EĞİTİM, AİLE, KÜLTÜR-SANAT, SAĞLIK > EVLİLİK VE AİLE

Elfâz-ı Küfr: Îman ve Nikâha Zarar Veren Sözler

<< < (2/2)

Mücteba:
Elfâz-ı Küfür

Küfrü gerektiren sözleri bilmemek yani cahillik özür olmaz. Bir kâfir, bir defa kelime-i tevhid söylemekle mü’min olduğu gibi, bir mü’min de -Allah korusun-, küfrü mucip bir söz söylemekle kâfir olur.
Bir Müslüman, ulemânın ittifakla (âlimlerin sözbirliğiyle) küfre sebep olacağını bildirdikleri bir sözün veya işin küfre sebep olduğunu bilerek, istekle veya başkalarını güldürmek için söyler, yaparsa; manasını düşünmese de, imanı gider. Buna küfr-i inâdî denir.

Eğer cahillikle, yani bunun küfre sebep olduğunu bilmeyip, kendi iradesiyle isteyerek söyler veya bu nevi bir işi yaparsa, yine küfür olur. Buna küfr-i cehlî denir. Her Müslümanın, bilmesi gereken şeyleri öğrenmesi farzdır. Cahilliği özür değildir.

Küfre sebep olan sözü, ancak yanılarak, te’villi (yoruma açık) olarak veya tehdit edilerek söylerse, kâfir olmaz. Buna ‘hata’ denir. [Bkz. Hâdimî, el-Berîkatü’l-Mahmûdiyye fî Şerhi Tarîkati’l-Muhammediyye;Abdülgani Nablûsî, Hadîka (İmam Birgivi’nin Tarîkat-i Muhammediyye’sine şerh);  İbrahim b. Muhammed el-Halebî, Mecmau’l Enhur (Mülteka'l-Ebhur'un Şerhi) Damad,]
Bunun delili, “yanılarak hata ettiklerinizde üzerinize bir günah yoktur. Fakat kalplerinizin kastettiğinde(günah-vebal) vardır. Allah, çok bağışlayıcı ve çok rahmet / merhamet edicidir.” [Ahzab suresi, 5]

Çorak ya da çöl bir arazide üzerindeki erzakıyla birlikte binitini kaybeden adamın durumunu anlatan hadis-i şerif de buna delildir. Adam binitini bulunca fartı sürurdan / aşırı sevinçten dolayı, yanlışlıkla “Allah’ım, sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim” demişti.  [Buharî, Sahih, Deavât, 4; Müslim, Sahih, Hadis no: 2744; Tirmizî, Sünen, Kıyâmet, 50, Hadis no: 2499-2500] Buna binaen bazı âlimler, aşırı sevinçten dolayı hata etme engeline aşırı kızgınlıktan dolayı hata etme engelini de ilave etmişlerdir. Çünkü o durumda da kişi, ne söylediğinin farkında olmayabilir.
Binaenlayeh Müslümana hüsn-i zan etmek gerekir. Belki yanılarak söylemiştir, belki te’vili olan bir sözdür, belki de tevbe etmiştir, diye daima hüsn-i zan etmelidir. O tevbe etmemişse de, biz hüsn-i zan ettiğimizden dolayı günaha girmeyiz.
“Âlimler demişlerdir ki; ‘bir meselede, küfrü gerektiren doksan dokuz yön (te’vil-yorum) olsa, diğer taraftan aynı meselede küfre zıt olan bir sebep bulunsa, bu bir sebebe itibar etmeli ve küfür hükmü vermemelidir’. En doğru olanı bilen ve sözü en muhkem olan Allah Teala’dır”. [İmam-ı Rabbani (k.s.), Fazilet Neşriyat, İstanbul, yyy, el-Mektubat, 3, 38]
Tabii bu husus, bir sözün veya bir işin, yüz türlü te’vili / yorumu-manası olduğu durum içindir. Yoksa, yüz sözden veya yüz işten biri imanı gösterse, 99’u küfrü mucipse, bu kimseye Müslüman denilmez; çünkü bir kimsenin yalnız bir sözü veya bir işi bile, açık olarak küfrü gösterse, yani imanı gösterecek hiçbir manası olmasa, o kimsenin kâfir olduğu anlaşılır. Başka sözlerinin ve işlerinin imanı göstermeleri, imanlı olduğunu bildirmeleri, o kimseyi küfürden kurtarmaz, Müslüman olduğuna hükmedilmez.

Mücteba:
Tekfîr

Tekfir ağır, vebâli de bir o kadar büyük ve tehlikeli bir iştir, son derece kaçınmak gerekir.
Kelime olarak “tekfîr”, küfr mastarından gelir. Bir kişiyi kâfir saymak, kâfir olduğuna karar vermek veya birine kâfir demektir. Tekfir kelimesi ayrıca keffaret vermek, günahları bağışlamak anlamına da gelir. Keffaret ve tekfir kelimeleri insan için kullanılırsa, ‘günahlarının bağışlanması için keffaret yaptı yani sadaka verdi, oruç tuttu, iyilik yaptı’ anlamına gelir. Bu kelimeler Allah Teala için kullanıldığında; ‘günahları örttü, bağışladı, affetti’ manasınadır. “Keffere” fiili ve bunun masdarı olan “tekfîr” kelimesinde, Arapça’da hem bir kişiyi kâfir saymak, hem de keffaret anlamı varsa da, Türkçe’de “tekfîr” kelimesi daha çok bir kimseyi kâfir saymak manasına kullanılır.
İslâm dünyasında tekfir hareketi, Havâric’in ortaya çıkışıyla başlamış, daha sonra oluşan itikadî ve felsefî fırkalar birbirlerini tekfire yönelmişlerdir. Genelde üç yönde tekfir hareketi ortaya çıkmıştır:
1-   Bid’at ehlinin birbirini tekfiri
2-   Bid’at ehlinin Ehl-i Sünnet’i tekfiri
3-   Ehl-i Sünnet ile Selefiyye’nin, Bid’at ehli ile filozofların tekfiri…
Ehl-i Sünnet kelâm âlimleri, son derece ciddi bir hassasiyetle meseleye eğilmişler ve Ehl-i Kıble denilen, Kâbe’ye doğru namaz kılmanın farz olduğunu kabul eden hiçbir kimsenin tekfir edilemeyeceğini belirtmişlerdir. Delilleri de Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.), “Son sözü ‘lâ ilâhe illAllah’ olan kimse Cennet’e girer" [Buharı, Sahih, İman 26, 40] hadisidir. Benzer bir müjdeli hadis de şöyledir: “Kim, ‘Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâ şerîke leh’ derse, Cennet ona vacip olur.” [el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1, 16]
Bu itibarla Ehl-i Sünnet çevrelerinde, ‘Ehl-i Kıble’yi tekfir eden tekfir olunur’ denilmiştir. Çünkü hadis-i şerifte, “Bir adam (din) kardeşine ‘ey kâfir’ derse, bu söz ikisinden birine döner. (Yani kâfir dediği Allah katında gerçekten kâfirse, söz kâfire aittir. Ama kâfir denilen Allah indinde mü’minse, söz kâfir diyene döner ve kendisi kâfir olur.)” [Buhari, Sahih, Edeb, 73; Müslim, Sahih, iman, 111; Tirmizî, Sünen, iman 16]
***
Başlangıçta da belirttiğimiz üzere tekfir, son derece önemli ve ve vebali büyük olan bir iştir. Muayyen bir kişiyi belirtmeden, ‘şöyle-şöyle yapanlar kâfir olur’ demek ve küfür sebeplerini saymak insana bir sorumluluk getirmez. Tabii ki bu sebepleri doğru ve isabetli olarak belirlemek kaydıyla…
Açıktan küfre delalet eden söz ve fiiller ortaya koyan kişiyi kâfir saymakta da bir mahzur olmayabilir. Çünkü biz zâhire göre hüküm veririz. Fakat kendisinin mü’min ve Müslim olduğunu iddia eden ve bunu söyleyen kişiyi, İslâm’ın bazı hükümlerini uygulayan bir kişiyi, kâfir sayma hususunda çok dikkatli olmak gerekir. Bir kimse, inkâr etmemek kaydıyla İslâmiyetin bir veya birden fazla hükmüne aykırı davranıyorsa, o kişi kâfir değil gürankârdır. Haramı helal, helali haram kabul etmemek şartıyla sadece bir davranışının İslâm’a zıt oluşu o kişiyi kâfir saymak için kâfi değildir. İslâm’a aykırı bir davranışın altında inkâr olursa, veya İslâm’ı küçük görmek, İslâm’ın alameti sayılan şeylere hakaret etmek söz konusu ise, ya da o davranış küfür alameti mesela istavroz çıkartmak, haç ve zünnâr takmak gibi ise, bu davranışlar küfür sayılır.
Ayrıca kişi, ‘Allah benim davranışlarıma ne karışır, ben istediğim hareketi yaparım, istediğim şekilde yaşarım’ tavrı ve zihniyetiyle Allah’ın hâkimeyetini/emretme ve itaat ettirme hakkını ve ilahlığını hiçe sayarak bir takım davranışlar sergiliyorsa, bu kişi de kâfirdir. Ağızdan çıkan sözler için de durum aynıdır. Bu sözler İslâm’ın bir hükmünü inkâr, küçük görme manası taşıyor veya küfrü, küfrün bir hükmünü ve alamatini benimseyici, övücü manalar taşıyorsa bu sözün sahibi de kâfir olur.
Hangi sözlerin küfür olup hangilerinin olmayacağı İslâm akâidi-fıkhı ve ahlâkına dair kitaplarda teferruatlı olarak belirtilmiştir.
Söz ve davranışların küfür olup olmamasında aslolan niyet olmakla birlikte, bizler zâhire göre hükmetmek zorundayız. Küfrü gerektiren bir davranış veya sözü ortaya koyan kişinin niyeti küfür olmayabilir. Niyetinin Allah nezdinde geçerli olup olmayışına göre o kişi, Allah katında kâfir de mü’min de olabilir. Gerçek durumu ancak Allah Teâla bilir.
Peki bizim insanları iman yönünden muhâkeme etme/yargılama durumumuz nedir?
Bir kişinin kâfir olup olmayışının ferdî sahada kalmayıp içtimai / toplumsal yönünün de olması, İslâm hukukunda tekfir işlemine çok büyük önem kazandırmaktadır. Çünkü bir kişi kâfir veya İslâm oluşuna göre İslâm toplumunda birbirine taban tabana zıt statülere/hallere-durumlara sahip olmaktadır. Binaenaleyh bir kâfir Müslüman bir toplumda vatandaş olarak yaşıyorsa, bir Müslümandan farklı statüye tâbidir. Farklı sorumlulukları ve ayrıcalıkları vardır. Mesela Müslüman zekât ve öşür verir, kâfir cizye ve harac verir. Müslümanlar kâfir erkeğe kız veremezler, onları Müslüman mezarlığına gömemezler, kâfir ve Müslüman birbirine mirasçı olamaz, ve saire… Bunun yanında gayrimüslim bir vatandaş dini vecibelerini yerine getirmede serbesttir; İslâm’da yasak olup kendi dininde yasak olmayan şeyleri İslâm toplumuna zarar vermemek şartıyla yapabilir. İçki içmek, domuz eti yemek gibi… Müslümanlarla birlikte savaşmak zorunda da değildir.
İslâm hukukunda, İslâm devletinin kâfir olan vatandaşına “zimmî” denir ve bunların hak ve sorumlulukları, ayrıcalıkları bütün detaylarıyla belirlenmiştir. Bazı farklar dışında temel insan hakları açısından bir Müslüman vatandaşın bütün haklarına sahiptirler.
Anlaşma ile İslâm toplumunda bulunan bir gayrimüslime müste’men denir. Bunların da hak ve sorumlulukları belirlenmiştir.
Önceden Müslüman iken İslâmiyetten çıkana da mürted denir.
Bütün bunlar göz önüne alındığında görülür ki, bir insanı gelişigüzel tekfir etmek son derece mahzurludur.
Bir Müslüman, başkalarını dış görünüşüne göre değerlendirir. Zaten insanların içini bilmek mümkün değildir. Çevresindeki insanın dış görünüşüne göre mü’min veya kâfir olduğuna kanaat getirir ve bu kanaatine göre davranır… Münasebetlerini ona göre ayarlar. Onu yargılamak ve içtimai statü biçmek İslâm toplumu idarecilerinin/otoritelerinin vazifesidir. Fakat bir Müslüman, dıştan kâfir olduğuna hükmettiği kişilere de, Müslümana bir kardeşine davrandığı gibi davranmamak zorundadır. Nihai planda ise elbetteki işin hakikatini Allah (c.c.) bilir. O bakımdan insanlarla ‘sen kâfirsin, mü’minsin’ tartışmalarına girişmenin sorumluluğu büyüktür. Allah korusun, söylediğin söz doğru değilse o hüküm, bumerang gibi döner seni vurur.
***
Meseleyi şöyle özetleyebiliriz:
"Bir Müslümanda 99 küfür alameti görülse, bir iman alameti olsa onun küfrüne hükmetmeyiz" sözü, hemen bütün Ehl-i Sünnet âlimlerinin (bilhassa müteahhirunun) Kelâm ve Fıkıh kitaplarında rastladığımız bir hüküm cümlesidir.
Tekfir müessesesi yani bir kimsenin herhangi bir söz veya fiilden dolayı küfre girdiğine hükmetme işi, yerli yerinde işletilmediği zaman dünyevî ve uhrevî çok büyük sıkıntılara yol açabilecek bir meseledir. Günümüz şartlarında bir şey ifade etmeyebilir; ama İslâm tarihi, tekfir meselesinden dolayı bu ümmetin yaşadığı çok büyük acı ve sıkıntılarla doludur.
Ehl-i Sünnet âlimlerimiz, bir kimseyi tekfirde alabildiğine hassas davranmış, hatta maddi-manevi ağırlığı sebebiyle herhangi bir kimsenin tekfiri mevzuunda ağzını açmama kararı alanlar bile olmuştur.
Bu meselede ölçü, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (rh.) hazretlerinin dediği gibi olmalıdır. O büyük İmam buyurmuşlardır ki: “Bir kimse, kendisini iman dairesine sokan hususlardan (zarûrât-ı diniyyeden) herhangi bir şeyi inkâr etmedikçe tekfir olunmaz.”

Mücteba:

--- Alıntı yapılan: Mücteba - 03 Temmuz 2016, 01:03:07 ---Hakiki bir mü’minin, imanına zarar verecek her türlü söz, fiil, hâl ve tavırlardan daima uzak durması, ölçülü davranması gerekir. En küçük bir bulaşıklıkta dahi, ihtiyaten derhal iman ve nikâhını tazelemesi icap eder.

Akaid ve kelâma dair eserlerde zikrolunduğuna göre, bir mü'mini küfre düşüren sözler, tavır ve davranışlar dörde ayrılır. Bunlar;

1 - İstihzâ,

2 - İstihfaf,

3 - İstihkar ve

4 - İstinkârdır.

İstihzâ, dinin esaslarından birini alaya almak…

İstihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye denilen esasları küçümsemek, hafife almak…

İstihkar, dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek…

İstinkâr ise bir İslâmî hükmü açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp küfretmektir.

Allah Teala’nın zatı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah'a çirkin sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. "Eğer kendilerine (niçin alay ettiklerini) sorarsan, ‘Biz sırf lâfa dalmış, şakalaşıyorduk’ derler. De ki: ‘Allah ile, âyetleri ile ve peygamberi ile mi alay ediyorsunuz?’ Boşuna özür dilemeyin, iman ettik dedikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden bir kısmını affetsek bile bir kısmını suçlarında ısrar ettikleri için azabımıza uğratacağız.” [Tevbe suresi, 65]

Peygamberlik müsessesesi ve peygamberlikle alay etmek, onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar (hakaret ve sövme) sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi küçük gören, alay eden ve O'na ezâ veren dinden çıkar.

"Muhakkak ki, Allah'a ve Rasûlü'ne eziyet verenlere Allah dünyada ve âhirette lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır." [Ahzab suresi, 57]

"Münafıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar ve 'O her söyleneni dinleyen bir kulaktır' diyorlar. De ki, 'O sizin için bir hayır kulağıdır. Allah'a da inanır, mü'minlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir. Allah'ın Rasûlüne eziyet verenlere ise acıklı bir azap vardır." [Tevbe suresi, 61]

Rasûl-i Ekrem Efendimize (s.a.v.) hakaret dinden çıkardığı gibi, başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere mukaddes kitaplara hakaret veya mukaddes kitapların aslını inkâr edici sözler söylemek küfürdür.

Kur'an'la, bir suresi veya ayetiyle alay etmek, onu küçümsemek küfürdür.

Meleklere hakaret etmek, alay etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür. Cebrâil'in (a.s.) vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali (r.a.) yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed'e (s.a.v.) vahyi verdiğini söylemek de kişiyi dinden çıkartır. Azrâil'e (a.s.), ölüm meleği olduğu için hakaret etmek, meleklerin dişi olduğunu söylemek de küfürdür.

Sahabeleri tekfir ederek, onların mü'min olmadığını söylemek de küfür kabul edilmiştir. Sahabeyi küçümsemek, alay etmek ve onlara buğz etmek ise bid'at ve sapıklıktır. [Bkz. Feth suresi, 18; Tevbe suresi, 100]

Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana getirmesi için, bunların hür bir irade ve ihtiyarla (kendi isteğiyle) söylenmesi gerekir. Tehdit, zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı mülcî yani tam zorlama ile, öldürme, kesme, bedene / organlara zarar verme ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür sözü söyleyebilir. Ayet-i kerimede buyrulmuştur ki; "Kalbi imanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesna olmak üzere, kim iman ettikten sonra, küfre sine açarsa Allah'tan onlara bir azap vardır." [Nahl suresi, 106]

Bu ayet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye'yi İslâm'dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştür. Yâsir'in oğlu Ammâr'ı da bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi imanla dolu olduğu halde, diliyle İslâm'dan döndüğünü söylemiş ve canını kurtarmıştır. Haber Rasûlullah Efendimize (s.a.v.) ulaşınca, kendisiyle görüşmüş ve yine işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermiştir. Yukarıdaki ayet-i kerime bu hadise üzerine inmiştir.

Günümüzde nice şarkılarda-türkülerde dinle ilgili mukaddeslere / kutsal esaslara hakaret taşıyan, kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah'ı sever gibi sevme ifadeleri, maalesef Müslümanım diyen insanlar tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir. Bir futbol takımı ekber, yani Allah'a ait olan "en büyük" ifadesiyle sloganlaştırılabilmekte; öğrencilere bir şahıs hakkında ilâhî özellikler verilerek anlattırılabilmekte, şiirler söylettirilebilmektedir.

Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı küfür rahatlıkla ağızlardan çıkabiliyor. Allah Teala hakkında küçültücü ifadeler söylenebiliyor. Azrâil'e (a.s.) kızılıp ileri geri sözler sarf edilebiliyor. Felek ifadesiyle göklerin insan kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler edilebiliyor. Açıkça kadere de çatılabiliyor. Zaman’a sövülebiliyor.

Cennet ve Cehennem’le ilgili fıkralar anlatılarak, karikatürler çizilerek, espriler üretilerek Allah Teala'nın mükâfat ve cezası şaka / espri mevzuu edilebiliyor.

Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları veya dinin mukaddeslerini küçük düşürecek uydurmalar hikâye ve fıkralar anlatılabiliyor.

Allah Teala’nın sıfatları, uygun olmayacak tarzda kullara verilebiliyor.

Allah'tan başkasının önünde eğilip ondan medet ve yardım istenebiliyor.

Allah'tan başkası adına yemin edilebiliyor.

Ağzımızdan çıkan her sözün hesabının isteneceği unutularak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor.

Bütün bunlar, elfâz-ı küfür, şirk, irtidat gibi mevzuların şumûlüne / kapsamına girmektedir. Çok dikkat etmek gerekir.

***

Peki, şahsımız ve inandığımız mukaddesata küfür, alay ve hafife alan insanlara karşı nasıl davranmalıyız?

Dilerseniz bu sonunun cevabı üzerinde de bir nebze duralım.

Mukaddesatla alay edilen, hafife alınan böylesi yerlerde, öncelikle oradakilere doğruyu, iyiyi-güzeli ifade ederek meseleyi anlatmaya çalışmalıyız. İfadeden anlamayacaklarsa, o günaha ortak olmamak için oradan uzaklaşarak tavrımızı koymalıyız. Bu durum Kur'an-ı Kerim’de şöyle beyan edilir: "(Ey Rasûlüm!) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır! Ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz Rabbin kendi yolundan sapanları en iyi bilendir. Ve O, hidayete kavuşanları da en iyi bilendir." [Nahl suresi, 125]

Kur’an-ı Kerim’de kötü konuşanlardan uzaklaşmayla alakalı beyan da şöyledir:

"Allah size Kitab’ta (Kur'an’da): ‘Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz’ diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini Cehennem’de toplayacaktır." [Nisa suresi, 140]

"Âyetlerimiz hakkında (alaylı tavırla) münasebetsizliğe dalanları gördüğün vakit kendilerinden yüz çevir (onlardan uzaklaş), tâ ki başka bir söze dalsınlar. Şayet Şeytan bunu sana bir an unutturursa, hatırına geldiği gibi hemen kalk! O zalimler gürûhu ile beraber oturma!” [En'am suresi, 68]

Hâsılı, kötülüğe kötülükle karşılık vermek doğru değildir. Zira herkes kendi karakterinin gereğini yapar, içindekini dışa vurur.
Nitekim Mevlâmız şöyle buyurur: “(Rasûlüm) de ki: ‘Herkes bulunduğu hal ve niyetine göre iş yapar. Bu durumda kimin en doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir." [İsrâ suresi, 84]

Kaynak : http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/2561-bazi-karikaturlere-gulmek.html


--- Alıntı sonu ---

Navigasyon

[0] Mesajlar

[*] Önceki Sayfa

Tam sürüme git
Seo4Smf 2.0 © SmfMod.Com | Smf Destek