Gönderen Konu: <<<Kurtarıcım, Şefaatçim, Sensin Ya ResulAllah>&  (Okunma sayısı 8986 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı sedat_islam

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 231
    • Milli Görüş Forum
<<<Kutlu Doğum Münasebetiyle>>>
« Yanıtla #15 : 27 Nisan 2005, 14:31:48 »

‘O’ mübarek bir şahsiyetti

 

O, mazlumlara hami, zalimlere şedid, suçlulara tavizsiz bir hakimdi, O, sevgisi, merhameti, affı, tevazuu ile fiilen örnekler vermiş bir ahlâkıyatçı ve bir fazilet şelâlesiydi, O, insanlığın bütün yoksulları ve muzdariplerine örnek olmak için son derece sade bir hayat yaşamış, devlet başkanı iken hurma lifinden mamul bir yatakta yatmış, yamalı elbise giymiş, arka arkaya karnını iki defa buğday ekmeği ile doyurmamış, fakat tebliğ ettiği dinin içtimai adalet ilkelerini başarıyla tatbik ve ikamet etmiş bir önder Peygamber’di. Öz ifadeyle O, Allah’ın terbiye ettiği ve pek güzel yetiştirdiği seçkin bir kuldu. Görülüyor ki O, yalnız tebliğ etmedi. Hayatın içinde yaşadı. Yaşayışıyla İslâm dinini tebliğ ve tefsir etti ve böylece bütün bir beşer için, izinden gidildikçe büyük bir önder oldu.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.): “Ve sen, elbette yüce bir ahlâk üzeresin” 12ayet-i kerimesinde de belirtildiği gibi üstün bir ahlâk sahibi idi. Onu Yüce Mevlâ terbiye ettiği için bir insanda düşünülebilen güzel huyların hepsi onda toplanmıştı. Ahlâkının güzelliğine düşmanları bile hayrandı. Daha gençliğinde halk arasında “el-Emîn = inanılır, güvenilir” kimse olarak tanınmıştı.

Peygamber Efendimiz ahlâkın en güzeline ve en üstününe sahip olmasına rağmen her fırsatta Cenâb-ı Hakk’a iltica eder ve, “Ya Rab! Benim suretimi, şeklimi güzel yarattığın gibi ahlâkımı da güzelleştir. Ya Rab, beni ahlâkın bayağılıklarından uzak tut. Ya Rab, beni ahlâkın en güzeline eriştir. Ahlâkın en güzeline beni eriştirecek ancak Sensin. Kötü ahlâkı benden uzak tut. Zira ahlâkın kötülerinden beni uzak tutacak ancak Sensin” diye, dua buyururlardı. Cenâb-ı Hak da Resulünü ahlâkın en güzeline ve en büyüğüne sahip kılmıştı. Hiç şüphe yok ki Hz. Peygamber’in ahlâkı Kur’ân-ı Kerîm’in emir ve tavsiyelerini yaşamaktan ibaretti. Nitekim Sa’d b. Hişam (RA) diyor ki: Hz. Aişe (RA)’ya:

- Ey Mü’minlerin annesi! Bana, Resûlullah (SallAllahü Aleyhi ve Sellem)’in ahlâkını anlat! dedim. Âişe:

- Sen, Kur’ân okuyorsun değil mi? dedi.

- Evet okuyorum! dedim.

- İşte Nebiyyullah (SallAllahü Aleyhi ve Sellem)’ın ahlâkı Kur’ân idi, dedi. (Müslim, Müsafirun: 139)

‘O’ mübarek bir şahsiyetti. Peygamberimiz (S.A.V.)’in sözleri, fiil ve hareketleri çok manalı ve akıllıcaydı. Sözü özüne uygundu. Hiç kimse ile alay etmez ve kimsenin dedikodusunu yapmazdı. Kimseye küsmez, küskünleri barıştırır, faydası olmayan boş şeylerden, kötülüklere iyilikle karşılık verir, istikametten ayrılmaz, herkesle iyi geçinir, çocukları çok sever, aile efradıyla iyi geçinir ve icabında onlara ev işlerinde yardım ederdi. Hayatı baştan sona gayet muntazam ve nezih geçmiştir. Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat gösterir; yetimlere, dul kadınlara ve ihtiyacı olanlara çok acır ve onlara elinden gelen yardımı yapardı. Komşu hakkını, kadınların hukukunu gözetir, hayvanların hukukuna da çok dikkat ederdi. Çok cömert, misafirperver, adil, tatlı dilli, güler yüzlü idi. Hiç kimseye kötü söylemez, kötü muamele yapmaz, herkesi dinler, hiç kimsenin sözünü kesmez, insanların gizli hallerini ve kusurlarını araştırmaz, daima haklıyı tutar, hizmetçilerini hoş tutar, onlara kendi giydiğinden ve yediğinden giydirir ve yedirirdi. Kimsenin kabahatini yüzüne vurmazdı. Verdiği sözü muhakkak yerine getirirdi. Çalışmayı sever, tembellikten nefret eder, ümmetini daima ilme, fenne, sanata, ticaret ve ziraate teşvik ederdi. Kendisi için hoş görmediğini başkaları için de hoş görmezdi.
Zafer Yakındır ve Zafer, İNANANLARINDIR...

Çevrimdışı sedat_islam

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 231
    • Milli Görüş Forum
<<<Kutlu Doğum Münasebetiyle>>>
« Yanıtla #16 : 27 Nisan 2005, 14:51:05 »
Peygamberimizin ahlakı

 

Hz. Peygamber Efendimiz dünyanın en temiz insanıydı. Kirden, pastan ve pislikten hiç hoşlanmazdı. Hastaları ziyaret eder, davet edilen yere giderdi. Emanete hıyanet etmez, Allah’a daima şükredip O’na karşı kulluğunu fazlasıyla yapardı. Alçak gönüllü ve ağır başlı idi. Bir kimsenin evine girmek istediği zaman kapıyı çalar, izin verildiğinde içeriye girerdi. Vardığı yere selâm vermeden oturmaz, gördüğü kimselere selâm verir, ellerini sıkar, hal ve hatırlarını sorardı. Bir meclise vardığında boş olan münasip bir yere otururlardı. Mübarek saç ve sakalını sık sık yıkar, tarar ve güzel kokular sürerdi. Haya, edep, terbiye, cesaret ve şecaat örneği idi. İktisat ve tasarrufu; sabır ve metaneti; adalet ve musavatı vb. sever, rüşveti, ihtikârı, zulmü, haksızlığı, hırsızlığı, kumarı, içkiyi, adam öldürmeyi, yalancı şahitliği, dedikoduyu vb. şiddet ve nefretle karşılardı. O, hayatı boyunca daima iyinin, hayrın, güzelin yanında olmuş, kötüden, şerden ve çirkin şeylerden de son derece kaçınmıştı.

İşte sevgili Peygamberimiz’in ahlâkı ile ilgili verdiğimiz bu kısa fakat şümûllü bilgiler O’nun:

“Ben ahlâkî faziletleri tamamlamak için gönderildim” (Ali el-Mütteki, a.g.e. 3/16) hadisiyle, Cenâb-ı Hakk’ın:

“Sen yüksek bir ahlaka sahipsin” (Kalem (Nûn) Sûresi: 4) ilâhî sözünü ne kadar canlı bir şekilde teyid ve tasdik etmektedir.

Tereddütsüz söyleyebiliriz ki, bugün hak, adalet ve ahlâk adına sahip olduğumuz her şey o fazilet güneşinin eseridir.

Hülâsa: Peygamber Efendimiz bütün kemâl ve güzellikleri kendisinde toplamış, ahlâk ve fazilet örneği mübarek ve muhterem bir şahsiyettir. Ondan önce ve sonra da böyle bir kimse gelmemiş ve gelmeyecektir. İslâm dininin kısa zamanda cihanşumûl bir din haline gelmesi ve gönüllere taht kurması, onu tebliğ eden peygamberin ne yüksek ahlâka sahip olduğunu gösterir. Bütün insanlık onun yolunda gitmedikçe istenen huzur ve selâmete erişemeyecektir. Onun için gerek ferd ve gerekse cemiyet olarak huzur, barış ve selâmet istiyorsak onun yoluna toptan girmeli, onun izinde gitmeli ve neslimize bunu aşılamalıyız. Çünkü gerçek mutluluk onun yolundadır.

İşte bizler, ferdî ve ailevî hayatımızda, içtimaî münasebetlerimizde Rabbimizin seçtiği bu şanlı Peygamberin önderliğinde yaşamakla mükellefiz. Mü’min olarak yaşamak, Müslüman olarak can vermek isteyecek her ferdin yegane hayat önderi Hz. Muhammed (S.A.V.)’dir. O’na iman bunu gerektirir.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“(Resûlüm ya Muhammed) de ki: Eğer Allah Teâlâ’yı (kemâl-i hulus ile) seviyorsanız, bana ittiba ediniz, uyunuz ki Allah Teâlâ da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret etsin (bağışlasın). Allah Teâlâ (kullarını) çok mağfiret edici ve çok merhamet edicidir.” (Âl-i İmran Sûresi: 31)

“Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Yüz çevirene gelince, seni onların başına bekçi göndermedik!” (Nisa Sûresi: 80)

“Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (Nisa Sûresi: 69)
Zafer Yakındır ve Zafer, İNANANLARINDIR...

Çevrimdışı sedat_islam

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 231
    • Milli Görüş Forum
<<<Kutlu Doğum Münasebetiyle>>>
« Yanıtla #17 : 28 Nisan 2005, 17:29:51 »
Tek çare, Resûlullah’a ittibadır

 

Peygamberimiz (S.A.V.) de şöyle buyurur:

Sizden birinize ben ana-babasından, (aile ve) çocuklarından ve diğer bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, o kişi bana (ve tebliğ ettiğim İslâm dini)’ne tam anlamıyla iman etmemiştir. (Buhari, İman: 8, Müslim, İman: 70, Nesei, İman: 19)

Bütün bunlar gösteriyor ki: Allah-u Teâlâ’yı seven ve Allah-u Teâlâ tarafından da sevilen ve günahları mağfiret olunan bir kul olabilmek için tek çare: Resûlullah’a ittibadır. O’nu sevmek ve O’na itaat etmektir. Öyle değil mi ya... Bir devlet başkanına muhabbet ve itaatta bulunan bir kimse, onun elçisine, memuruna da itaat ve hürmette bulunur. Bunun aksine hareket etmek o devlet başkanına karşı da bir isyan değil midir? Artık bir insan nasıl olur da Allah-u Teâlâ’ya muhabbet iddiasında bulunduğu halde, O’nun gönderdiği Resûlüne isyan eder, O’na cephe alır.

Ayrıca Cenâb-ı Hak, Peygamberimiz (S.A.V.)’e muhalefet etmekten sakındırmıştır. Şöyle ki:

“(Ey mü’minler!) Peygamber’i, kendi aranızda birbirinizi çağırır gibi çağırmayın. İçinizden, birini siper edinerek sıvışıp gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu sebeple, onun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar” (Nûr Sûresi: 63) Ayrıca bu ayet-i kerime: Hz. Peygamber (S.A.V.)’e sadece ismiyle hitap etmenin veya kendisinden bahsederken sırf ismini söylemenin, ümmetlik terbiyesi ile bağdaşmayacağını ifade etmektedir. Böyle durumlarda onun ismi ile beraber Peygamber, Nebî, Resûl, Resûlullah, Resûl-i Ekrem, Peygamber Efendimiz, Habîbullah... gibi onu anlatan ve ona saygımızı ifade eden sıfat ve unvanları da söylemek yerinde olur. Ayrıca, Allah Teâlâ’nın, Ahzab sûresinin 56. âyetindeki emri uyarınca biz Müslümanların, “Muhammed” ismi söylenince, “Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun” anlamına “Sallâllahu Aleyhi ve Sellem” dememiz de ona olan saygımızın bir gereğidir.

Peygamberimiz (S.A.V.), Cenâb-ı Hakk’ın insanlara bahşettiği en büyük nimetlerinden birisidir. Çünkü Allah, O’nu bir ümmete ve millete değil, bütün insanlığa, “Bir şâhid, bir müjdeci ve korkutucu ve Allah’a O’nun emri ile bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak” göndermiştir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın ayetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmran Sûresi: 164) Yüce Rabbimiz, kendimizden, bize bizden daha çok acıyan, saadetimize çalışan Resûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i göndermekle, bize en büyük lütufta bulunmuştur.
Zafer Yakındır ve Zafer, İNANANLARINDIR...