Gönderen Konu: Hutbe: Cuma Namazı,  (Okunma sayısı 24781 defa)

0 Üye ve 4 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #15 : 02 Temmuz 2012, 21:52:09 »

Hutbe: Emr-i bi’l-mâruf nehy-i ani’l-münker, 29 Cemaziye’l-Evvel 1433 (20 Nisan 2012)

استعيذ بالله : وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

 قال رسول الله (صلعم) مَنْ اَمَرَ بِالْمَعْرُوفِ وَ نَهَى عَنِ الْمُنْكَرِ فَهُوَ خَلِيفَةُ اللهِ فِى اَرْضِهِ وَ خَلِيفَةُ رَسُولِهِ وَ خَلِيفَةُ كِتَابِهِ


Muhterem Mü’minler!

Hutbemiz EMR-İ Bİ’L-MÂRUF NEHY-İ ANİ’L-MÜNKER VAZİFESİ hakkındadır.

Cenab-ı Hak Ali İmrân Suresi’nde[1] meâlen şöyle buyuruyor “Sizden hayra davet eden, iyiliği emreden kötülükten meneden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erecekler onlardır.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde; “Kim ki ma’rufu emreder, münkerden nehyederse, o kimse, yeryüzünde Cenab-ı Hakk’ın, Rasülüllah’ın ve Kitabullah’ın halifesidir”[2] buyurmuşlardır.

Ayet-i kerime ve Hadis-i Şerif’te geçen ve “iyiliği emretmek, kötülükten menetmek” şeklinde tercüme edilen  “emr- bi’l-maruf nehy- ani’l-münker” ise hayra davetin en mühim kısmını teşkil eder. Maruf, İslam’ın iyi olarak kabul ettiği ve Allah’a taat saydığı her şeydir.[3] Münker ise; bunun tam zıddı olarak, İslâm’ın iyi saymadığı, dinin emirlerine aykırı bulduğu ve Allah’a karşı ma’siyet kabul ettiği; şeylerdir.[4]

İyiliği emir, kötülükten nehiy vazifesinin farziyyeti Kitap ve Sünnet ile sabittir. Aynı zamanda bu farz, İslam’ın en büyük farzlarından biri ve dinin temelidir. Çünkü Müslümanlar bu sayede kemale erer, dünya ve ahiret saadetine kavuşur. Ancak; bu vazifeyi yapacak bir topluluğun bulunması farz-ı kifayedir. Yani; İslâmî bir topluluğun bunu yapması ile bütün müslümanlar, biiznillah bu ´büyük mükellefiyetten´  kurtulmuş olacaklardır.

Bu hususla alakalı olarak Tevbe Suresi’nde[5] şöyle buyruluyor: “Bununla beraber, mü’minlerin tamamı birden seferber olacak değillerdir. Fakat her fırkadan bir taife toplansalar da dini ilimleri tahsil etseler ve döndükleri zaman kavimlerini inzar etseler, umulur ki onlar sakınırlar.”

Görüldüğü üzere İyiliği emir, kötülükten nehiy vazifesini yerine getirecek olan kimseler, İslam Ümmeti içerisinde, İslamî İlimleri öğrenip bunları diğer müslümanlara öğretecek olan ve bunu da onlara tahakküm veya dünyevi maksatlar için değil, sırf Allah Rızası için, inzar ve irşad maksadıyla yapacak olan, maneviyat sahibi ehl-i ilimdir. Çünkü ilimsiz ve ihlâssız yapılacak faaliyetler, fayda değil zarar verecektir.

Ancak burada dikkat edilmesi icab eden mühim bir husus vardır. İslamî İlimleri Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat akidesi müvacehesinde doğru ve sağlam bir şekilde öğrenmek icab eder. İslam Dini’nin itikâdî ve amelî olmak üzere iki ciheti vardır. İşte her iki hususta da, Allah’ın razı olduğu fırka olan ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in “fırka-i naciye” olarak vasıflandırdığı Ehl-i Sünnet İtikadına tabi olmak; ilmi, Ehl-i Sünnet’e mensub âlimlerden almak icab etmektedir.

Muhterem Müslümanlar,

Büyük İslam alimi ve mutasavvıf İmam-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî (k.s.) Hazretleri bu hususla alakalı olarak Mektûbât-ı Şerifesinde şöyle buyuruyorlar:

“Mükellefler üzerine ilk vacip olanlar İ’tikâdi Hükümler’dir. Yani evvela akaidin tashih edilmesi icab etmektedir. Bu tashih de Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat Âlimlerinin görüşlerine muvafık olarak yapılmalıdır. Muhakkak ki uhrevî kurtuluş Ehl-i Sünnet büyüklerinin görüşlerine tabi olmaya bağlıdır. Çünkü onlar ve onlara tabi olanlar, Fırka-i nâciye’dir yani kurtuluşa erecek olan topluluktur.

Bu topluluk Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ve O’nun Eshabı’nın yolu üzerine olan topluluktur. Kitap ve Sünnet’den elde edilen ilimler içerisinde muteber olanlar, Ehl-i Sünnet Büyüklerinin Kitap ve Sünnet’den aldıkları ilimlerdir.”[6]

İmam-ı Rabbânî (k.s.) Hazretleri başka bir mektubunda şu ifadelere yer vermişlerdir: “Bil-hassa şeâir-i İslam’ın garip kaldığı zamanlarda, İslami Hükümlerin öğretilmesi, hayırların en büyüğüdür. Öyle ki, başka niyetlerle milyonları infak etmek, dini hükümlerden bir hükmün öğretilmesine müsavi olamaz… Ancak infak, Dinî Hükümlerin takviyesi için olursa onun için büyük derece vardır.”[7]

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #16 : 03 Ağustos 2012, 00:05:24 »
Hutbe: Taharet ve Abdestte Sünnet-i Seniyyeye uymak, 6 Cemaziye’l-Ahir 1433 (27.  April 2012)

 
استعيذ بالله : فِيهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ أَن يَتَطَهَّرُواْ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّرِينَ (سورة التوبة)
قال رسول الله (صلعم): اِسْتَنْزِهُوا عَنِ الْبَوْلِ فَإِنَّ عَامَّةَ عَذَابِ الْقَبْرِ مِنْه ( الكتاب : سنن الدارقطني)


 

Muhterem Mü’minler!

                Hutbemiz, TAHÂRET VE ABDESTTE SÜNNET-İ SENİYYEYE UYMAK hakkındadır. Cenâb-ı Hakk âyet-i kerîmesinde meâlen: “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.” buyurmaktadır. Bundan dolayı yüce dînimizin hükümlerine göre, üzerimize düşen vazîfeleri, her türlü ibâdetleri elimizden geldiği, gücümüzün yettiği nisbette yerine getirmeye çalışmamız gerekmektedir.

                Allahü Zülcelâl, birçok ibadet için temizlik şartını koymuş, yani ancak temiz olan kullarını huzuruna kabul etmiştir. Bu hakikate rağmen maalesef birçok insanımız temizliğin ehemmiyetine vâkıf değil ve incelikleriyle de hiç ilgilenmemektedirler. Fıkıh kitaplarında uzun uzadıya bahsedilen bu hususları, mümkün olduğu nisbette kısa ve anlaşılır şekilde izah etmeye çalışacağım.

TAHARET, kişinin bedeninde, elbisesinde veya ibadet edeceği mahaldeki necasetten temizlenmesini ifade eder. Bu temizlik; gusül ve namaz abdesti almak, aynı zamanda da necaseti gidermektir.

Taharetin en mühim kısmı tuvaletten başlar. Tuvalete girilmeden önce çoraplar çıkarılıp pantolonun paçaları sıvanır ve tuvalete sol ayakla girilir. Girmeden önce “Maddî ve mânevî pisliklerden Allah’a sığınırım” anlamında olan şu dua okunur: “Eûzü billâhi minel hubsi ve-l habâis.”

Büyük ve küçük abdestte son derece dikkatli olmalı, herhangi bir şekilde bedenine veya elbisesine necasetin bulaşmamasına dikkat etmelidir. Bundan dolayıdır ki İslam Dini, –bir mazeret olmadıkça- erkeklerin ayakta küçük abdest bozmalarını mekruh görmüştür. Hatta Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “İdrar sıçrantısından sakınınız. Çünkü kabir azâbının ekserîsi ondandır.” buyurmuşlardır.

Büyük ve küçük abdestten sonra necasetten temizlenmeye istinca, Erkeklerin küçük abdestten sonra idrar artığının kesilmesini bekleyip temizlenmelerine istibra, her iki temizlikte hassas davranılmasına da İstinka adı verilir.

Büyük abdestten sonra necaset mahalli kâğıt ile silindikten sonra mutlaka su ile yıkanarak temizlenmeli, daha sonra kalbi kanaat getirinceye dek tuvalet kâğıdı ile kurulanmalıdır. Küçük abdestten sonra necaset mahalli yine su ile temizlenmeli, hemen abdeste başlamayıp bir müddet beklenilmelidir. Kişinin bünyesine göre bir miktar yürümek, öksürmek gibi hareketlerle idrarın tamamen boşaldığı kanaati hâsıl olduktan sonra tekrar su ile temizlik yapılıp abdeste başlanır.

Bu temizlikler yapılırken mutlaka sol el kullanılmalıdır. Çıkmadan önce kullanılan tuvalet de temizlenip öyle çıkılmalıdır. Tuvaletten çıktıktan sonra da “Bana ezâdan âfiyet veren ve benden ezâyı gideren Allâh(cc)’a hamd olsun.” anlamında olan şu duâ okunur: “Elhamdü lillâhillezi ezhebe annil ezâ ve âfânî min zêlik.”

Tuvalette konuşulmaz, selam verilip alınmaz, tuvalete tükürülmez, burun temizliği yapılmaz, mazeretsiz necasete ve avret mahalline bakılmaz, birşey yenilip içilmez, kitap, dua ve benzeri şeyler okunmaz. Zaruri ihtiyaç bittikten sonra beklenmeden dışarı çıkılır. Tuvalete çıplak ayakla veya çorapla girmemek gerektiği gibi, tuvalete mahsus terliklerle dışarıya çıkmamak gerekir.

Anlatılan temel temizlik yapıldıktan sonra sünnet vechi üzere abdest şöyle alınır:

Besmele çekilip abdest almaya kalben niyet edilir. İlmihal kitaplarında anlatıldığı şekliyle abdest alınır. Eller yıkanırken, önce sağ elin içiyle sol elin üstü, daha sonra da sol elin içiyle sağ elin üstü; parmaklar birbirinin arasına geçirilmek suretiyle hilallenir. Ağıza su verilirken mümkünse misvakla, değilse sağ elin baş ve şahadet parmakları ile dişler temizlenir. Buruna su verilirken ihtiyaç varsa sol el ile burun temizliği yapılır. Başa meshederken kaplama mesh yapmak efdaldir. Ayaklar yıkanırken de ayak parmaklarının arası hılallenir ve her iki ayak sol el ile yıkanır.

İsrafa kaçmamak için gereğinden fazla su kullanmamalıdır. Zira israf haramdır. Bilhassa vakıf sularını kullanırken bu hususa daha fazla dikkat edilmelidir.

Kuba mescidinin müdavimi olan müslümanlar, hutbemin başında okuduğum ayet-i Kerime ile „O mescidde çok temizlenmeyi seven er kullar var“ diye medhedilince Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Kuba ahalisine: -Sizin ne gibi bir ameliniz var ki Allah sizi ayetiyle övüyor, diye sorduklarında onlar: -Ya rasulAllah, biz taharetimize çok dikkat ederiz; onun için olsa gerektir, diye cevap verdiler. Temizlik imandandır ve müslüman, içiyle dışıyla temiz insandır.

İçinin temizliği beden aynasında görünenlere ne mutlu!

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #17 : 03 Ağustos 2012, 00:08:27 »
Hutbe: Islâmî ilimleri öğrenip öğretmek, 13 Cemaziye’l-Âhir 1433 (4 Mayıs 2012)

 
استعيذ بالله :  قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الَّذِينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ ( زمر سوره سي ، ايت ۹)

 
قال رسول الله (صلعم):  وَمَنْ سَلَكَ طَرِيقًا يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْمًا سَهَّلَ اللهُ لَهُ طَرِيقًا اِليَ الْجَنَّةِ  
           

Muhterem Mü’minler,

Hutbemiz İSLAMİ İLİMLERİ ÖĞRENİP ÖĞRETMENİN FAZİLETİ hakkındadır.

İslam Dini ilim öğrenmeye çok büyük ehemmiyet vermiş, bilhassa dini ilimlerin öğrenilmesi hususunda müminleri hep teşvik etmiştir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Eshab-ı Suffe’yi yetiştirerek İslamiyeti seçen yeni beldelere gönderdiği İslam Muallimleri vasıtasıyla, İslami ilimlerin tervîci hususunda ümmetine numune olmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in varisleri olan hakiki alimler de ehl-i imanın istifadesi için gecelerini gündüzlerine katarak gayret göstermiş ve İslami İlimler’in öğrenilmesi, yaşanması ve başkalarına öğretilmesi hususunda büyük çalışmalar yapmışlardır.

Cenab-ı Hak Zümer Suresi’nin 9. Ayet-i Kerimesi’nde, ilim ehlinin faziletinden ve dolayısıyla da ilmin kıymet ve ehemmiyetinden şöyle bahsediyor: “Habibim; de ki: hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Dünya ve onun içindeki şeyler değersizdir. Sadece Allah’ı zikretmek ve O’na yaklaştıran şeylerle, ilim öğreten alim ve öğrenen talebe bundan müstesnadır”[1]

            Bu dünyada en büyük şeref ve en büyük nimet İslamî ilimleri öğrenmek ve öğretmektir. Başka hiçbir ilim, bilim ne ondan daha büyük ne de ona eşittir. Zira dinin ayakta kalması bu ilimlerle mümkündür. Kendisine bu nimetin nasip olduğu insanlar elde ettikleri bu nimeti kaybetmemek ve gün-be-gün ziyadeleştirmek için gayret göstermelidirler. Evvela kendileri bildikleri ile amel etmelidir. Çünkü ilim amelden önce lazımdır; ancak, tek başına ilim yeterli olmadığı gibi amele çevrilmediği için de sahibinin aleyhine delil olur.

            Yine ilim tahsili esnasında da bu ilimlerle amel ederken de ihlastan asla ayrılmamalıdır. Amelsiz ilim nasıl menfaat vermiyorsa, ihlassız yapılan ameller de sahibine fayda vermez, bil-akis çok zarar verir. Yapılan ameller ancak ihlas ile, yani sadece Allah Rızası gözetilerek yapılırsa değer kazanır. İhlasın, Allah ve Rasülünün arzu ettiği manada meydana gelmesi ise ancak ve ancak maneviyat ve kalbî zikir ile mümkün olur. Bu hususta Peygamber Efendimiz (s.a.v.); “Azîz ve Celîl olan Allah’ın rızasını kazanmaya yarayan bir ilmi, sırf dünyalık elde etmek için öğrenen kimse, kıyamet günü cennetin kokusunu bile alamaz”[3] buyurmuşlardır.

          

Muhterem Mü’minler,

          

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadîs-i şerîflerinde ilimle meşgul olan kimselerin kazanacakları dereceleri şöyle ifade buyurmuşlardır: “Bir kimse ilim elde etmek arzusuyla bir yola girerse Allâh-ü Teâlâ o kişiye Cennet’in yolunu kolaylaştırır. Muhakkak melekler yaptığından memnun oldukları için ilim öğrenmek isteyen kimsenin üzerine kanatlarını indirirler. Göklerde ve yerde bulunanlar, hatta suyun içindeki balıklar dahi âlim kişiye Allah’tan mağfiret dilerler. Âlim’in ibadet eden üzerine üstünlüğü, ayın diğer yıldızlar üzerine üstünlüğü gibidir. Âlimler Peygamberlerin vârisleridir. Çünkü peygamberler ne bir dinar, ne bir dirhem mîras bırakmadılar. Ancak ilmi mîras bıraktılar. O halde kim onu alırsa çok nasîb almış demektir.”                


[1] Sünen-i Tirmizî, Zühd 14



[3] Sünen-i Ebî Dâvud, İlim 12; Sünen-i İbn-i Mâce, Mukaddime 23
« Son Düzenleme: 06 Ocak 2013, 13:37:51 Gönderen: Tuğra »

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #18 : 03 Ağustos 2012, 00:10:32 »
Hutbe: Gözlerimizi haramdan korumak, 20 Cemâziye’l-Âhir 1433 (11 Mayıs 2012)

 

استعيذ بالله : قُل لِّلْمُؤْمِنِينَ يَغُضُّوا مِنْ أَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْ ذَلِكَ أَزْكَى لَهُمْ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ

قال رسول الله (صلعم):

     النَّظرَ زنِاَهمُاَ العْيَنْاَن


Muhterem Mü’minler,

            Hutbemiz GÖZLERİMİZİ HARAMDAN MUHAFAZA ETMEK hakkındadır.

Cenâb-ı Hak, peygamberleri ve kitapları vâsıtasıyla insanın bu dünyaya başıboş ve gayesiz gönderilmediğini beyan etmiş, her şeyi en ince teferruâtına varıncaya kadar bir nizama, bir sisteme bağlamıştır. Bu itibarla akl-ı selim sahibi her mü’minin, Allah’ın kendisine bahşettiği bütün nimetleri, Allah’ın razı olacağı şekilde kullanması icab etmektedir.

Rabbimizin bizlere bahşettiği en büyük nimetlerden biri de göz nimetidir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Allah-ü Teala buyuruyor ki; Kulumu iki gözünü kör etmekle imtihan ettiğim zaman sabrederse, o kuluma gözlerine karşılık olarak cenneti veririm”[1] Başka bir hadis-i şerifte de “Hiçbir kul, dininden dönmesi hariç, gözlerini kaybetmekten daha ağır bir belaya uğramış değildir.”[2] buyurulmaktadır.

Böylesine değerli olan bu uzvumuzu ve sair uzuvlarımızı, onları bize ihsan eden Hz. Allah’ın rızasına uygun olarak kullanmalıyız. Gözlerimizi nasıl kullanacağımızı bize öğreten birçok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır.  Cenab-ı Hak Nur Suresi’nin otuzuncu ayeti-i Kerimesi’nde “Habibim, Mümin erkeklere söyle gözlerini indirsinler, ırzlarını da muhafaza etsinler. Çünkü bu kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz ki Hz. Allah yapmakta olduklarınızdan haberdardır.” Yani “Gerek dışarıda, gerek içeride ve gerek başkalarının evlerine girerken-çıkarken, otururken-kalkarken gözlerini dikmesinler, harama bakmaktan, ayıp bir şey görmekten sakınsınlar.”[3] buyurmaktadır.

Bu sebeple, eğer bizim isteğimiz ve kasdımız olmadan münasip olmayan bir manzara karşımıza çıkarsa hemen gözümüzü çevirmeliyiz. Bu, mes’ûliyeti olmayan ve bize sevap kazandıran doğru bir hareket olur. Ancak bu bakışı devam ettirir veya tekrarlarsak işte o zaman günaha dalmış oluruz. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ali (r.a.) Efendimiz’e “Bir bakışı diğer bir bakış takip etmesin. Çünkü birinci bakış lehine, ikincisi aleyhine olur.”[4] buyurmuşlardır. Yine, harama bakmanın nasıl bir günah olduğunu “Gözlerin zinası bakmaktır”[5] hadis-i şerifi ile ifade etmişlerdir.

Bilhâssa her türlü kötülüğün teşvik edildiği ve rağbet gördüğü bu asırda gönüllerimizi kirletmemek ve manevi hayatımızı mahvetmemek için çok daha fazla dikkat etmemiz icab etmektedir. Ebu’l Faruk Silistrevi Hz.leri bu hususu vaazlarında hep dile getirmiş ve üzerine basa basa şu tavsiyede bulunmuşlardır:

 Evinizden çıktığınız zaman unutmayın çok reca ederim. La ilahe illAllahü vahdehû lâ şerîke leh. Lehü’l-Mülkü ve lehü’l-Hamdü… okuyun. Bunu okuyan kimse için bir milyon sevap, bir milyon günahtan af vardır. Acaba Rasülullah (s.a.v) bunu niye böyle buyurdu diye bütün hadis alimleri dehşete düşmüşler, hayran kalmışlar. Nihayet şuna kail olmuşlar: İnsanlar evinden çıktığı zaman çarşı ve  pazarda çok fena halleri müşahede edecek ve günaha düçar olacaklar. Şefaat-ı azim olarak, o gün akşama kadar işlediği günahların hepsini, bu duayı okumaları sebebiyle Hz. Allah affedecektir. Bunu ezberleyin, çoluğunuza çocuğunuza öğretiniz efendiler!

 



[2] Tuhfetü’l-Ahvezî, cild 7, sayfa 81

[3] Hak Dini, Kur’ân Dili, cil 5, sayfa 3502

[4] El-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, Cild 2, Hadis 2788

[5] Sahih-i Buharî, İsti’zan 12, Kader  9

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #19 : 03 Ağustos 2012, 00:13:35 »
Hutbe: Recep ve Regâib Gecesi, 27 Cemâziye’l-Âhir 1433 (18 Mayıs 2012)

 
استعيذ بالله : وَإِذَا سَأَلَكَ عِبَادِي عَنِّي فَإِنِّي قَرِيبٌ أُجِيبُ دَعْوَةَ الدَّاعِ إِذَا دَعَانِ فَلْيَسْتَجِيبُواْ لِي وَلْيُؤْمِنُواْ بِي لَعَلَّهُمْ يَرْشُدُونَ

 
عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِىَ اللهُ عَنْهُ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ: صَوْمُ أَوَّلِ يَوْمٍ مِنْ رَجَبٍ كَفَّارَةُ ثَلَاثِ سِنِينَ،  وَ الثَّانِى كَفَّارَةُ سَنَتَيْنِ،  وَ الثَّالِثُ
كَفَّارَةُ سَنَةٍ، ثُمَّ كُلُّ يَوْمٍ شَهْرًا

 

Muhterem Müslümanlar,

Affı ve merhameti hududsuz olan Hz. Allah(c.c), kitabımız Kur’an-ı Mübin’de buyurdu ki “(Habibim), kullarım beni sana sordukları vakit de ki; muhakkak ben yakınım. Dua edenin duasını, bana dua ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde, kullarım da benim davetime uysunlar ve bana iman(da devam) etsinler. Umulur ki doğru yolu bulurlar.”(1) Böylece Allâhu zülcelal, biz kullarına, duaların kabul edileceği, fazilet ve bereketi büyük olan ay, gün ve geceler ihsan etmiştir. Bunlar mü’minler için mânevi bir sevinç, canlılık ve iltica zamanlarıdır.

İşte, Allah’ın rahmet ve mağfiretinin mü’minleri kuşattığı mübarek aylarımızın gölgesi üzerimize düşmüş bulunuyor. Bu ayların ilki, önümüzdeki Salı günü idrak edeceğimiz, kendisinde Regâib ve Miraç gibi iki önemli gece bulunan, Peygamberimizin (s.a.v) hadis-i şeriflerinde “Allahın ayıdır” buyurdukları Receb-i Şeriftir.

Bu ay Cenab-ı Hakka mahsus bir ay olduğu için Ihlas suresini çokça okumak lazımdır. Tutulacak oruçlara, kılınacak namazlara dikkat ederek, bu aylarda Ramazan-ı Şerife hazırlık yapılmalıdır. Unutulmamalıdır ki Receb-i Şerif ve Şaban-ı Şerifte kalp makinelerini çalıştıramayan, Ramazan-ı Şeriften hakkıyla istifade edemez. (2)

Bu ayda tutulan oruçla iligili Ashâb-ı kiram’dan Hazret-i Sevban (r.a.)’ın rivayet ettiği hadis-i şerifte şöyle buyrulmaktadır: „Resülüllah (s.a.v) ile yürüyorduk. Bir kabristana uğradık. Orada Allah Resulü (a.s) biraz durdu ve şiddetli bir şekilde ağlayıp, bana dönerek şöyle dedi: “Ey Sevban! Burada yatanlar azap görmekte idiler. Allah’a dua ettim de, onların azaplarını hafifletti. Ey Sevban! Eğer bunlar Recep ayında bir gün oruç tutsalar ve onun bir gecesini ihya etselerdi, kabirlerinde azap görmeyeceklerdi.” “Ey Allah’ın Resülü! Bir gün oruç ve bir gecenin ihya edilmesi ile mi, onlardan bu kabir azabı önlenecekti? “Evet, ya Sevban! Beni Hak Peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, kadın erkek herhangi bir müslüman, Recep ayında bir gün oruç tutar veya bir gecesini ihya eder, sırf bunu Allah rızası için yaparsa, Allah ona gündüzü oruçlu, gecesi kıyamlı geçen bir senelik ibadet sevabı ihsan eder.”

Aziz Mü’minler,   

Regâib gecesi, Recep ayının ilk Cuma gecesidir ve önümüzdeki hafta Perşembeyi Cumaya bağlayan gecedir. Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Recep ayının ilk Cuma gecesinden gafil olmayın. Muhakkak o öyle bir gecedir ki; melekler onu reğaib gecesi diye isimlendirirler.” Gecenin üçte biri geçtikten sonra arz ve semavatta bulunan bütün melekler Ka’be-i Muazzama ve çevresinde toplanırlar. Bunun üzerine Cenab-ı Hak: “Ey meleklerim! Dileyin benden, ne dilerseniz, yerine getireceğim”, buyurur. Bütün melekler:  “Ya Rab! Senden Recep ayında çok oruç tutanları affetmeni istiyoruz.”, diye niyaz ederler. Cenab-ı Hak: “İsteğinizi kabul ettim. Onları affettim” buyururlar.”(3) Bu itibarla, Allah’ın rahmetinin, bereketinin âlemleri kuşattığı bu büyük gecede, siz cemaatimizi, camilerimize bekliyor, gereken önemi vererek, bütün insanlığın hidayet ve kurtuluşu için beraberce kalbî dualar etmeye davet ediyoruz.

1.Bakara:186; 2.Nüzhetül Mecalis c.1 s.155

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #20 : 02 Eylül 2012, 08:13:14 »
Hutbe: Nafile İbadetler, 4 Receb 1433 (25 Mayıs 2012)

استعيذ بالله : وَمِنَ اللَّيْلِ فَتَهَجَّدْ بِهِ نَافِلَةً لَّكَ عَسَى أَن يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَاماً مَّحْمُودا {سورة الإسراء }

 

 قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ:  أَحَبُّ ا لاَعْماَلِ إليَ اللهِ تَعاَليَ أَدْوَمُهاَ وَإِنْ قَلَّ {بخاري و مسلم}


Hutbemiz, nafile ibadetlerin ehemmiyeti hakkındadır.

Allah-ü Teâlâ’nın farz kıldığı ibadetler, kulluk vazifelerimizin başında gelir. Hiçbir ibadet, farzlardan üstün olamaz. Bunları eda etmekle Rabbımızın emrini yerine getirmiş oluruz. Farz ve vacib olmayan kulluk vazifelerine, nafile ibadetler adı verilir. Bir mü’min nafile ibadetlere devam ederse hem Peygamber Efendimizin sünnetlerini yerine getirmiş hem de Allah-ü Teâlâ’nın rızasını kazanmış olur. Bu sebeple, Peygamber Efendimiz nafile ibadetlere çok ehemmiyet verirlerdi.

Muhterem Mü’minler!

 

Hutbemin başında okuduğum ayet-i kerimesinde Cenab-ı Hakk: “Gecenin bir kısmında da uyanıp, sırf sana mahsus fazladan bir ibadet olmak üzere, onunla (yani Kur’an okuyarak) gece namazı kıl”[1] buyurmuştur. Mevlamız bu ayeti kerimeden evvel beş vakit namazı emredip, peşinden gece namazına teşvik eden beyanını getirmiştir. Rasülüllah Efendimiz (s.a.v.) de hadis-i şeriflerinde: “Ey insanlar! Selamlaşmayı yayınız, yemek yediriniz, gece halk uyurken (kalkıp) namaz kılınız ki, selametle cennete giresiniz”[2] buyuruyorlar.

Farz namazlarla beraber kılınan ilk ve son sünnetler, duha, evvabin ve teheccüd namazları, tesbih namazı; nafile namazların başlıcalarıdır. Ayrıca mübarek gün ve gecelerde yapılması tavsiye olunan ibadetler, hacet namazları da mü’minlere az zamanda çok şeyler kazandıran mühim nafilelerdir. Bunlar Peygamber Efendimizin de farzlardan sonra devamlı ifa buyurdukları, üzerinde hassasiyetle durdukları ibadetlerdendir. Fahr-i Kâinat Efendimiz bu ibadetlere hem kendileri devam eder hem de aile efradını ve ashabını teşvik ederlerdi.

Muhterem Mü’minler!

Arz etmeye çalıştığımız, nafile ibadetlerin fazilet ve ehemmiyeti ile alakalı başka söze hacet olmasa gerek. Ancak burada üzerinde durulması ve uyanık olunması icab eden mühim iki husus vardır:

Birincisi, bazı sapık fikirli kimselerin -“Kişi sadece farzları yapmakla mükelleftir. Farzdan başkasını yapmaya lüzum ve ihtiyaç yoktur. Nafileler yapılmasa da olur” şeklindeki görüşleridir. Ki burada asıl maksat, sünnet müessesesini tahrif etmek, onu hâşâ lüzumsuz göstermek ve bu suretle de imanın farz ve vacibden sonra üçüncü koruyucu kal’ası olan sünnet ve nafile kal’asını yok etmektir. İkinci husus ise, nafile ibadetlere gösterilen bu ihtimamın, farzların kıymetine asla gölge düşürmediğidir. Farzlar terk edilirse nafilelerin hiçbir kıymeti kalmaz. Farzları ihmal etmemekle beraber, nafileleri eda etmek en doğru yoldur.

Kıymetli Mü’minler!

İzah etmeye çalıştığımız hususlar müvacehesinde şuurlu bir mü’mine düşen vazife, her zaman için, bilhassa mübarek üç aylarda gücünün yettiği nisbette farz ve vaciblerle beraber nafile ibadetlerine de ehemmiyet vermek, bu yolla Mevlamızın rızasına, Rasülüllah Efendimizin Şefaat-i uzmasına nail olmaya gayret etmektir. Cenab-ı Hakk Hadis-i Kudsi de buyuruyor ki: “Farzlarla kulum benim gadabımdan kurtulur. Nafilelerle bana (benim rızama) yaklaşır.”

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #21 : 02 Eylül 2012, 08:18:38 »
Hutbe: Rahmet-i Ilâhi, 11 Recep 1433  (1 Hazîran 2012)

استعيذ بالله: قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذِينَ أَسْرَفُوا عَلَى أَنفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِن رَّحْمَةِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَمِيعاً إِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ


     

 

 

Muhterem Mü’minler!

Bugünkü hutbemiz, Rahmet-i İlâhiye hakkındadır.

Hiç şübhesiz Allah-ü Teâlâ’nın rahmet ve merhameti hudutsuzdur. İnsan O’nun esirgemesi ve rahmeti ile, dünya ve âhirette pek çok felâketlerden uzak kalmakta ve ilâhî ikrâma kavuşmakta, yine insan bu geniş rahmet kapısına elini açarsa, eli boş dönmeyip ilâhî mağfirete nâil olmaktadır. Eğer Mevlâmız’ın rahmet ve merhameti olmasaydı maddî ve ma’nevî sâhada hüsrâna uğrar, felâketlerden uzak kalamaz ve hidâyete yol bulamazdık. Halbuki; Rabbimizin rahmetinin genişliği sebebiyle en günahkâr insanlar hatâlı yollardan doğru yola dönmekte ve mağfiret-i ilâhiyeye mazhar olmaktadırlar. Bu hususla alâkalı olarak Cenâb-ı Hakk: “De ki; Ey kendilerinin aleyhine (günahda) haddi aşan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyin. Çünki Allah bütün günahları bağışlar. Şübhesiz ki O çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.” buyurmaktadır. (Zümer,53)

Aziz Mü´minler,

Dünyevi ve uhrevi sahib olduğumuz ve olacağımız bütün nimetler de yine Mevlamızın Rahmetinin bir tecellisidir. Peygamber Efendimiz (sav)`in şefaât-ı uzmâsı, Allah Dostlarının himmet ve teveccühleri ve duaları, hep Hz. Allah (cc)’nün Rahmet-i İlahiyesinin neticesidir. İç âleminde nefis ve şeytanla, dışarıda da şeytanlaşmış ve nefsinin esiri  olmuş kötü kimselerin tesîri altında bulunan insan, eğer kendisi ile başbaşa bırakılmış olsaydı, Allah-ü Teâlâ rahmeti ile muâmele etmeseydi birtek günahkâr bile temize çıkamaz, azâbdan kurtulması ve Cennet’e girmesi mümkün olmazdı. Yüce Rabbimiz âyet-i kerîmesinde: “Ya sizin üzerinizde Allah’ın fazlı ve rahmeti olmasaydı, ya hakîkaten Allah Raûf ve Rahîm olmasaydı?(Haliniz nice olurdu?)” (Nur,20) buyurmaktadır.

Bu sebeble Cenâb-ı Hak’kın rahmetine ve rızâsına nâil olabilmenin yollarını öğrenmeli, Mevlamızın rahmetinin büyüklüğü neticesi biz kullarına bahşettiği maddi ve manevi fırsatları iyi değerlendirmeli ve her zaman için, “Ey rahmet isteyen kullarını hüsrâna uğratmayan Rabbimizin! Bizi rahmetinin içine koy. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.” diye duâ etmeliyiz.

Muhterem Mü’minler!

 

Her mü’min sağlam bir inanca sâhib olduktan sonra Kur’ân-ı Kerîmden ve Peygamberimizin sünnetinden ayrı bir yol takîb etmemeli, amelî bakımdan üzerine düşen vazîfeleri zamanında ve eksiksiz yapmaya gayret göstermeli ve bunları yaparken de ihlas ve samimiyetle sırf Cenab-ı Hak’kın rızâsını kazanmak için yapmalıdır. Allah-ü Teâlâ’nın gadabından korkmakla beraber rahmetinden de ümîdi kesmemelidir. Mevlâmızın rahmetinden ümîd kesmek ve insanlarıda bu istikâmette düşünmeye sevketmek i’tikâdî ve amelî yönden hatalı olub Rahmet-i İlâhiye’den mahrum kalmaya sebep olur. Bu hususla alakalı olarak, bir rivayete göre Hz. Ömer (r.a.) Efendimize atfolunan şu veciz söz dikkate şâyandır: “Cennet’e dünyada tek bir insan girecek olsa, Rabbimin inayetinden ümid ederim ki, o ben olayım…. Yine cehennem’e tek bir insan girecek olsa, korkarım ki o ben olurum.”

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #22 : 02 Eylül 2012, 08:21:38 »
Hutbe: İ’LÂ-İ KELİMETULLAH, 18 Recep 1433  (8 Hazîran 2012)

 
استعيذ بالله : اِنْفِرُوا خِفَافًا وَثِقَالًا وَجَاهِدُوا بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنْفُسِكُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ
وقال رسول الله صلى الله عليه و سلم : مَا اغْبَرَّتْ قَدَمَا عَبْدٍ فِي سَبِيلِ اللهِ فَتَمَسَّهُ النَّارُ


 

 

            Muhterem Müslümanlar,

Hutbemiz İ’LÂ-İ KELİMETULLAH – Allah’IN KELİMESİNİ YÜCELTMEK ve Allah YOLUNDA HİZMET hakkındadır.

Dîn-i İslam’ın yayılması ve insanların iman ile müşerref olabilmeleri için, yapılan tüm fedakârlıklar, çekilen zahmetler,  gösterilen gayret ve ifa edilen hizmetler İ’lây-ı Kelimetullah tabiriyle ifade edilir.

Bu tabir lügat olarak “Allah’ın kelimesi’nin yüceltilmesi” yani “Allah-ü Teâlâ’nın dininin ve tevhid akidesinin yüceltilmesi” manasına gelir. Aslında İslam ve tevhid akidesi bizzat Allah (c.c.)’nun muhafazası altındadır ve zaten yücedir. Bu hususla alakalı olarak Sûre-i Tevbe’nin 40. ayetindeki “…Allah’ın kelimesi ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir” (1) ifadesi şu şekilde tefsir olunmuştur: “Allah (c.c.)’nun kelimesi en âlî ve en yüksek kelimedir ve Allah azîz ve hakîmdir. Onun hükmüne karşı gelinmez. Koruduğu kahredilmez, kahrettiği kurtarılmaz. Esbab ona değil, O esbâba hâkimdir. Hükmü ayn-ı hikmettir. Onun izzet ve celâli başkalarının yardımına muhtaç olmaktan münezzehtir.”(2)

Bir diğer Ayet-i Kerimede ise mealen; “(Ey mü’minler) Gerek hafif, gerek ağır olarak nefer olun; mallarınızla, canlarınızla Allah yolunda hizmet edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”(3), buyruluyor. Âyet-i Kerîmede geçen “gerek hafif gerek ağır olarak” ifadesi; ister genç olun ister ihtiyar olun; ister fakir olun ister zengin olun; ister binekli ister yaya; vel-hâsıl her ne halde olursanız olun Allah Yolu’nda hizmet edin, manasına gelir. (4)

Allah’ın kelimesi zaten yüce olduğu halde ve Allah (c.c.) başkalarının yardımından münezzeh olduğu halde, neden Allah yolunda hizmet etmek, gayret göstermek, başkalarının iman ve hidâyetine vesile olmaya çalışmak, hulasa İ’lâ-i Kelimetullah için mücadele etmek bu kadar mühimdir ve neden emredilmiştir?

Bu süâlin cevabı şudur: Çünkü İslâm’a yardım etmek ve İ’lâ-i Kelimetullah için nefer olmak, hem yardım edip nefer olanlar hem de bu vesileyle iman ve hidayete nail olanlar için menfaat ve maslahatı temin eder.(5)

            Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bir Hadîs-i Şerîflerinde: “Sizden birinizin Allah yolunda çalışıp gayret sarf etmesi, evinde oturup yetmiş sene namaz kılmasından daha faziletlidir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve cennete koymasını istemez misiniz? O halde Allah yolunda hizmet ediniz. Kim devenin sağılacağı bir vakit kadar Allah yolunda hizmet ederse, cennet ona vacip olur.”(6), buyurmuşlardır. Yine başka bir Hadîs-i Şerîfte “Allah yolunda ayakları tozlanan bir kula cehennem ateşi dokunmaz”(7), buyrulmuştur.

           

Muhterem Mü’minler,

            Görüldüğü üzere Allah yolunda hizmet etmek, sırf Allah’ın lütfu ile kullara bahşedilen büyük bir nimettir. Ebu’l Faruk Silistrevî (k.s.) Hazretleri bu hususu talebelerine şöyle ifade buyurmuşlardır:

“…Sizi tebrik ederim çocuklar… Sizler Hazret-i Mevlâ’nın zatının nuru ile alakadar ve sıfatının eseri olan İlm-i Kur’an ile meşgul oluyorsunuz. Burada öğrendiklerinizle Ümmet-i Muhammed’in evladını bataklıktan kurtarmaya hazırlanıyorsunuz. Bu ne yüce bir vazifedir…”(8)

            Bu itibarla, kendilerine Allah yolunda hizmet edebilme nimeti bahşedilmiş olanlar; bu fırsatı ganimet bilerek, dünyanın neresinde olursa olsun, hangi şartlar altında bulunursa bulunsun, Allah rızasından bir an bile ayrılmadan, en güzel şekilde hizmet etmeye gayret göstermelidirler. Bu büyük nimetin şükrü, bir nebze de olsa, ancak bu şekilde eda edilebilir.


1 Tevbe Suresi, 40; 2 Elmalılı, Hak Dîni, Kur’ân Dili, cild 4, sayfa 2548; 3 Tevbe Suresi, 41; 4 Elmalılı, aynı sayfa; 5 Elmalılı, aynı sayfa; 6 Sünen-i Tirmizî, hadis no: 1650; 7 Sahîh-i Buhârî, cihâd 16; Sünen-i Tirmizî, Fezâilü’l-Cihad 17; 8 Z. Sunguroğlu’nun Notları, s.30-31

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #23 : 02 Eylül 2012, 08:24:41 »
Hutbe: Mi’rac Gecesi, 25 Recep 1433 (15 Haziran 2012)

 

استعيذ بالله : سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ

 

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

لَمَّا كَذَّبَتْنِي قُرَيْشٌ قُمْتُ فِي الْحِجْرِ فَجَلَا اللَّهُ لِي بَيْتَ الْمَقْدِسِ فَطَفِقْتُ أُخْبِرُهُمْ عَنْ آيَاتِهِ وَأَنَا أَنْظُرُ إِلَيْهِ


Muhterem Mü’minler!

            Receb-i Şerif ayının yirmiyedinci gecesi yani yarın Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan gece, mübârek Mi’rac gecesidir. Mi’rac İslâmî ifâdeyle; Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in hem rûhen hem de bedenen, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya, oradan da yedi kat göklere, Hz.Allah’ın dilediği yerlere kadar olan seyahatine ve ayrıca bu gecede meydana gelen  hâdiselerin tamamına birden verilen isimdir.

Mi’rac, hüzün senesi olarak isimlendirilen devrede yani Resûlüllah Efendimiz’in en büyük hâmisi, amcaları Ebû Tâlib ile, maddeten ve manen her zaman yanlarında bulunan zevce-i tâhireleri Hadîcetü’l Kübrâ validemizin vefatlarıyla sıkılan, çok üzülen Peygamberimizin huzur-u ilâhîde teselli edilmesidir. Mekke-i Mükerreme’de inanmayanların üç yıldır devam eden ablukası ve on yıla yakın zamandır devam edegelen sıkıntıların sonunda Rasûlüllah Efendimiz’in rahatlaması, bunlara gösterilen sabrın mükâfatlan-dırılmasıdır.

Allâh-ü Teâlâ, lütuf ve ihsanıyla şereflendireceği kullarını çeşitli imtihanlardan geçirmiştir. En büyük ihsan ve mükâfâtlara nâil olan peygamberler de herkesten daha çok sıkıntı-ızdırap ve meşakkatlerle karşılaş-mışlardır. Cenâb-ı Hakk tebliğ esnasında karşılaştığı her sıkıntıya göğüs geren  ve İslâm’ın yayılması uğrunda her fedâkarlığa katlanan sevgili habîbini Mi’rac’la mükâfatlandırmıştır. Velhasıl Mi’rac, gerek Peygamberimiz ve gerekse ashâbı için, o hüzün senesinde, büyük bir teselli kaynağı olmuştur.

Kıymetli Mü’minler,

            Mi’rac hadisesinin safhalarının tafsilâtı Kandil Gecesi Proğramlarında izah edilecektir. Mü’minler olarak Şefâat-i Rasûlüllah’a mazhar olabilmek için Peygamberimizden işitildiği şekliyle inanıp îman etmek îcab eder. Cenab-ı Hakkın Peygamberimiz’e ikram ettiği bu azîm mucizeye o gün inanmayanlar olduğu gibi, ilim, fen ve teknolojinin çok ileride olduğu; hattâ bir takım bilim adamlarının ışınlama denilen, insanın cesedini enerjiye çevirmek suretiyle bir anda bir yerden başka bir yere nakletmenin çalışmalarını yaptığı şu zamanımızda dahi maalesef inan-mayanlar mevcuttur.

Değerli Mü’minler!

            Bu mübarek geceyi, Ümmet-i Muhammed olarak gücümüzün yettiği nisbette ihyâ etmeye çalışmalı, anne-babamızı, kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı arayarak kandillerini tebrik etmeli, büyüklerin duasını almalı, geçmiş-lerimizin ruhlarına hediyeler göndermeli, mümkün olduğu kadar çokca nafile ibâdet yapmaya gayret etmeliyiz.

Bununla berâber Pirânımızın ve Allah dostlarının bu gecede yapılmasını ehemmiyetle tavsiye buyurdukları bazı husûsî ibâdetler de mevcuttur. Şöyle ki; o gece yatsı namazından sonra 12 rek’at hâcet namazı kılınır. Mi’rac gecesinden sonraki gün oruçlu olunmalıdır. Yine o gün öğle ile ikindi arasında 4 rek’at namaz kılınır. Bu namazların kılınış şekli takvim yapraklarında ve duâ kitaplarında mevcuttur.

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #24 : 02 Eylül 2012, 08:27:02 »
Hutbe: Şaban-ı Şerif, 2 Recep 1433 (22 Haziran 2012)

 

استعيذ بالله :اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ يَرْزُقُ مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْقَوِيُّ العَزِيزُ  {سورة الشورى}

 

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ: ذَلِكَ شَهْرٌ يَغْفُلُ النَّاسُ عَنْهُ بَيْنَ رَجَبٍ وَرَمَضَانَ وَهُوَ شَهْرٌ تُرْفَعُ فِيهِ الْأَعْمَالُ إِلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ فَأُحِبُّ أَنْ يُرْفَعَ عَمَلِي وَأَنَا صَائِمٌ


Muhterem Müminler!

Hutbemiz, Şaban-ı Şerif ayının fazileti hakkında olacaktır.

Günler; geçip gitmiş olan dün, amel günü olan bugün ve ona erişebilir miyiz, bunu dahi bilemediğimiz yarından ibarettir. Aylar da böyledir. Birisi Receb-i şeriftir ki, geçip gitmiştir. Birisi Ramazan-ı Şeriftir, o da beklenmektedir. Ona erişip erişemeyeceğimiz mâlum değildir. Diğeri ise dün idrak etmiş olduğumuz Şaban ayıdır ki, ganimet bilmemiz icabeden, amel meydanıdır.

Şaban lügatte; ayrılan, dağıtılan şey manasına gelir.  Peygamber Efendimiz (s.a.v)  ashabına sorar: “Bu aya Şaban isminin verilmesinin sebebini bileniniz var mı?” Ashab-ı kiram: “Allah ve Rasülü daha iyi bilir.” derler. Bunun üzerine Rasülüllah S.AV: “Bu aya Şaban denilmesinin sebebi, dağıtılan hayrın çokluğundandır.”buyururlar.[1]

Yine bir hadis-i şerifte, Şaban-ı şerifin bereket ve hayırlarından şöyle bahsedilir: “ Kim ki Şaban-ı Şerife hürmet eder, Allah’tan korkar ve Allah’a itaat edip nefsini günah işlemekten korursa, Hz. Allah  günahlarını mağfiret eder. O sene içinde gelecek  bela ve musibetlerden emin kılar ”[2]

Muhterem Müslümanlar!

 

“Receb-i şerif, Allah’ın; Şaban-ı Şerif benim, Ramazan-ı Şerif de ümmetimin ayıdır.”[3] buyrulduğu üzere, Şaban-ı Şerif Rasülüllah Efendimize mahsus bir aydır. Bu itibarla bu ayda çokça salevât-ı şerife okunmalıdır.

Şaban-ı şerif ayı amellerin Cenab-ı Hakk’a arzedildiği bir aydır. Peygamber Efendimizin, Ramazan-ı şeriften sonra oruç tutmaya en fazla ehemmiyet verdiği ay, bu aydır. Peygamber Efendimiz S.A.V hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: “Şaban, Recep ve Ramazan arasında bir aydır. İnsanlar ise ondan gâfildir. Halbuki Şabanda, kulların amelleri Rabbül aleminin dergahına yükseltilir. Şabanda, ben oruçlu olduğum halde amelimin yükselmesini arzu ediyorum.”4

Öyleyse Aziz Müminler!

 

İdrak ve şuur sahibi her mü’mine düşen vazife, ibadetlerimize biraz daha hız vererek, salevât-ı şerifeyi çoğaltarak, bu ayın feyzinden, bereketinden istifade ederek Rasülullah(sav) Efendimiz’in “benim ayım” diye övdüğü bu ayı en iyi şekilde değerlendirmeye gayret etmektir.

Ne mutlu Şaban-ı Şerif’i ihyâya çalışıp, şükür vazifesini îfâ eden mü’minlere…
[1] Nüzhetül Mecalis c.1 s.156

[2]Zübdetül Vaizin    Sh.206

[3] Nüzhetül Mecalis c.1 s.156

4 Terğib ve’t Terhib  C.2 s.467

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #25 : 02 Eylül 2012, 08:29:32 »
Hutbe: Beraet kandili ve Sıla-i Rahim, 9 Şaban 1433 (29 Haziran 2012)

استعيذ بالله : حَم  وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ  إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُّبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنذِرِينَ  فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ  أَمْراً مِّنْ عِندِنَا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ  رَحْمَةً مِّن رَّبِّكَ إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ:  إِنَّ

    اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ يَنْزِلُ إِلَى السَّمَاءِ الدُّنْيَا لَيْلَةَ النِّصْفِ مِنْ شَعْبَانَ ، فَيَغْفِرُ لأَكْثَرَ مِنْ عَدَدِ شَعْرِ غَنَمِ كَلْبٍ


Muhterem Mü’minler!

Hutbemiz, BERAT GECESİ’NİN FAZÎLETİ hakkındadır.

Cenâb-ı Hakkın yarattığı müstesnâ vakitlerden birisi de, Berat Gecesi’dir ki Şa’bân-ı Şerîf’in onbeşinci gecesidir. Yani gelecek hafta Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece ihya etmeye çalışacağımız fazîleti pek büyük bir gecedir. Şöyle ki; Kur’ân-ı Kerîm’in indirilişinin birinci safhası olan Levh-i Mahfuz’dan Dünya semâsına indirilmesi bu gecede meydana gelmiştir. Hutbemin başında okuduğum Âyet-i Kerîmesinde Cenâb-ı Hakk: “Hâ- mîm. (Helâl ile harâmı vesâir hükümleri) açıkca bildiren (bu) kitâba yemîn ederim ki, hakîkat, biz onu mübârek bir gecede indirdik. Gerçek biz (onunla kâfirlerin uğrayacakları azâbı) haber vericileriz. (O, bir gecedir ki) her hikmetli iş, nezdimizden sâdır olan bir emirle, o zaman ayrılır.”(Sure-i Duhan,1-6) buyurmaktadır.

Değerli Mü’minler!

Berat Gecemizin tafsilâtı Kandil Gecesi Proğramında izah edilecektir. Ancak bu mübarek geceyi, Ümmet-i Muhammed olarak gücümüzün yettiği nisbette ihyâ etmeye çalışmalı, anne-babamızı, kardeşlerimizi, arkadaşlarımızı arayarak kandillerini tebrik etmeli, büyüklerin duasını almalı, geçmişlerimizin ruhlarına hediyeler göndermeli, mümkün olduğu kadar çokca nafile ibâdet yapmaya gayret etmeli, tevbe ve istiğfar edip, Kur’ân-ı Kerîm okumalıdır. Ayrıca bu geceye mahsus ve kılınması ehemmiyetle tavsiye olunan yüz rek’atlik  HAYIR NAMAZI vardır ki, vaziyeti müsait olupta bu namazı kılan kimsenin, o sene içerisinde ölürse şehidlik mertebesine nâil olacağı İslam Büyükleri tarafından beyan edilmektedir. Mevzû ile alâkalı bir hadîs-i şeriflerinde Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimiz şöyle buyuruyorlar: “Şa’bânın yarı (onbeşinci) gecesi olduğu vakit, gecesinde (ibâdet için) kalkınız. Gündüzünde oruç tutunuz. Zirâ Allâh-ü Teâlâ güneşin batışı ile (beraber) dünyâ semâsına rahmetiyle tecelli eder de (şöyle) buyurur: Bir mağfiret dileyen yok mu onu bağışlayayım! bir rızık isteyecek yok mu ona rızık vereyim! bir dertli yok mu (istesin de) âfiyet vereyim! Bu (dâvet) tanyeri ağarıncaya kadar devam eder.”( İbn-i Mâce,c.1,s.444)

 

Muhterem Müminler!

Dikkatlerinizi başka mühim bir hususa çekmek istiyorum: Sıla-i rahim dinî bir vecibedir. Akrabalar arası bir çok problemin halledilmesinde çok önemli bir husustur. Sıla-i rahim en azından akrabalarımıza karşı tatlı sözlü, güler yüzlü olmak, karşılaştığımız zaman selamlaşmayı, hal hatır sormayı ihmal etmemek, daima kendileri hakkında iyi şeyler düşünmek ve hayır dilemek, ziyaretlerine gitmek ve ihtiyaç durumunda yardımlarına koşmaktır. Rasülullah Efendimiz (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve Ahiret gününe iman eden sıla-i rahimde bulunsun.“ (Buhari, Edeb, 35,85.) “Rızkının bol ve ömrünün uzun olmasını isteyen kimse yakınlarıyla ilgilensin.” (Et-Terğib vet-Terhib,5/143) “İyi bilin ki, toplum içinde yakınlarıyla ilişkisini kesen kimseler bulundukça o topluma rahmet inmez.” (Et-Terğib vet-terhib,5/164)

Aziz Müslümanlar,

Bu hususta, Avrupa’da izin zamanı olan şu günlerde (iznin  yaklaştığı şu günlerde) izine gidecek, yani ‘Sıla-i Rahim’ yapacak kardeşlerimize şu hatırlatmada bulunmak isteriz:  İzninizi sıla-i rahim olarak belirleyiniz ki, harcadığınız her nefes, attığınız her adım ibâdet olsun.

“Muhakkak ki Allah adaleti, iyiliği, akrabaya yardımı emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. Allah, düşünüp yerine getiresiniz diye size öğüt verir.” (Nahl Suresi 16/90)

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #26 : 25 Eylül 2012, 22:47:26 »
Hutbe: Yaz kursları, 16 Şaban 1433 (06 Temmuz 2012)

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:  اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ

 

قال النبي عليه السلام:  اَدِّبوُ اَوْلاَدَكُمْ عَليَ ثَلاَثِ خِصاَلٍ حُبِّ نَبِيِّكُمْ وَحُبِّ اَهْلِ بَيْتِهِ وَقِرَائَةِ الْقُرْأَنِ


 

Muhterem Müslümanlar,

Hz. Allah (c.c), anne ve babalara evlatları hakkında bir takım mesuliyetler yüklemiştir.

Evlatlarımızın en güzel şekilde yetişmesi, bizlerin gayretine ve sorumluluk anlayışına bağlıdır. Ne yazık ki içinde bulunduğumuz devirde, aileleri ve çocukları etkisi altına alan birçok olumsuz sebeplerden dolayı anne ve babalar, çocuklarını İslamın üstün ve güzel ahlakı ile yetiştirmekte güçlük çekmektedirler. Bu zorlukların üstesinden gelebilmek için çocuklarımızı ciddiye almak gerekiyor. Bununla beraber büyük bir sevgi ve şefkatle onların sorunlarına eğilmek ve iyi yetişmelerine zemin hazırlamak şiârımız olmalıdır.

Bize yüklenen mesuliyetlerin en mühimi, onlara gerekli dini bilgilerini, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerimi öğretmektir ve bu vazifenin çocukluk devresinde yapılması en münasip olanıdır. Sevgili Peygamberimiz, “Evlatlarınızı şu üç hasletle terbiye ediniz. Rasülünüzün sevgisi, O’nun Ehl-i Beytinin sevgisi ve Kur’an-ı Kerim okumasıyla” ( Feyzül Kadir c.1 s.225) buyurarak evlat terbiyesinde Kur’an-ı Kerim öğretmenin ehemmiyetine işaret etmişlerdir.

Değerli Mü’minler,

Avrupa genelinde başlayan veya başlayacak olan tatil sezonu münasebetiyle bir kısım aileler yurt dışına çıkacaklardır. İzine gitmeyenler ise tatil dönemini çocukları ile birlikte yaşadığı yerde değerlendirecektir. Çocuklarımızın boş zamanlarını değerlendirebilmek için her sene olduğu gibi bu sene de, yaz kurslarımızda onları okutma hizmetimiz devam edecektir. Bu hususu şimdiden sizlere hatırlatır, yaz kurslarımıza çocuklarınızı  göndermenizi, aynı zamanda yakınlarınızın çocuklarına da vesile olmak hususunda gayretli olmanızı istirham ederiz.

Meselemiz, sahip olduğumuz evladlarımızın terbiyesidir. Bunun için,  “ben, evladım hakkında ne yapabilirim?” diye düşünen ve yaz tatilini bulundukları ülkelerde geçirecek olan kardeşlerimiz, İKMB Yaz Kursları Proğramlarını takip ederek çocuklarını bu kurslara kaydettirmeli ve onların dini kültürlerini artırmalarına ve faziletli gençler olarak yetişmelerine zemin hazırlamalıdırlar. Hayatımızda yapabileceğimiz en kıymetli yatırım, yavrularımızın eğitim ve gelişimi için yapacağımız yatırımdır.

Sevgili Peygamberimiz, vazifesini yapanları ne güzel müjdeliyor: “ Bir anne ve baba, evladına Kur’an-ı Kerim öğretirse, kıyamet günü başlarına sultanlara mahsus tac konulur ve cennet elbiseleri giydirilir ki, insanlar öyle bir elbisenin benzerini görmemişlerdir. ” (Terğib Terhib c.2 s.355)

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #27 : 25 Eylül 2012, 22:50:56 »
Hutbe: Ramazan-ı şerif geliyor, 23 Şaban 1433 (13 Temmuz 2012)

 

استعيذ بالله : شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِيَ أُنزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِّلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِّنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ…

 

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ:  إِذَا دَخَلَ شَهْرُ رَمَضَانَ فُتِّحَتْ أَبْوَابُ السَّمَاءِ، وَغُلِّقَتْ أَبْوَابُ جَهَنَّمَ، وَسُلْسِلَتِ الشَّيَاطِينُ
                                                                                                 

Muhterem Müminler,

Allahü Zülcelal vel Kemal Hazretlerine sonsuz hamdü senalar olsun ki, içerisinde rahmet ve mağfireti ilahinin, bolluk ve bereketin dolup taştığı, rahmet ve cennet kapılarının ardına kadar açıldığı, cehennem kapılarının kapandığı, şeytanların zincirlendiği, nefsi emmarenin  insan vücudundaki tesirinin oruç ibadeti ve taatla azaldığı ve biz müslümanlar arasında 11 ayın sultanı diye nitelendirilen mübarek Ramazan-ı Şerif ayının gölgesini üzerimize düşürmüş bulunmaktadır.

Gelecek Cuma ilk orucunu tutacağımız Ramazan-ı Şerifimiz, inanmış gönüllerde sevinç ve manevi pırıltılar meydana getirmektedir. Ramazan-ı Şerifi karşılamak, bu mübarek aya ruhen hazırlanmakla ve gafletten sıyrılmaya çalışmakla mümkün olabilir. Günahlarımıza tevbe edip, gelen bu müthiş tecelliyattan en yüksek seviyede istifade etmenin yollarını aramalıdır.

Değerli Müminler,

İmamı Rabbânî Hz.leri Mektûbât-ı Şerifesi’nde, Ramazan ayının ehemmiyeti ve ihyası ile alakalı olarak şöyle buyuruyorlar: “Kim ki bu ayda hayırlara ve salih amellere muvaffak kılınırsa bu muvaffakiyet senenin tamamında onun arkadaşı olur. Eğer bu ay manevi dağınıklık ile geçerse, senenin tamamı da dağınıklık üzere geçer.”[1]

Aziz Müslümanlar,

 

Bu mübarek ay rahmet, ğufran ve Kur’ân ayıdır. Ramazan-ı Şerifin en büyük özelliği, kitabımız Hazreti Kur’anın bu ayda nazil olmasıdır. Peygamberimiz (s.a.v) her Ramazan Kur’anı Kerimi hatmederdi. Cebrail aleyhisselamda dinlerdi. Onun için mukabele okumak ve okutmak sünnettir. Bu hususta müslümanların, hazırlıklarını yapmaları, bilenlerin mutlaka en az bir hatm-i şerif okumaları, bilmeyenlerin mukabele okunan yerlere giderek okunan Kur’anı dinlemeleri ve O’nun lâhuti sesini ruhunun derinliklerinde hissetmeye çalışmalıdır.

Hulasa bu mübarek ayı, layık olduğu şekliyle karşılayabilmek için uzuvlarımızı oruca ortak olacak şekilde bir edebe alıştırmalıdır. Bunu sağlayabilmek için dile yalan söyletmemeli, gıybet suçu işlememeli, kulağa haram olan konuşmaları dinletmemeli, eli dinimizin yasakladığı şeylere uzatmaktan ve can yakmaktan korumalı, ayakları şeytani yollarda tozlanmaktan muhafaza etmeli, vücudumuzun sultanı kalbi, bozuk inanç ve sapık düşüncelerden temiz tutmalıdır. Tek kelime ile vücudun tamamına “ Ramazan-ı Şerif ve oruca hazır ol!” emrini vermelidir.

Kımetli Mü’minler,

Bu mübarek ayı kendimizden şikayetçi değil, şefaatçı kılabilmek için maddi ve manevi hazırlıklarımızı yapmamızın icap ettiğini tekrar hatırlatır, şimdiden Ramazan ayınızı tebrik ederiz.

[1] Mektûbât-ı İmam-ı Rabbânî, cild 1, m. 45

2 Sahih-i Buhari, Kitab-us Savm, no: 1933

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #28 : 25 Eylül 2012, 22:54:24 »
Hutbe: Ramazan hayatımız, 1 Ramazan 1433 (20 Temmuz 2012)

           بسم الله الرحمن الرحيم

 لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً

وقال رسول الله صلى الله عليه و سلم :

لَيْسَ الصِّيَامُ مِنَ الْاَكْلِ وَالشُّرْبِ ، إِنَّمَا الصِّيَامُ مِنَ اللَّغْوِ وَالرَّفَثِ* صحيح ابن حزيمة


 

 

Muhterem Mü’minler!

Ümmeti olmakla büyük şeref duyduğumuz, Allâh-ü Teâlâ’nın emirlerini en iyi anlayan ve anlatan, onları günlük hayatına en güzel şekilde tatbîk eden, hiç şüphesiz Peygamberimiz (s.a.v.) dir. Onbir ayın sultânı olan, içerisinde bin aydan daha hayırlı Kadir gecesini bulunduran Ramazân-ı Şerîf ayının ve Ramazan Orucunun kâmil mânâda îfâsı, Resûl-ü Ekrem (s.a.v.) Efendimiz’in sünnetine uygun biçimde edâ edilmesine bağlıdır.

Mü’mini, Allah’ın rızasına ulaştıracak orucun, sünnet-i seniyye ölçülerine uygun olması îcâb etmektedir. Zîrâ sâlih ameller, ancak Peygamberimizin sünneti vasıtasıyla kabul makamına yükselebilir.

Muhterem Müslümanlar!

Bu ölçüyü dikkate alarak Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Ramazân-ı Şerîf hayâtıyla alâkalı birkaç husûsu arz etmeye çalışacağız. Bir hadîs-i şerifte: “Resûlüllah hayır yapma husûsunda insanların en cömerdi idi. En fazla cömertliği ise ramazan içinde olurdu” buyruluyor. Peygamberimiz (s.a.v.), sahur vaktinde kalkıp teheccüd namazı ve diğer ibâdetler ile geceyi ihyâ ederler ve “sahur (yemeği) yiyiniz. Zîrâ onda bereket vardır” buyururlardı.

Resûlüllah Efendimiz bu mübârek ayın bir anını bile boşa geçirmez ve aynı uyanıklığı ashâbınında göstermesini arzu ederlerdi. Gaflette olanları îkaz eder ve “Nice oruç tutanlar vardır ki, orucundan kendisi için açlıktan (ve susuzluktan) başka bir şey yoktur. Nice (ibâdet için) ayakta duranlar vardır ki, kıyâmından kendisi için uykusuzluktan başka bir şey yoktur” buyururlardı.

İftar etmezden evvel

اَللَّهُمَّ يَا وَاسِعَ الْمَغْفِرَةِ اغْفِرْ لِى


yani “Ey mağfireti geniş olan Allahım, beni mağfiret eyle” diye duâ eder ve iftar vakti girince:

اَللّهُمَّ لَكَ صُمْتُ وَبِكَ آمَنْتُ وَعَلَيْكَ تَوَكَّلْتُ وَعَلَى رِزْقِكَ أَفْطَرْتُ وَصَوْمَ غَدٍ نَوَيْتُ


 yani “Ey Allahım, ancak senin rızân için oruç tuttum, sana îmân ettim, sana tevekkül ettim, senin verdiğin rızıkla da iftar ettim ve yarınki tutacağım oruca niyyet ettim” diye duâ ederlerdi.

Resûl-ü Ekrem Efendimiz, Ramazan-ı Şerifin son on gününde, daha bir gayretli olurlardı. Diğer zamanlarda yaptığı ibâdetleri, bu ay girdiği zaman artırırdı.

Muhterem Mü’minler!

Dünyevî ve uhrevî her türlü işlerimizde olduğu gibi, içerisinde bulunduğumuz Ramazân Ayını ve bu aya mahsûs olan oruç ve diğer ibâdetlerimizi nasıl îfâ edeceğimiz husûsunda Resûlüllah Efendimiz’in sünnet-i seniyyesinden ayrılmamaya gayret etmeliyiz.

Hutbemizin başında okuduğumuz âyet-i kerîmesinde Mevlâmız buyuruyor ki: “Andolsun ki Resûlüllah’ta sizin için, Allâh’ı(n rızâsını) ve âhiret gününü(n seâdetlerini) ümîd eder olanlar ve Allâh’ı çok zikredenler için güzel bir nümûne vardır.” (Ahzab,21)

uzman.

  • Ziyaretçi
Ynt: Hutbe: Cuma Namazı,
« Yanıtla #29 : 25 Eylül 2012, 22:57:33 »
Hutbe: Hacc, 8 Ramazan 1433 (27 Temmuz 2012)

 
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ:    إِنَّ أَوَّلَ بَيْتٍ وُضِعَ لِلنَّاسِ لَلَّذِي بِبَكَّةَ مُبَارَكاً وَهُدًى لِّلْعَالَمِينَ
 
قال النبي عليه السلام: اَلْحَجُّ الْمَبْرُورُ لَيْسَ لَهُ جَزَاءٌ اِلاَّ الْجَنَّةَ


 

Aziz Mü’minler,

 

Hutbemiz Hacc İbadetinin Fazilet ve Ehemmiyeti Hakkındadır.

Hacc lügaten; kasdetmek, yönelmek manasına gelir. Istılâhda ise; belirli zamanda Kâbe-i Muazzama’yı ve civarındaki mübarek ve muhterem mekanları usulüne uygun olarak ziyaret etmek ve buralarda yapılması gereken diğer ibadetleri yerine getirmeye denir.

Hacc ibadetinin hükmü farzdır. Farziyyeti kitap, sünnet ve icma-i ümmet ile sabittir. Al-i Imran suresinin 96 ve 97. ayet-i kerimesinde Mevlâmız mealen: “Doğrusu insanlar için vaz’olunan ilk ma’bed, elbette Mekke-i Mükerremedeki o çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet olan beyttir. O’nda açık âyetler var, İbrahimin makamı var ve O’na dahil olan eman bulur, yoluna gücü yeten her kimsenin O Beyti haccetmesi de insanlar üzerine Allah’ın bir hakkıdır ve kim bu hakkı tanımazsa her halde Allah’ın ihtiyacı yok, O bütün alemînden ganîdir.”[1] buyuruyor.

Rasûlüllah (sav) Efendimiz’de Hadîs-i Şeriflerinde: “İslâm beş esas üzerine kurulmuştur. Allah(cc)’dan başka ilah bulunmadığına ve Muhammed (sav)’in Allah’ın Peygamberi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, haccetmek ve Ramazan ayında oruç tutmaktır.”[2] buyuruyorlar.

Muhterem Mü’minler,

Namaz ve oruç bedeni ibadetlerdir. Zekât mali bir ibadettir. Hacc ise hem bedeni hem de mali bir ibadettir. Bu farz hem bedende olan sıhhat ve selametin, hemde mal varlığının bir şükrüdür.

İhlas ve samimiyetle sırf Allah(cc)’ın rızasını gözeterek hacca gitmek büyük bir fazilet, yüce bir ibadettir. Bu yüce ibadeti hakkıyla ifa eden bir mü’min, günahlarından arınıp tertemiz olduğu gibi, Allah(cc)’ın rahmetine de mazhar olur. Rasul-i Ekrem (sav) Efendimiz buyuruyorlar ki: “Yakışmayan sözü ağzına almayıp, Allah(cc)’ın hududunu aşmadan hacca giden kimse anasından doğduğu gün gibi, günahlarından tertemiz olarak hacdan dönmüş olur.”[3]

Kıymetli Mü’minler,

İslam Kültür Merkezleri Birliği, hacılarımızın bu ulvi ibadeti noksansız, huzurlu ve feyizli bir şekilde îfa edebilmeleri için düzenli bir organizenin oluşmasında her hususta olduğu gibi titizlik göstermektedir.

Özellikle bu sene bu vazifeyi yerine getirebilmek için sabırsızlanan kardeşlerimizin müracaat ederek hazırlıklarını yapmalarını tavsiye ediyoruz. Hacc, öyle büyük bir ibadettir ki, ihlas ve samimiyetle Allah ve Rasulünün hakkı için Hacc ibadetini ifaya çalışan Salih mü’minler  Peygamberimizin şu duasına nail ve mazhar oluyorlar:

“Ey Allâhım! Hacıları ve Hacıların mağfiret dilediği kimseleri affeyle.”[4]
[1] Al-i Imran 96-97

[2] Buhari ve Müslim

[3] Buhari, c.2 s.141

[4] Hâkim, ebu Hüreyreden