Gönderen Konu: Medine, Fahrettin Paşa, Alışveriş Çılgını Türkler  (Okunma sayısı 3356 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Fatihan

  • Administrator
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 6994
  • Milimi milimine Ehli sünnet...

Gitmem dedi bir yere, mücavir olur, misafir olur kalırım ve onu paşa yapan, kumandan yapan bütün sıfatlarından azade çömeliverdi Ravza-i Mutahhara’da Peygamber Efendimizin (sav) mübarek kabri başında. O avizelerle bezenmiş kubbeler altındaki halıda hala doluyken gözleri, çölleri titreten bir kaplan gitmiş, mütevazi bir peygamber âşığı kalmıştı yalnızca.

“Medine Kalesi’ndeki Türk bayrağını ben kendi elimle indiremem. Eğer mutlaka bu gerekiyorsa buraya başka bir kumandan gönderin” diye yazmıştı İstanbul’a. Onun cesareti umutları yeşertmiş ve tahliye kararından vazgeçilmişti. Etrafını çepeçevre kuşatmış İngiliz hilelerine, kışkırtılan asilere, yokluğa, açlığa, susuzluğa sabretti Fahrettin Paşa da. sadrazamın, “Artık teslim olun” çağrısına isyan etti. Nasıl bırakıp gelebilirdi gül kokulu Sevgili’yi. Nasıl bırakıp gelirdi onun mübarek gözlerine şahitlik etmiş dağları, taşları, ayağını bastığı toprağı…

Nasıl?

Bir öğle namazı sonrası,

Toplayınca herkesi Mescid-i Nebevi’nin avlusunda,

Nefesler tutulmuş, yürekler kocaman olmuştu.

Gözlerinin içi titreyen Fahrettin Paşa’ya çevrilmişti bütün yüzler.

“Mehmetçikler, kardeşlerim, evlatlarım!

Her cenkte cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye boyun eğmemişsiniz.

Namus ve din borcunu kanıyla ödemiş kahramanlarım!

Gelin hep beraber Allah’ın ve huzurunda huşu ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamberin (sav) karşısında hep beraber aynı yemini tekrar edelim ki,

Ya Rasulullah biz seni bırakamayız. ..

Mukaddes bildiğimiz mücadelemize devam edeceğiz.

Yemin olsun ki devam edeceğiz.”

Peş peşe gelen bütün emirlere karşı çıkıyor bir kaz sürüsü gibi teslim olmak Osmanlının alnına yazılmamıştır diyordu. Ve gücünün son noktasına kadar o gül şehri savunmaya devam etti.

Kaplan kaplanlığından hiçbir şey yitirmedi de düşman düzenbazlığın, hilelin bin bir çeşidi ile onu yere sermeye çalıştı. Hatta düşman avcıları yetmedi onu devirmeye bir de içimizdeki avcılar vurmaya başladı.

Medine düştü Paşam, o gül kokulu şehir kayıp gitti aramızdan bir yıldız gibi.


Daha birkaç hafta önce Mescid-i Nebevi’nin avlusunda bir öğlen vakti şemsiyelerin altında ezanı beklerken ellerinde koca koca alışveriş torbalarıyla koşar adım gelen birkaç kadına takıldı gözlerim. Bir yandan ezan okunurken kadınlar alelacele kendilerine bir yer bulmayı başarmışlar, torbalarını da hemen önlerine bırakmışlardı. Namazdan hemen sonra avuç açıp dua etmekten bî-haber sanki bir yangın yerinden kaçıyormuşçasına yine aynı telaşla ellerinde sıkı sıkıya tuttukları torbalarıyla gözden uzaklaştılar. Günler ve geceler boyu Rabb’ine el açıp ağlayarak dua eden bir Nebi’nin huzurunda O’na bu kadar yakınken bu kadar uzak olmayı gönüllerine nasıl kondururlar.


Aişe annemiz (ra) Peygamber efendimizin geceleyin kalkıp ayakları şişinceye kadar namaz kılması ve gözyaşlarıyla dua etmesi üzerine bir gün ona;

- Yâ ResûlAllah! Senin geçmiş ve gelecek bütün hataların bağışlandığı halde niye böyle kendini yoruyorsun?

Diye soruyor.

Cevap muhteşem:

- “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?”

“Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyuran bir Nebi’nin huzurundayken dua etmekten bile imtina ederek koşarak geldikleri namazlarını yine koşarak terk eden, hediyelik eşya mağazalarına akın eden bir ümmet. Beni en çok yaralayan da şu bizim Türkler. Ziyaretini hakkıyla eden kardeşlerim elbette bu sözlerden beridir.

Öğlen namazımı kılınca kendime daha serin ve sakin bir yer bulabilme ve ikindi namazına kadar kalabilme ümidiyle Mescid-i Nebevi’nin içine giriyorum. Niyetim şu bir iki günü güzel değerlendirmek. Biraz sonra iki Türk oturuveriyor hemen yanıma. Siyahlar içinde beni pek Türke benzetemedikleri için mekanın ve zamanın kudsiyetinden bî-haber derin bir sohbete dalıyorlar. Biri onu terk edip giden eşini anlatıyor, diğeri eşinin huysuzluklarını. Birbirlerinin gizli saklı her derdi varsa döküyorlar da ortaya, ta nice sonra birbirlerinin isimlerini sormayı akıl ediyorlar. Ve sonra çantalarından çıkartıp aldıkları incileri gösteriyorlar birbirlerine, yüzükleri… Biri diğerinin aldığı abayeyi deniyor üzerine. “Tam benim bedenime uydu.” diyor. “Namazdan sonra bir tane de bana alalım. Aynı beden. Orda denemeye gerek yok.”


Yüreğim zor tutuyor kendini. “Be hey kardeş, hiç tanımadığın birine derdini döküp medet umacağına hep seninle olan, hep yanında olan Rabbine şu mübarek mekanda avuç açıp yalvarsan, sıkıntılarını ona anlatsan, yalnız O’ndan medet umsan iyi olmaz mı? Dualarına döksen, içindeki kederini… Şifayı O’ndan umsan.

Kimi köyünü anlatıyor, kimi kasabasını. Kiminin evlatları tütüyor burnunda, ‘Geleli üç gün oldu.’ diyor. Çocuklarım diyor, başka bir şey demiyor. Rabbinin emanetine ondan çok sahip çıkmak da neyin nesi? Resulu anamızdan, babamızdan evlatlarımızdan daha çok sevmedikçe gerçek iman etmişlerden olabilir miyiz?


Kimi gelmiş ama buralara bir tek kitap açıp okumamış, sormamış, öğrenmemiş, buraların hakkı nasıl verilir bilmemiş. Turistik umre seferi belki niyeti. Kadınlar cuma namazı kılabilir mi diye soranlar. Cemaatle namaz kılarken seferi kılmaya kalkanlar…


Onca gelmek için gözyaşı dökenleri geride bırakıp gelmiş iken kıymetini bilemiyorlar buraların, ziyan ediyorlar her şeyi.

Ve nasipsizlerden oluyorlar sonra.


Koltuğumun altına seccademi sıkıştırmış otelime dönerken mağazaların önünden geçiyorum. Minik bir oyuncak bebeğe dikiliyor gözlerim. Maksat çocuk sevindirmek. İki yıldır bu ülkede yaşıyorum bir iki Arapça kelam konuşabiliyorum şükür, maksat Türk olduğumu belli etmemek. “Kem haza” diyorum satıcıya, “On beş” diye cevap veriyor, utanıyorum ve başlıyor Türkçe konuşmaya. Adeta kaçıyorum. Burada Türkçe bilmeyen satıcı bulmanız neredeyse imkansız. Türklerden çok alışveriş yapan yok da ondan.

Konuşabildiğim, yaklaşabildiğim kardeşlerime, teyzelerime anlatmaya çalışıyorum. “Kilometrelerce ötelerden ne masraflar, fedakarlıklar yapıp da geldiniz. Kiminiz rızkından kesip de geldi, kiminiz borçlanıp. Ne var şu bir iki haftayı alışveriş çılgınlığı ile ziyan etmeseniz, ibadetinizi heba etmeseniz… Koşarak geldiğiniz namazlardan kaçarak gitmeseniz, bol bol Kur’an okusanız, zikir çekseniz, kaza, nafile kılsanız, dua etseniz. Hem de uzun uzun dua. Ne isteyecekseniz O’ndan isteseniz. Dua edilebilecek en güzel yerlerden biri değil mi burası? Cennetin gül rayihasını koklasanız da öyle kaldırsanız göklere avuçlarınızı.” “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” buyuran bir Rabbin kulları değil miyiz yoksa? ‘Hediyeleşmek sünnettir.’ düsturuna uyacaksanız iyi hoş da bunu bu kadar abartmasanız. Sizi hediyeyle uğurlama gelen Müslüman kardeşlerinize deseniz ki “Ne olur hediye ummayın benden, bir zemzem bir hurma. Vaktimi ibadetle geçirmek istiyorum.” Hediye umanlar da bir hediye götürmesinler umrecilere lütfen. Karşılık bekledikten sonra hediyenizin Rabbim katındaki değerini merak ediyorum doğrusu.


Her sene geliyorsunuz ya umreye bu son gelişiniz belki, belki ömrünüzde ilk defa geliyorsunuz da bir daha imkanınız elvermeyecek. Bu kutsal topraklara her adımınızı attığınızda son atışınız gibi yaklaşıp o altın vakitleri doya doya yaşamak değil mi güzel olan?

Bizler Fahrettin Paşa’nın torunlarıyız. Mücavir olup, misafir olup Medine’de kalan. Mescid-i Nebevi’nin avlusunda yere düşen her bir çekirgede askerlerinin açlıktan kırılmaması için onlara çekirgeleri yemeyi salık vermesi geliyor aklıma. Buraları terk etmemek için çekirgeli yemek tarifleri veren Paşam geliyor. Ellerimi açıp bir dua da onun için ediyorum.

Sizler Fahrettin Paşanın torunları. Ne olur sizde onun kadar sevin Medine’yi. Onun kadar Medine-i Münevvere’yi… Ravzanın gül kokusunu onun kadar sevin. Ne olur incitmeyin Peygamber (sav) Efendimizi. Haydi nasibinizi alın da gelin.

NURŞAH KARACA

Çevrimdışı osmanlı

  • araştırmacı
  • ***
  • İleti: 379
  • Okula hayır, Açık lise kolejlerine evet.
Ynt: Medine, Fahrettin Paşa, Alışveriş Çılgını Türkler
« Yanıtla #1 : 18 Haziran 2012, 10:32:30 »
Bir yerde okumuştum. Mübarek yerlere üç kişi çağırırmış. Birincisini Hz. Allah çağıdığı kişi orada vefat edermiş. fg3)) İkincisi Hz. Peygamber çağırırmış, gelen kişi oralardan nasiplenip hayatını daha tertipli yaşamaya devam eder.  o1)) Üçüncüsü Şeytan, onun çağırdıkları las vegasa benzeyen alış veriş kulelerinden dışarı çıkmaz ve döndüğünde daha da azar, sapıtır.  m1))
« Son Düzenleme: 18 Haziran 2012, 10:34:16 Gönderen: osmanlı »
Devrimci akıla sahip olanlar, luciferin yeni dünya düzenini yemezler...