Gönderen Konu: Firsat ayi ramazan serifde fitra ve iftar  (Okunma sayısı 2653 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Oruc_Reis

  • araştırmacı
  • ***
  • İleti: 438
    • http://www.oranjehorizon.nl
Firsat ayi ramazan serifde fitra ve iftar
« : 21 Ekim 2006, 17:14:15 »

Fırsat ayında fırsatları kaçırmayalım
 
Ramazan-ı şerif ayı, Müslümanlar için bir fırsat ayıdır: Derlenip toparlanma, tevbe istigfar ederek, günahlardan kurtulma ayıdır. Allahü teâlânın ihsanlarından istifade edip sermayeyi kurtarma, hatta kâra geçme ayıdır. Çünkü bu ayda yapılan ibadetlere, iyiliklere, sadakalara verilen karşılık diğer aylardakine göre kat kat fazladır.
Bu ayda, Allah için ufak bir iyilik yapmak, başka aylarda, farz yapmış gibidir. Bu ayda, bir farz yapmak, başka ayda yetmiş farz yapmak gibidir. Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene, bu işleri yapmak nasip olur. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer. Bu ayın fırsat ayı olduğu unutulmamılıdır. Elden geldiği kadar ibadet etmelidir. Allahü tealanın razı olduğu işleri yapmalıdır. Bu ayı, ahireti kazanmak için fırsat bilmelidir. Bu ay nasıl geçerse, senenin diğer onbir ayı da öyle geçer.
Allahü teala, kullarına iyilik etmek, günahlarını affetmek için, onlara bahaneler, fırsatlar ihsan buyurmaktadır. Mesela, beş vakit namaz kılan kimsenin, bu vakitler arasında işlediği günahları kıldığı namaz hürmetine affeder. İşlediği günahlar kıldığı namazlardan aldığı sevaplar ile kapatılamadıysa o zaman kıldığı Cuma namazı ile bir haftalık günahlarını affeder. Bu da yetmediyse, sene içindeki mübarek günlerde ve gecelerde yaptığı ibadetler hürmetine affeder. Bunlar da yetmediyse, Ramazan-ı şerif ayında, tuttuğu oruç ve yaptığı diğer ibadetler, iyilikler, hayırlar hurmetine birikmiş bir senelik bütün günahlarını affeder.
Cenab-ı Hak, yapılan her ibadetin, her iyiliğin, hasenetin karşılığında ne kadar sevap vereceğini bildirmiş, fakat ikisini bildirmemiş, sevap hanesini açık bırakmış, hesapsız olarak vereceğini bildirmiştir. Bu iki şeyden birisi, yemek yedirmek diğeri oruç tutmaktır.
Yemek yedirmek her zaman kıymetlidir. Ramazan ayında yapılınca, yani iftar verilince daha kıymetli olmaktadır. Yetmiş kat daha fazla sevap verilmektedir. Ayrıca bu yemek, hesapsız sevap verileceği bildirilen oruçlu kimseye verilince kıymeti kat kat artmakta, büyük bir nimete dönüşmektedir. Bunun için bu nimetten mahrum kalmamak gerekir. İmkan nisbetinde Ramazan boyunca iftar verip, hesapsız sevaptan istifade etmek gerekir.
İftar yemekleri başka sevaplara da vesile olmaktadır. İftar yemeği sebebiyle, komşular, eş - dost bir araya gelmekte, yemek esnasında ve yemekten sonra yapılan sohbetlerle, hasret giderilmekte, karşılıklı muhabbet, sevgi hasıl olmaktadır. Müslümanların bir araya gelmesi, birbirlerinin yüzüne muhabbetle bakması bile sevaptır.
İftarlar vesilesi ile bir-iki gün öncesinden evde hanımlar arasında tatlı, hoş bir telaş başlamakta, hazırlıklar yapılmakta, zevkli yorgunluklar yaşanmakta dolayısıyla hanımlar da bu hesapsız sevaptan paylarına düşeni almaktadırlar. Dışarıda lokantalarda, çoluk çocuk karışık, hoş olmayan uygunsuz ortamlarda, iftar vererek hanımları bu sevaptan mahrum bırakmamalıdır. Ayrıca, evlerdeki hanımların Besmele ile hazırlanmış bu hoş iftar yemekleri ve sohbetleri güzel İslam adetidir. Zaruret olmadıça asırlardır devam eden bu güzel İslam adeti terk edilmemelidir. Kâr beklerken bu zarara dönüşmemelidir.
Ramazan-ı şerifte, yapılan ibadetlere, yapılan iyiliklere, ihsanlara kat kat, hesapsız sevap verildiği gibi, bu ayda işlenen günahlara ve yapılan kötülüklere de kat kat fazla günah yazılmaktadır. Bunun için bu ayda, ibadetlerimizi aksatmadan daha dikkatlı yapmalıyız. Çok sabırlı olup, kimseyi üzmemeliyiz. Herkese iyilik yapıp, hayır dualarını almalıyız

Fıtra (Sadaka-i fıtır) vermenin önemi

Dînimiz, cemiyet düzeninin sağlanması, insanların birbirlerini sevmeleri ve yardımlaşmaları için zekât ve sadaka verme, hediyeleşme gibi şeyleri emretmiştir.
Sadaka-i fıtr, yâni fıtra (diğer bir söyleyişle fitre), ba’zı âlimlere göre vâcib, ba’zılarına göre de farzdır. [Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinde, bir günlük yiyeceği olanın fıtra vermesi farzdır.]
Hanefî mezhebine göre, ihtiyâcı olan eşyâdan, borçlardan fazla olarak, zekât nisâbı kadar malı ve parası bulunan her müslümânın, Ramazândan önce veya Ramazân içinde yahut ta Bayram namazına kadar fıtra vermesi vâciptir. Bayramdan sonra da verilebilir [İbn-i Âbidîn].
Misâfir olanın da fıtra vermesi lâzımdır. Hastalık gibi herhangi bir özrü sebebiyle oruç tutamıyan kimsenin de, zengin ise, fıtra vermesi lâzımdır.

İhtiyâç eşyâsı
“İhtiyâç eşyâsı” demek; kıymeti ne kadar çok olursa olsun, bir ev, bir aylık yiyecek, her yıl için üç kat elbise, çamaşır, evde kullanılan eşyâ ve âletler, binek vâsıtaları, meslek kitapları ve ödeyeceği borçlardır.
Ticâret için olmayan, ihtiyâcından artan eşyâ, kirâdaki evler, evindeki süs eşyâsı, sanat ve ticâret âletleri, yere serili olmayan halılar, kullanılmayan fazla ev eşyâsı, fıtra ve kurbân için nisâb hesâbına katılır. Fıtra nisâbına katılacak malın ticâret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da gerekmez. Ticâret için olmayan malların zekâtı verilmez. Gelirleri nisâba dâhil edilir.
Fıtra olarak; 1750 gr. buğday veya buğday unu, 3.5 kg. arpa, hurma veya kuru üzüm verilir. Bunların kıymeti kadar altın veya gümüş de verilebilir.
Halk arasındaki zenginlikle, dînin bildirdiği “zengin”lik farklıdır. Nisâp miktârı malı veya parası olmayan bir kimse, “fakîr” demektir. Evi olmayan, kirâda oturan bir kimse nisâp miktârı paraya, altına veya ticâret malına sâhip ise dînen zengin sayılır, böyle bir kimsenin zekât vermesi gerekir ve kendisinin zekât alması câiz olmaz.
Dinen zengin olmayan ya’nî nisâba mâlik olmayan herkes fakîr sayılır; fıtra, zekât alabilir. Nisâba mâlikse fıtra vermesi vâcip olur.
Asgari maaş alan bir kimse, borçları çıktıktan sonra, nisâba mâlik ise, zengin sayılır, fıtra vermesi gerekir. [Nisap, 96 gr. altın veya bu değerde para, ticâret malı demektir.]

Sadaka-i fıtra kimlere verilir?
İhtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak zekât nisâbı kadar malı, parası bulunan müslümânın fıtra vermesi, Hanefî mezhebine göre vâcip olur. Nisâba mâlik değilse, fıtra vermesi vâcip olmaz; fakat vermesi iyidir.
Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki:
“Sadaka-i fıtır, zenginlerinize Allahü teâlânın tezkiyesidir. Fakîrleriniz de verirse, Allahü teâlâ onlara daha çoğunu verir.” [Ebû Dâvûd] [Tezkiye, temize çıkarma demektir.]
“Sadaka-i fıtrı, küçük-büyük, erkek-kadın, zengin-fakîr herkesin vermesi gerekir.” [Ebû Dâvûd]
“Ramazan orucu, gökle yer arasında durur. Sadaka-i fıtır verilince yükselir.” [Ebû Hafs]
“Sadaka-i fıtır, oruçlunun, uygunsuz sözlerinden hâsıl olan günâhları temizler.” [Beyhekî]
Bir kimse, bütün insanların yaptığı kadar ibâdet etse, bir kimseye fayda temin etmek gibi olamaz. Demek ki insanlara yardım etmek büyük sevâbdır.

Sadaka-i fıtır ne zaman verilir?
Yukarıda da zikrettiğimiz gibi, “sadaka-i fıtır”, Hanefî mezhebine göre, Ramazân-ı şerifte verilir. Ramazandan önce ve bayramdan sonra da vermek câiz ise de bayram namazından önce verilmiş olması daha çok sevâptır.
[Şâfiî mezhebinde Ramazandan önce verilemez; bayramdan sonraya da bırakılamaz.]
Farz olan zekâtı verdikten sonra, bedenin sıhhat ve âfiyete, mal ve evlâdın da berekete, âhırette büyük sevâblara kavuşabilmek için sadaka da vermelidir. Bilhassa mübârek günlerde ve Ramazân ayında verilmesi daha iyi olur.
Fıtra vermek her ne kadar belli bir nisâba mâlik olanlara vâcib ise de, durumu müsâit olan fakirlerin de vermesi iyi olur. Çünkü fıtra, oruç tutan kimsenin boş ve fuhuş sözlerini temizler.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, ihtiyâcı olan eşyâdan ve borçlarından fazla olarak, zekât nisâbı kadar malı, parası bulunan her hür müslümanın, Ramazan Bayramı’nın birinci günü sabâhı fıtra vermesi vâcibtir. Ramazân ayı içinde, hattâ Ramazân’dan önce de vermesinde mahzûr yoktur.
Bir kişinin fıtrası, bir fakîre veya birkaç fakîre verilebildiği gibi, bir fakîre birkaç kişinin fıtrası da verilebilir.
Fıtra nisâbına mâlik olana “zengin” denir. Bunun fıtra vermesi vâcib, zekât alması ise harâm olur. Çalışamıyan fakîr akrabâsına yardım etmesi vâcib olur.
Sadaka-i fıtrın miktarı her yıl değişmez. Fıtra olarak yarım sâ’ buğday veya un, yahut bir sâ’ arpa, hurma veya kuru üzüm verilir. Yarım sâ’ ölçek, ihtiyâtlı olarak 1.750 gramdır. Bir sâ’ ise 3.500 gramdır. Bu miktarlar kıyâmete kadar hiç değişmez. Fıtra olarak, ya bizzât buğday, un, arpa, hurma veya kuru üzüm verilir. Yahut da değeri kadar altın veya gümüş verilir. Buğday, un ve diğerlerini vermek güç olursa, bunların kıymeti kadar, ekmek veya mısır verilebilir.

Yedirene sen de yedir!”

Bir akşam Peygamber efendimiz, Ensâra davetli idiler. Hz. Mikdâd, “Nasıl olsa orada, izzet ve ikrâm edilecekler. Evdeki sütü içmeye, ihtiyaç duymayacaklar!..” diye düşündü.
İşte o duygularla, Peygamber efendimizin süt payını da içiverdi. Ama içtiği anda, pişman oldu ve, “Peki şimdi, ne olacak? Biraz sonra Peygamber efendimiz gelip, sütlerini içmek isterlerse... Sütü bulamayınca da üzülürlerse...” diye düşünmeye başladı. Yattığı yerde, bir türlü uyuyamıyordu. Üzerinde, bir örtü vardı. Başını örtse, ayakları; ayaklarını örtse, başı açıkta kalıyordu.
Nihâyet Peygamber efendimiz teşrîf ettiler. Her zamanki gibi yavaşca selâm verip, gece namazlarını kıldılar. Süt kabına baktılar. Tabiî kap bomboştu!.. Hz. Mikdâd’ın yüreği, hızlı hızlı çarpıyordu. Peygamber efendimiz ellerini kaldırdılar ve; “Yâ Rabbî! Bize yedirenlere, Sen de yedir. İçirenlere, Sen de içir!” diye duâ ettiler.
Kulaklarına inanamıyan Hz. Mikdâd, sevinçle üzerindeki örtüyü attı. Yavaşca doğrulup, keçilerin bulunduğu yere vardı. Az önce onları sağmıştı, fakat, “Hangisinde süt bulursam, biraz alayım da, Peygamber efendimize takdîm edeyim” diye karar verdi.
Hayretle gördü ki, keçilerin hepsi de sütlüydü... Hemen sağdı. Kap tamamen dolmuş, üzeri süt köpükleriyle süslenmişti. Dökmeden getirdi. Kâinâtın Efendisine, “ İçiniz yâ ResûlAllah! “dedi. Peygamber efendimiz hayretle sordular: “Yâ Mikdâd! Sizler bu gece, süt içmediniz mi?” O tekrar ricâda bulundu: “İçiniz, yâ ResûlAllah!”
Sevgili Peygamberimiz alıp içtiler. Sonra da süt kabını, kendisine uzattılar. Artan kısmı da, o içti. Büyük lezzet ve haz duymuştu. Peygamber efendimizden artan sütün, harareti söndürücü olduğunu hissedince güldü. O zaman Resûl-i ekrem sordular: “Ne oldu yâ Mikdâd?”
O da, bütün yaptıklarını ve üzüntüsünü bir bir anlattı. İki Cihân Güneşi tebessüm ettiler ve buyurdular ki: “Bu hâl, cenâb-ı Hakkın bizlere rahmetidir. Allahü teâlâya şükredelim! “
Hz. Mikdâd, uzun boylu, iri; fakat yakışıklı bir zât idi. Bir arkadaşının akrabâsıyla evlenmek istedi. Nedense arkadaşı râzı olmadı. O da durumu, Peygamber efendimize bildirdi.
Çok kırıldığını anlayan sevgili Peygamberimiz, kendisini memnûn etmek istediler. Öz amcalarının kızı, Hz. Dıbaa ile evlenmelerini sağladılar. Bu sâyede, Allahü teâlânın Resûlüyle akrabâlık şerefine erişmiş oldu.


Oruç tutunuz, sıhhat bulunuz”

Oruç tutmak, sıhhat, sağlık için zararlı değil, aksine çok faydalıdır. Çünkü Allahü teâlâ, kullarına, zararlı bir şey emretmez. Peygamber efendimiz de:
(Oruç tutunuz, sıhhat bulunuz) buyurmuştur.
Oruç tutmak, mide rahatsızlığına sebep olmadığı gibi, aksine midenin sıhhati için çok faydalıdır. Bu husûs, bugünkü modern tıp mütehassısları tarafından, açık ve kesin bir şekilde isbat edilmiştir. Çeşitli yabancı dillerde, mütehassıs doktorlar tarafından yazılmış tıp kitaplarında, bir çok hastalıkların perhiz yapmakla tedâvî edilecekleri, yâhut perhiz yaparak tedâvînin kolaylaşacağı bildirilmektedir.
Oruç, bir sene boyunca durmadan çalışan mide ile berâber bütün sindirim sisteminin istirâhate sevkedilmesi ve insan vücûdunun bir tasfiyeye tâbi tutulmasıdır. Böylece, sindirim sistemi dinlendirilmiş olur.
İnsanlarda en çok görülen râhatsızlık, hazım, sindirim bozukluğudur. Bu hal ise, şişmanlık, kalp ve damar hastalıklarına, şeker hastalığına ve tansiyon yüksekliğine sebep olmaktadır. Oruç, bütün bu hastalıklara karşı, koruyuculuk vazîfesi yaptığı gibi, bir de tedâvî vâsıtasıdır. Bugün birçok hastalıktan kurtulmak için, perhîz lâzım olduğunu, doktorlar bildirmektedir.

Oruç ile kurtulanlar
Oruç tutmakla, insanın güçlü bir irâde kuvveti kazanacağı şübhesizdir. Bu sebeple alkol, uyuşturucu gibi, kötü alışkanlıklardan oruç vesîlesi ile kurtulanlar çok görülmektedir. Şâh Veliyyullah-ı Dehlevî hazretleri buyuruyor ki:
“İnsanın nefsi bâzan taşkınlık yapar. Bu sebeple insan, şehvetine, arzu ve isteklerine uyar. İnsanın nefsini böyle işlerden muhâfaza etmesi için bâzı çârelere başvurması gerekir. Oruç, bu hususta en güzel çâredir. İnsan, şehvetini oruç tutmak sûretiyle kırar. Oruç, insanın kötü isteklerini zayıflatır. Rûhun parlaması, şehvetin ve kötü arzuların kırılmasında, oruçtan daha tesirli bir çâre yoktur. Kişi oruç tutmak sûretiyle şehvet ve kötü arzularından ne kadar sıyrılabilmişse, oruç o derece günahlarına keffâret olur. Melekler oruç tutan kimseyi severler. Oruç tutan cemiyetlere şeytan tesir etmez. Çünkü o cemiyette oruç tutulduğu için şeytanlar bağlanmıştır. Onlar için Cennet’in kapıları açık, Cehennem’in kapıları da kapalıdır.”
Oruç, vücûttaki karbonhidrat, protein ve bilhassa yağ depolarının harekete geçirilmesini sağlar. Oruç sâyesinde madde süzmekten kurtulan böbrekler, bir revizyona, tamire girerek, dinlenme ve yenilenme imkânı bulurlar.
Bütün bu bildirilenler, oruç tutmanın insan sağlığına zarar verir diyenlerin yalan ve iftirâlarını yüzlerine çarpmaktadır.
Oruç, senede bir ay, yalnız gündüzleri yemek ve içmekten uzaklaşmak demektir. Bunun mânâsı, insanlara açlığın ve susuzluğun ne demek olduğunu da öğretmektir. Oruç, toklara, aç insanın neler çektiğini hatırlatır. Aynı zamanda nefse hâkim olmayı sağlar. Oruç tutma zamanı, Kamerî aylara göre tâyin edildiğinden, her sene, şemsî sene hesâbıyla önceki seneye göre 10-11 gün evvel gelir. Bu sebepten, yaklaşık otuz üç sene içinde her mevsimde oruç tutmak mümkün olur.
Seyyid Burhâneddîn Tirmizî hazretleri, talebelerine şöyle nasihat ederdi:
“Karnınız aç olsun! Bunun için de çok oruç tutunuz! Çünkü oruç, hikmet hazînelerinin anahtarıdır. Oruç tutmak, kalp gözünün açılmasına, kalbin rikkate gelmesine sebep olur. Ayrıca oruçlunun duâsı, Allahü teâlâ indinde makbûldür.

Hikmet hazînelerinin anahtarıdır
Eğer Allahü teâlâya tâatta bulunamazsanız, hiç olmazsa oruç tutun. Karnınızı aç tutmaya ve acı çekmeğe önem verin. Çünkü oruç tutmaktan daha iyi bir tâat yoktur. Peygamber ve velîlerin kalplerinden hikmet pınarları, açlık ve oruç bereketi ile fışkırmıştır. Allahü teâlâya ulaştıracak, oruçtan daha iyi bir binek yoktur. Oruç ehlinin duâlarına karşılık verilir ve kabûl edilir. Orucun Allahü teâlâ katında büyük değer ve önemi vardır. Oruç, hikmet hazînelerinin anahtarıdır. Bir kimse, bütün kulluk vazîfelerini yerine getirse, fakat mîdesini doldursa hiçbir yere ulaşamaz. Orucu gereğince tutsa, başka kulluk vazîfelerinde kusur olsa bile, yine bir yere erişir. Oruca yavaş yavaş alışmak gerekir ki, sıhhate ziyan gelmesin, insanı işten alıkoymasın.”
Netice olarak oruç, insan için zararlı değil, her bakımdan faydalıdır. Zira oruç tutanlarda, gündüz kan hacminin, doku suyunun azaldığı ve sonuçta minima, küçük tansiyonun düştüğü, kalbin rahatladığı tetkikler sonucu anlaşılmıştır.
Oruç tutan kişinin sinir sistemi de, bir rahatlama içindedir. Bir ibâdeti yerine getirme mutluluğu, gerginlikleri, sıkıntıları azaltır, yok eder. Ayrıca Muhammed Bâkî-billah hazretlerinin buyurduğu gibi:
“Oruç tutmak, Allahü teâlânın sıfatıyla sıfatlanmaktır. Zîrâ Allahü teâlâ, yemekten ve içmekten münezzehtir.”
cihan baginda ey akil, budur makbul-i ins i cin.Ne kimse senden incinsin, ne sen bir kimseden incin.