Gönderen Konu: Büyük günah işleyenleri tekfir etmek doğru mudur?  (Okunma sayısı 3552 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Derviş61

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 17
Büyük günah işleyenleri tekfir etmek doğru mudur?
« : 06 Aralık 2010, 11:13:56 »

    *
      SORU 12: Büyük günah işleyenleri tekfir etmek doğru mudur?

 

Tekfir; Lügatta, kişiye küfür isnadında bulunmak, kafir olduğunu ileri sürmek anlamına gelir.

 

Ehl-i Sünnet imamları, büyük günah işleyen kimseleri işledikleri günahları meşru görmedikçe- mü'min kabul etmektedirler. Onun için mü'min kimse, işlediği günahtan ötürü -helal görmedikçe-tekfır etmemelidir.

 

Allah-u Zülcelal, günahla meşgul olan mü'minleri tövbeye davet ederken, ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır;

 

"Ey inananlar! Hep birlikte nasuh tövbe ile Allah'a tövbe edin." (Tahrim;8)

 

Eğer bu kimseler günahlarından dolayı kafir olsaydılar, Allahu Zülcelal onları mü'minler diye isimlendirmez ve "Ey Kafirler! Allah'a tövbe edin" derdi.

 

Bunun gibi Adem (a.s) cennete girdiği zaman Allah-u Zülcelal onu malum ağaçtan menetmişti. Ne var ki Adem (a.s) o ağacın yemişinden yedi. Bunun üzerine Allah-u Zülcelal; "Adem Rabbine karşı geldi de şaştı" (Taha;12l) buyurdu. "Adem Rabbine küfretti" buyurmadı.

 

Buradan da anlaşıldığı gibi, bir mü'min günahından ötürü tekfir edilemez. Bir kimse, birisine; "Sen kafirsin" veya "filan kişi kafirdir"deme, şayet gerçekten kafir ise zaten mesele tamamdır. Yoksa o söz kendisine döner ve kendisi kafir olur.

 

Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) birhadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;

 

"Bir kimse bir kimseye "kafir" veya "Allah'ın düşmanı" derse ve böyle olmazsa mutlaka o söz kendisine döner." (Buhari, Müslim)

 


Çevrimdışı Derviş61

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 17

 Namaz, Zekat, Oruç ve Hac farizalarını inkar eden kimsenin hükmü nedir?

  

Her kim ki, bu ibadetlerin farziyyetini inkar ederse, o bütün müslümanların ittifakıyla kafir olur. Nitekim Imam-ı Şevkani Neylü'l-Evtar isimli kitabında şöyle demiştir;

 

"Müslümanlar arasında, namazın farz olduğunu inkar eden kimsenin kafir olacağına dair, ulema arasında en ufak bir ihtilaf yoktur. Yalnız yeni müslüman olursa ve yahut namazın vücubu kendisine tebliğ edildikten sonra müslümanlarla ihtilat etmemişse o zaman kafir olmaz."

İmam-ı Nevevi el-Mecmû isimli kitabında şöyle demiştir;

 

"Bir kimse, eğer namazın farziyyetini inkar ederek terk ederse o kimse bütün müslümanlara göre kafirdir. Bu hüküm, eğer o adam, müslümanlar arasında doğup büyümüş ise cari olur. Lakin, yeni müslüman olmuş veyahut müslümanlardan uzak bir yerde yetişmiş ise,-- Namazın vücubu kendisine meçhul olacağından--   önce mücerret inkar sebebi ile ona kafir hükmü verilmez. Bilakis ona namazın farz olduğu öğretilir. Öğrendikten sonra inkar ederse o zaman mürted olur. Her kim ki, ramazan orucunu, zekatı ve haccı inkar ederse, o kimse mürted olur."

« Son Düzenleme: 06 Aralık 2010, 11:25:06 Gönderen: Tuğra »

Çevrimdışı Derviş61

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 17
Allah-u Zülcelal'in dünyada görülmesi mümkün müdür?
« Yanıtla #2 : 06 Aralık 2010, 11:17:57 »
    *

  Allah-u Zülcelal'in dünyada görülmesi mümkün müdür?

Ehl-i Sünnet ve'l Cemaate göre, Allah-u Zülcelal'in "Parıldayan nur olduğunu söylemek caiz değildir. Allah-u zülcelal nuru yaratan ve ışık verendir. Çünkü nur bir renktir. Eğer Allah-u Zülcelal'in bir renk olduğunu söylersek bu bizi teşbihe götürür, halbuki Allah-u Zülcelal varlıklara benzemekten münezzehtir.

 

Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

 

"Allah göklerin ve yerin nurudur." (Nur; 35)

 

Bu ayetin tefsirinde ibn-i Abbas (r.a): "Allah gökleri ve yeri aydınlatandır." derken, bazı alimlerde; "Allah gök ve yer ehline hidayet edendir " demişlerdir.

Sonuç olarak; Allah nur değildir, nuru yaratandır. Allah insanların düşündükleri gibi de değildir. Onların dediklerine de benzemez. O halde Allah-u Zülcelal'in nur olduğunu söylemek caiz değildir.

 

    *
      SORU 19: Allah-u Zülcelal'in dünyada görülmesi mümkün müdür?

 

Ehl-i sünnet ve'l Cemaate göre; Allah-u Zülcelal'i bu dünyada baş gözüyle hiç kimse göremez. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

 

"Dağ'a bak, eğer o yerinde kalırsa sende beni göreceksin, buyurdu. Rabbi dağa teveccüh edince onu yerle bir etti ve Musa 'da baygın düştü." (Araf; 143)

 

Allah-u Zülcelal dünyada görülmez. Çünkü rüyet, lütufkarlığın son haddi ve ni'metlerin en üstünüdür. Mekanların en üstünü olan cennetten başka bir yerde, böyle bir ihsana nail olmak mümkün değildir. Fğer ni'metlerin en üstünü dünyada verilse o zaman fani dünya ile baki cennet arasında bir fark olmazdı.

 

Hülasa; Allah-u Zülcelal, niyetin ahirette olacağını bildirmiş, dünyada olacağını haber vermemiştir. Bu sebeble Allah-u Zülcelal'in vermiş olduğu haberle yetinmek vacip olmuştur. Ancak evliyalar Allah-u Zülcelal'in nurî tecelliyatlarını görebilirler.

 

    *
      SORU 20: Allah-u Zülcelal'in rüyada görülmesi mümkün müdür?

 

Ehl-i Sünnet ve'l Cemaate göre; İnsanın rüyada Allah-u Zülcelal'i görmesi olabilir. Ama Allah-u Zülcelal'i, nasılıktan ve nicelikten uzak olarak görmek şartıyla, eğer Allah-u Zülcelal mekandan münezzeh olarak görülmezse bu Allah'ı Zülcelal'i görmek değildir.

 

İmam-ı Azam; "Rüyada 99 defa Allah'ı gördüm 100. defa da; "Ya Rabbi! Kulların azaptan nasıl kurtulacak" diye sordum." demiştir.

 

imam Maturidi; "Rüyada Allah'ı görmek muhaldir. Çünkü rüyada görülen şey bir hayal veya bir misalden ibarettir. Allah-u Zülcelal ise bu hayalden beridir." demiştir.

 

Hülasa; Kemiyet ve keyfıyyet olmaksızın Allah-u Zülcelal rüyada görülebilir.

 

    *
      SORU21: Hz. Peygamber (a.s.v) miraçta Allah-u Zülcelal'i görmüş müdür?

 

Ehl-i Sünnet vel Cemaate göre; Hz. Peygamber (a.s.v)'in miraçta Allah-u Zülcelal'i görmesi hususunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Doğrusu, Hz. Peygamber (a.s.v), miraçta Allah-u Zülcelal'i kaş gözüyle değil, kalb gözüyle görmüştür. Nitekim Allah-u Zülcelal birayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

 

"O'nun gördüğünü kalbi yalana çıkarmadı." (Necm; 11)

 

Hz. Aişe (r.a); "Kim Muhammed Rabbini gördü diye iddia ederse yalan söylemiş olur. "demiştir.

 

İbn-iAbbas(r.a); "O'nu kalbi ile gördü."demiştir. Bazı büyük evliyalar ise; "Ne Hz. Peygamber (a.s.v) ne de yaratılmışlardan her hangi birisi, dünya da Allah-u Zülcelal'i gözle görmedi." demişlerdir.

Hülasa; Allah-u Zülcclal'in hakikatini kimse göremez. Hz. Peygamber (a.s.v) miraçta Allah-u Zülcelal'i baş gözüyle değil, kalb gözüyle görmüştür.

 

    *
      SORU 22: Allah-u Zülcelal 'e yakınlık ve uzaklık var mıdır?

 

Ehl-i Sünnet ve'l Cemaate göre; Allah-u Zülcelal'e yakınlık ve uzaklık mesafe uzunluğu ve kısalığı manasında değildir. Ancak Allah-u Zülcelal'e itaat eden keyfıyetsiz olarak O'na yakındır. İsyan eden de yine keyfıyetsiz olarak O'na uzaktır. Cennette Allah-u Zülcelal'e yakın olmak, Allah-u Zülcelal'in huzurunda bulunmakta keyfıyetsiz olacaktır.

 

Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

 

"Allah 'a secde et ve O'na yaklaş." (Alak; 19 secde ayeti)

 

Allah-u Zülcelal başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

 

"Biz kula şah damarından daha yakınız." (Kaf; 16)

 

Bazı evliyalar; "Allah-u Zülcelal'in bir kulunu kendisine yaklaştırması ona teveccüh etmesi kerem ve şeref vermesi demektir. Allah-u Zülcelal'in bir kuldan uzak oluşu onu zelil kılmasıdır." demişlerdir.

 

Hülasa; Allah-u Zülcelal'e yakınlık ve uzaklık mesafe kavramları ile değildir. Allah-u Zülcelal insana daima yakındır. İnsan iyi amel işlerse Allah-u Zülcelal'in rahmetine yakın olur. Kötü amel işlerse, Allah-u Zülcelal'in rahmetinden uzak olur.

 

    *
      SORU 23: Şeytan insanın imanını çalabilir mi?

 

Ehl-i Sünnet ve'I Cemaate göre; Şeytan mü'min bir kişinin imanını zorla ve cebren alır demek caiz değildir. Fakat kul imanı terkeder, bunun üzerine şeytan onun imanını çekip alır.

 

Nitekim, Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

 

"Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır. Onu düşman edinin. Çünkü o etrafına toplanan yardımcılarını ancak cehennem ehli olmaya çağırır." (Fair; 6)

 

İnsan imanı terkedince, şeytan bu fırsattan yararlanıp o insanın imanını çekip alır. Fakat şeytan mü'minin imanını zorla, cebren alamaz. Şeytanın aldatması vardır. Zira şeytan, Allah-u Zülcelal Gafur'dur, Rahim'dir diyerek insanı kötülüğe teşvik eder.

 

    *
      SORU 24: İmansız olarak ötmeye sebep olan günahlar nelerdir?

 

Ebu Kasım el-Haki (rh.a)'ye; "İmansız olarak ölmeye sebeb olan bir günah var mıdır?" diye sormuşlar; o da şu şekilde cevap vermiştir;

 

Üç şey vardır ki, -Neuzübillah- insanın imanının kendisinden alınıp, imansız olarak dünyadan ayrılmasına sebeb olabilir:

 

1-) Üzerinde bulunan iman ve İslam nimetine şükretmeyi terketmektir; bu hal, insanın dünyadan imansız olarak ayrılmasına sebeb olabilir.

Hakikaten insan biraz derin olarak düşünürse, Allah-u Zülcelal'in bize iman vermiş ve İslam dinine girmekle şereflendirmiştir. Bu nimete şükretmeyi terketmek, sekerat esnasında imansız olarak dünyadan ayrılmaya ve kıyamet gününde de ebedi olarak cehenneme girmeye sebeb olur. Onun için daima; bizim için çok büyük bir şeref olan iman ve islam nimetinin kıymetini bilip; "Ya Rabbi! Bana bu iman nimetini verip. Islama girme şerefini nasip ettiğin için, sana sonsuz hamd-ü senalar olsun" diye Allah-u Zülcelal'e şükretmemiz lazımdır.

 

2-) İnsanın kendisinden imanın alınmasından korkmamasıdır; Oysa bu korkuyu daima kalpte hissetmek lazımdır. Peygamberler ve evliyalar dahi bu korkuyu taşımışlardır. Peygamberler emin oldukları halde bu korkuyu taşıdıklarına göre, bizim gece-gündüz bu korkuyu hiç aklımızdan çıkarmamamız lazımdır. Her ne kadar bunu yapamıyorsak da; yine de son halimizden emin olmayıp biraz korkarsak, Allah-u Zülcelal bizim imanımızı inşaAllah-u Teala muhafaza edecektir.

 

3-) İnsanların birbirleri arasında bulunan haklara riayet etmeyip, birbirlerine zulüm yapmalarıdır; halbuki insan dünyada daima mazlum olmalıdır. Çünkü kıyamet gününde bir çok insan, zalim olan kimsenin yakasından tutarak; "Senden imanını almayıncaya kadar razı olmam" dediği zaman, zalim olan kişi ne yapabilir ki?

 

Allah-u Zülcelal mazlum olan kulu razı oluncaya kadar, zalimden alıp ona verecektir.

Onun için insan bunlara çok dikkat etmeli, daima imanını muhafaza etmeye gayret gösterip, son nefesinde halinin ne olacağını düşünerek, o zamana hazırlık yapmalı ve diğer insanlara zulüm yapmaktan uzak durmalıdır. Bu üç sıfatı üzerinde bulundurursa, Allah-u Zülcelal'in kendisine nasip etmiş olduğu iman nimetini muhafaza etmiş olur.

 

    *
      SORU 25: İnsanların ruhları, onların ölümlerinden sonra canlı kalırlar mı?

 

islam inancına göre, insanların ruhları onların ölümlerinden sonra da canlı kalırlar. Cesedin bozulmasıyla bozulmazlar. Amellerine göre ya nimet içindedirler ya da azab çekiyorlardır. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

 

"Allah yolunda Öldürülenleri ölü saymayın, bilakis Rabbleri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylere sevinç içinde rızıklanırlar." (Ali imran; 169)

 

Görüldüğü gibi, burada anlatılanlar, onların ruhlarına nisbetle doğrudur. Ama cesedlerine gelince, cesedler çürüyüp gider.

 

Müslim'in Enes b. Malik (r.a)'den rivayet ettiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.v) ölünün, gömüldükten sonra dönüp gidenlerin ayak seslerini duyduklarını haber vermiştir. (Müslim)

Hz. Peygamber (a.s.v) ümmetine, kabirlerden geçerken kabir ehline şöyle selam vermelerini söylemiştir;

 

"Ey Mü'm in kavimlerinin yurdu, Allah'ın selamı üzerinize olsun, siz, gelip geçtiniz. Bizde sizin peşinizden geleceğiz." (Müslim)

 

Bu şekilde bir hitap ancak, işiten ve anlayabilenlere yapılır. Böyle olmasaydı Hz. Peygamber (a.s.v)'in seslenmesinin bir anlamı da olmazdı, bu, Ruhun başlı başına bir varlık olduğu görüşüne göre böyledir. Ehl-i sünnet usulünün gereği de budur. Allah-u Zülcelal ruha; Rabbine dönmesini, cennete girmesini ve insanlar arasında karışmasını söylemişti. Ruhun göğe çıktığına, gökten yere indiğine, gök kapılarının kendisine açıldığına, secdede bulunup konuştuğuna dair bir çok sarih nasslar vardır. Nitekim buna en güzel delil Miraç hadisesidir.

Bilindiği gibi, Hz. Peygamber (a.s.v) miraca çıkmak için Mescid-i Aksaya geldiğinde, bazı peygamberler Hz. Peygamber (a.s.v)'i karşılamak için oraya gelmişlerdir. Ve Hz. Peygamber (a.s.v) onlara namaz kıldıımıştır. Daha sonra o peygamberler dağılmışlardır. Hz. Peygamber (a.s.v) miraca çıktığında, birinci gök kapısında,  Adem (a.s)'le, ikinci gök kapısında; Yahya ve İsa (a.s) ile, üçüncü gök kapısında; Yusuf (a.s) ile, dördüncü gök kapısında; İdris (a.s) ile, beşinci gök kapısında; Harun (a.s) ile, altıncı gök kapısında; Musa (a.s) ile ve yedinci gök kapısında; İbrahim (a.s) ile görüşmüştür.

 

Allah-u Zülcelal miraç gecesinde ilk önce elli vakit namaz kılınmasını emretmiştir. Hz. Peygamber (a.s.v), dönüşünde Hz. Musa'ya uğrayınca. O; "Allah-u Teala ümmetine neyi farz kıldı?" diye sordu. Hz. Peygamber (a.s.v); "Elli vakit namazı farz kıldı"dedi.

 

Bunun üzerine Hz. Musa; "Rabbine dön ve eksiltmesi için niyazda bulun. Ümmetin buna takat getiremez"dedi. Hz. Peygamber (a.s.v) dönüp Allah-u Zülcelal'e yalvardı. Allah-u Zülcelal elli vakit namazı beş vakte indirdi.

 

Hz. Peygamber (a.s.v), yine Hz. Musa'nın yanına döndü ve; "Allah-u Teala elli vakit namazın beş vaktini indirdi" dedi. Hz. Musa; "Rabbine dön ve niyazda bulun. Çünkü ümmetin buna da güç yetiremez" dedi.

 

Hz. Peygamber (a.s.v), yine Allah-u Zülcelal'e döndü ve niyazda bulundu. Allah-u Zülcelal beş vakit daha indirdi.

 

Hz. Peygamber (a.s.v) tekrar dönüp, Hz. Musa'nın yanına geldi ve; "Allah-u Teala, beş vakit daha indirdi" dedi. Hz. Musa yine; "Rabbine dön ve niyazda bulun. Çünkü ümmetin buna da güç yetiremez" dedi. Hz. Peygamber (a.s.v) yine döndü ve Allah-u Zülcelal'e niyazda bulundu. Allah-u Zülcelal yine beş vakit daha indirdi. Aynı şekilde on vakte indirilinceye kadar Hz. Peygamber (a.s.v) tekrar tekrar Allah-u Zülcelal'e niyazda bulundu.

 

On vakte indirilince, Hz. Peygamber (a.s.v), tekrar Hz. Musa'ya uğradı. Hz. Musa yine söylediklerini tekrarladı; "Rabbine dön ve yalvar! Ümmetin bunun hakkından da gelemez" dedi. Hz. Peygamber (a.s.v) yine dönüp Allah-u Zülcelal'e niyazda bulundu. Bunun üzerine Allah-u Zülcelal şöyle buyurdu;

 

"Ey Muhammedi Benim katımda hüküm değişmez. Onlar, her gece ve gündüzde beş vakit namazdır. Her namaz için de on ecir vardır ki, bu da elli namaz eder."

 

Bundan sonra Hz. Peygamber (a.s.v), yine dönüp Hz, Musa'ya uğradı. Hz. Musa; "Neyle emrolundun? " diye sordu. Hz. Peygamber (a.s.v); "Her gün beş vakit namazla emrolundum" dedi. Hz. Musa; "Ümmetin her gün beş vakit namaza da güç getiremez. Ben, senden önce insanları, îsrailoğullarını çok tecrübe ettim. Sen dön de, biraz daha indirilmesini Rabbinden niyaz et" dedi. Fakat Hz. Peygamber (a.s.v) "Rabbime çok niyaz ettim. Bir daha niyazda bulunmaya haya ederim" dedi. (Buhari, Müslim)

 

Görüldüğü gibi, Hz. Peygamber (a.s.v) miraç hadisesinde bir çok peygamberin ruhuyla görüşmüştür. Dediğimiz gibi. Ruhun göğe çıktığına, gökten yere indiğine, gök kapılarının kendisine açıldığına, secdede bulunup konuştuğuna dair bir çok sarih nasslar vardır. Fakat biz bu kadarı ile iktifa ediyoruz.

 

    *
      SORU 26: Allah-u Zülcelal'in isminden başka bir isimle, mesela bîr evliyanın ismi veya anne babanın ismi ile yemin etmek caiz midir?

 

Allah-u Zülcelal'in ismi ve sıfatlarından başka bir şeyle yemin etmek caiz değildir. Nitekim İbn-i Ömer (r.a) şöyle rivayet etmiştir;

 

Hz. Peygamber (a.s.v) Ömer'in babasının ismiyle yemin ettiğini duyunca, ona şöyle söylemiştir;

 

"Şüphesiz Allah sizi babanızın adlarıyla yemin etmekten men etmiştin Her kim ki, yemin etmek isterse, Allah'ın ismiyle yemin etsin veyahut sükut etsin." (Buhari, Müslim)

 

İbn-i Hazm'in kat'i olarak anlattığı gibi Allah'ın adından gayri isimlerle yemin etmek haramdır. îmam-ı Gazali'nin de kesin olarak ifade ettiği gibi mekruhtur. Şafiilerin çoğunluğu böyle bir yeminin keraheti tenzihiyye ile mekruh olduğu kanaatindedirler.

 

Bazı fukaha; "Yemin ettiği şeyde, Allah hakkında itikad ettiği gibi itikad ederse, bu itikadiyle kafir olur." demişlerdir.

 

Bu yazılanlardan da anlaşıldığı gibi en doğru olanı böyle yeminlerden uzak durmaktır.

 

    *
      SORU 27: Allah-u Zülcelal'in, Kur'an-ı Kerimde duaların kabul olunacağına dair va'di vardır. Bazı kimseler dua ediyoruz, fakat dualarımız kabul olmuyor demektedir. Bunun sebebi nedir?

 

Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.v) şöyle buyurmuştur;

"Sizden her birinizin duası isti'cal (acele) edilmedikçe kabul olunur. İnsan (acele eder de) dua ettimde kabul olunmadı der." (Müslim)

 

Yine Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.v) başka bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;

 

"Sizden biri, dua ettim de kabul edilmedi, diyerek acele etmediği müddetçe duası kabul edilir." (Buhâri. Müslim. Ebu Davud, Tırmizi. Ibn-i Mâce)

 

Bu Hadis-i şeriflerden de anlaşıldığı gibi demek ki kulun, canı gönülden isteyerek Allah-u Zülcelal'e teslim olması gerekmektedir. Allah-u Zülcelal geç verir, hemen verir ya da vermez. Bu O'nun bileceği iştir.

 

Allah-u Zülcelal kendisine dua eden kulun duasını kesinlikle kabul eder. Fakat duanın kabul edildiği hemen o anda belli olmayabilir. Bu duanın kabul edildiği bir süre sonra ortaya çıkabileceği gibi bazen de onun kabul edildiği ahirette ortaya çıkabilir.

 

Nitekim belirtildiğine göre Hz. Musa, firavun ile kavminin helak edilmesi için dua edip de kardeşi Harun (a. s) bu duaya amin deyince, Allah-u Zülcelal onlara vahy yolu ile; "Duanız kabul edildi, siz yolunuzdan şaşmayınız." buyurmuştur. Ibn-i Abbas (r.a)'ın belirttiğine göre, Hz. Musa ve Hz. Harun'un duası ile dileklerinin gerçekleşmesi arasında kırk yıl geçmiştir.

Bir kul; "Allah-u Zülcelal'e dua ettim, bana cevap vermedi." derse, hayasızlık ve edebsizlik etmiş, bilmeyerek yalan söylemiş olur.

 

Bir kul; "Ey Allah'ım" dediği vakit, Allah-u Zülcelal'in kuluna gerçek icabeti "Lebbeyk" olur. Yani dediğini duydum demektir. Allah-u Zülcelaİ'in icabetinden maksad, bir hacetin üstün bir şekilde görülmesi demek değildir. Kul, Allah-u Zülcelal'e; "Ya Rabbi! Bana şunu yap, bunu yap " der, Allah-u Zülcelal; "peki, fakat ben bunu sana lüzumlu bir vakitte yaparım." der.

 

Bu vakit, ya dünyada veya ahirettedir. Bu yön Allah-u Zülcelal'in bileceği bir iştir. Yalnız şu cihet iyi bilinmelidir ki, Allah-u Zülcelal her duaya daima; "Lebbeyk" der. Aynı şekilde daima hacetleri karşılar.

 

Hiçbir kimse yoktur ki, ilahi çevre ve azamete başvursun da, haceti görülmeden eli boş dönmüş olsun. Çünkü o öyle bir çevredir ki, orada ikramcıların ikramcısı bulunmaktadır. Böyle büyük bir zat bir kimseyi geri çevirebilir mi?

 

    *
      SORU 28: İslam 'dan haberi olmayan bir kimse, kıyamet gününde sorumlu olacak mıdır?

 

Dağ başında doğup büyüdüğü halde, islamiyetten haberi olmayan kişi, ittifakla ibadet ve ahkamlarla mükellef değildir. Yalnız, Allah-u Zülcelal'e iman etmekle mükellef olup olmadığı hakkında ihtilaf vardır.

 

Nitekim, Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

"Biz bir elçi göndermedikçe, azab etmeyiz-" (İsra; 15) İmam Maturidî, bu konuda şöyle demiştir;

 

"Dağ başında doğup büyüdüğü halde kendisine İslama ait bir davet ulaşmayan ve her hangi bir peygamberin varlığını duymadan ölen kişi, Allah'ın varlığına iman etmekle mükelleftir. Allah'a iman etmeden ölürse azab edilir. Bu kimse dini meseleleri bilmekte mazurludur. Çünkü dini meseleleri bilmek Allah'ın bildirmesine bağlıdır."

 

İmam-ı Eş'ari ise şöyle demiştir;

 

"Akıllı kişiye, Allah'ın kullarından birinin lisanı ile hitap etmesiyle ancak bir şey yapması gerekir. Dağ başında doğup büyüdüğü halde kendisine İslama ait bir davet ulaşmayan, her hangi bir peygamberin varlığını duymadan ölen kişi, Allah'a iman etmezse azab edilmez. Bu kimsenin îslamın şartlarını yerine getirmesi icap etmediğinden imanın aslı ona vacip değildir.

İmam-ı Gazali (k.s) ise; "Hz. Peygamber (a.s.v)'in davetini duymamış, kendisinden de haberdar olmayan kişiler kesin cennetliktir" demiştir.

 

Hülasa; Dini meseleleri bilmek Allah-u Zülcelal'in bildirmesine bağlıdır. Akıllı kişinin bir şeyi yapması veya yapmaması Allah-u Zülcelal'in bir davetçisinin lisanıyla ona hitap etmesiyledir. Ameli meselelerde insan ancak akıllı bir kişinin hitabıyla mükellef olur.

 

    *
      SORU 29: Cin nedir? Onlara inanmamak küfre sebeb olur mu?

 

Cinler, çeşitli ahkam ve ibadetlerle mükellef olup, saf dumansız ateşten yaratılmışlardır. Cinlerin mükellef olduğu hususunda ihtilaf yoktur. Mü'min olanları cennetlik, kafir olanları ise cehennemliktir. Cinlerin varlıkları kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Bu sebeble onların varlıklarını inkar eden kimse küfre girer. Kur'an-ı Kerimde bir çok ayet-i kerimelerde cinlerin varlığından bahsedilmiştir. Nitekim Allah-u Zülcelal ayet-i kerimelerde şöyle buyurmuştur;

"Ben insanları ve cinleri ancak bana İbadet etmeleri için yarattım." (Zariyat; 56)

"Muhakkak cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağım." (Secde; 13)

 

    *
      SORU 30: Allah-u Zülcelal'i gerçekten sevmek nasıl mümkün olur?

 

Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

 

"Resulüm de ki; Eğer Allah 'ı  seviyorsanız bana uyunuz. Uyunuz ki Allah'ta sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret etsin. Allah-u Teala (kullarını) çok mağfiret edici ve çok merhamet edi­cidir. " (Âl-i İmran;31)

 

Bu ayet-i kerime sorulan soruya tam bir cevap olmaktadır. Bir kulun Allah-u Zülcelal'i sevmesi demek; Allah-u Zülcelali büyük bilmesi ve kemal sıfatlarının tamamıyla muttasıf ve bütün noksanlık­lardan münezzeh olduğunu itikad etmesiyle birlikte O'na itaat etmesi, emirlerine sarılması, yasaklarından kaçınması, rahmetini ümit etmesi, gazabından korkması, Allah'ın Resulüne uyması demektir.

 

Muhabbet kalbte gizli olduğu için, Allah-u Zülcelal'e ibadet etmek, O'nun emirlerine sarılmak, yasaklarından kaçınmak, muhab­bet eseri kabul edilmiştir. Bu eserlerden iz bulunmayan kimselerin Allah-u Zülcelal'i sevmek iddiaları yalandır.

 

Bütün bunlar gösteriyor ki, Allah-u Zülcelal'i seven ve O'nun tarafından sevilen ve günahları mağfiret olunan bir kul olabilmek için tek çare Allah-u Zülcelal'i sevmek, O'nun emirlerine sımsıkı sarıl­mak, nehyettiği şeylerden kaçınmak ve Allah Resulüne ittiba etmek­tir. Böyle olan kimseleri Allah-u Zülcelal çok sever.

 

Nitekim Allah-u Zülcelal bir kulunu çok sevdiği zaman Cebrail (a.s)'e; "Allah-u Zülcelal filanı seviyor, sende sev!" diye nida eder. Cebrail (a.s)'de o kulu sever. Daha sonra Cebrail (a.s) gök ahali­sine; "Allah-u Zülcelal falan kulu seviyor, onu sizde seviniz!" diye nida eder. Sonra yerdeki insanların gönlüne o kimse lehine kabul ve sevgi konulur da onu tanıyan müslümanlar tarafından sevilir. (Buhari)

 

Sonuç olarak Allah-u Zülcelal'e ve Hz. Peygamber (a.s.v)'e itaat; iman ve sevgi yolundan geçer. Allah-u Zülcelal'i sevmek, O'nun emirlerini yerine getirmekle olur. O'nun emirlerini insanlara duyu­randa Hz. Peygamber (a.s.v)'dir. O halde Hz. Peygamber (a.s.v)'in getirdiklerini kabul etmek ve O'nun yolundan gitmek lazımdır.

 

    *
      SORU 31: Bazı Hadis-i şeriflerde, Allah 'ın kullarının amellerini meleklere sorduğu ifade edilir? Allah kullarına melekler vasıtasıyla mı ulaşmaktadır?

 

Bazı Hadis-i şeriflerde Allah-u Zülcelal'in kullarının amellerini meleklere sorduğu ifade edilir. Bu hadisler, meselenin aslını bilmeyenlerin kafasında, (Haşa) "Allah kullarına melekler vasıtasıyla mı ulaşıyor?" şeklinde bir soruya sebeb olur. Mesela böyle hadislerden biri şöyledir;

 

"Sevap ve günahları yazan meleklerden başka, Allah'ın yeryüzünde dolaşan melekleri vardır. Bunlar, Allah'ı zikreden bir topluluk bulduklarında "Aradığınıza koşun" diyerek arkadaşlarını çağırırlar. Bu çağrıyı duyan melekler derhal toplanırlar ve onların çevresini dünya semasına kadar çevirirler. Allah onlara; "Kullarımı ne halde bıraktınız?" diye sorar. Onlar; "Sana hamdeder, seni tazim eder ve zikreder halde bıraktık." derler. Sonra Allah ile melekler arasında şu konuşma geçer;

"Onlar beni görmüş mü? "

"Hayır"

"Şayet benî görselerdi ne olurdu? "

"Seni görselerdi şüphesiz daha çok hamdederler, daha çok ta'zim ederler ve daha çok seni zikrederlerdi."

"Onlar ne istiyorlar"

"Cenneti istiyorlar"

"Onlar cenneti görmüşler mi? "

"Hayır"

"Cenneti görselerdi nasıl olurdu ? "

"Eğer cenneti görselerdi onu isteme de daha çok isterler ve daha titiz davranırlardı"

"Neyden Bana sığmıyorlar?"

"Cehennemden sana sığınıyorlar"

"Cehennemi gördüler mi? "

"Hayır"

"Cehennemi görselerdi nasıl olurdu? "

 

"Şayet cehennemi görselerdi ondan daha çak kaçarlar, daha çok korkarlar ve onun azabından daha çok Allah'a sığınırlardı." "Sizi şahid kılarım ki onları bağışladım." (Tirmizi) Evet, bu ve buna benzer bir çok hadis vardır. Burada Allah-u Zülcelal'in meleklerine sorması, kullarını onlar vasıtasıyla öğrenmesi için değildir. Çünkü Allah-u Zülcelal'in ilmi herşeyi kuşatmıştır. O, olmuş ve olacak her şeyi aynı anda bilir. Melekler Allah-u Zülcelal'in memurlarıdır, fakat icraatçıları değildir.

 

Öyle ise, Rabbimizin bildiği bir şeyi meleklere sormasının hikmeti nedir?

 

Bunun hikmetlerinden birincisi, bir lütuf olarak Rabbimizin melekleri insanoğlunun en güzel haline şahid kılmasıdır. Mahşer gününde meleklerin güzel şahadette bulunmaları kullar için bir ikram ve lütuftur.

 

Bunun ikinci hikmeti, Allah-u Zülcelal'in insanları yaratırken meleklerle olan konuşmalarıyla ilgilidir. Bir konuşma ayet-i kerimede şöyle açıklanmıştır;

 

"Hani Rabbin meleklere, 'Yeryüzünde emirlerimi yerine getirip varlıklar üzerinde tasarrufta bulunacak bir halife yaratacağım' buyurduğunda, melekler, 'Yer yüzünde fesat çıkarıp kan dökecek birisini mi yaratacaksın ? Halbuki biz seni hamd ile teşbih eder, seni her türlü noksanlıktan yüce tutarız' demişlerdi. Allah ise, 'Ben sizin bilmediğinizi bilirim' buyurmuştu." (Bakara; 30)

 

Ayet-i kerimede buyrulduğu gibi, Allah-u Zülcelal, bazı melekleri insan oğlunun zikir, teşbih ve namaz gibi mühim ibadetlerine şahid tutarak insanın yaratılışındaki yüksek gayeyi onlara göstermiş olmaktadır. Onlara; "Kullarımı ne halde bıraktınız?" sorusu bunu onlardan öğrenmek için değil, melekleri insanoğlunun büyüklüğüne, içlerinde yaratılış gayelerine uygun hareket edenlerin bulunduğuna şahid tutmak içindir.

 

    *
      SORU 32: Hz. İsa (a.s) öldürüldü mü?

 

Bilindiği gibi, Allah-u Zülcelal Hz. îsa (a.s)'ya dört büyük kitaptan biri olan incili indirmiş ve İsrailoğullanna doğru yolu göstermesi için peygamber olarak göndermiştir. Ancak israil oğulları bu daveti reddederek; Hz. İsa (a.s)'yı yalanlamışlar ve onu Öldürmeye kalkışmışlardı. Allah-u Zülcelal onu o düşmanların şerrinden korudu ve İsrail oğulları Hz. İsa (a.s)'ya benzer birini öldürdüler. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur;

 

"Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat (öldürdükleri) kendilerine (İsa 'ya) benzer gösterildi." (Nisa; 157)

 

Buna göre; Hz. İsa (a,s) yahudiler tarafından öldürüldü demek, insanı küfre götürür. Allah-u Zülcelal Nuh (a.s)'u tufandan, İbrahim (a.s)'i ateşten, Musa (a.s)'yı firavundan, Hz. Peygamber (a.s.v)'i müşriklerin tuzağından koruyup kurtardığı gibi, İsa (a.s)'yı da, onu öldürmek isteyen yahudilerin elinden kurtarmış, isa (a.s)'ya ihanet ederek bulunduğu yeri askerlere gösteren kişiyi İsa (a.s)'ya benzeterek öldürmüştür. Allah-u Zülcelal, İsa (a.s)'yı kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Allah-u Zülcelal onu kudretiyle manevi semalardaki hususi mevkiine kaldırmıştır ve kıyametten önce de tekrar dünyaya gönderecektir.

 

Bilindiği gibi, kıyametin büyük alametlerinden birisi de, Hz. îsa (a.s)'nın Dımeşk'in doğu tarafındaki beyaz bir minareye inmesidir. Nitekim Kur'an-ı Kerimde bunu açıkça beyan edilmiştir;

 

"Şüphesiz ki, o (İsa'nın nuzülü), kıyamet için (Yaklaştığını bildiren) bir beyandır, alamettir. Onun için sakın o kıyametin geleceğinde şüphe etmeyin de benim yoluma tabi olun. İşte bu biricik doğru yoldur." (Zuhruf; 61)

 

Ebu Hureyre (r.a)'den rivayet edilen bir Hadis-i şerifte Hz. Peygamber (a.s.v) şöyle buyurmuştur;

 

"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlunun hakem ve adil olarak aranıza inmesi yakındır. Haç'ı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi kaldıracaktır. O zaman

mal çok olacağından kimse onu alıp kabul etmez. Ve tek bir secde dünya ile içindekilerden daha iyidir." (Buhari, Müslim)

 

    *
      SORU 33: Muaviye hakkında çeşitli sözler söylenmektedir. Muaviye kimdir?

 

Hz. Muaviye sahabedir. Onun sahabe olduğunda şüphe yoktur. Hz. Muaviye, Hz. Peygamber (a.s.v)'den yüz altmış üç hadis rivayet etmiştir. O, bazı hadiseleri diğer sahabelerden rivayet ettiği gibi, diğer sahabelerde ondan hadis rivayet etmiştir. İmam-ı Nevevi onun hakkında şöyle demiştir;

 

"Hz. Muaviye, Hudeybiye günü müslüman oldu. Müslümanlığını anne ve babasından gizli tuttu. Hz. Peygamber (a.s.v)’le Huneyn savaşında bulundu. Hz. Peygamber (a.s.v)'e gelen vahyi yazan katiplerden biriydi."

 

Sahabe-i Kiram dünyevi endişelere kapılarak veya birbirlerine hased ederek ihtilaf" etmemiştir. Nitekim Şeyh İbn-i Hacer, Savaik adlı kitapta der ki;

 

"Hz. Muaviyenin Hz. Ali ile çekişmesi, içtihad yollu yapılan bir çekişmedir. Bilindiği gibi, içtihad yapan bir müçtchid içtihadında isabet ederse iki sevap, isabet edemezse bir sevap alır. Burada Hz. Ali içtihadında isabet ettiği için iki sevap, Muaviye içtihadında hata ettiği için bir sevap almıştır."

 

İmam-ı Rabbani (k.s) 251. mektubunda şöyle demiştir;

 

"Bu mesele de en doğru ve sağlam yol, Hz. Peygamber (a.s. v)'in arkadaşları arasında cereyan eden hususlarda susmaktır ve onların çekişmelerinden konuşmamaktır."

 

İmam Muhammed, Siyer-i Kebir isimli eserde Hz. Peygamber (a.s.v)'in şu Hadis-i şerifini rivayet etmiştir.

 

"Ashabım hakkında Allah-u Teala'dan korkun! Onları hedef edinmeyin. Kim onları severse, muhakkak beni sevmiş olur ve kim onlara eziyyet ederse, bana eziyyet etmiştir." (Tırmizi)

Sonuç olarak Hz. Peygamber (a.s.v)'i seven bir kimse sahabeleri hayırla anmak mecburiyetindedir. Çünkü Hz. Peygamber (a.s.v) yukarıda geçen Hadis-i şerifte buyurduğu gibi; "Kim onları severse beni sevmiş olur." buyurmuştur.

 

    *
      SORU34: Mehdi (a.s) kimdir? Gelmiş midir? Yoksa gelecek midir?

 

Kıyametin büyük alametlerinden biri de, kıyamet kopmadan önce Mehdi (a.s)'nin gelmesidir. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.v) Mehdi (a.s)'nin geleceğini haber veren bir Hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur;

 

"Dünya da yalnızca bir gün kalsa bile, yeryüzünü zulmün kapladığı gibi adaletle dolduracak, ismi benim ismime, babasının ismi benim babamın ismine uyan, benden veya ehl-i beytimden birini göndermek için Allah-u Teala o günü uzatacaktır." (Ebu Davud)

 

Mehdi (a.s) Hz. Peygamber (a.s.v)'in yolundan gidecek, uyuyan kimseyi uyandırmayacak, kan da akıtmayacaktır. İhya etmedik sünnet, kaldırmadık bid'at bırakmayacaktır. Ahir zamanda, aynı Hz. Peygamber (a.s.v) gibi dinin icaplarını yerine getirecektir.

 

Mehdi (a.s) Zülkarneyn ve Süleyman (a.s) gibi bütün dünyaya hakim olacaktır. Haçı kıracak, domuzu öldürecektir. Yeryüzü zulüm ve işkence yerine adaletle dolacaktır.

 

Her şeyi hak ve adalet ölçüleriyle eşit bir halde taksim edecektir. Böylece yer ve gök sakinleri ondan razı oldukları gibi, havadaki kuşlar, ormandaki yırtıcı hayvanlar, denizdeki balıklar bile memnunluk duyacaklardır.

 

Mehdi (a.s)'den bahsetmemin sebebi şudur ki; bazı insanlar; "Şu Mehdi midir? " ya da "Bu Mehdi midir? " diye soruyorlar. Halbuki Mehdi (a.s) kısaca anlattığım bu özelliklere sahiptir.

Maalesef zamanımızdaki bazı sapık insanlar kendilerini Mehdi olarak müslümanlara lanse ettiriyorlar. Halbuki Mehdi (a.s) Hz. Peygamber (a.s.v)'in yaşadığı gibi yaşayacak ve onun ahlakı Hz. Peygamber (a.s.v)'in ahlakı gibi olacaktır.

 

Bazı insanlar aynı anda yüz kişiyi Mehdi ilan edebiliyorlar. Halbuki Mehdi (a.s) bir tanedir. Bir grup insan ortaya çıkıyor ve; "Bizim dediğimiz kimse Mehdi'dir." diyorlar. Diğer tarafta başka bir grup atılarak; "Yok sizin dediğiniz kimse değil, bizim dediğimiz kimse Mehdi'dir" diyorlar ve aralarında kıskançlık ve kin meydana geliyor.

 

Gerçek Mehdi (a.s) zuhur ettiğinde bu gibi insanların ona tabi olmamasından korkulur. Mehdi (a.s)'nin zuhuru Allah-u Zülcelal'in görevidir. O, dilediği zaman mutlaka gönderecektir.

Çevrimdışı Derviş61

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 17
Başörtüsünün hükmü nedir? Başı açık gezmek insanı nasıl bir tehlikeye götürür?

Bu hususta Kur’an-ı Kerimde iki ayet mevcuttur. Bu ayetlerde Cenab-ı Hak gayet açık bir şekilde mealen şöyle buyurmaktadır:

“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, evlerinden çıktıklarında dış örtülerini üzerlerine alsınlar.”(1)

“Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar, zinetlerini açmasınlar, bunlardan görünen kısmı müstesnadır. Başörtülerini de yakalarının üzerini kapatacak şekilde iyice örtsünler.”(2)



Ayetlerde mü’min kadınların nasıl örtünecekleri, hangi yerlerini açabilecekleri açıkça belirtilmiyor. Fakat şu mealdeki hadis-i şerif ayetleri tefsir ediyor. Peygamberimiz (a.s.m.) baldızı Hz. Esma’ya hitaben, “Ey Esma! Bir kadın adet görmeye başlayınca el ve yüzünden başka yerini yabancılara göstermesi caiz değildir.”(3)

Demek ki, büluğ çağına gelmiş olan Müslüman bir hanımın başını kapatması hem Allah’ın hem de Peygamberin emridir. Yani yüz kısmı açık kalacak şekilde başın kalan kısmını, boyun ve göğüsleri örtmek farz-ı ayndır. Açmak ise bir farzın terki sayıldığından haramdır. Allah ve Resulünün emrini dinlemediği için günahkar olmakta büyük bir mes’uliyet altına girer. Günahkar olan kimse, bu günahından kurtulmak için tevbe istiğfar eder, Allah’tan affını diler.

“Ve bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman, Allah’ı anarak günahlarının bağışlanmasını isteyenler, hem de yaptıkları günahta bile bile ısrar etmemiş olanlar. İşte onların mükafatı, Rablerinden bir mağfiret ve ağaçları altında ırmaklar akan Cennetlerdir. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Güzel amel yapanların mükafatı ne güzeldir.”(4)



Demek ki, bir tevbenin kabul olması, bir günahın affa liyakat kazanması için hiçbir mazeret yokken o günahta ısrar edilmemesi şartı aranmaktadır.

Bu husustaki bir hadisin meali şöyle:

“Mü’min bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahtan el çeker, Allah’tan günahının affını dilerse, kalbi o siyah noktadan temizlenir. Eğer günaha devam ederse, o siyahlık artar. İşte Kur’anda geçen ‘günahın kalbi kaplaması’ bu manadadır.”(5)



“Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır” sözü mühim bir gerçeği dile getiriyor. Şöyle ki, bir günahı işlemeye devam eden insan zamanla o günaha alışır, terk edemez bir hale gelir. Bu alışkanlık onu gün geçtikçe daha büyük manevi tehlikelere sürükler. Günahın uhrevi bir cezasının olmayacağına inanmaya, hatta Cehennemin bile olmaması gerektiğine kadar gider. (6)

Böyle bir tehlikeye maruz kalmamak ve şeytanın telkinlerine kanmamak için bir an önce tövbeyi icap ettirecek günahı terk ederek insanın kendine çeki düzen vermesi gerekir.

1) Ahzah Suresi, 59,
2) Nur Suresi, 31,
3) Ebu Davut, Libas 33,
4) Al-i İmran Suresi, 135-136,
5) İbn-i Mace Zühd 29,
6) Lem'alar s7, Mesnev-i Nuriye s115.

Mehmet Paksu