Gönderen Konu: Diyanet aldi basini gidiyor (reform tam gaz)  (Okunma sayısı 3595 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı racül

  • Moderatör
  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1267
Diyanet aldi basini gidiyor (reform tam gaz)
« : 18 Ağustos 2006, 04:05:10 »

http://www.diyanet.gov.tr/turkish/karar.asp?id=37&sorgu=1



Bir mesele hakkinda ayetteki hükmü göz göre göre, "bakin böyle demek istiyor degil mi?" diyerek kendi reforme kanaatini yedirmeye kalkiyor kurul kararinda...

Zuhru ahir bahsinde mezhep imamlarindan bahs et, mezhep imamlariyla gidersen yol alamayacagini anladigin yerde de, Ayetlere "ontolojik" yorumlar getirmeye kalk!

....


Uyanin beyler uyanin,

Avrupa gazetelerine reform vaad eden diyanetten sorunlu bakan döneminde, özellikle manipülasyona müsait gördükleri konulardan baslayarak reformu baslattilar...

.....


cemaatin tembel kismini arkalarina alarak cumayi dogradilar, kadin erkek esitligi teranesininn gölgesinde miras sahitlik meselesini de tirpanliyorlar..

kurul kararlari adi altinda, papalik kararlari gibi dini kendi kurullariyla yeniden bicimlendirme yetkisine sahip olduklarini zann edenlerin elinde,

bazi seyler tatbik sahasina konmaya baslandi...

..........
Es ist keine Schande hinzufallen, aber es ist eine Schande einfach liegen zu bleiben.
                                                Theodor Heuss
                             ehemaliger Bundespräsident

Vuslat Yolcusu

  • Ziyaretçi
Diyanet aldi basini gidiyor (reform tam gaz)
« Yanıtla #1 : 19 Ağustos 2006, 03:29:36 »
Alıntı

bazi seyler tatbik sahasina konmaya baslandi...

evet racül kardesim haklisiniz :x

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Diyanet aldi basini gidiyor (reform tam gaz)
« Yanıtla #2 : 23 Aralık 2011, 01:25:40 »
Ali Bulaç'tan Diyanet'e zor sorular

Mevcut Diyanet İşleri Başkanı fırsat buldukça 'Cenaze, cuma ve bayram namazlarında kadınlara yer açmalıyız' diyor. İnsan, 'anlaşılan acil bir durum söz konusu ki, Sayın Başkan işe bu noktadan giriş yapıyor' diye düşünmeden edemiyor. Hatırlarsanız önceki Başkanın da en büyük derdiydi bu konuydu. Yani son yıllarda, 'ne yapıp edip kadınları cemaate katmalıyız' problemine yoğunlaşmış durumda Diyanet.

***
Bu, kadın - cemaat meselesi çok enteresan.

Bir kere sahipleneni çok. Sadece dindarı veya az çok dinden haberdar olanı değil dinsizi, ateisti de bu konuyla yakından ilgili.
Geçenlerde seyrettiğim bir programda 'kadınlar mutlaka cemaate katılmalı' diye naralanıyor alnı secde görmediği bilinen bir konuşmacı.

Yine başka bir programda 'Ben ateistim ama kadınların cuma namazına, cemaate katılmaları gerekir. Böyle olur mu? Kadınlar ikinci sınıf insan mı ki cenaze namazı kılmıyor?' diyor bir başkası.

Şahıs iki bir etmeden, bu işin menşei nedir demeden/bilmeden fetvayı patlatıyor yani. 'Kadınlar cuma namazına gidecek. Bundan böyle kadınlar namazları cemaatle kılacak.' Bitti.

Ben bekledim, başka konularda da hüküm versin. 'Kerahat vakti uygulamasıyla yapılan zaman faşizmine son verilsin' gibi. Ama o sadece kadınlar konusunda fikir beyan etti.

***

Ali Bulaç'ın can havliyle yaptığı çıkış

Gerçekler günümüzde olduğu adar hiç bir dönemde baskı altına alınmamıştı. Farklı düşüncelere, seslere ve fikirlerin reel karşılığı olan sistemlere zerre kadar hoş görü tanınmamaktadır günümüzde.

Ali Bulaç, bir çok İslam mütefekkirinin bildiği ama dile getirmekten imtina ettiği hükümleri köşesine taşıyınca amiyane tabirle çarşı karıştı.

Mevzuyu Ali Bulaç'ın son yazılarından bazı kısımları alıntılayarak biraz açalım. Hatta açmayalım, mevzuya sıfırdan giriyormuş gibi (ama biraz bodoslama olarak) yapalım.

Birinci alıntı: "..gelişmişliğin ölçütü" olarak küresel resmî ideoloji/emredici ve dönüştürücü politika olarak bütün dünyaya, ama öncelikle İslam toplumlarına empoze edilmektedir. Bugün NATO'nun Afganistan'da ve Pakistan'da giriştiği sivil katliamların neredeyse elde kalan tek gerekçesi "Afgan kadının özgürleştirilmesi"dir. BM Kalkınma Örgütü, bu çerçevede "Cinsiyet Eşitliği Endeksi"ne bakarak ülkeleri sorguya çekmektedir."

İkinci alıntı: "Aslında kadınların cuma, bayram ve cenaze namazlarına katılmasını engelleyen amir hükümler yok, özel bir teşvik de yok. .. Ala kaderi'l imkân kadınlar arzu ederlerse söz konusu namazlara katılırlar. Şu var ki icma ile söz konusu namazlar kadınlara farz değildir, bu konuda Sünni-Şii, Zeydi-İbadi İslam mezhepleri arasında herhangi görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Tarihte bütün Müslüman toplumların takip ettiği örf şöyle teşekkül etmiştir: Kadınlara cami yolu açıktır, ancak cami merkezli ibadetler farz değildir; zira "ev daha hayırlıdır". Şimdi Diyanet, bu örfü değiştirmeye, en azından kadınları kendilerine farz olmayan cami merkezli ibadetlere katılmaya teşvik ediyor."

***

Bu kadar alıntılama yeter.

Ama bana sorarsanız, Bulaç'ın yazdığı altı köşe yazısının tamamını okumak daha iyi olur. Yazıların sonunda Ali Bulaç, öyle sorular soruyor ki, bu sorular şu an itibariyle Diyanet İşleri Başkanı ve onun direktiflerini yerine getirmekle görevli altları için -neredeyse- itikadı bir durum arz ediyor.

Soruları tersten okuyunca, karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor

* Bin beş yüzyıldır, ayet ve hadisler ışığında, ittifakla oluşmuş icma değiştirilmek istenmektedir.
* İslam'ın ev ve aile tasavvuru yıkılmaya çalışılmaktadır.
* 15 asırlık ittifak ve tatbikat değiştirilmeye çalışılmaktadır (kadınlar, kendilerine farz olmayan namazlara ve vakit namazlarını cemaatle kılmaya teşvik edilmekte).
* -Diyanet İşleri Başkanlığı, özelde 'devletin', genelde de 'küresel piyasanın' kadını evin dışına çıkartma projesini hayata geçirmek için var gücüyle çalışmaktadır.
* Bu program ve projenin ana karakteristiği, Batı modernizminin, feminizmin ve liberalizmin diliyle konuşmasıdır. Ve bu proje sonunda ortaya çıkacak insan tipi elbette ki onların boyasıyla boyanmış bir insan olacaktır.

***

Sorulardan değil de, yazıların bütününden hareketle ne anladığımıza gelecek olursak;

* İslam kadını cemaat'le namaza mecbur tutmamış.

* -Kadın daha fazla sevap almak istiyorsa, Allah ve Resulünü razı etmek peşindeyse namazlarını evinde kılsın.

* -Cuma namazı, bayram namazı ve cenaze namazı kadınlara farz değildir.

* Kadını cemaate teşvik etmenin altında yatan asıl sebep onu iş hayatına sokmak, kapitalist çarkın işlerliğine katmaktır.

* -Asıl amaç, İslam'ın öngördüğü aile düzenine uygun insanı ortaya çıkarmak değil, küresel kapitalizmin ihtiyaçlarına cevap verebilecek, sömürü nesnesi haline gelmiş kadını ortaya çıkarmaktır.

('Kadının evden, iş piyasasına çıkarılması için başlatılan seferberlik' çerçevesinde, dünyada ve Türkiye'de yapılanların kısa bir özetini de vermiş yazar. Bu kapsamda, son bir kaç senede yapılanlar bile asıl amacın anlaşılması bakımından ibret verici.)

* -Kadının asli yeri evidir. "Ev, kadına farz olmayan ibadetlerin camide eda edilmesinden daha hayırlıdır. "Ev" kadın için hayatî faaliyetlerin merkezi "ana karargâh"tır (33/Ahzab, 33). Toplumsal hayatın da ana merkezi, her biri mescid hükmünde olan "ev"dir. Ev kıbleye yönlendirilmeli, mekân kullanımı ve hayat tarzı buna göre kurulmalıdır. (10/Yunus, 87)

İcmalen

'Ağzı olan konuşuyor' derler ya, büyük kitle için tam da öyle bir konu bu. Onun için 'bana göre' diye başlayıp mevzuyu bağlamak gibi bir niyetim yok.

Hoca değilim. Müçtehitlik iddiam zinhar olmadı, olamaz.

Ama yukarıda ki konu çerçevesinde; hem adı zikredilen yazarın yazısında geçen, hem de görüşlerine başvurduğum ilim sahibi zatlardan dinleyip not aldığım bir kaç hadisi naklederek bitireyim.

'Kadının yalnız başına namaz kılması, cemaat içinde kılmasından yirmi beş derece daha efdaldır.' (İbn-i Ömer -Müsned'ül Firdevs ve Camiu's Sağir'de var-).

'Kadınların en hayırlı namazı, evlerinin en tenha köşesinde kıldıkları namazdır.' (Taberani).

'Kadınlarınızın mescide gitmelerine engel olmayın; ama evleri onlar için daha hayırlıdır.' (Ebu Davud)

'Kadınların, evinin en tenha köşesinde kıldığı namaz, salonda kıldığı namazdan efdaldir. Salonda kıldığı namaz ise, camide kıldığından efdaldir.' (Ebu Davud, İbn-i Ahmed).

'Biz hanımlar cenazenin arkasından gitmekten men edildik. Fakat cenâze teşyii bize kesin olarak haram kılınmadı.' (Ümmü Atıyye)

Durum bundan bundan ibaret anlayacağınız.

kasimtiryaki,Kasım Tiryaki,TIMETURK@timeturk.com
20.12.2011

Çevrimdışı ıssızada

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 107
Ynt: Diyanet aldi basini gidiyor (reform tam gaz)
« Yanıtla #3 : 23 Aralık 2011, 10:07:22 »
Camilere Kadın Doldurma Fitnesi

DİYANET İşleri Başkanlığı'nın vazifesi ve işi camilere kadın doldurmak değil; erkek Müslümanları beş vakit namaza, camiye ve cemaate, kadın Müslümanları namaz kılmaya çağırmaktır.

Türkiye'de namaz kılanların sayısı yüzde 10'nun altına düşmüşken, camilerin çoğu vakit namazlarında boşken kadınları camilere doldurma seferberliği başlatmak büyük bir bid'attir.

Şeriatimiz kadınları topluca camiye çağırmıyor, sadece camilere gelip kendilerine ayrılmış yerlerde namaz kılmalarına, Kur'an ve va'z dinlemelerine ruhsat veriyor.

Böyle bir ruhsatı çığırından çıkartmak büyük bir yanlış, vahim bir bid'attir.

Geçen Ramazan'da Ankara Hacı Bayram Cami-i Şerifi'ne yatsı/teravih namazından erkekleri almamak, onların yerine, bir kısmı uzaktan otobüslerle taşınmış kadınları doldurmak, 1400 yıllık İslam tarihinde görülmemiş bir bid'attir.

Böyle bir bid'at Kur'ana, Sünnete, icmâ-i ümmete, Şeriat-ı Ahmediyeye aykırıdır.

Dünyanın çeşitli memleketlerindeki Sünnî fetva merkezlerine sorulsa, onların hiçbiri bu hareketin doğru olduğuna dair fetva vermez.

Pakistanlı Tarihsellik ve Tâtiliye mezhebi kurucusu bid'atçi Fazlurrahman'ın geçersiz, bâtıl ictihadları Sünnî Müslümanları bağlamaz.

Genç kadınları camilere doldurmakta, İslamî ölçü ve kıstaslara göre büyük fitneler vardır.

Resulullah Efendimiz (Salat ve selam olsun ona) erkeklere benzemeye çalışan kadınlara ve kadınlara benzemeye çalışan erkeklere lanet etmiştir.

Zaten bütün camilerimizde kadınlar için ayrı yerler vardır.

İmanlı, dindar, faziletli, iffetli Müslüman kadınlar dinî konularda icazetli ulemaya, icazetli fukahaya, icazetli ve yetkili müftülere, Şeriata ve Sünnete sımsıkı bağlı mürşidlere bağlı olmalıdır.

BOP'çuların fetva, ruhsat ve ictihadları bâtıldır, geçersizdir.

Tesettür ikidir: Vücudunu örtmek ve nâ-mahrem erkeklerle ihtilat etmemek.

Feminizm bâtıl ve sapık bir ideolojidir.

İslam dininde reform, yenilik, değişiklik yapılamaz.

Kemalizm ile İslam asla uyuşmaz ve bağdaşmaz.

İslam, kadınların ve kızların fuhşiyyata alet edilmelerine izin vermez.

Zina büyük günah ve ağır bir suçtur.

Üzerinde TC başlığı bulunan resmî vesikalarla birtakım bedbaht kadınlara fuhuş izni verilmesi, bu fuhuştan KDV ve gelir vergisi alınması, bu çirkin işi yapan Madama resmî törenle vergi rekortmeni ödülü verilmesi, alenen çalışan fuhuş evlerinin önüne resmî polis konulması dine, ahlaka, bilgeliğe, insan haklarına, kadın haysiyetine aykırı bir rezalettir. Diyanet'in bu rezalet ve azgınlıkla mücadele etmesi gerekir.

Camilere, kiliselerde olduğu gibi sıralar konulması da büyük ve dehşetli bir bid'attir.

Diyanet İşleri Başkanlığı'ndaki bütün Ehl-i Sünnet din alimlerini, fakihleri, müftüleri, personeli tenzih ederim.

Onlardan, bu gibi bid'atlere karşı çıkmalarını bekleriz.

23.12.2011 mehmet şevket eygi
'' Hudâ yardımcıdır ehl-i hüdaya ,

   Sizi ısmarladım hıfz-ı Hudâ'ya ''

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Diyanet aldi basini gidiyor (reform tam gaz)
« Yanıtla #4 : 25 Aralık 2011, 01:11:31 »


Kadın üzerinden din sorgulaması yapmak




Her zaman söylüyorum; bir kere daha söyleyeyim: Modernite insanlığın karşılaştığı en tehlikeli virüstür. Girdiği her alanı tekeline alır ve hızla dönüştürür. Girmedik alan bırakmak onun tabiatına aykırıdır. Dolayısıyla hayatın bir alanında modernitenin hakimiyetini kabul ederek o istikamette dönüşmeye rıza göstermek, diğer alanlarda da açık veya örtülü olarak aynı durumu tescillemek demektir.
 
Moderniteyi niçin "virüslerin en tehlikelisi" olarak nitelemeliyiz? Bu soruya değişik açılardan değişik cevaplar verilebilir. Ama sanıyorum bunların hepsini şümulüne alan cevap şudur: Çünkü modernite, dönüştürdüğü insanda "mutlaklık" hissi oluşturur. Bir diğer deyişle uzun insanlık tarihinin hiçbir döneminde insan, beşer kaynaklı değer yargılarını ve pratiklerini -modern dönemde olduğu gibi- mutlaklaştırmamıştır. Modern insan, "değer" adına, hatta "hakikat" adına ulaşılabilecek ne varsa, ona münhasıran kendisinin ulaştığı vehmini taşıyan yegâne insandır.
 
Modern zamanlarda bir kısım İslamînassları (ayet ve hadisleri) sırf modernitenin oluşturduğu değer ölçülerine ve pratiklere uymadığı gerekçesiyle bin dereden su getirerek devre dışı bırakma gayretlerinin temelinde işte bu "mutlaklık vehmi" yatmaktadır.
 
İslam tarihinin hiçbir döneminde hiçbir aklı başında müslüman, "ben, önceki nesillerin hiç birisinin ulaşamadığı şu hakikate ulaştım" ya da "önceki nesillerin tamamının yanıldığı/yanlış anladığı şu ve şu ayetleri/hadisleri sadece ben doğru anladım" dememiştir. Çünkü kendi değerlerinden şüpheye düş-ürül-memiş hiçbir müslüman bunun -aklen mümkün olsa da-adeten mümkün olmadığını bilir. Bu ümmetin, kıyamete kadar gelecek bütün insanlık üzerine şahit kılındığı, dolayısıyla temsil ettiği değerler sisteminin "hakikat"in ete kemiğe bürünmüş hali olduğu kesin gerçeği bize hep şunu telkin eder: Hakikat söz konusu olduğunda sadece siyah ve beyaz vardır. Griliğe, fluluğa, izafiliğe yer yoktur...
 
Bizler hayatımızı "aklen mümkin"lere göre değil, "adeten mümkin"lere göre yönlendiririz. Aklî imkân esas alınarak hareket edilecek olursa hayat yaşanmaz olur. Zira mesela şu anda içinde bulunduğumuz binaların bir depremle yerle bir olabilme ihtimali aklî olarak her zaman söz konusudur. Ya da zaman zaman bizi esir alarak ikaz eden -sel, su baskını, tsunami, don, çığ... gibi- tabii afetler her zaman başımıza aklî bir ihtimal olarak gelebilir. Bu hisle yaşamaya başlarsak bir süre sonra psişik rahatsızlıkların mübtelası olmak kaçınılmaz hale gelecektir...
 
Buradan gelmek istediğim nokta şurası: Bu ümmetin, Kur'an ve Sünnet'in herhangi bir alanla ilgili delaletini tarih içinde yanlış anladığını ve uyguladığını söylemek, "muradullah"ın tarihin kurbanı olduğunu söylemek demektir. Kadınla erkek arasındaki ilişkiyi -modernitenin dayatmalarıyla- "eşitlik" ilkesi üzerine oturtarak yeniden kurgulamak, Kur'an ve Sünnet'i modern değerler üzerine yeni bir okumaya tabi tutmak demektir. Bunun Ehl-i Kitab'ın tahrif tecrübesinden farklı bir şey olduğunu kim iddia edebilir?
 
Dinî hükümleri anlama faaliyetinde "eşitlik" ilkesini Kur'an ve Sünnet'e dahi hakim olacak seviyede mutlak ve genel geçer kabul ettiğinizde başka alanlarda başka problemlerle karşılaşmaktan kaçınamazsınız: Söz gelimi toplumun fakir kesimleri "eşitlik" ilkesini esas alarak zekât müessesesinin yeniden düzenlenmesi gerektiğini ve zenginlerin, mallarının 40'ta 1'ini değil, mesela yarısını fakirlere vermesi gerektiğini pekala ileri sürebilir. Bu süreç, hayatın diğer alanlarını düzenleyen hükümlerin tamamına kadar kaçınılmaz olarak uzanacak ve ortaya "yeni bir İslam" çıkacaktır! Bunun "tahrif"ten farklı bir şey olduğunu kim iddia edebilir?
 
Bu noktada "Ben İslam alimi değilim"le başlayan cümlelerin ardından "ama..." ile devam eden hüküm cümleleri kuran yazarlara da bir çift sözüm var: Yaptığınız iş düpedüz "fetva vermek" olduğu halde İslam alimi olmadığınızı sözün başında vurgulayarak sergilediğiniz yaman çelişkinin farkında olmayışınız -yaptığınız işin mahiyetini kavrayamamaktan kaynaklanan cehaletiniz sebebiyle-tolere edilebilir belki. Ama Kur'an ve Sünnet hakkında sergilediğiniz -oryantalistleri çağrıştıran ve katmerli bir "yabancılaşma" içinde kıvrandığınızı gösteren- tutum bir "Kur'an ve Sünnet'i tahrif girişimi"dir.
 
Hem fetvaya ehil olmadığınız halde fetva veriyorsunuz; hem de bunu kötü biçimde yapıyorsunuz. Sizler Allah ve Resulü'nün hükmünü/muradını değil, modern değerleri esas kabul etmekle önce hükmü veriyor, ardından bunun gerekçesini oluşturmak için çırpınıyorsunuz. Ehl-i Kitap kendi kitaplarını tam da böyle tahrif etmişti!...
 
Haber vaktim.com