Gönderen Konu: Akıncı ruhu uyumaz  (Okunma sayısı 26821 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Masallar biter
« Yanıtla #45 : 04 Ağustos 2011, 13:19:59 »

Masallar biter

“Veee sonsuza dek mutlu yaşadılar” diye biten masallarımız vardı dinlediğimiz... Öylesine keyifle, öylesine kocaman bir tebessümle dinlenirdi ki bu masallar, en kötü anında bile sonunda düzeleceğini bilerek eksik etmezdik tebessümü yüzümüzden.
 
Halının üzerine yüzükoyun uzanır, ayaklarımızı çapraz yapıp oynatırdık aşağı yukarı, bir de elimiz çenemizde kalırdı hep... Gözlerimizde mutlu sonu bekleyen ışıltı, kulaklarımızı yüreğimiz kadar açıp dinlerdik... Her kötü hikâyenin sonu mutlu bitecekti, emindik! Hep öyle anlatılmamış mıydı bize? Masallardaki gibi gördük büyüyene kadar hayatı...

Tebessümümüz eksilmedi gözlerimizden. Düşüp kanattığımız dizlerimiz olsa da ara sıra bilirdik ki; annemiz gelip öpecek ve tüm acılarımızı unutturacaktı bize... Hep böyle olmamış mıydı? En kötü anımızda yanımızda sevgi dolu bir el uzanmamış mıydı?.. Masallarda yaşadık bazen, Kül kedisi olduk... O bal kabağının bir gün 12’ye vuracağı hiç gelmedi aklımıza... Sonu mutlu bitiyordu ya.
 
“Veee sonsuza dek mutlu yaşadılar” dedi hayat bize... Ta ki, hayatın içine kayan bir yıldız hızıyla düşene kadar. Sendeledik sonra, yeni tay tay yapan bebek misali... Gerçi o sendelemelerde hep sıcak bir kucak vardı bizi karşılayan. Ya şimdi?.. Dengeni korumaya çalışıp dikelmek gerekiyor güç almadan, ya da salmadan kendini o sıcak kollara...
 
Zaman bize gösterdi ki; sonu mutlu bitmiyormuş meğer her şeyin... Hatta mutlu başlayan masallarımız bile acı ile sonlanabiliyormuş... Bu daha da acıtıyormuş insanı. Masal yaşamaya başlamışken kendini kâbus içinde bulmak da varmış... Aklımıza o prensin geldiği anlardan çok, Kül kedisine elma veren cadı daha çok takılır olur.

Açarsınız kalkanlarınızı daha bir fazla... Kalkanlarınızı açtıkça da, sonu mutlu biten masalları yaşama ihtimalin azalır... Hiçbir elmayı alamaz olursunuz kimselerden, hep o hain gülüş gelir takılır kulaklarınıza; çekersiniz elinizi...
 
“Veee sonsuza dek mutlu yaşadılar” diye anlatılacak sarhoşluklarınız üzerine kendi masallarınızı anlatmaya başlarsınız hiçbir ele sarılmadan sımsıkı... O masalın diğer kahramanı olmasa da yanınızda siz anlatırsınız yine, dinlemek isteyenlere...

Sonuna gelince masalın, sorarlar; “Eeee? Sonra sonra?!” Hafif bir tebessüm edersiniz, çocukluktan kalma yürekten akıp yüze yerleşen tebessümle. Hani kanatlıdır ya yüreğin o zamanlar... Sonra, kaldırırsınız başınızı güneşe doğru ve dersiniz ki; “Gökten üç elma düşmüş...”
 
> Hep böyle olmamış mıydı? En kötü anımızda yanımızda sevgi dolu bir el uzanmamış mıydı? O bal kabağının bir gün 12’ye vuracağı hiç gelmedi aklımıza...
 
Ninem diyor ki;

Olsa ile bulsayı ekmişler, hiç bitmiş...

Halime Gürmüz
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Lego
« Yanıtla #46 : 17 Ağustos 2011, 01:40:58 »
Lego

Ev halkında genel eğilim; ‘Ben yedim Allah arttırsın, sofrayı kuran kaldırsın’ yönünde olduğundan, bulaşıklarla kalakalıyorsun sofrada! Acı ve sancılı bir durum, hele de iftar sonrası mayışıklığında. “Bulaşıkları makine yıkıyor ayol ne var onda?” dense de kazın ayağı bambaşka! Bulaşık makinesini yerleştirmek başlı başına bir mesele. Öyle kabı kacağı, sıyırmadan, sapını açısına bakmadan langırt diye makineye koymak değil bu iş! Modern hayatın uzmanlık alanlarından biri.

Bulaşıkların kirlilik derecelerine göre raf konumları, bardak tabak dengesinin korunması, tencere ve tavaların optimum yerleştirme düzeni, yükleme kapasitesinin maksimum kullanılması. Resmen sanat!.. Şahsen ben elde yıkamada üstün yeteneğe haizim; üst üste kapadığım bulaşıklardan oluşan kuleler inşaat mühendislerini bile kıskandırsa da... makinede zorlanıyorum.

Bardakları lank lank üst sepete savurmak kolay, ama kase yerleştirin de göreyim! Diyagonal koymaya kalksan, makinenin topolojik yapısı müsaade etmiyor. Yamuk koysan, yıkama sonunda kasenin çukurunda illa pis su doluyor.

Eskiden kız görmeye geldiklerinde bulaşık yıkayışına bakılırmış. Şimdiyse makinenin kapağı açılıp kontrol ediliyor. Bakalım çatal kaşıklarla kepçeleri ayrı hücreye yerleştirmeyi akıl etmiş mi?

Çay tabaklarını yüzükoyun yatırıp istiap haddini heder etmiş mi? Bakalım kekliği düz ovada avlamayı biliyor muu... Yanii; kepçeleri bardakların üstüne serpiştirir, kaseleri alt kata, tabakları üst kata yuvalar ve bakmadan fırlattığın çay kaşıklarının makinenin tabanında boğulmaya mahkum edersen evde kalıyorsuun.
 
İsviçreli bilim adamları, hayatlarının bir evresinde tetris oynamış olanların makine yerleştirmede daha yetenekli olduğunu kanıtlamış. Arkaya tatlı tabaklarıyla küçük cam tava, en öne uzun bardaklar ve cezveler. Bilhassa kristal mamuller üst sepete serbest nizam yerleştirilecek. Alt bölmede en dışa düz tabaklar, sonrasında çukurlar.

Kaşık sepetini sakince yerleştirilmeli ki, tırnağının altına çatal saplanmasın. (ya da ben beceriksizim bilmiyorum) Ha, tencere kapakları da içeri bakacak! Ay ne bitmez derdimiz varmış...
 
Yok tavanın sapı, yok tencerenin eğimi derken insanı aldığı mühendislik eğitimine sövdürüyor, kendine güvenini yerle bir ediyor. Hele de anne azarlayınca!.. Fırkh... Hayır anlamıyorum, ben “dizdim, bunlar da sığmadı” diyorum, annem gelip; “çıkar, çıkar ya allasen! ben yaparım, arkanı toplamak daha çok vaktimi alıyor” diye diye bir diziyor... Üstüne üç tencere iki tava sığdırıp boş alan bırakıyor!
 
Değen çarpan bir şey var mı diye makinenin pervanesini şööyyle bir döndürürken, “bu işe harcadığımız toplam zamanı başka şeylere yönlendirseydik, yarısı kadar stratejiyi kendi hayatımızla ilgili kurabilseydik bulaşıklar değil biz parlayabilirdik” diyor... Konuyu da makinenin kapağını da kapatıyorum...
 
Ni­nem diyor ki:

Hanımın dolaşığı, akşamdan sabaha kor bulaşığı.
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Türk kası
« Yanıtla #47 : 13 Eylül 2011, 23:07:00 »
Türk kası

Erkekler yaya yayıla kilo alırken, beş yüz gram fazlalığı bile dankadanak yüzüne vurulan kadınların sendikası ‘Şişmanladın SEN’ bu adaletsizliğe karşı durarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.
 
“Sn. AİHM Yetkilileri?!. Basında dana gibi puntolarla ‘36 bedenseniz artık ince değilsiniz’ haberleri çıktıkça depresyonun pençesine düşen kadınlar, ‘fazla varsayılan’ kiloları yüzünden serumla beslenecek hale gelmişlerdir. İki üç kilo fazlalığı olanlar bile, rögar kapağı hırsızlığı yapmışçasına suçlanmaktayken erkekler üzerinde bu baskının zerresi yoktur. Keyifle göbek bağlamaktadırlar!..” diye başlayan dava dilekçesine AİHM’den gelen cevap şöyleydi:
 
“Sayın Davacı! Evrensel Erkek Hakları Bildirisi’nde de yer aldığı şekliyle, o göbek değil ‘Türk Kası’dır... Yukarıdan bakınca ayaklarını görebilen er kişi göbekli sayılmaz. O da göbek değildir. Lütvvven!! tatlı bir kavis o!., dışavurumdur bile diyebiliriz, dedik bile...
 
Karar aşamasında ‘göbeğin etimolojik tarihi, erkek uygarlığındaki yeri ve önemi’ derinlemesine araştırılmıştır. Orhun Yazıtlarında dahi ‘Alper Tunga doydu mu, dobik göbek saldı mı, ye koçum yarasın, imdi işkembe yırtulur’ yazmaktadır...
 
Bir erkek kilo alınca bunalıma girmez. Hemen diyete başlamaz, ağlamaz. Fiziğiyle hiçbir şekilde kavgaya girmez, yer içer, keyfine bakar...’Dayıoğlunu da baklavadan kaybettiydik, parmakları hâlâ şerbetliydi’ demekten sakınmaz. Eritmeye kıyamaz, hatta göbeğiyle duygusal bağ kurar. Ayrıca göbek erkeği zengin gösterir. Kaynak: Nostalji-peşin satan, veresiye satan posteri.

Bu aplike organ kişiden bağımsız hareket edebilir. Direksiyon çevirirken göbek atıyor izlenimi verebilir, kumanda-tabak-küllük sehpası olarak kullanılabilir, köşeyi ondan önce dönebilir, hatta geceleri kendi kendine buzdolabına gidebilir. Tüm bunları yüzüne vurmak, ‘abi o göbek Çernobil’den sonra mı çıktı?’ ‘Organ bağışı yapmayı düşünmüyor musun? Puhaha’ gibisinden sorular ve Google Earth Koordinatları’nı sormak insanlık ayıbıdır...
 
Sonuç itibariyle davanız ve ‘hakikaten yav, aldı başını gidiyor’ diyebilmek için kendi mutfaktan çıkarken göbeğinin salona varmış olması şartını arayan erkekler adına yaptığınız Etiyopya’ya iltica talebiniz reddedilmiştir...”
 
> Ni­nem diyor ki: Ağa diyeyim sana, yağın bulaşsın bana...

Halime Gürbüz
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Ateşsiz silahlar
« Yanıtla #48 : 16 Ekim 2011, 01:32:38 »

Ateşsiz silahlar

Sıradan bir anne, sıradan bir yaramazlık yapan oğluna terlik fırlatmaktaydı... Aynı anda ama farklı bir yerde; “Bizi resmen tehdit ediyorlar!” diye gürledi amiral, elindeki içe hilal yapmış terliği masaya vurarak...

Kılkapyon gezegeni bir süredir yabancı cisimlerin istilasındaydı. Acil durum toplantısıydı ve galaksinin tüm savunma ekibi oradaydı. “Bu silah atmosferik güç alanını delip geçiyor, savunma teknolojimize “Zııt Erenköy” dedirtiyor, ışın kılıcıyla kesilmiyor! Ve siz hâlâ bu cismin ne olduğunu bulamadınız!”
 
Gergin bir bekleyiş hakimdi ki köprüden nara yükseldi: “Kaptan! Sinyaller bu silahın; Dünya yüzeyi, 26/45 Türkiye’den fırlatıldığını bildiriyor.” Derhal Dünyaya bir araştırma ekibi yollandı, bir ay sonra rapor hazırdı;
 
Adı: Ateşlemesiz silahlardan Anne terliği. (Terlik: Dünyalı annelerin taşa ve yaşa basmamak için kullandığı ayak korungacı) Bu hafif topuklu, düşük maliyetli ve ortopedik, satışı-alışı yasal, ekonomik ve işlevsel silahlar; ev içi savunma sanayiinde “Kabahat güdümlü çocuk savar” olarak bilinmekte..
 
Kalibre: 35-41 numara.
Şarjör kapasitesi: Tek atımlık, iki atımlık (terliğin öteki teki), anne ikmal yapabileceği noktalara yakınsa (ayakkabılık gibi) çok atımlık.
 
Ateşleme hızı: Annenin sinir katsayısı ve iç basınçla doğru orantılı. Ör; “Fahricaaan in koltuğun tepesinden, üzülüyorum bak annecim...” Dünyalı çocuk pis pis sırıtır, anne sinirlenir. Kıvrak bir ayak bileği hareketiyle ayaktan ele geçirilen terlik, taaa salonun öteki ucuna uçup haylazın kafa ya da popoda ‘paaat’layabilir.
 
Menzil: Veledin ebatlarına, iç ve dış mekana göre değişken. Anne 360 derece dönebildiğinden, elindeki terlik de o kadar dönebilir. O şirin terliklerin fiyonk, toka, pul, nakış kısımlarında ısı sensörleri mevcuttur. Sinirli bir annenin elinde, çocuğu vurana kadar havadan kovalayan ‘inter galaktik’ bir füzeye dönüşebilir!

Yani yerde dolma saran anne, mutfak kapısından “geliyorum ben orayaa!” diye bağıran anne, camdan “Çabbıııkk eve” diye seslenen anne; uzun menzilde saliselik atışla terliğini ‘iki kaşın arasına’ çakabilir...
 
Tahrip gücü: Hedef genellikle sırt ve belden, veledin nereden geldiğini anlamaya fırsat bulamayacak kadar meşgul olduğu durumlarda ise (çekmece kurcalama, burun karıştırma, kibritle oynama vb.) genellikle kafadan isabet alır.
 
Ergenlik çağı bunalımları ve sonrasında tahribat yüksektir. Salonu terk esnasında anneye sokuşturulan laf, terliğe itici güç kazandırır!.. Falsolu atışla beyincikten, koşarak kaçılsa da koridorun köşesinden sektirerek belden vurulabilinir. Ölümcül olmasa da; hedefin yakıt deposuna isabet etmesi, aç parantez; mide, onu yere indirir! Balistik incelemelerde beş kardeşin ayak versiyonu tespit edilir. Darbe güçlü ise, ayak numarası da...
 
Sonuç: Gezegeninize ulaşan bu silahların sizinle bir alakası olmayıp, kaşınan velet/fırlatılan terlik enflasyonu durumu açıklamaktadır. Gelecekte bu anneler, tıpkı eskilerinin de yaptığı gibi, afişlerde geleceğe umutla bakan politikacı duruşuyla “ben çocuğuma fiske bile vurmadım” diyeceklerdir...
 
Ni­nem diyor ki: Destursuz bağa giren sayısız sopa yer

Halime Gürbüz
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Çer çöp
« Yanıtla #49 : 03 Ocak 2012, 14:53:19 »

Çer çöp

Teknoloji ilerledikçe kibrit eski değerini de işlevselliğini de kaybediyor. Kibritçi kız bile “ben bu ticari kafayı değiştirmeliyim” deyip su satmaya başlamış. Simitti, mendildi derken en son etik metik dinlemeyip çakmak işine girmiş diye duydum... Oysa ki bizim zamanımızda kibrit, sadece basit bir tutuşturucunun ötesindeydi.
 
Kibrit, çocukluğumuzun yasaklı listesinde tepede dururdu. ‘Perdeyi tutuşturan çocuk’ hikâyelerinin yardımcı oyuncusuydu. Sırf diğer çocukların yanında itibar kaybına uğramamak için kibrit kutusu ile ilgili birçok oyunu öğrenmek zorunda kalmışızdır.

Kısa çöpü çekenin başına nahoş hallerin geldiği piyangolar, boş kibrit kutularını birbirine ekleyerek yapılan trenler, maket gemiler, on kibrit çöpünden müstakil ev, ‘sadece tek kibrit çöpünü oynatarak bu kareden üç üçgen yap bakalım’ temalı bilmeceler vardı.

Ha bir de, kibrit kutusu üzerindeki o efsanevi ‘vasati kırk çöp’ yazısı. Çoğumuz vasati kelimesini anlamını bilmeksizin kelime hazinesine katmış, anlamını öğrendiğindeyse psikopata bağlayıp kutudaki kibritleri tek tek sayma hırsına kapılmıştır... Neyse, kibritle duygusal bağ kurmadan anıları bir kenara bırakıp analizlere bakalım.
 
Efem, kibrit çöpleri insanlar gibidir. Dikkat ediniz her zaman ‘en üstteki’ kibrit çöpleri ilk önce yanar. Bazı kibrit çöpleri vardır bir amaç için yanarlar; kimi bir sigara yakar, kimi bir ocak, kimi boş yere yanıp tükenir hiçbir işe yaramadan. Kimi ise bir ormanı, bir evi ocağı yakar kül eder kendisiyle birlikte...
 
Kibrit kutusunu açıp baktığımızda hepsi aynı gibi gözükse de birbirinden farklı kibrit çöpleri vardır. Bazıları yanamayacak kadar incedir; yakarken kırılacak zannedersiniz ama en iyi onlar yanar. Bazıları ise epeyce kalındır; zannedersiniz ki yanınca yeri göğü yakacak ama yakınca bir bakarsınız ‘fıs’ diye bir ses çıkarır kendisini bile yakamaz...
 
Kimileri eğri büğrüdür ama yine de bir kibrit çöpünden bekleneni eksiksiz yerine getirir.
 
Kimi insanlar vardır bir lambanın fitilini yakarlar, kendileri yanıp bitse de ışığı kalır... Bazı kibrit çöpleri de ‘aykırı insanları’ ifade eder; tüm kibrit çöpleri aynı yöne bakarken onlar tam tersine bakar kutuda. Kutu açıldığındaysa ilk önce onlar göze çarpar ve herkesten önce yanarlar...
 
Bazı kibrit çöplerinin ucunda kimyasal maddesi yoktur. Ne yaparsa yapsınlar yanamazlar; öylesine yaşar giderler... Bazı kibrit çöpleri ise birbirine yapışmıştır; kafadar insanlar gibi.

Aynı yola baş koyanlar misali biri yanınca diğeri de yanar... Ama en tehlikelileri, kendiyle birlikte kutuyu da yakan kibrit çöpleridir. İçinde bulundukları toplumu çökertirler...
 

Ni­nem diyor ki:

Doğru söyleyenin bir ayağı üzengide gerek...

Halime Gürbüz
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı İsra

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 7477
Özlemek...
« Yanıtla #50 : 20 Şubat 2012, 05:42:45 »
insan bazen çocukluğunu özlüyor...

Gözünü açar açmaz umut solumayı, hayatın içinde bir şeylere heyecanla, coşkuyla, hiçbir şeye aldırmaksızın kendini kaptırmayı özlüyor mesela. Katıla katıla gülmeyi, elini duvara sürterek yürümeyi...

Ödev, sınav, final, iş, aş, aşk, acı, hırs, rekabet’in olmadığı, en büyük bombanın sınıftaki Ali’nin Ayşe’yi seviyor olduğu, kaçtığın tek şeyin ebe olan arkadaşın olduğu zamanları özlüyor...

Annenin ördüğü kazağın kolunu üzerinde ölçmesini, kitap arasında saklanan düzleştirilmiş çokomel kâğıtlarını, simli bileziklerini, yaşını çarpı iki şeklinde ifade etmeyi, “öpeyim de geçsin”lerin iyileştirici etkisini, büyüyünce ne olacağını düşünmeyi, hayata dair hayalleri bozup bozup tekrar kurabilmeyi...

Basit yaşamayı özlüyor insan... Acıktım o halde yemek yiyeyim, susadım su içeyim, oynayasım var dışarı çıkayım, uykum geldi uyuyayım... Anı yaşıyor olmanın hafifliğini özlüyor; uydura kaydıra avaz avaz şarkı söylemeyi, sorumluluklardan bihaber omuzları ona buna indirip kaldırarak isyan etmeyi...

Gece yatağa girdiğin pijamayla sokağa çıkabilmeyi, oyun arasında camiden kana kana su içmeyi... Kanmayı, kandırılmayı...

Keşkesiz şeyleri özlüyor insan... O kendi küçük dünyanda her şeyi yapabilecek cesaretinin olmasını, dizlerdeki kabukları yolmayı... hata yapabilmeyi, çarçabuk affedilmeyi... Kocaman ‘Aferin’leri, “bana ne?”leri , “banane, banane!”leri özlüyor...

Hesapsız başlayan çıkarsız dostlukları, henüz kurulmuş arkadaşlıklardaki samimiyeti, sorgulamadan güvenmeyi ve de küsebilmeyi... Gözleri kısıp “bir daha hiçç konuşmayacağım!” demişken, hatta gelecek on yıl küs kalmayı kurmuşken iki dakika sonra beraber bakkala gitmeyi, irdelemeden boş vermeyi özlüyor insan.

Salıncakla gökyüzüne erişme isteğini, yüzünü kapatmadan ağlamayı, üzüntüleri gözyaşları ile birlikte annenin kucağına bırakılabilmeyi, babanın omzunda baş yana eğik salya akıtarak huzurla sızmayı özlüyor insan...

Çok şey beklediği için değil ama yeniden ışığı ve güneşi getireceği için uyumayı, kaygısızca uykuya dalmayı... Omuzlarındaki tek ağırlığın babanın tek parmağıyla taşıyabildiği okul çantası olmasını... Bildiğin gibi, bildiğin kadar yaşamayı özlüyor.

Aslında insan kendini özlüyor. Kocaman olduğunu sandığın zamanlarda aslında henüz hayalleri kırılmamış, kalbinde oyuklar açılmamış, hâlâ çuval çuval umutları olan gencecik, körpecik ‘kendini’ özlüyor insan...

Ni­nem diyor ki: Tatlı söz can azığı, tatsız söz baş kazığı.

Halime Gürbüz

Çevrimdışı celalli

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 3
Ynt: Akıncı ruhu uyumaz
« Yanıtla #51 : 03 Mayıs 2012, 21:12:15 »
mümin kendisi için istediklerini  kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olamaz.......

Çevrimdışı celalli

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 3
Ynt: Akıncı ruhu uyumaz
« Yanıtla #52 : 03 Mayıs 2012, 21:14:11 »
zafere giden yolda çekileçek çile kutsaldır....

Çevrimdışı İsra

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 7477
Doyasıya yaşa...
« Yanıtla #53 : 02 Eylül 2012, 05:16:31 »
Artık daha fazla dayanamayıp gözyaşlarını tutamadığında; gözlerini kapat. Gözyaşlarının yeşil, yemyeşil bir yapraktan süzülen yağmur damlaları olduklarını düşün. Her yağmur yağdığında olan, her yapraktan süzülen binlerce yağmur damlasından biri olduğunu...

Şelaleden akan suyun sesini dinle. Hayat işte bu! Hayat işte böyle hızlı, köpük köpük, saçıla dağıla kendi armonisiyle ama hoş bir melodiyle akıyor..
Duymak istemediklerin çoğaldığında; ulu çamların tepelerine bak...

Tepelerindeki hışırtıları duy sadece. Rüzgârla birbirlerine yaklaşıp yaklaşıp uzaklaştıklarında çıkarttıkları sesleri dinle. Yeşil, taze ve yüksekteki sohbetlere katıl!

Bunalıp uzaklaşmak istediğinde; ufka bak... Renklerin ahenginin bile renk ayrımı yapamadığı ufka bak. Salla kollarını, yürü, koş, renksizliğin tadını çıkar. Renksizlikte kaybol... Sonra dön, tam oradan geriye bak! Ne kadar uzaktasın... Renksizsin... Özgürsün.. Ve ufuksun!..

Şartlanmalardan sıkıldığında; küçük bir çocuğun gözlerine bak. ‘Çocuklar masumdur, sevgi doludur’ gibi şartlanmalardan da kurtularak bak.
Gözlerindeki samimiyeti... sebepsiz sevinci... boncuk boncuk ümidi sen de gör.

Şartsız, sorgusuz hissetmek böyle bir şey! Hisset...

Her şey canını sıktığında, üstüne üstlük bir de ayakkabılar sıktıysa; ayakkabılarını çıkart, yere bas ama sağlam bas! Yürü... Can sıkıntısı, karmaşa ve tüm yaşananlarla yürü. Hatta bir ara gözlerini kapat, yüreğinin gözleriyle yürü... Ayakkabıların olmasa da yürü.. Ama sağlam basarak yürü...

Sistemsizlikten merkezini kaybettiğinde; kaldır kollarını dön. Dön, dön, kendi etrafında dön... Aynı yerde dönüp dursan da sıkma canını.. Üzerinde durduğun gezegen zaten bir sistemle, bir merkezin etrafında dönüyor. Olsun varsın; bir süreliğine de her şey senin etrafında dönsün...

Rotanı şaşırdığında; kavak pamukçuklarına bak. Oradan oraya uçuşan, kendini rüzgara bırakmış, rotasız pamukçuklara... Bir çoğu rotasını bulup kavak oluyorlar birkaç bahar sonra!..

Söylemeye çalışıp çalışıp yutkunduğunda; o burna git. Kollarını aç, bırak rüzgarı dokunsun yüzüne, yanağına, saçlarına! İşlesin bir kere de içine. Ve haykır alabildiğine.. Haykır sesin yettiğince...

Gülümse... Var olduğun için teşekkür et!..

Üşümüşsündür.. Kavuştur kollarını, sar kendini. Sıkıca, sımsıkıca..

Hayatı yaşa!.. Doyasıya...

>>> Ninem diyor ki...
El ağzıyla yol ağzı tutulmaz.

Halime Gürbüz

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Öğrenmenin sonu yok
« Yanıtla #54 : 22 Eylül 2012, 15:14:52 »

Öğrenmenin sonu yok...

“Öğrenmenin de maliyeti vardır. Önceden öğrenenler indirimli fiyattan öğrenir; otoriteden öğrenenler özgürlük bedeliyle öğrenir; deneyerek öğrenenler etiket fiyatından öğrenir; hayattan öğrenenler gecikme zammıyla öğrenir; hayattan da öğrenemeyenler boşa gitmiş hayatlarıyla öğrenirler” demiş Arthur Miller.
 
Peki ya eşyalar?.. Eşya deyip geçmeyin, onlardan da çok şey öğrenebiliyor insan...
 
Ayakkabıdan öğrenilen; Üstündeki yük ne kadar ağırsa, o kadar çabuk ve çok yıpranırsın!
 
Anahtar’dan öğrenilen; Bir araç, bütün amaçlara hizmet etmez...

Pergel’den öğrenilen; Hayata sabit bir noktadan bakarsan, dön dolaş yine aynı sonuca varırsın.
 
Kalemtıraş’tan öğrenilen; Sivrildikçe bitersin!

Tahterevalli’den vura vura öğrenilen; Ne kadar yükseğe çıkarsan, yere o kadar sert çarparsın.
 
Gardıropta içine girilemeyen yarım düzine kıyafetten öğrenilen; o son dilim(ler)i yemeyecektin.
 
Bisiklet’ten öğrenilen; Bazıları, ancak birileri tepesine binince dengesini bulur.
 
Aynadan öğrenilen; Arkasında vâkıf olduğun bir sır yoksa ayna bile cam parçasıdır yalnızca.
 
Perde’den öğrenilen; Görmemek için üzerini örttüğün şeyler orada durmaya devam eder...
 
Tükenmez kalem’den öğrenilen; Bazı hatalar geri alınmaz. Hatta üzerini ne kadar karalarsan, o kadar göze batar.
 
Bilgisayar’dan öğrenilen; Kimi zaman uğraşıp durmak yerine, reset atıp sıfırdan başlamak daha iyidir.
 
Ekmek’ten öğrenilen; Yanarak katılaşırsın!..

Uzaktan kumanda’dan öğrenilen; Sürekli değişim can sıkıntını gidermeye yetmez. Bir şeyler anlamsız gelmeye başladığında kapatıp gidebilmelisin...
 
Sessiz bir oda’dan öğrenilen; Huzur için odanın değil, kafanın içinin sessiz olması gerekiyormuş.
 
Silgi’den öğrenilen; Hatalarını silmeye çalıştıkça azalıyorsun...

Madde’den öğrenilen; Yapaysan, plastik gibi, neredeyse sonsuza dek kalabilirsin bu sistemde. Doğalsan, tahta gibi, çürüyüp yok olmaya mecbursun bu kurulu düzende...
 
>>> Ninem diyor ki...

Topalla gezen aksama öğrenir...
 
Halime Gürbüz
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Karizma talanı...
« Yanıtla #55 : 07 Nisan 2013, 13:18:13 »
Annelerin gözünde hiçbir zaman büyümüyoruz. Yaş kaç olursa olsun. Biz hep risk altındayız, onlarsa hep aşırı korumacılar!

Tembih üzerine tembih. Kapıyı "kim o?" demeden açma... terli terli su içme... çiğnemeden yutma... terliksiz yere basma... taşa oturma... Boyunca olduğunuzda da, boyunca çocuğunuz olduğunda da... Bu, bu ne yahu? Atlama düşersin, koşma yorulursun... "Olimpiyatlarda neden bu haldeyiz?" sorusunun cevabı işte bu!
 
Kabul, uçan kuştan sakınıyor, Balkanlar'dan gelen soğuk hava dalgasına, Ümraniye sapığına, kurda kuşa, ona buna şuna karşı evlatlarını korumak için çırpınıyorlar. Ama bazen kaş yapayım derken göz de çıkarıyorlar.

 Einstein'ın çocukken balkondan sarktığını, annesinin de "dur oğlum, başın gıçından ağır gelir düşersin!" tembihiyle sarsıldığını, sırf kavrayamadığı bu fizik karmaşasını çözmek için fizikçi olduğunu biliyor muydunuz? Yaa, yaa... Efendim, araştırmalar gösteriyor ki; bu nevi travmalara genellikle evladı uğurlayan anneler sebep oluyor. Başı çekenler ise otogarda tam kalkmak üzereyken otobüse binenler...
 
Aşağıdan el sallamayla yetinen baba gibi değildir anneler. İlla da son dakikayı beklerler ki gerginlik olsun, şoför sinirlensin, evlat da gerilsin... Oysa evlat herkesi öpmüş, hayır duasını almış, koltuğuna yaslanmış ve hatta belki de ortamda sivrilmeyi amaçlamıştır.

Anne biner, meraklı bakışları yarıp koridorda ilerler "aman çocuğum molada uyuyakalma, inince ara, kontörün yoktur al bu da para, heh ona göre... terli dolaşma, paranı ayrı ceplere koy geçen seferki gibi çaldırma, sütünü de iç, bak sorucam telefonda" vs...
 
İstatistiklere göre evlat yüzde doksan oranında "öf tamam anne ya!" diye tepki göstermekte, diğer yolcular illa bir dönüp bakmakta, tembihlenen delikanlıysa kızlar kikirdemektedir. Bünye, yer yarılsın da içine girsin, millete "menopozda biliyor musun, sert çıkmak istemedim" diye izah etsin, "Allahım ne olur baştan başlasın hayat, daha rahat toparlarım" duası kabul edilsin ister. Fakat hiçbir şey dağılan karizmayı tekrar eski güzel günlerine geri döndürmeyecektir!..
 
Tıpkı dün şahit olduğum gibi. Yurt dışına doktora yapmaya gidiyor evladın teki. Kazık kadar olmuş, saçları kısmen dökmüş ama olsun "işte Avrupa'nın konuştuğu Türk bilim adamı" olma hayallerinde...

Annesi pasaport kontrolüne doğru bağırıyor; "evladım dikkat et, yabancılarla konuşma!" Off, dağıldı bütün karizma! Heh heh...

Hiç kınamaya gelmez, başınıza gelmesi an meselesi. Benimki de sesleniyor; "Uçakta kemerin hep bağlı dursun emi yavrum, tuvalete falan kalkma!" 'Of, anneeğ? naapıyon yaaa?' hareketimi uzaktan 'itiraz' olarak anlayan kendisi son darbeyi indiriyor; "e, ben sana evden çıkarken yap dedim!"
 
Ni­nem diyor ki: Anasının bastığı civciv ölmez.

Halime Gürbüz
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Başbayan
« Yanıtla #56 : 07 Nisan 2013, 13:26:20 »
Vekil sıra altlarında tığ ve yumaklar, rakip partinin kafasına örülen çoraplar, sinirden tansiyonu oynayanlar, kürsüde bağırırken ‘ağustos böceği’ misali çatlayanlar, sonu gelmeyen beyanatlar, “Kimse beni sevmiyor” diye meclisi fesh etmeye kalkanlar, muhalefeti cırmıklayanlar, yumruk yerine meclis semalarında uçuşan terlik, toka ve yolunmuş saçlar... İşte tamamı bayanlardan oluşan bir meclis olursa olacaklar...
 ***
- Meclis sil baştan dekore edilip, kürsüden çaprazlama sarkıtılan dantelle, radikal feminen ve bir o kadar da dantellektüel bir hava eserdi.

 - Meclisteki östorojen patlaması sebebiyle kanun görüşmelerine sık sık ara verilirdi.
 - Hükümet, Cumhurbaşkanının herhangi bir yasayı veto etmesine tepkisini “Sen beni sevmiyoosuun” diye ağlayarak gösterirdi.
 - Salt çoğunlukla belirlenen pembe dizi, Meclis TV’de kapalı devre yayın yapardı.
 - Yaz akşamlarının vazgeçilmezi; “Aneeeağğ” diye bağıran görünmez çocuklardan meclis bahçesinde bir dolu olurdu.
 - Partilerin meclisteki sandalye sayıları, vekillerin “Canım öööle istedi!” beyanatlarıyla an itibariyle değişirdi.
 - İndirim var diye gerekli gereksiz; tıkanmaz tip dalgıç pompa, protez tırnak, şablonsuz otomatik cam, yağmur suyu hattı vb. ithal edilerek hazine çökertilirdi.

 ***
- İktidardaki hanımlara sesleniyorum, uyuyor musunuz? Bakın ‘ay em ef’e, kız bu kredi notumuzu yine düşürmüş!
 - Kör yanından çıksın inşAllah! (pat, pat, pat.. sıralara vurulur!)
- Pardon sayın Gelinbaşı, bölüyorum ama rujunuz çok hoş; markası? Bir de sürenizi aştınız cicim.
 - İktidar ve muhalefet ortak bir duruş içinde olmalıdır. Osmanım’a da zam yaptım bu arada...
 - Sayın vekillerim Silsür Kozmetik sponsorluğunda oturumu açıyorum. Gündem:

Gülbelde Milletvekili’nin diğer vekilleri cimciklemek suretiyle dokunulmazlık yasasına muhalefetten yüce divana sevki. Fitnesstan sorumlu bakanın basen bölgesinden aldığı kiloların görüşülmesi.

Meclis araştırma komisyonunun, ana muhalefet partisinin hükümete büyü yaptırdığı iddialarına ilişkin raporunun incelenmesi. Temiz siyaset uyarınca vekillerin kolonyalı mendille silinmesine ilişkin kanunun yürürlüğe konulması...
 ***
Gazete manşetleri:

- Hava Muhalefet Partisi’nin enflasyonu düşüremediği yönündeki iddialarına Maliye Bakanı’ndan sert cevap: “Şuursuzca yapılmış bir muhalefet, Allah canımı alsa da kurtulsam!”
 
- Savaş kapıda! Hükümet çeşitli ülkelere sert birer protesto notası verdi. Gerekçenin açıklanmasını isteyen elçiliklere Dışişleri Sözcüsü’nün cevabı; “Daha neye sinirlendiğimi anlayamıyorsa, ona bir şey sööliyecek değilim” oldu.
 
- Erken seçim yolda! Hükümetin iç, dış, yan ve üst politikalarını eleştiren Gülgazoz; “Kek kalıbı dibi sıyırır gibi siyaset yapılıyor. Sıkışınca, ateşte yemeğim var deyip kaçıyorlar. Kozumuzu sandık başında paylaşacağız!” dedi.
 

>> Ninem diyor ki...
Kadınlar hem nâr, hem nurdur.

Halime Gürbüz
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
"Kimseye söyleme!"
« Yanıtla #57 : 29 Nisan 2013, 16:44:41 »
Şili'de yapılan bir araştırmaya göre kadınlar, kendilerine verilen bir sırrı en fazla 47 saat 15 dakika tutabiliyorlarmış. Yalan! Aleni yalan. O kadar uzun sürmez!
 - Tutamadın yine değil mi?
- Evet yine kaçırdım... : (

Ne zannediyordunuz milleti, işkencelere direnen ser verip sır vermeyen yiğit mi? Sır nedir? Kendimiz tutamayıp, tutması için başkasına verdiğimiz şey değil mi? Siz saklayamazken o da bir başkasına verdi diye kınayamazsınız ki...
 
Şimdi bir kere "Aramızda kalsın"la başlayan her cümle merak dalgası, her "hadi anlat"tan sonrası da şişkinlik yapar!.. Yine aramızda kalıyor ama ara açılıyor birazcık. Bir düğünde bir hamamda bir de meydanda söylenmesine ramak kalacak kadar...
 
Atalarımızın 'söyleme sırrını dostuna, o da söyler dostuna' diye dinlenmesi gereken süper bir sözü var. "... sonra saman doldururlar postuna" diye de devam eder ama oralara girmeyelim şimdilik...

Neyse... 'Üç merhaba, dört canım, beş cicim'den sonra insanları dost belleyip anlatırsanız, o da gider 'iyi niyetle' dostuna anlatır... Bir bakarsın ki; normalde yemek tarifi bile vermeyeceğiniz insanlar en mahrem meselelerinizi masaya yatırmış tartışıyorlar.
 
'Derdini anlatmaya derman bulamaz' düsturunu benimseyerek kaygısızca paylaştığınız sır, nihayetinde ikincinin içinde patlayacak, laf bohçalanıp üçüncüye iletilecektir. Çoook nadir kişiler emanet edilen sırları biriktirir. Şüpheci bir yaklaşımla derim ki; kim bilir belki de bu, sırf "Konuşursam yer yerinden oynar" diyebilmek içindir.
 
Sırrı saçacak kişi daha on metreden belli olur. Dikkat edin bakın, paylaşmayı dedikoduya dönüştüren hatunlarda SAS komandosu ciğeri gelişmiştir. Cümleleri o kadar aralıksız ve seridir ki, insanın "bi nefes al be kadın!" diyesi gelir. İlaveten bunlarda aşırı "dedi" tüketimi gözlenir... Girdikleri diyalogları anlatmak için sürekli ve gereksiz yere "dedi" kullanırlar.

Örnek; "ben dedi, evlenince dedi, kaynanamla oturmam dedi. Ayrı ev açtıracakmış. Düğün bi olsun dedi, bak gör dedi, neler olacak dedi..." Bakınız, altı adet kullanıldı ve inanılmaz bir 'dedi' israfı yapıldı... Hem ahlaki hem edebi açıdan kınıyoruz ve tekraren uyarıyoruz; iki kişinin bildiği sır değildir! Hatta kimi durumlarda üç kişinin bildiği 'suç duyurusu' olabilir... "Kimseye söyleme!" denmesi gereken ise bizzat 'kendimiz'dir.
 
Unutmayın ki; dedikodu yapmak için, illa panceresinden sarkacağınız bir ev, meraklı bir komşu yahut mahalle karısı tiplemesi gerekmemekte. Sır, bazıları için hayatta var olma, bazıları için yok olma sebebidir. Zira kendinize saklamadığınız sürece, sır yoktur...
 
>> Ninem diyor ki...
Laf ağızdan çıkınca, dillere destan olur...

Halime Gürbüz
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Bir Dost Gerek
« Yanıtla #58 : 29 Nisan 2013, 16:47:05 »
Bir dost aranıyor
Her düşü kurmuş, her düşü yitirmiş,
Her şeyi istemiş,
Şimdi artık ne istediğini bilen...

Bir dost aranıyor
Her borca girmiş, her borcu ödemiş,
Sonra yeterince para edinmiş,
Ama paradan gözleri kamaşmamış...

Bir dost aranıyor
Veremeyeceklerinin farkına varmış,
Geçmişi geleceğinden fazlalaşmış,
Ama ancak şimdi yaşamaya başlamış...

Bir dost aranıyor
Kendini en kötüye hazırlamış.
Zamanın neleri iyileştirmeyeceğini öğrenmiş
Çok cenazeler kaldırmış...

Bir dost aranıyor
Gerçeklerle yüzleşebilen,
Yalan söylememe cesaretini edinmiş,
Hislerinden kaçmamayı öğrenmiş...

Kederi de neşe gibi karşılayan
Kendini artık ciddiye almayan,
Sükûnetle seven..
Ve dostu için elinden geleni yapabilen
Bir can dost aranıyor...

Ninem diyor ki; Yalnız taş duvar olmaz.

Halime Gürbüz
*~*~* TUĞRA *~*~*