Gönderen Konu: Yılları parmaklarınla sayma  (Okunma sayısı 2195 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı İsra

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 7472
Yılları parmaklarınla sayma
« : 02 Ocak 2011, 22:16:00 »

Yılları parmaklarınla sayma. Nasıl geçtiğini anlayamazsın hayatın. Beş, on, on beş, yirmi yıl… Kolay sayılır parmaklarla. Saymaya kalkma, aldanırsın. Hele bir yaşa da gör.

Saniyeler içinde yıllar gizlidir. Parmaklarınla saydığın yılların bırak ayını, haftasını, bırak gününü. Geç saatini, dakikasını… Saniyelerin içinde bile aylar gizlidir.


Yaşadığını az bulursun parmaklarınla sayarsan yılları. Parmaklarınla saymaya kalkma. Yaşadığın yıllara da, gelecek yıllara da haksızlık edersin. Yaratanın zaman denilen nimetini küçümsersin.

 “Geçmiş böyleyse, geleceğin bundan ne farkı olacak?” dersin. Kolaycılığa kaçamazsın. Hakkın yok buna… Hayat yaşayanın değil; yaşatanındır.

Yaşayan, sırrını anlamalıdır, nabzını tutmalıdır saniyelerin, dakikaların. Kolay mı? Ne kolay ki hayatta? Doğru olan, denemendir, vazgeçmemendir.
Yıl var, yel gibi geçer; saniye var, uzar da uzar, bir ömür olur.

Depremde bir binanın kirişinin altında kalan insana sor o geçmek bilmeyen anları, o saniyeleri, o dakikaları. Doğum anını bekleyen anneye sor o anı, o saniyeleri, o dakikaları. Askerden evlâdının dönüşünü bekleyen anneye, babaya sor yılların, saniyelerin, saatlerin ne olduğunu. Hasretle, iştiyakla, bir yandan ölüm korkusuyla, “Ya varamazsam?” diye yıllardır tutuşan bir yürekle Kâbe’ye doğru yürüyen ayaklara, daha doğrusu Allah’a doğru yürüyen o yüce ruhlara sor…

Zamanı, anı, dakikayı, saniyeyi, yılları parmakla sayma... Sığdıramazsın ayları. Tutamazsın elinde suları. Göremezsin parmakların üstünde akıp giden haftaları, günleri, saatleri. Haksızlık edersin yaşadığın onca nimete, seçilip sana gönderilen o sayısız nimete.

Bir çırpıda söylenecek bir rakam değildir hayat. Kimine uzun, kimine kısa, ama herkese yeterince ve nasibincedir hayat.
Hayat kısadır. Hayat uzundur. İkisi de doğrudur. Yaşadıklarını hissedene bağlıdır. An vardır; içinde yıllar gizlidir.
Hayatı dümdüz bir yaşamak olarak gören ve öylesine algılayan, yaşadığı iniş – çıkışların, içten ve dıştan hayatına vuran o derin yansımaların kendisine hiçbir katkısı, hiçbir faydası yokmuş gibi davranamaz insan. Yaşadığı yılları rakamlarla algılayamaz insan.

Nefsin işi, parmaklarla hayatı saymaktır, muhasebesini yapmak değil.
Nefis, bir kaçaktır. Görev kaçağıdır. Huzur kaçağıdır.
Ya tutup vurursun nefsinin sırtını yere,
Ya da sürüklenip gidersin ardından boş yere…

Rakamlar, yaşanan hayatın karşılığı olamaz. Hayat, rakamlara sığmaz. Derindir, dahası, keyfiyetlidir hayat. Onun için kıymetlidir hayat. Olsa olsa, hayatın dış kalıbıdır sadece rakamların içindeki.

Bir bardağın içindeki bir suyun duruşu gibidir. Sessizdir, sakindir. Oysa kaç milyon, kaç milyar, kaç trilyon damla vardır, zerre vardır o suyun içinde.
Ne bardak senin, ne de içindeki su.

Dikkat et, hayatına kurulmuş binlerce pusu…

Boş evle kim uğraşır? Hırsız boş eve girmez. Şeytanın işi hayatla, hayatın içini boşaltmakla.
Kaç milyon, kaç milyar zerre vardır o suyun içinde, bir düşün… Öyle değil mi?

Kaç kâinat vardır hayatın içinde… Açılıp kapanan bir parantez değildir hayat. Hayatın içinde bir değil, bin hayat vardır.

Hayat, bir bardakta duran durgun su değildir.
Binlerce duygusu ile insan, koca bir denizdir.

Hayatımızın içinde bir değil, bin hayat vardır. Her lâtifenin ayrı bir hayatı vardır. Kalbin de hayatı vardır, aklın da, hayalin de, gönlün de, gözün de, kulağın da, elin de, ayağın da hayatı vardır.

Bir hatırlamaya çalışalım hele gözle gördüklerimizi, akılla anladıklarımızı, kalple hissettiklerimizi, damağımızla tattıklarımızı ve topyekûn bir ruh kuşatması altında hissettiğimiz bu zengin sofraları bir düşünelim hele…

O zaman anlarız hayatın asla rakamlara sığmadığını. Geçmişin parmaklarla hesaplanmasının yanlış olduğunu… Haksızlık olduğunu hayatı verene, hayatı yaratana karşı…

Ha, bir de içiniz hüzünle dolar bazen. İnsanız. Olmaz, olmaz… Başa gelmedik iş olmaz.
Pişmanlık kaplar belki bir yanınızı. Yaşadıklarınızın içindeki nice istenmeyen haller karşınıza geçip geçip dururlar. Ama ne yazık ki, yaşanmıştır artık… Hayattaysanız ve yaşıyorsanız, bir çaresi vardır bu yaranın: Yaratanın affına sığınmak, en soylu davranışıdır insanın.

Allah kuluna parmakla sayılmayacak kadar kıymetli bir hayat verir. Parmak ısırılacak kadar harika bir hayat verir. Hayatı verdiğine, yaratan her şeyi verir. Ve bu fani hayatla ebedî bir hayat kazanılır.

Hayatın her anında binlerce hayat gizlidir. Milyonlarca şükür gizlidir Rabbine…

Haritada bir yer görse, santimle ölçmeye kalkar insan. Oysa aradaki mesafeyi kat etmek için günler gerektiğini unutur.
Unutur kişi. Unutmak nefsin, unutturmak şeytanın işi…

Hayatı parmaklarınla saymaya kalkma. Yaşadıklarına, yaşadıklarını yaratana karşı haksızlık ve saygısızlık edersin.
 
“Söyle bakalım, senden geriye ne kaldı?” denirse bir gün, ne dersiniz?

İnsan, hayata bir yeni gün daha eklemek şansına sahip değildir. Hayat ne kadarsa, o kadardır. Ama yaşadığı bir güne bir hayat katabilir. Hele bu hayat imanla, inançla dolu ise… Hayatın hayatı budur işte… Elindeki bu zenginliği herkesle paylaşabilirsin işte. Bu nimet, vermekle azalmaz, vermekle çoğalır.

Bu dünyada geçireceğimiz süre, çok kısa. Durup güneşe bakmaya, bulutları selâmlamaya, çiçekleri koklamaya da zaman ayırmalı.

Kalbimizin ve bütün kalplerin aradığı budur. Ve o çok uzaklarda değil, yanı başımızdadır. Adı, huzurdur… Hâlâ yüreğimizde bir yerde durur. Kırıntısı bile iş görür onun. İlahî bir armağandır. Bir nur huzmesidir bu. Huzurdur. Kibrit başı kadar bir aydınlık, odalar dolusu karanlığı nasıl yutarsa, öyledir huzur. İnancın bir şûlesinin hayatımıza kattığı nurdur bu, huzurdur bu…

İnsanlar hayatın dışında, çok uzaklarda zannederler bunları. Oysa ağaçların yeşermesini, çiçeklerin açmasını izlemek, severek yaptığımız işlerden sonraki yorgunluk, ardından havayı solumak, sevdiğimiz bir kitabın sayfalarını açıp okumak ve sonra niçin bu dünyada olduğumuzu düşünmek ve Allah’ı sevmek, ümit içinde duâ etmek… İşte bizi mutlu edecek olan şeyler…

Yoksulu zengin yapacak, bir küçük camdan bakıp “Her şey benim içinmiş de, niye haberim yokmuş?” diye söylenecek anlarımız olmalı. Günlerimiz dolu dolu yaşanmalı.

Allah’ı arayana, O'nu isteyene O hep yakındır. Dört duvarın arasında da olsa, odasından dışarı çıkamasa da, hatta yatağından kımıldayamasa da, Allah kendini arayanla ve sevenle beraberdir.

Bırak yılları parmaklarınla saymayı.

Hücre hücre rahatlamak istiyorsak, kendimizi yeniden keşfetmemiz gerekiyor. Şu an, içinde yaşadığın şu saat belki de en bereketli, en verimli, en meyvedar bir vakittir.

Günlerin günleri kovalamasını, takvimden yaprakların bir bir düşmesini geç… Geçmeyen ana geç. An içinde an var. Zaman içinde zaman var. Sen onu bul ey insan.

“Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya âşıktır. Ve madem bu fâni ömrü bâki ömre tebdil eden bir çare var ve mânen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve tevfik-i hareket edecek.

İşte o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. Lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.” (L.. 23)

Size tatlı ve huzurlu hayatlar, rüyalarınızda yaşayamayacağınız kadar mutlu uyanışlar diliyorum.

Şimdi kalkıp bir camdan bakacağım. Küçük bir saksı içindeki küçücük bir ağacı seyredeceğim. Minik yapraklarının büyüyüşünü… Sonra bulutların selâmını alacağım...

Ve rüzgârla beraber salât-u selâmlar göndereceğim kutlu beldeye, Cennet-i Bâkî’ye ve Kubbe-i Hadrâ’ya, Fahr-i Kâinata, Resulullah’a...

“Ey bad-ı sabâ yolun uğrarsa semt-i Haremeyn’e Tazimimi arz eyle Rasul’üs-Sakaleyn’e…”

Sayısız nimetleri için Rabbime hamd edip, yaşadığım günlerin aleyhimde değil, lehimde şahitliğini dileyeceğim.
Bir güzel niyet ve düşünce, zamanı teslim alır.Zamanı teslim alamayan, zamana teslim olur.

Günler o anda başlar ve güller o anda açar, o günde yaşar. Günü fethedemeyen, gülü de fethedemez. Elindeki fani bir anı fethedemeyen, ebedî bir anı da fethedemez.

İstanbul’un fethinden sonra yeni bir fetih bekleyenlere sayısız fetihlerin varlığından bir haberdir bu. Kendi gülünü fethedemeyen, kendi gününü de fethedemez. Gül, günden habercidir; gün de gülden habercidir.

Güller gibi güzel günleriniz olsun dileriz…

İmam Zeynel Abidin Hazretleri’nin duâsı olsun duâmız:

“Bana merhamet etmeni, hayatta bıraktığın sürece Sana karşı gelmekten beni muhafaza etmeni, yaşattığın sürece bana faydalı olacak her şeye beni muvaffak etmeni, yüce kitabınla kalbimi ferahlatmanı, onu okumakla günahlarımı düşürmeni, dinim ve bedenim konusunda bana selâmet lütfetmeni, bana dostluk ve ünsiyet edenleri benden ürkütmemeni, geçen ömrümde ihsanda bulunduğun gibi kalan ömrümde de üzerimdeki ihsanını tamamlamanı diliyorum. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi!”

Selim Gündüzalp

mazhar

  • Ziyaretçi
Öncelikli meselemiz
« Yanıtla #1 : 04 Mayıs 2014, 07:55:11 »

Öncelikli meselemiz


İyilik, hayata mânâ kazandırır. İyilik öyle bir dildir ki hem dilsizler konuşabilir onunla hem de sağırlar işitir onu... Hayat bir iyilik yarışıdır ve sevmektir. Sevmek ise boş sözle olmaz. Sevmek ilgilenmektir. Sevmek bedel ödemektir. Zaman ayırmaktır. Paylaşmaktır

Okuma ve öğrenme gayretlerimizin ana konusu Kur’an’ımızdır. Onu öğrenmek ve öğretmenin üstünde bir gayemiz olamaz. Bütün eğitimimiz ona hizmete yönelik olmalıdır. Kur’an-ı Kerim’den sonra onu açıklar durumda olan hadis ilmi gelmelidir. Bu ikisinin varlığı için gerekli olan Arapça ise bir alet ilmi olarak elzemdir. Fıkıh ve benzeri ilimler de kapasite ve imkânlara göre yerini almalıdır. Âlim ve talebesi ibadet mahrumu olmamalıdırlar. İnsanlara öğretecekleri dini kendileri tatbik etmelidirler ki İsrailoğullarının ulemasına benzemekten korunmuş olsunlar.

Eğitimimizde, selefimizin hayatını öğrenmek önemli bir yer tutar. Bir yandan önceki iyilerin mücadeleleri, örnek hayatları öğrenilmeli bir yandan da yaşarken iyilerin arasında yaşamaya gayret edilmelidir. Günümüzde irşad ehline duyulan ihtiyaç had safhadadır. Değişen ve gelişen teknoloji, internet, sosyal paylaşım siteleri, vs. toplum bünyesinde büyük bir ahlaki çöküntü ve telafisi çok zor tahribata sebebiyet vermiştir. Her gün yıkılan aileler, uyuşturucu ve internet ağına düşen gençler, mukaddesi verilmediği, uğruna öleceği değerleri bilmediği için na hak yere ölen öldürülenlerin vaziyeti vakayı âdiye haline gelmiştir. Her geçen gün bu vahim tablo seyredilmekte ancak alıştırıldığı için büyük bir infial de olmamaktadır.

Dinimizin bizden dünyadan el etek çekmeyi beklemediğini bilakis dünya nimetlerinin de mü’min kullar için sunulmuş bir lütuf olduğunu biliriz. Her nimetin aynı zamanda bir imtihan olduğunu da biliriz. Hiçbir nimet, hesapsız ve sınırsız sunulmuş değildir. Bu bilinçle kullanılmaları hâlinde nimetler nimet olarak kalır. Bu şuur olmadan sunulan nimetler nimetlikten çok sıkıntıdır. Ölümlü dünyanın ölümlü misafiri olduğumuzu unutmayacağız.

Nefsine mâni olabileceği, keyfinin bozulmasına karşı hazırlıklı olacağı bir ortamı gençler muhakkak görmelidirler. Telefonsuz, bilgisayarsız, internetsiz de yaşanabileceğini, her istediğinin hemen olmasının her zaman mümkün olmayacağını bilmelidirler. Biz de ticaretin bile evden çıkmadan bir tuşla yapılabilir hâle gelmesinden kendimize ipuçları çıkarmalıyız.

İyilik, hayata mânâ kazandırır. İyilik öyle bir dildir ki hem dilsizler konuşabilir onunla hem de sağırlar işitir onu... Hayat bir iyilik yarışıdır ve sevmektir. Sevmek ise boş sözle olmaz. Sevmek ilgilenmektir. Sevmek bedel ödemektir. Zaman ayırmaktır. Paylaşmaktır.

Peygamber Efendimiz üzerinden inceleme yaptığımızda şunu görürüz: Tatlı ve güzel şeylerden hoşlanıyordu ama devamlı onlarla iç içe değildi. Sınırsız bir şekilde de onlara dalmıyordu. Peygamber Efendimizin hayat tarzı zevklere dalmama, aşırıya kaçmama üzerine kurulu idi. Nesil yetiştirirken oluşturduğumuz eğitimin Sünnete tâbilik seviyesini yakalamasının en önemli mânilerinden biri, çocukların aile büyüklerinden, daha lüks ve daha masraflı bir hayat yaşamaya alıştırılmalarıdır. İleriki dönemlerde kendilerinden büyük fedakârlıklar beklenecek bu gençlerin, hiçbir fedakârlık yapmadan, kanaatkârlık eğitimi görmeden tam aksine lüks düşkünü olarak yetişmeleri hâlinde kendilerini lüksün olmadığı hayata alıştırmaları zor olmayacak mı? Küçükken yapamadıklarını büyükken nasıl yapacaklar? Evet, lüks ve zevke uygun yaşamak bu asrın getirdiği bir imtihan çeşididir. O kadar ki fakirlik standardı yokluğu değil, lüksü bulamamayı temsil eder duruma gelmiştir. Konforun, rehavetin sonucunda gelen ‘dünyevîleşme hastalığı’ bulaşıcı bir hastalık gibi yayılmış, önü alınamaz hale gelmiştir. Yeni evlenecek gençler seyrettikleri dizilerdeki eşyaları arayıp sormakta, ihtiyaçlarına göre değil, tesirinde kaldıkları reklam, çevre, film, vs. ile karar vermektedirler. ‘Sade Hayat’ gündemden düşmüş, onun yerini ‘kredili hayat’  yani faizli hayat almıştır. ‘Karzı hasen’ (güzel borç) sünneti mutlaka ihya edilmeli, gerek ferdi, gerekse organizeli bir şekilde müesseseleşmelidir. Bir-iki bin lira için insanlar kredi adı altında faize bulaşmamalıdır. ‘Bir din kardeşinin sıkıntısını giderenin de Allah sıkıntısını giderir.’ İnancı, bir ilke halini almalı mü’minler ‘güven bunalımı’ndan kurtarılmalı, ‘Muhammedül Emîn’ örnekliği (üsve-i hasene) yaşanmalı, yaşatılmalı. Bu sayede toplumun nabzı tutulmalı. Ailelerimizde ‘infak günleri’ tayin edilmeli. Aile fertlerinin kendileri dışındakileri de kendileri gibi düşünebilecekleri fırsatlar üretilmeli.  ‘İsraf’ üzerinde çok durup mütevazı yaşamaya, hayır insanı olmaya, aileyi yaşamaya, yaşatmaya ‘yuvalar kurma seferberliği’ başlatmaya âcilen öncelik verilip, yol köprü, baraj, vs. ye tercih etmeli.

Komşu/akraba/hasta/yaşlı/kimsesiz/muhtaç, vs. günleri (altın günleri değil) tertip edilerek ‘İslam Toplumu’nun teşekkülüne katkı sağlanmalıdır. Geçmişteki sosyal hizmetli vakıflar yenilerek, yaşatılmalı, sivil toplum teşkilatlarıyla (her şeyi devletten beklemeden) ibadet niyetiyle gerçekleştirilmeli. Sünnet üzere yaşanan hayat tarzı bize boşluk bırakmadan doldurulmalı. Mimarimizden, oturduğumuz evlere, insan kalitemizden, nezahet ve nezaketimize varıncaya kadar…

Sabır, şükür, kanaat, rıza, bereket, vefa, fedakârlık, sevgi, saygı ile başlayan imanımızın bir cüzü olarak değerlendirilecek ‘salih amel’e dönüşecek, iman-amel-ihlas mührüyle amel defterimizi dolduracak hayatımız imanımızın da şahidi olacak inşaAllah…

Önce insan ve onun dünya/ahiret huzurunun temini en öncelikli meselemizdir. Vermekle emrolunan bir Peygamber

Bir gün bir kimse Peygamber Efendimiz’e gelerek bir şeyler istedi. Allah Rasûlü (sav):

“-Yanımda sana verebileceğim bir şey yok, git benim nâmıma satın al (borca gir), mal geldiğinde öderim” dedi. Efendimiz’in sıkıntıya girmesine gönlü râzı olmayan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

“-Yâ RasûlAllah! Yanında varsa verirsin, yoksa Allah Sen’i gücünün yetmeyeceği şeyle mükellef kılmamıştır” dedi.

Allah Rasûlü (sav)’in Hazret-i Ömer’in bu sözünden hoşnut olmadıkları, mübârek yüzlerinden belli oldu. Bunun üzerine Ensâr’dan bir zât:

“-Anam babam sana fedâ olsun yâ RasûlAllah! Ver! Arş’ın Sâhibi azaltır diye korkma!” dedi.

Rasûlullâh’ın arzusunu te’yîd ve takviye eden bu sahâbînin sözleri, Efendimiz’in çok hoşuna gitti, tebessüm etti ve:

“-Ben de bununla emrolundum” buyurdu.
Habervaktim.com.Yaşar Değirmenci