Gönderen Konu: Günün Sohbeti  (Okunma sayısı 43134 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Günün Sohbeti
« : 09 Mayıs 2008, 00:39:02 »

GÖNÜL VE NAMAZ
Bizim bir hocamız vardı. Ona: "Hocam! Namaz kılmak istiyoruz, ama kılamıyoruz" deyince şöyle cevap verirdi:

"Doğru! Çünkü sizin gönül dünyanızda henüz ezan okunmadı." Çok enteresan bir tespittir bu. Yani insanın ezanını okuması lazım. Ezan, namaza hazırlıktır. Namaza insanın durabilmesi için evvela, o ruhun, o arzunun, o isteğin iç tabiatımızda, kalbimizde, gönlümüzde yaşaması, yeşermesi gerekiyor.
Namaz kılıyoruz. O hâl olmadan, o sorumluluk, o sevgi, o muhabbet olmayınca başlıyoruz işi mantıkla halletmeye. İşin zevk boyutu, maneviyat boyutu, aşk boyutu kaybolmuş. Zannım o ki, günümüz insanının en büyük problemi, ibadette aşkı kaybetmiş olmasıdır. Bu olmayınca, akıl yoluyla; "Bu olsa böyle olur. Şu olsa şöyle olmaz" gibi, yapılması gerekeni yapmak yerine işi lafla halletmeye çalışıyor.
Kulluk; daha çok bir takım arzuların gemlenmesi ile ilgilidir. Çünkü, bir şeyin doğru olduğuna inanmak onu yaşamaya yapmaya, yetmiyor. Daha çok hisler devreye girdiği için bunu yaşamaya engel oluyor. Tabii siz çok şeyin doğru, faydalı olduğunu bilirsiniz. Ama uygulamaya geçiremezsiniz. Çok şeyin de yanlış olduğunu görürsünüz, aklen bunu bilirsiniz, ama o yanlışı yaparsınız. Mümkün mü ki bir insan işlediği bir suçun vebalini, zararını anlamasın. Mümkün değil, biliyor. Ama bildiği halde niçin bunu yapıyor? Onu, ona sürükleyen bir duygu var. İnsan bir duygu seli içinde. O duygu selini müspete tebdil etmesinin adı dindarlıktır.
Yani insan o duygu selini ahlak–ı zemimeden kurtarıp ahlak–ı hamideye tebdil edecek, o duygular içerisinde aklını değerlendirecek, kullanacak. O zaman o insan, hakikaten akl–ı selim sahibi insan olur. Aklını kullanan insan olur. Gönlünü aklına hakim kılan, gönül ile akıl arasında ciddi bir irtibat kuran, o ahlak–ı zemimeyi ortadan çıkartıp ahlak–ı hamide ile aklına güzellikler gösteren insan olur. İşte erdemli, olgun insan olmak budur. Bugün hepimizin ihtiyacı bu modele, bu olgunluğa, bu kemaledir.


« Son Düzenleme: 31 Mayıs 2008, 23:55:20 Gönderen: müteallim »
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: GÜNÜN SOHBETI
« Yanıtla #1 : 09 Mayıs 2008, 00:43:25 »
Emîr Sultan hazretleri Allahü teâlâya şöyle duâ ederek yalvardı... “Ey nîmetler veren ve rızıkları taksim eden Allah’ım! Bu fakîrin ağaçlarını ve ekip diktiği sebze ve meyvelerini eski canlılığına kavuştur.” deyip, mübârek ellerini yüzlerine sürdü.

Daha sonra Allahü teâlânın izni ile o fakîrin bahçesinde bulunan ağaçlar ve ekili sebzeler yeşerip canlandı. Sabah olunca, ihtiyarın kalbine, ilhâm–ı ilâhî geldi ve hemen bahçesine gitti. Bahçesine girince ağaçların çiçeklenmiş, tâze yaprakları çıkmış ve sebzelerin de canlanmış olduğunu gördü. İhtiyar adam bu durum karşısında hayrete düştü. Bahçenin bir köşesinden bostana baktı ve;
“Ey rızkı veren ve mahlûkâtı yaratan Allah’ım! Yalvarmam ve niyâzım sanadır. Bana bu garip sırrı bildir. Yoksa bostanıma hazret–i Hızır mı geldi de, bahçemin ağaçları ölü iken hayat suyunu içip yeşerdi?” dedi. O esnâda Emîr Sultan, bahçenin bir köşesinden göründü. İhtiyar durumun hakîkatini anlayıp, hemen Emîr Sultan’ın ellerine sarılmak istediğinde, o gözden kayboldu. Emîr Sultan’ın duâsı bereketiyle, bahçedeki ağaçlar ile sebzelerin yeşerip, evvelki gibi meyveli olduğuna şükretti. İhtiyâr, Allahü teâlânın kudretine hayran kalıp, başından geçenleri Buhârâ halkına anlattı. Halk gelip, bahçenin hâlini görünce, hayret etti. Bu kerâmeti görünce insanlar, Emîr Sultan hazretlerinden duâ talebinde bulundular.

  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: Günün Sohbeti
« Yanıtla #2 : 10 Mayıs 2008, 00:15:44 »
Hz. Osman, Medine dönemi boyunca sürekli Resulullah (s.a.s) ile birlikte olmaya gayret gösterdi.

Ashabın en zenginlerinden biri olması, onun İslâma ve müslümanlara herkesten çok maddi yardımda bulunmasını sağladı. Bilhassa kâfirler üzerine sefere çıkan orduların techiz edilmesinde aşırı derecede cömert davrandığı görülmektedir. Tarihçiler onun Ceyş’ul–Usra diye adlandırılan Tebük seferine çıkacak ordunun techiz edilmesine yaptığı katkıyı övgüyle zikretmektedirler. O, bu ordunun yaklaşık üçte birini tek başına techiz etmiştir. Asker sayısının otuz bin kişi olduğu göz önüne alınırsa bu meblağın büyüklüğü rahatça anlaşılır. Yaptığı yardımın dökümü şöyledir:
Gerekli takımlarıyla birlikte dokuz yüz elli deve ve yüz at, bunların süvarilerinin teçhizatı, on bin dinar nakit para (A. Köksal, IX,162). Onun bu davranışından çok memnun olan Resulullah (s.a.s); “Ey Allah’ım! Ben Osman’dan razıyım. Sen de razı ol” (İbn Hişam, Sîre, IV,161) diyerek duada bulunmuş ve; Bundan sonra Osman’a işledikleri için bir sorumluluk yoktur” (Suyûtî, a.g.e.,169) demiştir.
Hz. Osman, Veda Haccı esnasında da Resulullah (s.a.s)’in yanındaydı. Resulullah (s.a.s) müslümanları ilgilendiren bir çok meselede Osman (r.a)’ın yardımına müracaat etmiştir (H.İ.Hasan, a.g.e., I, 256).

Hz. Osman, hayattayken Cennetle müjdelenen on kişiden birisidir. Ebu Hureyre şöyle demektedir: “Osman, Resulullâh’tan Cenneti iki defa satın almıştır: Biri, Rume kuyusu ile diğeri de Ceyşul–Usre (Tebük ordusu)’yi teçhizi iledir” (Suyûtî, 170). Ebu Musa’dan rivayet edilen bir hadiste şöyle denilmektedir: “Resulullah (s.a.s), etrafı çevrili bir yere girdi ve beni kapıyı beklemekle görevlendirdi. Bir adam gelip girmek için izin istedi. Resulullah (s.a.s); “İzin ver ve onu Cennetle müjdele” dedi. Bu kimse Ebu Bekir’di. Peşinden başka birisi izin istedi. Resulullah (s.a.s) aynı şeyi tekrarladı. Sonra bir adam daha gelip izin istedi. Resulullah (s.a.s), biraz sustuktan sonra, şöyle dedi: “İzin ver ve onu da isabet edecek bir bela ile Cennetle müjdele”. Bu kimse de Osman İbn Affan’dı” (Buhârî, Fedâilul–Ashab, 7; Müslim, Fedâilu’s–Sahabe, 3; Farklı bir rivayet için bk. ibnül–Esîr, Üsdül–Ğâbe, III, 586–587).
Hz. Osman nazik, kibar, kimseyi incitmemeye aşırı derecede dikkat gösteren bir kişiliğe sahipti. Giyim kuşamına ve oturup kalkmasına çok dikkat ederdi. O, bir edep ve haya timsaliydi. Resulullah (s.a.s) bile bu konuda ona karşı diğer insanlardan farklı davranırdı. Hz. Âişe (r.an)’dan rivayet edilen bir hadisde; bir gün Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in Resulullah (s.a.s)’ın yanına girdikleri, Resulullah (s.a.s)’ın onları, gelişi güzel oturduğu halde karşıladığı; peşinden, Hz. Osman’ın içeriye girmesiyle Resulullah (s.a.s)’ın toparlanarak oturduğu anlatılmaktadır. Hz. Âişe (r.an), Osman (r.a)’a neden farklı davrandığını sorduğunda Resulullah (s.a.s) şöyle karşılık vermişti: “Kendisinden meleklerin utandığı bir kimseden ben utanmayayım mı?” (Müslim, Fedâilus–Sahabe, III).
Ashab-ı Kiram, Resulullah (s.a.s) zamanında Ebu Bekir (r.a) ve Ömer (r.a)’dan sonra sahabilerin en faziletlisi olarak onu görürlerdi (Buhârî, Fedailul–Ashab, 7). Resulullah (s.a.s), onun için; “Osman, Lut (a.s)’dan sonra ailesi ile birlikte ilk hicret eden kimsedir” (Suyûtî, 168) diyerek onu övmekteydi.
Mutedil bir fiziki yapıya sahip olup, ne kısa ne de fazla uzun boyluydu. O, güzel yüzlü ve beyaz tenliydi. Yüzünde çiçek bozuğu vardı ve gür bir sakala sahipti. Omuzlarının arası geniş ve bacakları kalındı. Kolları uzun ve çokça kıllıydı. Saçtan gürdü ve tepesinden hafifçe dökülmüştü. Saçlarını kulaklarının altına kadar uzatır ve onları sarıya boyardı. Dişleri ise altın tellerle bağlanmıştı (İbn Asakir’den naklen Suyûtî, a.g.e., 167). Hadis rivayet eden sahabilerden dup, ondan yüz kırk altı hadis rivayet edilmiştir (Suyûtî, a.g.e., 166)...


  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: Günün Sohbeti
« Yanıtla #3 : 10 Mayıs 2008, 00:21:06 »
Abdullah İbni Amr İbni Âs radıyAllahu anhümâ şöyle dedi:
Resûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem’in sözlerinde ve hareketlerinde hiçbir çirkinlik bulunmadığı gibi, çirkin olan hiçbir şeye de özenmezdi. Şöyle buyururdu:
“Hayırlınız, ahlâkı güzel olanınızdır. “
 

(Buhârî, Menâkıb 23, Fezâilü ashâbi’n–nebî 27, Edeb, 38–39; Müslim, Fezâil 68. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 47, 69).
Ebu’d Derda (r.a.)’den bildirildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Kıyamet gününde mü’minin terazisinde güzel ahlaktan daha ağır bir şey bulunmaz. Allah çirkin hareketler yapan ve kötü sözler söyleyen her kişiden nefret edip buğzeder ve onları sevmez". (Tirmizi, Birr 61).
Ebû Hüreyre radıyAllahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e:
– İnsanları cennete en fazla götürecek şey nedir? diye soruldu.
Resûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem:
– “Allah’a saygı (takvâ) ve güzel ahlâktır” buyurdu.
– İnsanları cehenneme en fazla götürecek şey nedir? diye sorulunca da:
– “Ağız ve cinsel uzuvdur” buyurdu.
(Tirmizî, Birr 62. Ayrıca bk. İbni Mâce, Zühd 29).
Ebû Hüreyre radıyAllahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Mü’minlerin iman bakımından en mükemmeli, huyu en iyi olanıdır. Hayırlınız, kadınlarına karşı hayırlı olanlardır. “
(Tirmizî, Radâ’ 11. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Sünne, 15; İbni Mâce, Nikâh 50).
Âişe radıyAllahu anhâ Resûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:
“Bir mü’min, güzel ahlâkı sayesinde, gündüz oruç tutup gece namaz kılan kimselerin derecesine ulaşır. “
 (Ebû Dâvûd, Edeb 7. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 62).
Ebû Ümâme el–Bâhilî radıyAllahu anh’den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Haklı bile olsa çekişip didişmeyen kimseye cennetin kenarında bir köşk verileceğine ben kefilim. Şakadan bile olsa yalan söylemeyen kimseye cennetin ortasında bir köşk verileceğine kefilim.
İyi huylu kimseye de cennetin en yüksek yerinde bir köşk verileceğine kefilim. “
(Ebû Dâvûd, Edeb 7. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr 58; İbni Mâce, Mukaddime 7 ).
Nevvâs İbni Sem’ân radıyAllahu anh şöyle dedi:
Resûlullah sallAllahu aleyhi ve sellem’e iyilik ve kötülüğün ne olduğunu sordum. Buyurdu ki:
“İyilik güzel ahlâktan ibarettir. Günah ise kalbini tırmalayıp durduğu halde insanların bilmesini istemediğin şeydir“.
(Müslim, Birr 14, 15. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 52).

  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: Günün Sohbeti
« Yanıtla #4 : 10 Mayıs 2008, 22:59:41 »
Günlük hayatın vazgeçilmez bir alışkanlığı da Kur’an–ı Kerim ve hadis–i şerif okumak, zikretmek olmalıdır. Her gün bir miktar Kur’ân okumak alışkanlık haline getirilmelidir.
Bir müslüman kur´anin hakkini ödeyebiulmek icin günde en az 200 ayet okumali ,bu bu zamanda pek mümkün olmadigindan  bes ayet olan ihlasi serifi  elli defa okumakla bu hakki ödemelidir.her namazin arkasindan  onbir ihkas okumakla yerine getirilmis olur.

Kur’ân–ı Kerimi yüzünden okumayı bilmeyenler bir an önce öğrenmelidirler. En azından namaz surelerini ezberlemeli, bunların mealini öğrenmelidirler.
Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.) Müslümanları Kur’ân’ı okumaya, mânâsını ve sırlarını kavramaya teşvik etmiştir. Çünkü Kur’ân kalblerin ve ruhların gıdasıdır. Bir Mü’min Kur’ân–ı Kerîmi okuduğunda, Kâinatın Yaratıcı olan yüce Rabbimizle konuşmaya başlamakta, Allah’ın sözlerine muhatap olmaktadır. İşte Kur’ân’ı bu şuurla okumak, Kur’ân okunurken onu edepli bir şekilde dinlemelidir.
Resûlullah (a.s.m.) buyuruyor: “Her kim Kur’ân’ı okur, ezberine alır, helâlini helâl; haramını haram bilirse, Allah bundan dolayı onu Cennete koyar ve kendisini, ailesinden Cehennemlik olan on kişiye şefaatçi yapar.” (Tirmizî, Fezâil–i Kur’ân: 13)
Hz. Âişe (r.a.) Resûlullah’ın (a.s.m.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Kur’ân’ı Kerim’i okuma ve anlamasını bilen Mü’min, mânâ alemindeki bazı meleklerle beraberdir. Okuma, öğrenme ve ezberlemede zorlukla karşılaşan kimseye de iki kat sevap vardır.” (Buhâri, Tevhid:52)
Osman bin Affan’dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuştur: “En hayırlılarınız Kur’ân’ı öğrenen ve öğretenlerinizdir.” (Buhâri, Fezâil–i Kur’ân:21)

 

  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: Günün Sohbeti
« Yanıtla #5 : 27 Mayıs 2008, 01:16:54 »
Emir sultan hazretleri.

Ejderhâ, sanki avını bekler gibi değil de, şerefli bir misâfiri bekler bir hâldeydi. Emîr Sultan hâriç, herkes ürkek bir hâlde ve endişe içinde yürüyordu ve; “Acabâ ejderhâ ne yapacak? Kâfileden kimlere saldıracak?” soruları zihinlerini kurcalıyordu. Kâfilenin önünde bulunan Emîr Sultan, ejderhâya yaklaşınca, ejderhâ derhâl Emîr Sultan’ın devesinin ayaklarına kapanarak; “Hoş geldiniz Şeyhim! Emrinizdeyim!” dedi. Kâfiledekiler bu durumu hayretler içinde seyrettiler. Fakat onlara yolda katılan bey oğlu, bu duruma pek inanmadı. O sırada ejderhâ, derhâl onun üstüne atladı. Beyzâde; “Aman Allah’ım! Yâ Emîr bana yardım et!” deyince, Emîr Sultan ejderhâya onu bırakması için işâret etti. Bunun üzerine ejderhâ, derhâl geri dönerek oradan uzaklaştı. Böylece, gencin kalbindeki şüphe gitmiş oldu.

Emîr Sultan’ın kâfilesi, Sakarya Nehri kenarında bulunan bir bahçede konaklamıştı. Bahçede her çeşit meyve vardı. Fakat talebelerden birinin canı hurma istedi. O sırada talebenin önünde bir hurma ağacı yükseldi. Üzerinde olgun meyveleri vardı. Ama talebe, olup biteni bir türlü anlamadı. “Acabâ eskiden burada mıydı? Yoksa ben bunu görmedim mi?” soruları zihnini kurcaladı. Bunu fark eden Emîr Sultan; “Canın hurma yemek istiyordu, işte hurma, al ye!” buyurdu. Bunun üzerine talebe, bu durumun hocasının kerâmeti olduğunu anladı.


  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: Günün Sohbeti
« Yanıtla #6 : 27 Mayıs 2008, 01:19:39 »
Peygambere itaat farzdır 
 
 

“Allah’a ve Peygambere itaat edin ki, size merhamet edilsin.” (Al–i İmran Suresi:132) “Kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiştir.” (Nisa Suresi:80)
 




Peygamberimize (sav) itaatin farz olduğunu  bildiren  bazı ayet–i kerimeler mealen  şöyledir: ”Kendilerini iyilikle emir ve münkerden nehy  eyler, iyi şeyleri onlara helal, fena şeyleri haram kılar.” (El– A’ raf Suresi:156)
“Peygamber’in size verdiğini alın, sizi kendisinden nehy ettiği şeyden de sakının.” (Haşr Suresi:7)
“Allah’a ve Peygambere itaat edin ki, size merhamet edilsin.” (Al–i İmran Suresi:132)
“Kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiştir.” (Nisa Suresi:80)
“Ey iman edenler, size hayat verecek şeye sizi davet ettiklerinde, Allah ve Rasulü’ne icabet edin.” (El–Enfal Suresi:24)
“De ki, eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin.” (Al–i İmran Suresi:31)

“Peygamberin emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitne veyahut elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nur Suresi:64)
“ De ki, Allah’a ve Rasulü’ne itaat ediniz. Eğer yüz çevirirseniz kafir olursunuz.” (Al–i İmran Suresi:32)
“Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkekle, mü’min bir kadın için, kendi işlerinde muhayyerlik hakları yoktur.” (Ahzap Suresi:36)
“Sizin için Allah Rasulü en güzel örnektir.” (Ahzap Suresi:21)
Rasül– Ekrem (s.a.v.)’e  itaatin farz olduğunu bildiren daha birçok ayet–i  kerime   vardır. Konu ile ilgili Hadis–i Şerifler şunlardır:
“Kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah’a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah’a isyan etmiştir.” (Kütüb–i  Sitte, c/16, sh:482)

“Haberiniz olsun “ bana Kitap (Kur’an) ve onun kadar başkası (Sünnet) verilmiştir. Haberiniz olsun, koltuğuna kurulmuş karnı tok birilerinin şöyle diyeceği gün yakındır: "Size Kur’an yeter, helal nevinden onda ne varsa onları helal bilin, haram nevinden onda ne varsa onları da haram kabul edin.” Böyle diyenden sakının...” (Kütüb–i  Sitte, c/16, sh:359)

“Dikkat edin bir adama benden bir hadis ulaşır, o da koltuğuna dayanmış şekilde : “Sizinle bizim aramızda Allah’ın kitabı vardır. Onda neyi helal kıldığını görürsek, onu helal sayarız.” diye söyler mi? Şunu bilin ki, Allah Resulü’nün haram kıldığı da, Allah’ın haram kıldığıdır.” (Kütüb–i  Sitte, c/16, sh:393)
“Size iki şey bıraktım, onlara sımsıkı tutundukça asla yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın Kitabı (Kur’an), ve Peygamber’in Sünneti” (El–Esas Fi’s Sünne)
İmam Evzai (rh.a.) diyor ki : “Sünnet, Kur’an’ın açıklaması olarak gelmiştir.”


 
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: Günün Sohbeti
« Yanıtla #7 : 01 Haziran 2008, 00:08:04 »
Fatih ve Fetih   (1)


Fetih kelimesi anlam olarak açmak, yol göstermek, önündeki engelleri kaldırmak… gibi anlamlara gelir. Fetih kelimesi hem fert, hem de milletin meselelerini anlama ve yaşamada doğru kavranılması gereken bir kavramdır.
Rabbimizin isimlerinden biri de Fettah’dır. Kulların her türlü güçlük ve sıkıntılarını açan, kolaylaştırandır.
Fetih ruhu bir olgunluk, bir fazilet, bir irfan ve hakikat yumağıdır.
Fetih ruhlu, fetih ahlakında olan insan kendini aşmış, artık kıtalara, kainata sığmayan insandır. O, inandığı gerçek uğruna yola çıktığında artık hiçbir engel tanımaz. Hiçbir bahane onu geride bırakmaz. O fetih adamıdır. O sürekli koşacaktır. O sürekli meseleleri aşacaktır. Onun en zevk aldığı işler zor işlerdir. Onlar dertlerini zevk edinen kişiler.
Bir de bu ahlakın piri olmuş, gönüllerin fatihi olmuş kişileri düşünürsek onlar zirvede olanlardır. Analardır, hocalardır, öğretmenlerdir, bilge kişilerdir, paşalardır, ediplerdir… Allah’ın Fettah isminin tecellisine mazhar olan, gönül kuşlarıdır.
Alperenlerin rengarenk kanatlarından, çabalarından biri de fetih ruhlu oluşlarıdır.
Fatih İstanbul’u fethettikten sonra fatih oldu. Fetih’ten sonra surlardan içeri girdiğinde kendisine anahtarlar verildi. Anahtarlar sahibine verilir. Koca Sultan, “Ben hükümdarım. O benim hocamdır. Fatihleri yetiştirendir” diyerek gönüller fatihini, Akşemsettin’i işaret eder.
Fatih Sultan Mehmet nasıl Fatih oldu? Onu yetiştiren insanlar nasıl yetiştirdiler?
Fethi ve Fatihi anlamaya çalışırken bu hakikati bu metodu iyi tahlil etmemiz gerekir.
Fetih ruhlu insanlar okullarımızın sıralarından çıkacaktır. Onları nasıl bulmalı, nasıl hedef vermeli, maddi manevi gücüyle onları kendisine milletine dinine faydalı bir deha olarak bulup nasıl ortaya çıkarmalı bunların ciddi hesapları yapılmalıdır.
Fatih, talebelik yıllarında bir ara işi gevşetmek ister. Babası durumu fark edince Molla Gürani’ye onu teslim eder.
Dirayetli, ciddi disiplinli ama gönülleri kazanan fatih olan Molla Gürani şehzadeyi derse çağırır. Uşaklara bile itibar eder ama geleceğin sultanını görmezden gelir. Talebesine sıradan biri gibi davranır ve “Otur!” der, “Hayır oraya değil, şuraya!” O güne kadar emretmeye alışan şehzade şaşakalır. Belki de hayatında ilk kez diz çöker. Molla emsileyi açar ve emreder: “Darabe (Dövmek) fiilini çek bakayım!” Fatih fiili kafasına göre çeker. Çat pat bir şeyler söyler işte. Molla Gürani’nin kaşları yıkılır, kafasını “olmadı” gibilerden sallar, bakışlarıyla azarlar. Sonra üstüne basa basa fiili çeker ve sesini yükselterek misallendirir: “Döverim, seni döverim, seni öyle bir döverim ki!”
Fatih ağlamaklıdır. Dudakları uçuklar. Korkudan sesi titrer. İçinden son cümleyi tekrar eder. “Darabtühü cidden şediden.” İnanın döver mi döver. Bundan böyle saray halkına rezil olmak da vardır işin içinde.
Şehzade artık geceleri ödev yapmaya başlar ve ezberlerini aksatmaz. Daha doğrusu aksatamaz. Ama gün gelir ilmin tadını alır. Eski haşarılıklarından utanır. Çok değil üç beş ay sonra bambaşka biridir o. Molla Gürani hazretleri “Arabi ve Farisi bilmek yetmez” der, “Düşmanlarının da lisanını öğrenmelisin!”                                                 
 
devami var.
« Son Düzenleme: 01 Haziran 2008, 00:28:21 Gönderen: müteallim »
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı Miftahulkuluub

  • Administrator
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 1938
    • http://www.sadakat.net
Ynt: Günün Sohbeti
« Yanıtla #8 : 01 Haziran 2008, 00:20:45 »
Teşekkürler  : )
İncemeseleler.com :|: Sadakat.Net :|: Sadakatforum.com  :|:Herkonudan.com


" Derviş isen kardeş takvaya çalış.."

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: Günün Sohbeti
« Yanıtla #9 : 01 Haziran 2008, 00:29:01 »
İstanbul’un Fethi” ve “Fatih”e dâir -2-
 
Mayıs ayına, “Fetih ve Fâtih Ayı” dense lâyıktır. Zîrâ Fâtih Sultân Mehmed Hân’ın vefâtı 3 Mayıs’ta, naaşının İstanbûl’a getirilmesi 22 Mayıs’ta, “İstanbûl’un Fethi” de 29 Mayıs’ta olmuştur.
Aslında bu ayın başından itibâren, onunla ilgili makaleler yazılabilirdi; ama dünyâ târihinde çok önemli bir hâdise olan, bir çağın kapanıp yeni bir çağın açılışına başlangıç kabul edilen “İstanbûl’un Fethi” hâdisesi, 29 Mayıs’ta olduğu için, fetih târihine denk getirmek maksadıyla, makalelerimizi bu haftaya tehîr ettik... İstanbûl’un fethi, Türk târihinin en müstesnâ olayı sayılarak ona “Feth-i Mübîn” denildi. Türk târihi, sayılamayacak kadar çok kahramân ve cihângîrle doludur. Fâtih Sultân Mehmed de bunların başlarında gelir. İstanbûl’u, biz torunlarına mîrâs bırakan Fâtih’in hayâtı, Garp’ta ve Şark’ta asırlar boyu, her cephesiyle incelenmiş, hakkında nice kitâplar yazılmıştır. Tetkîk edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryâlaşan bu cihângîrin sayılamayacak kadar çok üstün vasfı vardır...

MÜJDEYE KAVUŞAN ORDU...
30 Mart 1431 (H. 833) Pazar günü Edirne’de doğan, Osmanlı padişahlarının yedincisi ve İstanbûl’un fâtihi, II. Murad Hân ile Candaroğulları âilesinden Hadîce Âlime Hümâ Hâtûn’un oğlu ve II. Bayezid Hân’ın babası olan Fâtih Sultan Mehmed Hân, daha 21 yaşında iken, İstanbûl’u alarak, Bizans İmparatorluğu’na son vermiştir.
Şehzâdeliğinden beri bir an önce İstanbûl’u fethetmek, Hazret-i Peygamberin müjdesine mazhar olabilmek idealiyle yanıp tutuşan Sultân Mehmed, bu büyük mes’elenin halline çalışıyordu. Bu sebeple, kaynakların belirttiğine göre, Pâdişâh, hep İstanbûl’un fethini düşünüyordu. Evliyânın işâretleri, keşif ve kerâmet sâhiplerinin sözleri ile, o bu fikri tamâmiyle benimsemişti. Daha Manisa’da şehzâdeyken, hocası büyük âlim ve velî Akşemseddîn, onun İstanbûl’u fethedeceğini kendisine müjdelemişti...
Peygamber Efendimizin (aleyhisselâm); “Kostantîniyye (İstanbûl) muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak olan hükümdâr ne güzel hükümdâr ve ordu da ne mükemmel ordudur” meâlindeki hadîs-i şerîfinde geçen müjdeye, Fâtih ve ordusu kavuşmuştur.
Fâtih Sultân Mehmed Hân, askerî ve siyâsi sâhada eşsiz bir dehâ idi. Donanmayı, Beşiktâş’tan Halîç’e indiren teknik zekâ Fâtih’e mahsûstur. Halîç’te, Kâsımpaşa’dan başlayarak boş fıçılar üzerine kalaslar bağlatıp, Kâsımpaşa-Ayvansarây arasında 5.5 metre eninde köprü teşkîl ettirmesi, yine onun askerî ve teknik zekâsının mahsûlüdür.
29 Mayıs sabâhı yapılan son taarruzda, Ulubatlı Hasan’ın burçlara bayrak dikmesi ile coşan askerler, delik deşik olan sûrlardan içeri girdiler. 20 parça donanma ve 300.000 askerden müteşekkil ordunun, yeri-göğü sarsan “tekbîr” ve “tehlîl” sesleri arasında, İstanbûl düştü. Bundan önceki, asırlar boyu devâm eden 28 kuşatmada İstanbûl’u almak nasîp olmamıştı. Fâtih Sultân Mehmed Hân, salı günü öğleden sonra Topkapı’dan şehre girdi. Bu şekilde Orta Çağ sona erdi, Yeni Çağ başladı...
Fetihten sonra, bütün Ortodoks Hıristiyânların başı olan Patrikliği ortadan kaldırabilecek güçte olmasına rağmen kaldırmadı.
İstanbûl’un düşmesinden sonra, sûrlarda Ceneviz kumandân ve askerlerinin ölülerine rastlandı. Hâlbuki Cenevizliler Türklerle dostluk anlaşması imzâlamışlardı. Fâtih Sultân Mehmed, bu ihânetleri ortaya çıkınca çok korkan ve kendilerine çok ağır cezâlar verileceğini bekleyen Cenevizlilere bir şey yapmadı; sâdece Ceneviz vâlîsi ve papazını çağırtarak üzüntülerini bildirdi.

FETHİN SEMBOLÜ: AYASOFYA
Dünyânın en büyük kilisesi ve bütün Avrupa’nın ayakta kalan en eski yapısı olan Ayasofya (Sainte-Sophie), fethin bir sembolü olarak câmiye çevrildi. Fâtih bu ma’bedin kıyâmete kadar “Câmi” olarak kalmasını yazılı vasiyet etti ve Allah için vakfeyledi.
Toplam 2 İmparatorluk, 4 Krallık, 6 Prenslik ve 5 de Dükalık olmak üzere, 17 devlet fetheden, büyük bir askerî dehâya sâhip olan Fâtih Sultân Mehmed Hân, 1481’de 300.000 kişilik çok kudretli ve büyük ordusuyla yeni bir zafer yolunda iken, 3 Mayıs 1481 günü Gebze’de vefât etmiştir. Cenâzesi İstanbûl’a getirilip 22 Mayıs 1481 günü, Fâtih Câmii bahçesindeki kabrine tevdî edilmiştir...
 
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: Günün Sohbeti
« Yanıtla #10 : 01 Haziran 2008, 00:30:00 »
İstanbul’un Fethi” ve “Fatih”e dâir -3-
 
Çok cesûr ve çok zekî olduğu kadar, çok mükemmel yetişmiş bir hükümdâr olan Fâtih Sultan Mehmed Hân, Arapça, Farsça, Lâtince, Sırpça, Yunanca biliyor, Avrupa ilim ve tekniğini de çok iyi takip ediyordu. Coğrafya, matematik ve astronomi ilimlerine karşı husûsî bir merâkı vardı ve astronomi, matematik, askerlik, târih, coğrafya bilgisi çoktu. Kelâm ve matematikte devrinin otoritelerindendi.
Edebiyâta da merâkı çoktu; hattâ “Avnî” mahlasıyla şiirler de yazdı; sarayda dîvânı olan ilk pâdişâhtır. Fâtih, medreseleri bizzât teftîş eder, dersleri dinler ve mükâfât verirdi. Sarâyda, seferlerde, yolda, sünnet düğünü gibi cemiyetlerde büyük ilmî münâzaralar yaptırırdı.
Çeşitli ilimleri öğrenmek için devrin en mütehassıs âlimlerini kendisine hoca ta’yîn ederdi. Bunlar her gün muayyen sâatte gelip, kendisine ders okuturlardı. Molla Yegân, Molla Akşemseddîn, Molla Akbıyık, Hocazâde, Molla Gürânî, Molla Hüsrev, Molla İlyâs, Sirâceddin Halebî, Molla Abdülkâdir, Hasan Samsûnî, Molla Hayreddîn gibi büyük âlimler ona hocalık yapmışlardır.

ELÇİYE VERİLEN CEVAP!
Fâtih Sultân Mehmed Hân, 23 Martta ordusuyla Edirne’den hareket etti. Kuşatma 6 Nisanda başladı. 18 Nisanda İstanbûl adaları alındı. 22 Nisan gecesi Türk donanması karadan Halîç’e indirildi. 23 Nisanda sulh teklifine gelen Bizans elçisine, genç Pâdişah İkinci Mehmed; “Ya ben bu şehri alırım, ya bu şehir beni” cevâbını verdi.
Fâtih’in yüksek vasıflarından bâzıları şunlardır:
Kendi devrine kadar olan atalarının kısmen yapmış oldukları akınlarını, plânlı bir fütûhât hâline getirdi ve devletini, istikrârlı, yerleşmiş bir devlet yaptı. Otuz senelik saltanat devresinde düzenlediği küçük-büyük seferler, memleketin coğrafî iş birliğini sağlamaya dayanır. Bu gâyeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit vermez nehirlerden geçerek durup dinlenmeden, yaz-kış demeden seferlere çıkmıştır.
Bütün bu seferleri, bir plâna göre yaptığından nereye gitmesi, nerede durması lâzım geldiğini bilerek hareket ederdi. Yapacağı seferlerin muvaffakiyetle netîcelenmesini sağlamak için, aylarca bu seferlerin bütün ön hazırlıklarını yapardı.
Ne istediğini, ne yapacağını, ne yapabileceğini bilen ve bu büyük işleri başarabilmek için gerekli tedbîrleri, yorulmak bilmeyen bir azim, sabır ve sükûnetle hâzırlayan bir insandı.
Askerî alanda başarısının ilk özelliği kılıçla kalemin iş birliğidir. Ordunun disiplinine çok dikkat ederdi. En küçük itâatsizliği ve buna sebep olan subayları şiddetli bir şekilde cezâlandırırdı.
Kumandânlığı ile diplomatlığı dâimâ berâber yürütürdü. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münâsebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münâsebetlerini en ince noktasına kadar tetkîk eder ve sefere, hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamânında çıkardı. Yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdâr etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. “Sırrıma sakalımın bir tek telinin vâkıf olduğunu bilsem, onu yolar, atarım” sözü meşhûrdur.

HESAP UZMANI BİR SULTAN
Fâtih Sultân Mehmed, soğukkanlı ve cesûrdu. Bu özelliğinin en güzel misâlini, Belgrad Muhâsarası sırasında, askerin gevşediğini gördüğü zaman, hemen onların önlerine geçip düşmân hatlarına girerek göstermiştir. İstanbûl Muhâsarasında da donanmanın başarısızlığı yüzünden atını denize sürmesi, bu cesâretinin büyük örneğidir.
Fâtih, ordu ve donanmasını iyi bir şekilde tekâmül ettirmişti. Ordunun silâhları birkaç senede yenilenirdi. Râhatlıkla söylenebilir ki, Osmânlı donanmasının tekâmül etmiş şekilde kurucusu Fâtih’tir.
Topçuluğa da gerekli ehemmiyeti veren ilk padişâhtır. Fâtih’ten önce top, bütün dünyâda, daha çok sesi ile düşmânı ürkütmek için kullanılırdı. Büyük kaleleri yerle bir edebileceği ve meydân muhârebelerinde rol oynayacağı hiç düşünülmemişti. Fâtih, bütün bunları akıl ederek, o târihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yapılmasına yöneldi. Topların balistik ve mukâvemet hesâplarını bizzât kendisi yaptı.
Cenâb-ı Hak, ona rahmet eylesin ve Cennet’te en yüksek makâmlar ihsân buyursun.
 
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: Günün Sohbeti
« Yanıtla #11 : 12 Haziran 2008, 22:25:58 »
Kur’an’ın yüceliğini tefekkür 
 
 

Amr b. Meymûn (r.a) şöyle demiştir: "Sabah namazını kıldığı zaman Kur’an’ı açıp yüz ayet okuyan bir kimseyi, bütün insanların yaptığı hayırlı amelleri yapmış bir kimse gibi, Allah Teâlâ yüceltir’.


Hâlid b. Ukbe Allah Rasûlü’ne (s.a) gelip, ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bana Kur’ân oku!’ diye teklifte bulununca, Hz. Peygamber şu ayeti okudu: ‘Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı ve akrabaya vermeyi emrediyor’ (Nahl/90). Bunun üzerine Hâlid, Rasûlullah’a ‘Ne olur, aynı ayeti tekrar et’ diye yalvarınca, o da aynı ayeti yeniden okudu.
Hâlid ‘Allah’a yemin ederim ki Kur’an’ın halâveti vardır. Kur’an’ın üzerinde pırıl pırıl parlayan bir nur vardır. Onun altı yapraklı, üstü ise meyve vericidir. Beşer böyle bir sözü asla söyleyemez’.(İbn Abdilberr, İstiâb; Beyhakî, Şuab’ul-İman)
Hasan Basrî (r.a) şöyle demiştir: ‘Allah’a yemin ederim, Kur’ân dan daha üstün bir zenginlik olmadığı gibi, ondan mahrum olmaktan da daha fakirlik yoktur.
Fudayl b. Iyaz şöyle der: ‘Haşr sûresinin son ayetlerini sabahladığında okuyup aynı günde ölen bir kimsenin defteri, şehidler defterinin mührü ile mühürlenir. Akşamleyin aynı sûrenin son ayetlerini okuyup o gecede ölen bir kimsenin de defteri şehidlerin defterlerini sonuçlandıran mühürle mühürlenir’.
Kasım b. Abdurrahman şöyle der: "Abidlerden birine dedim ki ‘Senin oturduğun bu halvethanede kendisiyle arkadaşlık edeceğin kimse yok herhâlde’. Bunun üzerine elini mushafa uzatıp dizlerinin üzerine koydu ve dedi ki: ‘İşte arkadaşım budur’.
Hz. Ali şöyle demiştir: ‘Üç şey vardır ki, insanın zekâsına kuvvet verir ve balgamı söker:
a) Misvak kullanmak,
b) Oruç tutmak,
c) Kur’ân okumak’.
Kur’an-ı Kerim’i gafletle okumak yanlıştır. Nitekim Resulullan (sav) şöyle buyurmuştur:
"Kur’ân seni yasaklardan alıkoyduğu müddetçe Kur’an’ı oku. (O zaman onu okumuş sayılırsın). Eğer Kur’ân, seni yasaklardan alıkoymazsa onu okumuş sayılmazsın". (Taberânî, Abdullah b. Amr’dan)
"Kur’an’ın haram ilân ettiklerini helâl bilen bir kimse, Kur’an’a iman etmemiştir". (Tirmizî, Suheyb’den)
Hasan Basrî (r.a) şöyle der: ‘Siz Kur’an’ın okunmasını konaklar edinmişsiniz, geceyi de deve...
O deveye biner, onunla konakları geçersiniz. Oysa, sizden öncekiler Kur’an’ı rablerinden emirler ve fermanlar olarak görürlerdi. Geceleyin sabahlara kadar Kur’an’ı düşünür ve gündüzleyin onun ahkâmını
uygularlardı’.

 
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
kanaat
« Yanıtla #12 : 13 Haziran 2008, 00:57:45 »
Kanaat.


Allah sevgili kullari, mevcuda kanaat eder; yiyecek, giyecek, binek vasıtası, mesken ve benzeri dünyalıklarda fazlasını istemezlerdi.
Hakîm-i Tirmizi hazretlerine, “Kanaat nedir?” diye sorulunca, “İnsanın kısmetine düşen rızkına razı olmasıdır” cevabını vermişti.
Muhammed bin Vâsi hazretleri, ekmeğini tuza veya sirkeye bandırıp yerdi. Derdi ki: “Dünyadan bu kadarına kanâat ve rıza gösteren, insanlar için kendini zelîl kılmaktan kurtulmuş olur!”
Süfyan-ı Sevrî hazretleri de şöyle derdi: “Şu zamanda, karnını doyurmak için bir arpa ekmeğine kanâat etmeyen kimse, zillet ve hakarete müptelâ olmaktan kurtulamaz!”
Biri kendisine, “dünyalık yığmak” hakkındaki fikrini sorunca buyurdu ki:
“Dünyalık yığan adam beş şeye müptelâ olur: 1- Uzun emel. 2- Şiddetli hırs. 3- Aşırı bahillik, cimrilik. 4- Âhireti unutmak, 5- Vera ve takvada noksanlık!”
Hâmid el-Leffâf buyurdu ki: “Zenginliği kanâatle elde etmek isteyen muvaffak olur; mal ile zengin olmak isteyen ise yanılmış olur!”
Buyuruldu ki: Kanaat insanı zengin yapar, yerinde kullanılmayan zenginlik azdırır. Dünya aldatır, şehvet kandırır. Lezzet oyalar, nefsin arzuları alçaltır. Haset yıpratır, nefret çökertir.
Mevcuda şükretmeli, kanaat etmeli. Mevcutla devam etmeli. İsraf, küfran-ı nimet, hep “Bu bana lazımdır” diyerek başlar. Bir kere bu bana lazımdır deyince onun ardı gelir, bu da lazım, şu da lazım diye devam eder. Lazım dediğine kavuşmak için dinin dışına çıkar da haberi olmaz.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
“Kim insanlardan bir şey istemezse, Allahü teâlâ onu zengin eder. Kanaat edene de Allahü teâlâ kâfidir.”
“Şüphelilerden sakınan insanların en abidi olur, kanaat eden en çok şükredenlerden sayılır, kendisi için sevdiğini başkası için de seven kâmil bir mümin olur.”
“Allahü teâlânın ihsan ettiği az rızka, kanaat eden mümin, kurtuluşa ermiştir.”
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı yalçıntaş

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 2
Ynt: Günün Sohbeti
« Yanıtla #13 : 14 Haziran 2008, 20:24:34 »
değerli arkadaşımız çok teşekkür edriz böyle güzel sohbetleri bizimle paylaştığınız için

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
ihlas ve zühd
« Yanıtla #14 : 22 Haziran 2008, 01:23:13 »
ihlas ve zühd

İhlas, kalbin temiz olması demektir. Kalbin temiz olması da, kişinin dünyaya düşkün olmaması, onu sevmemesi, yalnız Allahü teâlâyı sevmesi ile mümkündür. Kalbin Allahü teâlâyı sevmesi için, bir şey yapmak, çalışmak gerekmez. Kalb, dünya sevgisinden kurtulursa, Allah sevgisi kalbe kendiliğinden yerleşir. Kalbin dünya sevgisinden kurtulması için, dünyayı unutması gerekir. Dünyayı unutmaya (Fenafillah) denir. Fenafillaha kavuşmak, Allahü teâlâyı unutmamakla veya evliyadan büyük bir âlimden veya onun kitaplarından istifade etmekle de olur. Cenab-ı Hakkın sevmediğini severek ona kavuşulamaz.
Dünyaya düşkün olmak, Allahü teâlânın hiç sevmediği bir şeydir. Bunun için, Allahü teâlânın verdiği ilmi, gücü kuvveti, sadece dünyalık elde etmede kullanmak insanı Allah sevgisinden mahrum bırakır. Hatta bunları O’nun sevmediği yasak ettiği yolda kullanmak Cenab-ı hakkın gazabına sebep olur.
Hammâd bin Zeyd buyurdu ki: “Dünya hakkında zühd ve kanâat sahibi olmak kadar şeytanın belini kıran bir şey yoktur!”
Yunus bin Ubeyd hazretlerine, “Zâhitliğin gayesi, nihayeti nedir?” diye sormuşlar. O, şu karşılığı vermiştir: “Dünyada, dünyalıklar ile tam bir rahat ve itmi’nânın yokluğuna ermektir, varlığı ile yokluğunu bir tutmaktır.”
Mazhar-ı Can-ı Canan hazretleri buyurdu ki: “Her kim ki dünyaya düşkün olanlar arasına karışırsa, sohbetin bereketlerine ve tasavvufun nurlarına kavuşamaz! Bir kimse dünyaya düşkün olanlar arasına ihtiyaç olduğu kadar karışır ve halis niyetle ve batıni nisbetini muhafaza ederek aralarında bulunursa zararı yoktur.”
İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: “Dünya melundur ve dünyada olan şeylerden Allah için yapılmayanlar da melundur. Allahü teâlânın sevgisi ile dünya sevgisi bir araya gelmez. Allahü teâlânın rızasına kavuşmak için masivayı yani Allahü teâlâdan başka her şeyi ve bütün maksatları terk etmek lazımdır.”
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Dünyaya düşkün olmak, insanın ahiretine zarar verir. Ahiretini seven dünyada haramlardan sakınır. Bu böyle olunca, siz bakiyi fâni üzerine tercih ediniz!”
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik