Gönderen Konu: Eksiklerine baka baka..  (Okunma sayısı 10352 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Günbatımı

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 2490
  • Görelim Mevlâ'm neyler, neylerse güzel eyler...
Ynt: Eksiklerine baka baka..
« Yanıtla #15 : 13 Mart 2011, 19:27:12 »

Teşekkürler...
Dua'sız üşürmüş yürekler!
Sana bir dua eden olsun, senin de bir dua ettiğin...
Bilmezsin hangi kırık gönlün duasıdır karanlıklarını aydınlatan,
Sana ummadık kapılar açan.
Bilmezsin kimin için ettiğin duadır, seni böyle ayakta tutan...


Hz. Mevlana 

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Korkularımızla İhtiyaçlarımız Arasında
« Yanıtla #16 : 21 Haziran 2011, 00:16:20 »

KORKULARIMIZLA İHTİYAÇLARIMIZ ARASINDA
 
İnsan davranışlarını korkuları ve ihtiyaçları belirler…Kaybetmekten korktuğu için, sahip olduklarına kuvvetle sarılır insan. Ve sarıldıklarını kaybetmeyi göze alamaz, çünkü onlara ölesiye ihtiyacı vardır.
 
İşte tam bu noktada hayatı nasıl algıladığımız en temel meselemiz oluverir birden bire.

Eğer bu dünyaya bir rastlantı eseri gelmişsem, hayatı bir rastlantı eseri bulmuşsam ve kendi kendimin sahibi, koruyucusu, ihtiyaçlarımın gidericisi olarak yine kendimi belliyorsam işim zorlaşır. Her bilinmeze karşı kaygı ve korku geliştirmek, her şey karşısında titremek ve daima alarm durumunda olmaktan başka bir seçeneğim kalmaz.
 
Sonsuz ihtiyaçlarım vardır. Karşısında azıcık gücüm... Dünyayı yutsa doymayacak bir isteme listem var ama gücüm sınırlı. Elimi uzattığımda ulaşabildiklerimle, gönlümün istedikleri bir türlü karşılanmaz!

Dünyaya ve içindeki insanlara kızmaya başlarız sonra, “İhtiyaçlarımızı gidermiyorlar, istediklerimiz yapmıyorlar!” diye. Sonra da kendimize kızarız. İhtiyaçlarımızın sonsuzluğunu, iktidarımızın sonluluğunu gördükçe…
 
Ne ihtiyaçlardan kurtulabiliriz ne de istemekten. Arada sürünür gideriz biteviye, eğer dünya algımız değişmezse.
 
Bir de şöyle düşünelim: diyelim ki dünyaya birisi tarafından gönderildiğimizi düşünüyoruz. Bir sahibimiz var. Ve ihtiyaçlarımız yine sonsuz, fakat ihtiyaçlarımızı karşılamak zorunda olan biz değiliz. Bizi dünyaya gönderen varlık, ihtiyaçlarımızı da vereceğini taahhüt etmiş. Bizden sadece istememizi istiyor. Çünkü aslında güzel olan şey, “ihtiyaç hissetmek” ve sonrasında istemektir.

İstemek bir insandan olursa tatsız hatta onur kırıcı bir şey olsa da her şeye gücü yeten bir varlığa yönelmek amacı için kullanıldığında, aynı ihtiyaç bir anda anlam kazanır ve bir bağlanma amacına hizmet eder.
 
Bir önceki hayat algısında sonsuz ihtiyaçlarını karşılamak için perişan olan insan , bu dünya algısında ihtiyaçları adedince bağlanma yolu bulan bir varlığa dönüşür.
 
Herkes bilir ki hiçbir şeye ihtiyacı olmayan insan sıkılır. Tatminsizdir. Dünya ona boş ve anlamsız gelir. Bu insan giderek tembelleşir ve mutsuzlaşır.
 
O nedenle ihtiyaçların varlığı değildir kötü olan. Asıl kötü olan ve bizi bunaltan ihtiyaçlarımızı “kendi kendimize karşılamak zorunda olduğumuza dair” saplantılarımız ve karşılayamadığımızda yaşadığımız korkudur.
 
Hayatı doğru okuyabilsek her duygumuz bizi hayatın anlamına yaklaştıracak. Oysa bizim bütün çabamız, kendimizi garanti altına almaya çalışmak üzerine kurulu. Böylece korkularımızdan kurtulabileceğimizi sanıyoruz. Biriktirdikçe daha az şeye ihtiyaç duyacağımızı ve daha az üzüleceğimizi düşünüyoruz. Oysa biriktirdikçe, biriktirdiklerimizi kaybetme korkusu yüreğimizi her gün daha fazla kaplamaya başlıyor.

Zira yol yanlışsa eğer ne kadar hızlı gidersek gidelim ne kadar çabalarsak çabalayalım bizi istediğimiz şeye yaklaştırmıyor. Bilakis hızlandıkça istediklerimizden daha da uzaklaşıyoruz.

Bu yolun sonu yok! Vakit varken yolcu olduğumuzu ve bütün yol ihtiyacımızı bizi bu yola çıkaranın karşılayacağına emniyet ederek yola revan olmaya niyet etmeliyiz. Tek çözüm dünyaya ve varlığa bakış açımızı yeniden ayarlamakta gizli.

Biz de yüzünü güneşe dönen bitkiler gibi olmalıyız değil mi? Bize hayat verene doğru yönelmeliyiz. Yoksa öbür taraf karanlık, rutubetli, zahmetli, hasta edici hatta yok edici!

Nazlı Özburun
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Söz gümüşse de sükut her zaman altın değildir
« Yanıtla #17 : 26 Temmuz 2011, 01:09:30 »

Söz gümüşse de sükut her zaman altın değildir
 
Susmak her zaman iyidir diye düşünüyorsanız kıyasıya yanılıyorsunuz. Konuşmanız gereken yerde susmuşsanız eğer bedeniniz başka bir dilden konuşmaya başlayacaktır çünkü.

Diliniz susmuştur ama bütün hücrelerinizle konuşmaya devam edersiniz. Hem de ne konuşma. Mimikler, jestler, gözler, sürekli konuşur.
Bugün bir çok psikolojik hastalığın altında söyleyemeyip içimize attığımız duygularımız var. Söylemekten korktuğumuz .

Eğer söylersek yanlış anlaşılacağını düşündüğümüz için bir başka bahara sakladığımız kelimeler birike birike boğazımızda bir düğüme dönüşür zamanla.
Konuşmak istemediğimiz için değil, nasıl konuşacağımızı bilemediğimiz, konuşursak gelecek tepkiden korktuğumuz için susarız.

Hayat nerede susup nerede konuşacağını iyi öğrenenlere tüm güzelliklerini verirken biz bir köşede kaderin bizi unuttuğunu kurarız. Oysa unutan kader değildir. Bizim yanlış kararlarımızdır.

Susmayı ahlaklılık, konuşmayı da edepsizlik olarak algılamış olmamızdır. Kendimize yaptığımızı, bütün insanlar birleşse bize yapamayacakları bir noktaya getiririz kendimizi.

Oysa yeri geldiğinde konuşmamak kadar yersiz susmaklarımız da aynı noktaya getirir. Hakikatin söylenmesi zamanında geri çekilmek, karşımızdakinin kendisini haksız yere haklı sanmasına zemin hazırlar.

Her yerde konuşmak her şeyi sırf dobra dobra konuşuyorum yanılgısı altında ortalara dökmek de bir başka sıkıntılı durumu oluşturur. Haklı haksız herkese dersini vermek mantığı altında konuşmak hangi durumda olursa olsun kendi haklılığımıza inanmak da bir başka kör noktadır.

İleri gideni kırmaktan, geride kalanı iğnelemekten oluşan söylemlere ise konuşmak diyemiyoruz zaten.

Söylemeye çalıştığım şey insanın bir konuda sözü varken susmaya çalışması. Şimdi susuyorsak ne zaman konuşacağız. Sırf yanlış yerde yanlış konuşmalar yüzünden dilimiz yandı diye bütün bir ömrü sükutla geçirmek için çaba sarfetmek israf olmaz mı?

Aslolan odur ki yerli yerinde konuşmak esastır. Az yemek, az uyumak, az konuşmak demişler eskiler… Hiç yememek, hiç konuşmamak, hiç uyumamak değil…

Konuştuğumuzda canımızın yanıyor oluşu, konuştuğumuz için değil, doğru konuşmayı bilemediğimiz içindir belki de. Bunun çözümü ise susmak kendini susmaya zorlamak değildir. Nasıl konuşulacağını öğrenmektir çoğu kere.

Bu da zor bir şey değil aslında. Sadece hayvanlara dünyaya gelirken iç güdüler verilmemiş biz insanlara da vicdan denilen çok daha kapsamlı bir yetenek, ego denilen bir ölçü birimi ve pek çok başka yetenek verilmiş. Düşünün birazcık, size nasıl konuşulsun istiyorsanız, öyle konuşmayı deneyin. Bakın o zaman zor dedikleriniz nasıl da kolaylaşacak!

Arkanızdan atlılar geliyor gibi değil, anlasınlar diye de değil, sadece insanca, yumuşacık ve yavaş yavaş konuşun, yetecek . Özenle konuşun, öfkeyle değil. Ama illa ki konuşun illa ki konuşun… Karşınızdakinin sizdeki hakkıdır çünkü konuşmak. Susarsanız yol haritalarını alırsınız karşıdaki kişinin elinden. Sonra da yolu şaşırdığında yazık edersiniz sevdiğinize….

Nazlı Özburun
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Bir Kadın Bir Erkek İki Ayna
« Yanıtla #18 : 04 Ağustos 2011, 13:12:10 »
BİR KADIN, BİR ERKEK: İKİ AYNA
 
Kadınlarla erkeklerin anlaşamadığı pek çok nokta olmasına rağmen, en temel problem alanı tarafların birbirlerine yükledikleri anlamın var olan gerçeklikle uyuşmamasından beslenir.

Kadını ve erkeği bir elmanın iki yarısı olarak görenler olduğu gibi, kadınla erkeği armutla elma kadar ayrı olarak görenler de olmuştur.

Kadına ve erkeğe nasıl baktığımız, yaşadığımız ilişkilerdeki sıkıntılarımızın nedenini oluşturur çoğu kere. Ve nasıl baktığımızı fark eder ve bakış açımızdaki yanlışları değiştirirsek davranışlarımız değişir. Nazarımız ve davranışlarımız değişirse kalbimiz de değişir.

Muhabbet, nefretin yerini alırken değiştirmeye çalışma ve kendine benzetme çabalarının yerini de olduğu gibi kabul etme ve karşımızdaki varlığı seyretme hali alır.

Bugün ikili ilişkilere, birbirini deli-divane gibi seven çiftlerin kısa bir süre sonra kanlı-bıçaklı olduklarını gördüğümde aklıma eski zamanların helvadan önce put yapan, sonra da karnı acıktığında yaptığı putu oturup yiyen insanları gelir.

Ne farkı vardır bugünün insanının onlardan? Bence yok. Çünkü önce vehimlerle süslenen aslında kendisinde olmayan birçok özelliği yüklediğimiz adam veya kadın, şapka düşüp de kel göründüğünde yaşanan kızgınlığın hedefine dönüşmüyorlar mı?

Önce kalbin en sevgilisi haline getirilen putlaştırılan sevgili, sonrasında kalbin nefret nesnesine dönüştürülüp, bütün aile beraber oturup yenmiyor mu?

Kadın da erkek de aynı insan malzemesinden yapılmış ama birbirinin eşi ve tamamlayıcısı olsun diye farklı özelliklerle donatılmış iki varlık aslında. Biz böyle bir bakış açısıyla bakamayıp, kendi yapamadığımız ama idealleştirdiğimiz davranış modellerini diğerinden beklemeye hatta onu zorlamaya başladığımızda ipler kopuyor. Deliliğe sarıyoruz sonrasında.

Kadına da erkeğe de birbirini anlasınlar diye ortak duygular da verilmiş, birbirlerini tamamlasınlar diye ortak olmayan duygular da verilmiş.

O zaman karşımızdakini anlamak için gösterdiğimiz çabaya odaklandığımız kadar, onu olduğu gibi kabul etmeye de odaklanmak durumundayız. Her zaman anlayamayız zira…

“Neden beni anlamıyor?” diye çığlık çığlığa bağırdığımızdan, kabul etme ve tanıma hakikatini unutmuş durumdayız.

Sükûnet bulmak için yapılan evlilikler de cinnet geçirme mahallerine dönüşüyor bir bir.

Karşı tarafın kalbiyle değil de nefsiyle karşı karşıya gelip rezonans kuruyorsak, kırdığımızın misli kadar kırılıyoruz.

Farklılıkların, alaya almak, kızmak ya da hor görmek için değil, varlığın çeşitliliğini fark etmek için var olduğunu gördüğümüzde büyüyeceğiz.

Sevgiyi şefkatle büyütemediğimizde, eleştirerek küçültüyoruz da küçültüyoruz. Sonra “Sevgi bitti”, “Sen yoluna, ben yoluma” şarkılarını hüzünle karışık söylerken buluyoruz kendimizi.

Sevdiğimiz kadından da adamdan da kendisinde olmayan bir şeyi istiyoruz; vermeyince, veremeyince kızıyoruz, kızıyoruz.

Hiç durup düşünmüyoruz “Neden?” diye. Belki düşünsek, bir an için olsa dursak ve “kendisinde olmayanı istediğimiz için” veremediğini bilsek, çekip gitmeyeceğiz bu kadar hızlı. Belki dua, belki merhamet dönüştürecek iki kişiyi birden.

Bir ayna eğer karşısında bir şey yoksa hiçbir şeyi göstermez! İki aynayı karşılıklı olarak koyarsanız sonsuzu gösterir…

Eğer kadın ve erkek de birbirlerini bir ayna olarak görse ve kırmayı, değiştirmeyi, olmadığı bir şeyi atfetmekle uğraşmayı bırakarak birbirinde gösterilene yönelse, her şey sonsuza gidecek.

Kalplerin bunca sıkışması, aynaların kör noktalarda sadece eksik olanı, karanlık olanı yansıtıyor olmasından yalnızca…

Kalp sonsuz olanı seyretmek istediğinden karşımızdaki adam ve kadını zanlarımızdan bağımsız olarak görmeyi denediğimizde sonsuza yönelmiş olacağız. Sonsuz olacağız beki de...
 
Nazlı Özburun
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Bir dalı bırakmadan diğerine tutunmak
« Yanıtla #19 : 03 Ocak 2012, 14:26:40 »
Maymunlar bir dalı bırakmadan diğer dala tutunmazlar. Belgesel meraklıları bilirler, kendini güvene almadan dalı kolay kolay bırakmayan maymun, diğer dala tutunduktan sonra da bıraktığı daldan hızla uzaklaşır.

 Bugün boşanmanın muhatabı olan tarafın durumdan hiç haberi olmadan, kendine göre boşanma hayalleri kuran ve hayalle gerçeği karıştırıp, “boşanmış” zannıyla yeni ilişkilere yelken açan bir dizi insan canlısına rastlıyoruz.

 İçinden çıkamadığı bir ilişki örgüsünden kendi hayal dünyasında sıyrılan ve bu sıyrılmayla kendi illüzyonunu kuran, sonra da buna inanan ve dahi etrafta mutluluk aramakta olan, birçok kadının veya adamın canını acıtan insanlardan bahsediyorum…

 Bu durumun içinde bulunan yani kendi illüzyonuna inanıp yalanların arkasına sığınarak kendilerine eş arayan adamların sayısı kadınlardan biraz daha fazla.

 Hukuki olarak evli olan, hatta çoluk çocuğu olan bazı insan canlıları, ortalıkta “bekâr olduğunu, evlenmek istediğini” söyleyerek kendilerine eş ya da aşk arıyorlar.

 Bazen gerçeğin tamamı söylenmiyor bazen gerçek tamamen değiştiriliyor.

 Mutsuz olmanın getirdiği yalnızlık duygusuyla insanları kandırmayı kendilerine bir hak olarak gören bu canlılar, birçok insanın da mutsuzluğunun mimarları oluyorlar sonrasında.

 Dokundukları ruhları harabeye çeviriyorlar.

 Bazen masum olarak başladıkları bu yalan oyununda karmaşık bir ilişki ağının içinde kendini bulan taraflar, gerçeklerin bir bir ortaya çıkmasıyla ve durumdan haberdar olan eşin de ortaya çıkmasıyla zor anlar yaşanmaya başlıyor.

 Kendisini aldatılmış hisseden tek bir taraf olmuyor. Evli olduğunu unutup, mutsuzluğunun ve boşanma isteğinin arkasına saklanarak yeni ilişkiye başlayan taraf, hem eşini hem de sözde sevgilisini ve belki de en acısı kendisini kandırıyor. Her ne kadar fark ediyor olmasa da… Mutlu olma çığlığı atarken, mutsuzluğunu üçe beşe katlıyor insanlar.

 Kötü bir filmi -sırf sonunu merak ettiği için- ısrarla izleyen seyirci misali, kendi kendisini imha etmeyle sonuçlanacak olan ve hayatlarındaki insanları onlardan habersizce figüran yaptığı bu filme mecbur ediyorlar.

 Filmin kötü ve belki de acıklı biteceğini bile bile devam etmeler... Ve iki tarafı da bırakamama… Ya da seçim yapma sorumluluğunu almak istememe... İkisinden birinin kendisini bırakmasını ve kendisinin seçmek zorunda kalmamasını umarak, sürünmeye devam etme durumu…

 Sonrası malum, geniş aileyi arkasına alan taraf kazanıyor. Kazanmak denirse…

 Ama işin ilginç tarafı, aldatılanlar kendilerini aldatan insandan daha fazla birbirlerine kızıyorlar.

 Ortalığı karıştırıp bir şey yokmuş gibi kenara çekilen ve sorumluluğu almayan insan canlısı eşin kanatlarının altına yeniden sığınıyor. Ona zaten “bakıcı olmaya alışmış” bir durumda, “haylazlık eden evin oğlu” muamelesi yapıp, yeniden eve alıyor firari oğlunu ve kötüleniyor diğeri…

 Diğeri bir türlü anlam veremiyor bu arada olan-bitene… Mutsuzluğundan eşinden bunca yakınan adamın lal olmuş diline anlam veremiyor. Başlangıçta ne de çok şikâyet ediyordu oysa…

 İşte hikâye bu… Her gün oyuncuları farklı olsa da senaryonun pek değişmediği…

 O zaman yapılacak olan şey, mutluluk arayışıyla olur olmaz herkese inanmamak ve her insanı arkadaş olmanın ötesinde eş olmaya doğru taşırken, hakkında birazcık da olsa bilgi almak…

 Herkesin kötü ve istismarcı olduğunu söylemek istemiyorum elbette. Ama istismar gerçeği var ve bu gerçek göz ardı edilemeyecek kadar ortada. Kandırılmak istemiyorsak, tedbirli olmanın ve tanıştığımız kişiyi evin başköşesine almadan önce, girişte biraz bekletmenin zamanı geldi...

 Seçici-geçirgen olmayı öğrenmeli insanlar artık. Her mutsuzum diyen ve mutluluğunun faturasını eski ilişkisine ve eski eşine kesen insanlarla başlamak için iki kere düşünmek lazım, belki daha da fazla...

 Başlangıçta söz vardı eskiden; şimdilerde yalan var... Yeniden sözün olması ve sözde durulması için umut ve dikkatle…

 Nazlı Özburun / Aile Terapisti
 
*~*~* TUĞRA *~*~*