Gönderen Konu: Kur´an Müslümanları ve Sünnet  (Okunma sayısı 9097 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Kur´an Müslümanları ve Sünnet
« : 20 Mayıs 2005, 02:22:35 »

KUR´AN MÜSLÜMANLARI

Basliga bakinca belki sasiracaksiniz. Amma zamanimiz öyle insanlar türediki bize sadece kur´an yeter, her sey kur´anda var deyip rasülüllahin sünnetini bir tarafa birakmak isteyenler yokmu ? ista onlar kur´an müslümanlaridir.
Evvela mezhepleri inkara kalkismislar.Rasülüllah zamaninda mezhepmi vardi.? onalrd akillari ile ictihat etmisler bizde ictiha´t ederiz gibi sözlerle yola cikip mezhepleri yok saymislar.bunu kabullendirdikden sonra simdide Rasülüllahin hadisi seriflerine dil uzatip yok sayip sadece kur´an bize yeter demeye baslamislardir.

Ebu Hureyre, 3574 hadis–i şerif yazmıştır. Abdullah bin Ömer 2600 hadis nakletmiştir. Enes bin Malik 2286, Hz. Aişe Validemiz 1660, Cabir Bin Abdullah 1540, Ebu Said el–Hudri 1170 hadis–i şerif... 124 bin sahabenin her biri bir tane hadis söylemiş olsa, bu da yüzbinin üzerinde hadis yapar. Bir tek hadis rivayet etmeleri mümkün olmadığına göre bu sayı yüzbinlercedir. Yüzbinlerce hadis vardır. Ama şimdi adam kalkıyor; “Peygamberlerden 10 tane hadis geldi. 20 tane geldi. 100 tane geldi” diyor. Lutfedip bu sayıyı 500 taneye çıkartanlar da var. O zaman da insan, bunlar herhalde bazı güçlerin ya bedava yahut da paralı avukatlığını yapıyorlar diye düşünmeden edemiyor.
“Okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklar”
Bir mevzu ile alakalı olarak zaman zaman şu sözü de duyuyoruz: “Kur’an bize yeter. Kur’an’ın açıklamadığı hiç bir şey kalmamıştır”
“Kur’an bize yeter” diyen arkadaşlara, şu ana kadar verdiğimiz misallerle cevap vermiş olduk aslında. Ancak bu konuda bir hadis–i şerif hatırımıza geldi. Peygamber Aleyhisselam Efendimiz buyuruyor ki: “Öyle bir gün gelecek ki, o zaman rahat koltuğuna yaslanarak, ’Helal ve haram hükmünü, hadislerde aramaya gerek yok. Kur’an’a bakarak anlarız’ diyenler çıkacaktır. Onlar okun yaydan çıktığı gibi dinden çıkacaklardır.” (Ebu Davut, Sünnet, h. no: 4605; Tirmizi, ilim, 10; Hakim; Müstetrek, 1, 108).
“Kur’an bize yeter” diyenler, okun yaydan fırladığı gibi dinden çıkacaktır. Gaflette iseler Allah ayıktırsın. Bu okuduğum hadis, sahih hadistir.
Veda Hutbesi’nde Peygamber Efendimiz, “Size iki emanet bırakıyorum; Kur’an ve Sünnetim” buyuruyor. Bir başka hadis–i şerifte Hz. Peygamber,  “Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır” buyuruyor.
Efendimizin “İki emanet bırakıyorum. Bunlardan bir tanesi Kur’an, diğeri de Benim sünnetimdir” demesinin anlamı şudur: Biri işin müşahhası, diğeri mücerredidir. Sünnetsiz, Kur’an’ı anlamak, yaşamak mümkün değildir.

Selam hidayete ve sünnete tabi olanlar üzerine olsun.
« Son Düzenleme: 22 Temmuz 2008, 17:53:53 Gönderen: Mahi »
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
KUR´AN MÜSLÜMANLARI ve SÜNNET
« Yanıtla #1 : 14 Mart 2006, 00:36:01 »
Ehli sünnet ve kur´an müslümanlari.

Ehl-i sünnet demek, Kur'an ve sünnetin öğrettiği şekilde inanan ve yaşayan grup demektir. Bütün mesele, bu grubun içinde olmak ve kalmaktır. Çünkü ebedî kurtuluşa vesile olacak iman ve Allahu Teala'yı tanımak ancak böyle mümkün olmaktadır. İmanın hakikati akla ve nefse değil, vahye ve sünnete uymakla anlaşılır. Sünnete uymak için Ashab-ı Kiram'ı tanımak ve takip etmek gerekir. Çünkü bizimle sünnet arasında onlar köprü vazifesi görmektedir. İman ve islam konusunda Ashabın yerini ve gereğini Allah Rasülü (s.a.v) Efendimiz şöyle belirtmiştir:

"Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak; birisi hariç diğer hepsi Cehennem'de olacak" Oradakiler, hayretle: "O kurtulacak grup hangisidir Ya RasülAllah" diye sordular, Efendimiz (s.a.v): "Benim ve Ashabımın yolunda olanlar." buyurdu.( Tirmizi, iman; 18.)

Bu kurtulan fırkaya "Fırka-i Naciye" denir. Bu fırkanın bir diğer ismi "Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat" fırkasıdır. Rasulullah Efendimiz (s.a.v) inanç, ibadet, ahlak ve yaşantı olarak kurtuluşun cemaata tabi olmakta ve İslam'ı cemaat halinde yaşamakta bulunduğunu belirtmiştir.( Ebu Davud, Sünnet, 1; ibnu Mace, Fiten, 17.Ahmed, Müsned, 145.)

Dolayisi ile sonra gelenler yani simdiki kendini bir sey zan edenler Kur´andan baska bir sey tanimamakla kendilerinin nereye gittigini düsünemeyen zavallilardir.

Imami Rabbani hazretleri alemlerin en sereflisi alimlardir buyurmakla ehli sünnet alimlarini yüceltmis.

Yine alemlerin en serlisi dünyaya bagli alimlaerdir buyurmakla en kötü insanlarin ehli sünneti terk edip kendini bir sey zan eden alimler oldugunu bildirmistir.
Rabbim serlerinden mü´minleri muhafaza eylesin.
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
KUR´AN MÜSLÜMANLARI ve SÜNNET
« Yanıtla #2 : 22 Aralık 2006, 23:02:19 »
Alıntı yapılan: "telecafe"
O sünnetsizlik öyle bir mikroptur ki cikmaz.
O mikrobun tadini alanlar,yemekten bikmaz.
Istahla yiyenler,baskasina yedirmede musir olanlar,
Öyle ruh'a sahiptirler ki ! O ruh onlari sikmaz.


evet o sünnetsizlik en büyük hastalilardan olup ondan kurtulmadikca ehli sünnet yolu bulunmaz ve kurtulusda muhal olur yani düsünülemez.
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
KUR´AN MÜSLÜMANLARI ve SÜNNET
« Yanıtla #3 : 12 Eylül 2007, 00:39:23 »
son zamanlarda kur´an müslümanlari diye bir sey cikardilar isim güzel amma altinda mezhepsizlik yatmakda ramazani serifin gelmesi ile yine meydanlarda olacaklar tv lerden seslenecekler sakin aldanmayalim ve dostlarimizi ikaz edelim lütfen.ramazani serifiniz mübarek olsun
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: KUR´AN MÜSLÜMANLARI ve SÜNNET
« Yanıtla #4 : 01 Ocak 2008, 01:40:26 »

   SÜNNET-İ SENİYYE’YE TABİ OLMANIN EHEMMİYETİ

   Cenabı Hakkı’n, mensubu kılmakla bizleri şereflendirdiği Yüce Dinimiz İslamiyet, insanların ve cinlerin hem dünyada  hem de ahirette saadet ve selameti için gönderilmiştir. Yüce kitabımız Kur’an-ı Azimü’ş-Şan, bu saadet ve selametin nasıl elde edileceği hususunda bizlere en doğru yolu göstermiş; O’nu bize tebliğ eden Peygamber Efendimiz (s.a.v.), hayatının her safhasında, bizler için “üsve-i hasene-en güzel numune” olmuştur. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz’e “anam babam sana feda olsun Yâ Rasulellah” diye hitab eden, O’na yardım hususunda vatanlarından, mallarından, evlatlarından ve canlarından vaz geçen  Sahabe-i Kiram Hazeratı, sünnet-i seniyye’yi  en güzel şekilde anlayıp, yaşamışlar; onları tanıyan Tabi’în ve Tebe-i Tabi’in uleması sünnet-i seniyyenin nakli hususunda muazzam gayretler göstererek büyük hizmetler yapmışlardır.
   Sünnet lügatte gerek iyi olsun gerek kötü olsun, yol manasına gelir. Istılah da ise Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in söz, fiil ve takrirlerine sünnet denir. Sünnet Kur'an-ı Kerim’i tefsir ve izah ettiği için edile-i şer’ıyye-i asliyye’nin ikincisidir ve Kur'an-ı Kerim gibi o da vahy’dir. Zira vahiy iki kısımdır: Birincisi vahy-i metlüv’dür ki bu Kur'an-ı Kerim’dir. İkincisi de vahy-i gayr-i metlüv’dür ki bu da sünnet-i seniyye’dir.  İmam-ı Şâfiî Hz.’nin ifadesi ile Kur'an-ı Kerim okunan vahy, sünnet-i peygamberî de rivayet olunan vahy’dir
   Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in ahlakı hakkında sorulan süale Hz. Aişe (r. Anha) Validemiz; “Sen Kur’an okumuyor musun? O’nun ahlakı Kur’an idi”  buyurarak cevap vermişlerdi. Elbette ki Kur'an-ı Kerim’in hükümlerini en iyi anlayan ve en güzel şekilde tatbik eden Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’dir. Bu sebeple din-i İslam’ı güzelce yaşayıp hakiki iman ile bu alemden ayrılmak isteyen herkes sünnet-i Rasül’e sımsıkı sarılmak durumundadır. O’nun sünnet ve siretine uymanın ehemmiyeti birçok ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle ifade edilmiştir.
   Cenab-ı Hak Nisâ Suresi’nin 80. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor: “Kim peygambere itaat ederse, muhakkak Allah’a itaat etmiştir.”
   Başka bir ayet-i kerimede de: “Habîbim  de ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbî olun ki Allah da sizleri sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” buyuruluyor. Bu ayet-i kerimenin tefsirinde şu ifadelere yer verilmiştir: “Allah’ı sevmek için; Allah’a teslim olan ve O’nun emirlerini tebliğ eyleyen Rasülüllah (s.a.v.)’e muhalefet etmemek,  onun gibi kemal-i ihlas ile Allah’a teslim olarak, onun emirlerine tâbî olmak, onu numune-i imtisal addeylemek lazımdır. Bunun hilafı ‘ben Allah’ı severim amma emrini dinlemem; onun sevdiğini sevmem; onu sevenleri, onun yolunu göstermek üzere gönderilenleri sevmem; onlara benzemek istemem’ demektir. Rasülullah’a tâbî olmamak, Allah’ı sevmemek ve Allah’ın gufran ve rahmetinden mahrum kalmaktır” 
   
   “Andolsun ki Rasülüllah (s.a.v.)’de, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı ümid edenler ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir numune vardır”  mealindeki ayet-i kerime ile, Sîret-i Muhammediyye’nin, her nokta-i nazardan insanlık alemi için pek güzel bir numune olduğu  ifade buyurulmuştur.
   Sünnet seniyye’nin ehemmiyetini beyan eden bir çok hadis-i şerif vardır. “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sarıldığınız müddetçe yolunuzu şaşırmazsınız; Allah’ın kitabı ve Rasülü’nün sünneti” 
Bu hadis-i şerif’i rivayet eden İmam-ı Mâlik Hz., sünnet-i seniyye’yi Nuh (a.s.)’ın gemisine benzetmiş ve “Ona binen kurtulur, binmeyen ise boğulur” buyurmuşlardır.  Tâbiîn müfessirlerinden Dahhâk İbn-i Müzâhim Hz. de sünnetin ehemmiyetini şu şekilde ifade etmişlerdir: “Dünyada sünnet, ahirette cennet gibidir. Zira Ahiret’te cennete girenler, dünyada ise sünnete sarılanlar kurtulur”  Silsile-i Sâdâtımız’ın büyüklerinden İmam-ı Rabbânî (k.s) Hz., Mektûbât-ı Şerife’de sünnete tabi olmanın ehemmiyetinden defeâtle bahsetmiştir. Bu mektuplarından birinde şöyle buyuruyorlar: “İş, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e kamil manada tâbî olabilmektir. Sıddıkların arzusu da budur. Sünnet’e mütâbaat’ın haricindeki şeyler ise batıl vehimler ve fasit hayallerdir. Cenab-ı Hak hepimizi bu vehim ve hayallerden kurtarsın. Selam hidayete tabi olanlar ve sünnete sarılanların üzerine olsun .”
   
   Bir hadis-i Şerif’te, sünnetten yüz çevirmenin vereceği zarar şu şekilde ifade edilmiştir: “Dinin elden çıkışı sünnetin terki ile başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, din de sünnetin birer birer terkiyle ortadan kalkar.”
   Bu itibarla din-i celil-i İslam ile, sünneti seniyye ile uzaktan yakından alakası olmayan yılbaşı ve noel kutlamalarının mü’minlere  vereceği zarar, yapacağı maddî ve manevî tahribat kelimelerle ifade edilemez. Ben mü’minim diyen hiçbir kişi bu hususta en ufak bir meseleye bile iştirak edemez, benzeyemez. “Kim bir kavme benzerse, o ondandır” hadis-i şerif’i herkesin malumudur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hayatının her safhasında ehl-i küfre benzememek için gayret göstermiştir. Bize düşen bu hususta piranın himmet ve teveccühlerine sığnarak ve dua ederek, elimizden geldiği kadar sünnete sarılmaktır.

   
  Mir’âtü’l-Usûl, cild 1, sayfa 29
  İmam-ı Şâfiî, er-Risâle, sayfa 91-92
  Sahih-i Müslim, cild 1, sayfa 513, hadis 139
  Elmalılı, Hak Dini, Kur'ân Dili, cild 2, sayfa 1076
  Ahzab Suresi, ayet 21

  İmam-ı Mâlik, Muvatta’, Kader 3
  Suyûtî, Miftâhu’l-Cenne, sayfa 53-54
  Kurtubî Tefsiri, cil 13, sayfa 365
  Mektûbât-ı Şerîfe, cild 1, mektup 205
  Sünen-i Dârimî, Mukaddime, 16










  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı istanbuli

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 40
Ynt: Kur´an Müslümanları ve Sünnet
« Yanıtla #5 : 12 Eylül 2008, 05:39:39 »
silindi
« Son Düzenleme: 26 Nisan 2014, 20:42:01 Gönderen: istanbuli »

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: Kur´an Müslümanları ve Sünnet
« Yanıtla #6 : 23 Şubat 2010, 23:59:52 »
 Ehl-i sünnet ve cemaat itikadına sahip olmanın ehemmiyeti
   Din-i Celil-i İslamın hükümleri iki ana kola ayrılır: İtikat ve İnanç esasları ile alakalı hükümler; Amel ve ibadete tealluk eden hükümler.
“Ve işte sana ilim mebde-i olan bir ruh vahyettik. Sen kitap nedir, iman nedir, bilmiyordun ve lakin biz onu bir nur kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimize hidayet vereceğiz ve emin ol, sen herhalde doğru bir yola çağırıyorsun.”  Ayet-i kerimesinde buyrulduğu üzere bu hükümlerin vazıı bizzat Allah ve Rasülüdür. Bilahare bu hükümleri mevzu edinen ilim dalları tertip edilmiş ve İtikattan bahseden ilme, İlm-i Tevhid ve Sıfât; amel ve ibadetten bahseden ilme ise İlm-i Şerâî ve Ahkam denilmiştir.
   Ashab-ı Kiram ve Tâbiin devirlerinde, sohbet-i nebi hürmetiyle, müslümanların akidelerinin temiz olması, ihtilafların az ve kendisine müracaat olunabilecek kimselerin çokluğu sebebiyle, bu tür ilimlerin tertibine ihtiyaç duyulmamışken; fitnelerin çoğaldığı, bit’atlara meylin arttığı, eimme-i din üzerine zulmün galip geldiği sonraki devirler için ise, bu ilimlerin tertip edilmesi zaruri hale gelmiştir.    
Müslümanlar olarak birinci vazifemiz; neye nasıl inanacağımızı çok iyi bilmek ve Ehl-i sünnet ve cemaat çizgisinden ayrılmaktan şiddetle sakınmaktır.  Bu hususta İmam-ı Rabbanî hazretleri şöyle buyururlar: “Mükellef olanlara vacip olan ilk zarûri vazife, akidelerini Ehl-i sünnet ve’l-cemaat alimlerinin görüşlerine münasip şekilde tashih etmeleridir.”
Ümmet ikiye ayrılır: Ümmet-i davet ve Ümmet-i icabet. Peygamber Efendimiz ve sonrası gelmiş ve gelecek bütün insanlığa ümmet-i davet; bunlar içinde Peygamber Efendimizin, Allah tarafından, getirip tebliğ buyurduğu hususlara inanmış müslümanlara ise ümmet-i icabet denir. Ümmet-i icabet de ehl-i sünnet ve ehl-i biddat olmak üzere ikiye ayrılır.
Ehl-i sünnet: Rasülüllah Efendimiz ve onun eshabının yoluna sımsıkı sarılan, dînî hükümleri kendi arzularına göre te’vil ve tahriften kaçınan, ehl-i islâm arasına tefrika sokmaktan sakınan, bid’atlerden uzak kimselere denir. Hadis-i şerifte fırka-i nâciye diye işaret edilen de bu cemaattir.
   Peygamber Efendimiz S.A.V:
“Yakında ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri müstesna bu fırkaların hepsi Cehenneme gidecektir. Ya Rasülellah! O bir fırka kimlerdir” diye sorulunca: “Benim ve eshabımın yolu üzerine olanlardır.” şeklinde cevap vermişlerdir.
   Hadis-i şerifte dikkat edilmesi icabeden bir husus vardır. Bu fırkaların hepsi İslâmî fırkalardır. O halde, “Biri hariç tamamı cehennemdedir” sözünün manası: “itikâdındaki bozukluk sebebiyle cehennem ateşinde temizlendikten sonra, itikadî bozukluğu küfre varmamışsa, cennete girecektir” demektir.
Şunu hiç hatırdan çıkarmamak gerekir ki; itikattaki lekeyi, cehennem ateşinden başka hiçbir şey temizleyemez, isterse o kimse abid, zahid olsun...
Fırka-i naciye ise, itikadları sebebiyle cehenneme girmeyecektir. Ancak ameldeki noksanlıkları sebebiyle, cehenneme girebilirler.


Ehl-i sünnetin inanç ve iman ile alakalı mevzularda selahiyetli büyük alimleri ve imamları vardır. Müslümanlar, İnanç hususunda iki imamdan birine tabi olmuşlardır. Birincisi İmam-ı Ebu Mansur Maturidî hazretleri, ikincisi ise İmam-ı Ebu’l- Hasen’il-Eş’ari hazretleridir. Bu iki imamın arasında esasa ait hiçbir farklılık yoktur. Sadece teferruata ait bazı inceliklerde, küçük mana ayrılıkları olmuştur. Bu iki İmama bağlı olan ehl-i sünnet Müslümanları, birbirlerini kardeş bilir, biri diğerini sapıklıkla veya bid’atle itham etmezler.
   Amel ile alakalı dini hükümlerde ise Müslümanlar, mutlak müctehid, Allah’ın Kitabından ve Peygamber efendimizin sünnet-i seniyyesinden hüküm çıkarmaya muktedir, dört imamdan birine tabi olmuşlardır. Bu dört büyük imam: İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam-ı Malik, İmam-ı Şafii, İmam-ı Ahmed bin Hanbel. Hazeratıdır.  Her bireri, Selef-i Salihin dediğimiz Eshap ve Tabiin’in yolunda yürümüşler, İslam aleminde zuhur eden muhtelif görüşlere, felsefi nazarîyelere, karşı hakkı ve hakikati müdafaa etmişlerdir.
Muhterem Müminler!
Ehl-i sünnet ve cemaat mezhebinin maksatlı bir şekilde tahrip edilmesine, karalanmasına  ve yok edilmesine müteveccih faaliyetlerin hızlandığı şu zamanda, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ve onun Eshabının yolunu müdafaada gösterilecek her türlü gayret, zamanımızın en kıymetli hizmetidir. Burada, ehl-i sünnet ve cemaat itikadı üzere devam edip, bunlar ile alakalı ilimleri tahsil eden, talebe ve muallimlerin ve bunların her türlü hizmetlerini üstlenmiş olan müesseselerin kıymet ve ehemmiyeti daha iyi anlaşılacaktır.
Ebu'l Faruk Hz.leri şöyle buyurmuşlardır: “İmam-ı Rabbani yolundayız. O’nun evlatlarıyız. Mesleğimiz, Ehl-i Sünnet yolu ve onu ihyadır”

  Şûrâ 52
  Şerh-i Akâid s.10-12
  İmam-ı Rabbani, Mektubat c.1 mektup 193
  Bilmen, Muvazzah İlm-i Kelâm Dersleri s.22-23, Derseadet Basın ve Dağıtım İstanbul
  Bağdâdi, El-fark beyne’l-fırak, s.7 Daru’l-Ma’rife Beyrut. Lübnan. (Diğer bir rivayetle mevcuttur.)
  Ali Erol, Hatıratım 2 s.118
« Son Düzenleme: 24 Şubat 2010, 08:31:28 Gönderen: Fatihan »
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı duha

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 5144
  • ѕησωƒℓαкє
Ynt: Kur´an Müslümanları ve Sünnet
« Yanıtla #7 : 22 Aralık 2010, 23:55:53 »
Allah razı olsun hocam.
söz Hayâtî'dir; İnanç taşıyoruz.....

[/center]

mazhar

  • Ziyaretçi
Ynt: Kur´an Müslümanları ve Sünnet
« Yanıtla #8 : 08 Nisan 2012, 10:56:09 »
 
    Zor bir yazı


Hz. Ali, Hz. İbn-i Abbas'ı Haricîleri ikna için gönderirken ona şöyle der:


"Onlarla Kur'an üzerinden tartışma; sen bir âyet söylersin, onlar başka bir âyet söyler. Kur'an'ı muharebe meydanı yapmayın; onlarla Sünnet üzerinden tartış." Son bir-bir buçuk asırdır Müslümanların problemlerinin çözümsüzlüğünün en önemli bir sebebi, Kur'an'ı elbette her şeyin temeline oturturken, ne yazık ki, onu muharebe meydanı haline getirmeleri olmuştur. Bu da, öncelikle Sünnet'i bilmemekten kaynaklanmıştır.


Sünnet, Kur'an'ın, İslâm'ın pratiğidir, hayata hayat yapılmasıdır. Bir yandan Sünnet'in bilinmemesi, diğer yandan Sünnet çizgisinde İslâmî bir pratiğin olmayıp, Kur'an'a teorik yaklaşım, evet, Kur'an'ı muharebe meydanı haline getirmiştir. Kur'an, bir defada inmiş bir teoriler kitabı değildir; Kur'an, 23 yılda hadiseler, sorular, meseleler üzerine, irşad için ve İslâm'ın hayata hayat olması sürecinin kılavuzu olarak inmiştir. Dolayısıyla, ondaki âyetler, hattâ âyetlerin farklı yönleri ve manâ derinlikleri, hadiselerle, vakıalarla iç içedir. Böyleyken, her bir âyetin Kur'an içindeki yerini, neye, hangi açıdan baktığını bilemeden, bir pratikte manâsını bulan ve bulacak olan nesh, mutlak-mukayyed, umum-husus, muhkem-müteşabih ve müşkil-i Kur'an gibi hususları nazara almadan Kur'an'a yaklaşmak, Kur'an'ı da, İslâm'ı da bir teoriler mecmuası haline getirmiştir.

İslâm'a teorik yaklaşmanın, Sünnet çizgisinde İslâmî pratikten yoksunluğun ve Kur'ân'ı muharebe meydanı yapmanın neticesidir ki, realitesiz ve zeminsiz bir idealizm ortaya çıkmıştır. Bu temelsiz idealizm, İslâm hassasiyetli bazı aydınları ve onların etkilediği kesimleri halktan koparmış ve ülke içinde muhalif konuma itmiştir.



Müslüman çoğunluk asıl tabanı oluşturduğu halde, tabandan kopan bu muhalif tavır, söz konusu aydınların ve etrafındakilerin kendi ülkelerini dârü'l-harp gibi görmeleri sonucunu vermiş, sosyalist hareketlerden de etkilenen bu aydınlar, vatandaşı bulundukları Müslüman ülkelerde hâkim rejimlerle birlikte, kucaklamaları gereken Müslüman halk çoğunluğunu karşılarına almışlardır. Dünyadaki gelişmeleri, dünyanın âdeta tek bir ülke haline gelmesini, bir yerde olmanın artık her yerde olmayı gerektirdiğini, dolayısıyla bir yerdeki köklü değişikliğin zemininin dünyanın tamamı olduğunu kavrayamamışlar; İslâmî sürecin vücut verdiği mutlak adalet-izafî adalet; çok hayır için az şerre razı olunur, yoksa tam şer olur; tamamı elde edilemeyen şey tamamen de terk edilmez; zararın giderilmesi menfaati çekmekten önce gelir gibi küllî kaideleri dikkatten kaçırmışlar; Şeriat-ı tekvîniyenin yasalarını nazara almamışlar, kuvvetin de bir varlık ve yaratılış hikmeti olduğunu görememişler, gerçekten bir İslâm dünyasının varlığını zannetmişlerdir.



 Merhum Erbakan'ın 1980 öncesi hükümet krizlerinde 24 milletvekili ile başbakanlık bekleyip, Saddam'la petrol görüşmesi yapmaya gitmesi, İslâm birliği ve dinarı projeleri, Kaddafî'yi ziyareti, Ali Bulaç beyin İslâm gücü teklifi ve Türk askerinin Afganistan'da ne işi var sorusu, hep zeminsiz ve pratiksiz idealizmin ve İslâm'a teorik yaklaşımın sonucudur. Pakistan'ın Hindistan'dan kopması, Türkiye'de halk tabanında güzel giden İslâmî gelişmelerin önemli bir kesiminin, Mısır'da İhvan hareketinin muhalif siyasîleşme ile mecra değiştirmesi, büyük talebe çoğunluğunu ihmalle, sadece İmam-Hatipleşmeye yönelme gibi tavırlar da, sanki vücuttan kopuk uzuv hareketleri mahiyeti arz etmiştir
 
Ali Ünal.Zaman

mazhar

  • Ziyaretçi
Sünnete uymak
« Yanıtla #9 : 10 Mart 2013, 20:48:13 »

Sünnete Uymak

Peygamber efendimizin sünnetini farkında olmadan yapıyorsak onun sevabını alır mıyız?

*******

Bilindiği giibi kısaca sünnet, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) devamlı olarak yaptığı ve bir mazeret olmaksızın terketmediği veya mazeretsiz nâdiren terkettiği şeydir. Mesela namazda ‘Sübhâneke’yi okumak, ‘Eûzü’ çekmek bu mânada sünnettir.


Sünnetin yapılmasına sevap olmakla birlikte terkedilmesine ikab (ceza) yoktur; sadece itâb (kınama) vardır.

Namazın sünnetleri, namazın vâciplerini tamamlar, onlardaki kusurları telâfiye ve fazla sevaba-ecre vesile olur.

Sünnetlere riayet etmek ve devam etmek Rasûlullah Efendimize (s.a.v.) muhabbetin bir nişânesi sayılır. Bununla birlikte sünnetin terkedilmesi ne farzın terkedilmesi gibi namazın fesadını (bozulmasını) ve yeniden kılınmasını, ne vâcibin kasten terkedilmesi gibi tahrîmen mekruhluğu, ne de vâcibin sehven terkedilmesi gibi sehiv secdesi yapmayı gerektirir. Fakat sünnetlerin kasten terkedilmesi isâet’tir, yani yanlış ve kötü davranma olur. İsâet, Hanefîler'in tarifine göre tenzîhen mekruhun üstünde, tahrimen mekruhun altında yer alır.

Rasûl-i Ekrem Efendimizin (s.a.v.) devamlı olarak yapmayıp, yapılmasına teşvikte bulunduğu şeylere ise Hanefîler, mendup/müstehap adını vermişlerdir. Buna göre meselâ sabah namazının farzından önce iki rek’at namaz kılmak sünnet, ikindi ve yatsıdan önceki dört rek’at ise müstehap sayılmaktadır.
 


 
“Ameller(in hükmü) ancak niyetlere göredir…” [Buhârî, Sahih, Bedü’l-Vahy, 1; Müslim, Sahih, İmare, 155; Ebu Davud, Sünen, Talak, 11] hadis-i şerifi hükmünce, ibadetlerde niyetin önemli bir yeri vardır.

İmam Şâfiî (rh.) ve diğer bazı âlimler, bu hadisin İslam'ın üçte birini teşkil ettiğini, yine İmam Şâfiî'nin; fıkhın yetmiş mevzuunun bu hadis-i şerifle irtibatlı olduğunu söylediği nakledilir. [Sahih-i Müslim Terceme ve Şerhi, A. Davudoğlu, İstanbul 1972, IX, 118]

Bazan niyet amelin de önüne geçer. Çeşitli sebeplerle işlenemeyen amel, niyet sebebiyle sanki işlenmiş gibi ecir kazandırır. Zeyd b. Sabit (r.a.) anlatıyor: "Müminlerden savaşa katılmayıp oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler bir değildir" [Nisa suresi, 4/95] ayeti inince, Rasûlullah (s.a.v.) bunu yazmamı istedi. Tam bu sırada bir a'ma olan Abdullah İbn Ümmi Mektûm gelerek; "Ey Allah'ın Rasûlü cihada gücüm yetseydi, ben de gider düşmanla savaş yapardım" dedi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak aynı ayetin devamında; "Özürsüz olarak (savaşa katılmayıp oturanlar)" istisnasını indirdi." [Buhârî, Sahih, Cihad, 31, Tefsîru Sure, 4/18, Tirmizî, Sünin, Tefsîru Sure, 4/19; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 184; Tecrîd-i Sarih Terc., Ankara 1984, s. 294] Buna göre özürleri sebebiyle savaşa katılamayanlar sırf niyetleri yüzünden savaşa katılanların ecrini almaktadır.

Diğer yandan şehit olmayı samimi olarak isteyen kimsenin, evinde normal yatağında ölmesi halinde de şehitler zümresine dahil olacağı hadis-i şeriflerle sabittir. [Müslim, Sahih, İmâre, 156, 157; Ebû Dâvud, Sünen, İstiğfâr, Vitr, 26; Nesâî, Sünen, Cihâd, 36; İbn Mâce, Sünen, Cihâd, 15; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 397]
 
Kısacası niyet önemli…Hem de bütün amel, ibadet ve muamelelerimizde. Bazısında farz, bazısında sünnet.
 
Bu itibarla dikkat etmemiz, yaptığımız-işlediğimiz sünnetlerde gafletten uzak, şuurlu bir halde bulunmamız gerekiyor. Zira farkında olmadan sünnete göre davranan kişi, yaptığı bu güzel amelden dolayı sevap kazansa da, sünnete uyma niyetiyle hareket eden kişi kadar ecir alamaz.

Ama sünnet üzere yaşamayı alışkanlık haline getirmiş bir kişinin, her defasında yaptığının sünnet olduğunu düşünmesi de gerekmez, sünnet sevabı kazanır elbette.
 
halisece.com
 
« Son Düzenleme: 10 Mart 2013, 20:49:57 Gönderen: mazhar »