa ideal ve umutlarının gerçekleşmesi için her türlü güçlüğe göğüs germek; onu siperleyen olayları sineye çekerek asalet gösterilmesi gereken bir husustur ki, bu özellik Türk milletinin karakterinde fazlasıyla varken, maalesef kültürel yozlaşma, bu duyguyu da dumura uğrattı. Boşuna dememişler “Vefalı, çıkarır dostluğun tadını / Vefasızlar, alır dostunun âhını” diye…

Sözlüklerde vefa, “sözünde durma, sevgide ve dostlukta sebat etme” şeklinde tanımlanmaktadır. Ayrıca vefa huzur, barış, güven ve hürriyet ortamı içerisinde yaşamamızı sağlayan vatana, vatan topraklarına, vatanın emniyetine, Türk milletinin tarihine karşı hissedilen bir duygudur. Bu arada toprağı “vatanlaştıran” milletin idealleri uğruna hayatlarını feda eden “şehitler”e vefa borcu da unutulmamalıdır.

İyiliğini, yardımını gördüğümüz insanlara, hatta varlıklara karşı hissedilen sevginin, minnet duygusunun kalpte devamlılığının sağlanmasıdır vefa. Devran dönüp de iyiliğini, vefasını gördüklerimiz ilgiye muhtaç olduklarında, onlara karşı yapılacak vazifenin de adı vefadır. Bu sebeple, “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” Başka bir ifade ile vefa, sözlü ve duygusal olarak yapılan “yazısız bir sözleşme” özelliği taşır. Bu sözleşmenin gereklerinin yerine getirilmesidir vefa.

Tarihin her döneminde insan ilişkilerinde ahitleşme ve akitlere uyma büyük önem taşımıştır. Aralarında anlaşma yapan tarafların akitlerine sadık kalmaları ve gereklerini yerine getirmeleri Allah’ın emri ve Hz. Peygamber’in sünnetidir. İnsan ilişkilerinde, “güven ortamı”na zarar verecek, kişilerin birbirine karşı güvenlerini sarsacak davranışlardan kaçınmaları önemli bir yer tutar. İnsanlar arası ilişkilerin ileri bir basamağında bulunan “mümin” için bir âyette, “Onlar, ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır” denmektedir.

Vefa, düşüncede ve duyguda aynı idealleri paylaşan insanların birbirleriyle daha sıkı bir ilişkiye girmelerini ve kenetlenmelerini sağlar. İhanet, kin, nefret, yalan ve kıskançlık gibi duygular ise vefayı yok eder. Vefa, gönül merkezli bir oluşumdur. Bu yüzden “mânevî bir dünya”sı olmayanlara vefadan bahsetmek mümkün değildir. Çünkü şairin dediği gibi “Âyînesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” Vefa, her bir insanın hem özel hem de genel yaşamında, çok uzun zaman diliminde kazandığı / kazanacağı bir haslettir.

Vefa duygusunun yok edilmesi, iyiliğin, güzelliğin, aile ilişkilerinin ortadan kaldırılması demektir. Böyle bir durumda ne ailede ne de toplumda istikrar ve güvenden söz edilebilir. Vefa duygusunun yok edildiği bir ortamda, insanların birbirlerine karşı güven duyması, hoşgörü ile bakması mümkün değildir.

Günümüzde, vefanın yerine vefasızlık gelip oturdu. Dünün vefa anlayışı, günümüzde nankörlükle eş değer bir görünüm kazandı. Bu yüzden olsa gerek ki vefa, bir geçmiş zaman düşüncesi ve duygusu ya da bir semt adı olarak algılanmaktadır. Oysa vefasızlık münafıklık alâmetidir. İtiraf etmeliyiz ki, günümüz insanı vefasızlık hastalığına yakalanmıştır. Bu hastalığın bir ahtapot gibi her tarafı kuşattığını görmek için çevreyi gözlemek yeterlidir. Bunun bir uzantısı olarak, çevrenizde kiminle konuşursanız konuşunuz, herkesin vefasızlıktan şikâyet ettiğini görürsünüz.

Okumuşu okumamışı, kadını erkeği, öğrencisi hocası, âmiri memuru herkes vefasızlıktan şikâyet eder; bu yüzden vefasızlığın had safhaya ulaştığı bir hali yaşarız. Karısı kocasının vefasızlığından, kocası karısının; âmir memurunun, memur âmirinin vefasızlığından şikâyetçidir. Bu hal müzminleşme kertesine yükselmiş ve Türk insanını fena halde kuşatmış durumdadır.

Hayatımızın her alanında olduğu gibi özellikle de siyasetçilerde bu durum kendini daha da belli etmektedir. Birtakım çıkar hesapları yüzünden inanmadığı ilkelere inanmış gibi görünen; bugün baş tacı yaptığını, yarın başkalarına diyet borcu yüzünden al aşağı edebilen zihniyete sahip olanlar; yetim hakkını acımadan, utanmadan, sıkılmadan başkalarına peşkeş çekenler sadece kendilerine kıymamakta, ülkenin geleceğini de dinamitlemektedirler. Ancak bilinmelidir ki, üzerine aldığı insanî sorumluluğu, daha birkaç adım öteye götürmeden vefasızlık edip bir kenara çekilenler, vefa borcunu unutanlar, er ya da geç zillete dûçar olurlar. Çünkü bu dünya, etme bulma dünyasıdır. Herkes yaptığının karşılığını görür / görecektir.

Vefayı, sevgiyi, hoşgörüyü, sadakati, iyiliği unutmadan; fakat nankörlüğe de pirim vermeden, erdemli bir birey ve toplum olma özelliğini kaybetmeden geleceğin dünyasını kucaklayan, onurluluğu baş tacı eden bireyler olma isteği, herkesin ortak hedefi ve beklentisi olmalıdır diye düşünüyorum.

İnsan olma özelliklerine sahip her insanın gönlüne kazınan vefa, sevginin destanlaşması ya da destanlaştırılmasıdır.

Dr.İhsan Alperen