Gönderen Konu: İbret almak....  (Okunma sayısı 5506 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

zaman_1453

  • Ziyaretçi
İbret almak....
« : 06 Ocak 2007, 01:47:03 »

Musîbetlere karşı sabretmek .
Kulluk; ahde vefa, konulan hududa îtina, verilene rıza, alınana da sabır göstermektir.   İnsanoğlu yaratıldığından buyana, Allah’a kul olma gayretindedir. Her ne zaman ki bu gayret azalmış veya yok olmuş ise, Rahmet sıfatının sahibi bulunan Cenab-ı Hak, gafletten uyandırmak için, muhtelif bela ve cezalar ile kullarını imtihana tabi tutmuştur. Bir ayet-i kerimede şöyle buyrulmaktadır: “Görmezler mi ki, her yıl, bir veya iki defa imtihan olunurlar, sonra da tevbe etmezler, ibret almazlar.”  Diğer bir ayet-i celilede de: “Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan canlardan ve mahsüllerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere lütf-u keremimi müjdele.” , buyrulmaktadır.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) hadisi şeriflerinde: “H.zAllah kime hayır eriştirmeyi dilerse, onu bir musibete  uğratır” , buyurmuşlardır.
Dikkat edilirse, ayet-i kerimelerde, kulun geçeceği üç basamağa işaret edilmiştir.
İlk basamak, bela ve musibetler ile imtihan olunmak. Bela, İnsana itâat halinde gelir de itâate devam ederse, rütbe ve derecedir. Gaflet halinde iken gelir de uyanırsa, mağfirettir. İsyan hâlinde iken gelir de o halden dönerse, af ve mağfiret, günaha devam ederse, cezâdır.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmaktadır: “Mükafatın büyüklüğü belanın şiddetine göredir. Allah sevdiği topluluğu belaya uğratır...”
 İkinci basamak, musibetlere sabretmek. Sabır, acıya katlanmak, insan tabiatına hoş gelmeyen bir takım hallere, telaş göstermeyip, tehammül etmekten ibarettir. Sabır, tâate devam etmeye, günahları terk etmeye, musîbete katlanıp, kimseye şikâyette bulunmamaya sabretmektir.
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Keriminde şöyle buyurmaktadır: “Ey iman şerefi ile temayüz etmiş olan kâffe-i ehl-i iman! Sabr-ı sebat ile yardım isteyin. Şüphe yok ki, Allah sabr edenler ile beraberdir.”
Sonuncu basamak ise, belanın kendi kusurlarından dolayı geldiğini düşünüp, ibret almak ve gidişatını düzeltmektir. İbret; uyanmayı icabettiren hadisedir. İbret almak ise;  ders alınacak hadise karşısında uyanıp, mevcut hali değiştirmektir.
Bir musîbet, bin nasihatten daha müessirdir. Fakat şuursuz kişi için musıbetin de kârı yoktur. “Mü’min kişi bir delikten iki defa sokulmaz”, hadis-i şerifi, uyanık olmaya teşvik ederken; geçen hadiselerden ibret almaya da işaret buyurur. O halde yapılması icabeden iş, ibret almasını öğrenmektir.

Muhterem Müminler!
Peygamber Efendimiz, Din-i Celil-i İslam’ı tebliğ hususunda Mekke-i Mükerreme’de, Dar-ı Erkâm’da başlattığı Mektebe-i Muhammediyye ve Tedrisat-ı Diniyyeyi, Medine-i Münevvere’de Eshab-ı Suffe ile devam ettirmiş, en zor şartlarda bile tatil etmemiştir. Çektiği sıkıntıları ve bunlara karşı gösterdiği sonsuz tahammülü kelimeler ile anlatmak mümkün değildir. Bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Yemin ederim ki, Allah yolunda, kimsenin görmediği eziyetleri gördüm. Allah uğrunda, hiç kimsenin görmediği korkulara maruz kaldım. Öyle bir otuz gün ve gece geçirdim ki, Bilal’in koltuğu altında sakladığı yiyecek dışında ne bende ne Bilal’de  bir canlının yiyebileceği bir şey vardı!”  
Vâsile b. Eska’ (R.A) anlatıyor. Biz Medine-i Münevverede Ashab-ı Suffenin içindeydik. Ramazan-ı Şerif ayı gelmiş ve oruca başlamıştık. İftar vakti gelince, her birimizi, Akabe ve Rıdvan biatlarında bulunan müslümanlardan biri alıp, evine götürüyor ve iftar ettiriyordu. Bir akşam yanımıza hiç kimse gelmediği için, aç olarak sabahladık. Ertesi akşam yine kimse gelmeyince, halimizi Allah’ın  Rasülüne anlattık.
 Rasülüllah, yiyecek bir şey var mı diye tek tek hanımlarına haber gönderdi. Fakat hepsinin verdiği cevap şu oldu: “VAllahi Ya Rasülellah, evimizde bir canlının yiyebileceği hiç bir şey yok.”
Bunun üzerine Allahın Rasülü, talebelerini toplayıp, ellerini alemlerin Rabbına kaldırarak, şöyle yalvardılar: “Allah’ım senin fazlından, senin rahmetinden diliyorum, rahmet senin tasarrufundadır, ona senden başka kimse malik değildir.” Çok geçmeden bir zat içeri girmek için izin istedi. Baktık ki yanında kızartılmış bir koyun ve bolca ekmek vardı.9
Ümmet-i Muhammed’in evladına, dinlerini ve H.z kurân-ı öğretmekten başka hiç bir maksadı olmayan ve kendi ifadeleriyle “Bizler canlı kitaplar yetiştireceğiz”, buyuran Allah Dostlarının da, bu gaye uğrunda katlanmadığı sıkıntı kalmamıştır. Hatta bu sıkıntıları Mevlanın kendilerine bahşettiği en büyük nimetlerden biri olarak görmüşler ve şöyle buyurmuşlardır: “Vaki musîbetlere rıza lazımdır. Eğer belâdan hâli kalırsak kendimizden şüphe ederiz, “Biz münafık mıyız yoksa?”, deriz. Rasülüllah’ın yolunda olmanın icabı budur.”  
“Musibetler, Hakk’a davet, nûra hidayet içindir”  Fakat Allah dostları şöyle dua etmeyi tavsiye buyurmuşlardır: “Ya Rabbi! Ben imtihan ehli değilim, beni imtihan etme! Habibinin iltimasıyla bizi bu alemden göçür.”
“H.z Allah imtihan ediyor”, diye söz söylemek lazım değil. Çünkü, kim imtihan verebilir!

Çevrimdışı ben biryolcuyum

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 170
    • harikalardiyari10
İbret almak....
« Yanıtla #1 : 06 Ocak 2007, 16:03:39 »
PAYLAŞIMIN HARİKAYDI ELLERİNE SSAĞLIK
Senden daha yüksek birisi konuşurken onun söylediğini daha iyi bilsen bile sakın itiraz etme.

Çevrimdışı Himmet

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 849
İbret almak....
« Yanıtla #2 : 06 Ocak 2007, 20:14:15 »
Alıntı yapılan: "ben biryolcuyum"
PAYLAŞIMIN HARİKAYDI ELLERİNE SSAĞLIK

Hz.Mevla razi ve memnun olsun..
Zâtının, Sıfâtının, Esmâının, Efâlinin Hudutsuzluğunca Şükürler Olsun Yâ RABBİİM..

zaman_1453

  • Ziyaretçi
İbret almak....
« Yanıtla #3 : 06 Ocak 2007, 21:04:55 »
Alıntı yapılan: "Himmet"

Hz.Mevla razi ve memnun olsun..


Amin, cümlemizden ....

Çevrimdışı Evfacan

  • Moderatör
  • araştırmacı
  • *****
  • İleti: 441
İbret almak....
« Yanıtla #4 : 21 Ocak 2007, 02:43:44 »
Alıntı

PAYLAŞIMIniz HARİKAYDI ELLERİNE SAĞLIK
Yiğit yaralı olur - Yine dağ gibi durur

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
İbret almak....
« Yanıtla #5 : 05 Şubat 2007, 01:13:20 »
"Şimdi Kadınlar Gibi Ağlamak Yaraşır!"


Tarih boyunca içinden çözülmeyen ve çürümeyen Müslüman'ı dışından ve maddi hücumlarla yenmek imkânı bulunamamıştır.

Abbasi, Selçuklu, Endülüs, Osmanlı, hep bu gerçeğin canlı ve çarpıcı örnekleridir. Nefislerine mağlup olanlar, birbirleriyle itişip kakışmaya, kavgalaşmaya başlıyor, sonra da, zaten pusuda olan düşmanlarına yem oluyorlar.

Endülüs Müslümanları da, kardeş kavgaları, taç-taht ve baş olma ihtirası ile muhteşem bir medeniyeti hezimete uğrattı. Son kaleyi de İspanyol güçlerine teslim edip arkalarındaki dağa doğru kaçarlarken bile, ayrı yolları tercih etmişler, her şeyin bittiği noktada bile aralarındaki düşmanlığı sona erdirememişler.

İşte, tam da o hazin halde iken, dönüp de artık uzaklarda kalan sarayını görünce Endülüs'ün son Hükümdar'ı, gözyaşlarını tutamamış. İzzetli ve ferasetli bir mü'mine olan annesi, nefsine hakim olamayan Hükümdar'a şöyle der:

- “Oğlum! Zamanında erkekler gibi çalışıp çarpışmayan sana, şimdi kadınlar gibi ağlamak yaraşır!”

Bu hal, ibret alınmadığı için, İslam Tarihi'nde defalarca tekrarlandı. Selçuklular, Allah adını yüceltme heyecanıylı birlik ve beraberlik içinde oldukları zaman, birleşmiş Avrupa ordularına karşı zaferler kazandı. Ancak aynı Selçuklu, taht taç kavgasına bulaşınca Moğol ordularının ayakları altında sefil ve perişan oldu. Ne acıdır ki o perişanlık ve bitmişlik içinde dâhi, reislik kavgası sona ermiş değildi.
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
İbret almak....
« Yanıtla #6 : 05 Şubat 2007, 01:23:35 »
Abdullah bin Mübarek, bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; "Zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allahü teâlânın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?" dedi. Sonra kendi kendine; "Gideyim, ona Allahü teâlâyı tanımakta bir mesele öğreteyim." deyip, çocuğun yanına geldi ve:

-Evlâdım, Allahü teâlâyı bilir misin? buyurdu.

Çocuk:

-Kul nasıl sâhibini bilmez?" dedi.

-Allahü teâlâ'yı ne ile biliyorsun?

-Bu koyunlarımla.

-Bu koyunlarla, O'nu nasıl bilirsin?

-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allahü teâlâdan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allahü teâlâyı, böylece bildim

-Allahü teâlâyı nasıl bilirsin?

-Hiç bir şeye benzetmeden bilirim.

-Böyle olduğunu nasıl bildin?

-Yine bu koyunlardan.

-Nasıl?

-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allahü teâlânın elbette kullarına benzemiyeceğini anladım. Abdullah bin Mübârek:

-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu.

Çocuk:

-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi.

-Peki başka ne öğrenmişsin?

-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.

-Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum.

-Gönül ilmi şudur ki, bana kalb verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti yeri eyledi ki, bu kalb ile O'nu bileyim. O'nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım. Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O'nun ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O'nu hatırlatanları dile getirmeği, O'ndan bahsetmiyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı îmâ etti. Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O'na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.

Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:

-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra: Ey oğul, bana nasîhat ver, buyurdu.

-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için öğrenmişsen, Cennet'e kavuşamazsın, dedi.
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
İbret almak....
« Yanıtla #7 : 05 Şubat 2007, 01:25:57 »
Bir Rivayet'de İblis Hz. Musa´ya (a.s.) mülâki oldu ve:

- Ya Musâ, sen Allah-u Teâlâ'nın risâletle seçtiği bir peygambersin. Benim durumum sence mâlum. Tevbe etmek isterim. Benim için şefaatci ol, der.

Tûr-i Sinâ'da Allah (c.c.) ile mukâlemesinden dönerken, kendisine Allah-u Teâlâ:

- Emanetini yerine getir, buyurur.

Hz. Musâ (a.s.) meseleyi anlatır. Allah-u Teâlâ:

- Âdem'in kabrine secde etsin, dileğini yerine getireyim ve tevbesini kabul edeyim, buyurur.

Hz. Musa (a.s.) vaziyeti İblis'e anlatınca,

- Ben onun dirisine secde etmedim, ölüsüne secde eder miyim? diye böbürlenip kibirlendi ve kızdı. Sonra Hz. Musâ´ya (a.s.):

- Sen ki benim için çalıştın, bana hakkın geçti. Üç yerde beni hatırla. Zira o zamanlar sen en zayıf ve ben de en güçlü olurum. İnsan oğlunun kalbini feth eder ve kendime uydururum.

- Birincisi kızdığın zaman. O zaman ruhum kalbinde, gözüm gözünde, ve kanın damarda cereyânı gibi vücuduna dahil olurum. İnsan kızdığı zaman nefsini körüklerim, artık ne yaptığını bilmez olur.

- İkincisi cihad zamanlarında beni 1ıatırla. O zamanda ben mü'minlere yanaşır; karısını çocuğunu geride bıraktıklarını hatırlatır ve onu ihlâsla cihâd'den soğuturum.

- Üçüncü de mahremin olmayan kadınlarla yalnız kalınca. Sakın ola yalnız kalma. Ben arada elçilik yapar ve mutlaka fitneyi ve şehveti uyandırırım.
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
İbret almak....
« Yanıtla #8 : 05 Şubat 2007, 01:31:37 »
Yavuz Selim Han, Mısır'a açtığı sefer sırasında Halep'ten Şam'a doğru giderken, yolda, hayatına Şam'da son verilen Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'ni (k.s.) ve onun Yavuz'u işaret eden sözlerini hatırladı. "Sin, Şın'a girdiğinde Muhyiddin'in kabri meydana çıkar" sözü Yavuz'un dikkatini çekmişti. Bu işaret zaman zaman aklına takılıp duruyordu. Şam'a vardığında oranın alim ve velileriyle görüşmelerde bulundu. Söz dolaşıp Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'ne de geldi Şam'ın ileri gelenleri, Hazret'in kabrinin bulunduğu yerin halen çöplük olduğunu, hadiseden o güne kadar hazrete iyi gözle bakılmadığını anlattılar.

Yavuz Selim Han, derhal harekete geçip kabrin yerini tesbit ettirdi. Oraya hemen bir türbe ve yanıbaşına büyük bir cami ve imaret inşaatı başlattı. Zamanımıza kadar muhteşem bir şekilde gelen türbe, cami ve imaret, külliye olarak ortaya çıktı.

Ayrıca, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin vefatından önce ayağını yere vurarak:

"Sizin taptığınız benim ayağım altındadır" buyurduğu yeri tesbit ettirip kazdırdı. Oradan da küp içinde altın çıktı. Bundan Muhyiddin-i Arabi Hazretleri'nin: "Siz Allahü Teâla'ya değil de paraya tapıyorsunuz" demek istediği anlaşıldı. Gerçekten de idamına sebep, hazretin bu sözleri olmuştu.

Selim Han, çıkan altınları Şam'ın fakirlerine dağıttı. "Sin" den maksadın Selim, "Şın" dan maksadın da Şam olduğu kesin olarak ortaya çıkmıştı. Yavuz Sultan Selim Han, bu sırada Şam'da üç ay kadar kalmıştır.
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik