Gönderen Konu: 'Huy' Sandığımız 'Takıntı'larımız  (Okunma sayısı 19267 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
'Huy' Sandığımız 'Takıntı'larımız
« : 11 Eylül 2008, 22:15:30 »


Gelen maillerde dikkatimi çekiyor. Okurlarımız kendileriyle ilgili sorular sorarlarken ya da birlikte yaşadıkları kişilerin sıkıntı ve zorluklarıyla ilgili bilgi almaya çalışırken şu ifadeyi kullanıyor;

“Mehtap Hanım... Eşimle (kardeşimle / annemle / babamla... vs) anlaşamıyoruz. Benim bazı huylarımı kabul etmiyorlar...”

Veya...

“Kızımın huyları yüzünden çocukları ve eşi kendisinden bıkmaya başladı. Ona nasıl yardım edebiliriz?”

Soruların devamını okuyunca, aslında bahsedilenlerin “Huy” olmaktan çıkmış ve “Takıntı”ya dönüşmüş karakter özellikleri olduğunu düşünüyorum. Ve gelen sorulara bu anlamda cevaplar vermeye çalışıyorum. Baktım sorular çoğaldı... En iyisi bilgiyi genel anlamda yazayım da herkes okusun istedim...

Huy, genel anlamda “Mizaç” kelimesiyle birbirini karşılıyor. Mizaç, huy dediğimizde; insanın doğuştan getirdiği temel özellikler aklımıza gelir. İslam literatüründe buna bir anlamda “Fıtrat” diyoruz. Yaratılıştan gelir ve neredeyse tamamen biyolojik kaynaklı durumları temsil eder.

Huy / mizaç / fıtrat kelimelerini kullanınca, günlük hayatta en fazla kafa karıştıran diğer yapı akla geliyor hemen değil mi? Yani “Karakter” ve “Kişilik” kelimeleri.

Karakter / kişilik, yapısal bütünümüzdeki sonradan kazandığımız özellikleri temsil eder. Hal böyle olunca da hiç birimizin kişilik / karakter özellikleri diğerine benzemez. Çünkü doğuştan gelen mizaç / huy / fıtratımız, zaman içinde bulunduğunuz ailenin sosyal yapısına, aldığımız eğitime, toplumsal özelliklerimize, kazandığımız kültürel yapılanmaya göre değişiklik gösterir.

Biraz karışık gibi dursa da aslında son derece kolay bir formülasyon... Huy / mizaç / fıtrat = doğuştan gelenler Karakter / kişilik = sonradan kazanılanlar

Tüm bu bilgileri aktarınca, insanlarda ortak huy ve yine ortak karakter özellikleri olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim. Dünyanın neresinde doğmuş olursak olalım, insan olmamız nedeniyle, doğuştan beri getirdiğimiz ortak huy ve karakter özelliklerimizin olduğu, yapılan pek çok araştırmayla sabitlenen bir bilgi haline gelmiştir sevgili okurlar!

Bu bilgi inançlarım doğrultusunda düşününce bana son derece doğru geliyor. Çünkü insanların ortak özellikleri ve ortak yapıları olmasaydı, Kur’an’ı Kerim hayatımıza yeterince hükmedemezdi. Oysa ortak ögeler, ortak yapılar sayesinde; hangi devir ve hangi yeryüzü toprağı olursak olalım aynı emir ve aynı ayetlerle muhatap olabiliyoruz.

Yaşadığımız dinin evrensel olabilmesi; yüzyıllar boyu insan yaşamına müdahale edebilmesi; insan yaşamını disipline edebilmesi ve yine insanlar için ciddi bir yaşam programı olabilmesi için, insanoğlunda çağlara ve dönemlere inat ortak yapısal bir bütünün olması gerekirdi zaten... Allah(cc), hiçbir ayrıntıyı unutmaksızın insanı yaratmış ve insandaki ortak fıtri özellikler gereği, emir ve yasaklarını bildirmiştir.

Demek ki huylarımız var... Bir de huy sandığımız takıntılarımız var. Yani doğuştan gelmeyen... Yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası olmayan... İstersek ve çabalarsak kolaylıkla terk edebileceğimiz... Zamanla bünyemize yerleşen ve neredeyse psikolojik destek almamıza neden olacak kadar abarttığımız takıntılarımız!

Dilerseniz bu takıntılardan örnekler sıralayayım:

Her şey tam ve mükemmel olsun isterler. Eksiklikler ve noksanlıklar onları sürekli rahatsız eder. Zihinlerinde tasarladıkları işleri yaptıklarında kendilerini huzurlu / mutlu hissederler. Minicik bir eksiklikte, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi sıkıntılı duygularla boğuşmak zorunda kalırlar.

Herkes için en iyi olanın, kendi düşünce ve fikirleri olduğunu zannedip dururlar. İnsanların düşüncelerini değiştirmek için çabalarlar. Değiştirecekler ama tabii ki bir şartla... Herkes onun söylediği noktaya gelecek!

Duygu kontrolü zordur bu kişilerde. Kolaylıkla tartışmaya girebilirler. Söylenen sözlerin kendilerine karşı söylendiğini düşünüp, hemen karşı saldırıya geçebilirler. Huyları tanımlama cümleleri ise son derece meşhurdur: “Haksızlığa tahammül edemiyorum!” oysa her insanın haksızlığa tahammül etmemesi gerekir. Ve zulme karşı başkaldırması gerekir. Bu özellikteki insanların bahsettiği haksızlıklar, günlük yaşama yayılmış ve kendilerinin ikinci plana itildiği kompleksini yaşamalarına vesile olan cinsten haksızlıklardır. Bu da önemli bir detay anlayacağınız üzere...

Yukarıdaki maddeye bağlı olarak, ergenlik döneminde insanın yapısına “Esneklik" özelliğinin yerleşmesi gerekir. Takıntıya dönen durumlarda bu esneklik devreye girmez. Kişi sıra dışı durumlarda, farklı bakış açıları geliştiremez... Derken takıntılı bir düşünme yapısı, inat, mükemmeliyetçi düşünmeye başlama gibi süreçler devreye girmeye başlar. Ve bunların takıntı olduğunu bilmediği için, yaşadıklarının tamamının “Huyu” olduğunu sanmaya başlar.

Etrafındaki insanlarla ilişkileri kontrol etmeye başlar. Hatta öyle çok kafa yorar ki beyni uyuşmaya başlar. Örneğin, kocası eve gelmeden önce, annesinin evine uğramasın... İş arkadaşlarıyla niye öyle değil de bu şartlarda konuşmuş gibi doğrudan kendisini ilgilendirmeyen meselelere bile takılmaya başlar. Bunları da düşünürken, en doğal hakkı olduğunu belirtmeyi de unutmaz!

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Asıl olan günlük yaşamda patolojik özellikler sergileyen ve aslında hastalığa dönüşmeye başlamış yapıların “Huy zannedilmemesi” gerçeği sevgili okurlar.

Evet... İnsanoğlunun yeryüzüne gelişinden beri ortak bazı huyları vardır. Bu huylar Afraka'dan Bosna'ya, Uruguay'dan Amerika'ya kadar değişmez. Her insan için ortak özellikler taşır. Ama yukarıda saydığım tarz durumlar huy olmayıp, aslında kişilik yapısına yerleşmeye başlayan takıntılı düşüncelerdir. Üzerinde durup çabaladığınızda da üstesinden kolaylıkla gelebileceğiniz takıntılar.

Konu uzun... Anlatılacaklar var ama fazla uzatmayayım... Devamını bir sonraki yazıda aktarayım...

mehtap.kayaoglu
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Hepimizde Varolan Ortak “Huy”larımız
« Yanıtla #1 : 13 Eylül 2008, 20:23:28 »
Bir önceki yazıda huy sandığımız; ama aslında huyumuz olmayıp, yaşam içinde takıntılar şeklinde geliştirdiğimiz davranış kalıplarından bahsetmiştim. Bugün de sizlere yeryüzüne gelen her insanda olmazsa olmaz cinsinden var olan ortak huylar hakkında bilgi aktarayım dilerseniz.

Bir şeyin huy olup olmadığını anlamak zor değil. Çünkü insanlarda yaratılıştan gelen ortak bazı özellikler var. Fıtrattan gelen, mizaç da dediğimiz huylar. Daha önceki yazıda da söylediğim gibi bu huylar Hz.Adem’den bugüne, bugünden kıyamete kadar yaratılacak her insanda tespit edilebilir özellikler olarak varlığını sürdürecektir.

O halde başlayayım doğuştan gelen ve tamamen biyolojik kaynaklı ortak özelliklerimizi sıralamaya:

Birinci özelliğimiz; yenilik arama. İnsanoğlunun doğasında düşünce ve davranışlarında hep yenilik isteme, yeniliği arama huyu vardır. Yenilik isteriz. Yenilik ararız.

İkinci özelliğimiz; zarardan kaçınma. İnsanoğlunun yaratılıştan getirdiği en önemli huylarından diğeridir bu madde. Kişi, nerede, kiminle, ne zaman yaşıyorsa yaşasın, temel işlevi zarardan kaçınmak şeklindedir. İntihar etmeyi ve artık yaşamdan bıktığını düşünen insanlar bile, en sıkıntılı anlarında dalgın dalgın yol kenarında yürürlerken, aniden üzerlerine gelen hızlı arabayı görünce, refleks olarak kendilerini yolun kenarına fırlatırlar.

Fırlatırlar diyorum çünkü düşünerek, uzun uzadıya karar vererek kendini kurtarma davranışı değildir. Sadece içgüdüsel olarak refleks tepkiyle yapar o kadar. Zarardan kaçınma huyumuz sayesinde hayatta kalmayı ve zarar görmemek için çabalamayı sürdürürüz.

Üçüncü ortak özelliğimiz; sebatkarlık. Çeşitli tarih ve dönemlerde, dünyanın herhangi bir yerinde varlığını sürdüren her insan için yaratılıştan gelen önemli bir huydur tuttuğu işi bırakmamak, işin devamı ve sürekliliği için çaba harcamak. Bu maddeyi okuyan tüm genç arkadaşlarımızın harekete geçmesini diliyorum.

Çünkü gelen birçok mailde “Mehtap ablacığım, ben başladığım işi yürütemiyorum, beceremiyorum.” Şeklindeki durumlar yaratılış gerçeğimizi yansıtmıyor. Allah insanların doğasına, bir işe başlamayı ve başladığı işi sürdürmeyi şifrelemiş. Yapamıyorum demek, beceremiyorum demek; en iyimser söylemle “Başarmak için ne yapacağımı bilmiyorum” anlamına gelir.

Hatta bana kızmasın genç arkadaşlarım ama; tembelliğin farkında olmadan kişiliğin bir parçası haline geldiği bireylerde “Başarmak istemiyorum, zor geliyor” gibi bir şekle bile dönüşmeye başlamış demektir. Bu durumu tersine çevirmek çok kolay. Zira yaratılıştan gelen biyolojik özelliklerimiz, her işin üstesinden gelmemizden yana sevgili genç okurlar!

Son ortak özelliğimiz; ödül bağımlılığı. Biz insanoğlunun ödülle, onaylanmayla ve onura edilmeyle yapamayacağı, üstesinden gelemeyeceği hiçbir durum yok. Hepimiz zaman zaman ödüllendirilmek, onaylanmak, tebrik edilmek isteriz. Kimi zaman tatlı bir kabul edici bakış ödüldür bizim için, kimi zaman tatlı bir söz! Ödülü maddeye bağlamanın verdiği zararlara dikkat ederek, duygusal ödüllerin hayatımızdaki önemini anlatmaya bile gerek yok sanırım.

Özetle söylemek gerekirse; bir şeyin huy olması için yaratılıştan gelmesi gerekir. Yaratılıştan gelenleri yukarıda sıraladığımıza göre, “Huyum bu! Vazgeçemiyorum!” söylemleriyle arkasına sığındığımız bazı davranışlarımızın, aslında bizim zaman içinde geliştirdiğimiz alışkanlıklarımız olduğunu bilmemiz gerekir.

...alışkanlıklar değiştirilebilir! Huylar değiştirilemez!

...evet... son olarak diyorum ki lütfen huylarımıza haksızlık yapmayalım!..

...huylarımız; insan olma zemininde, farklı kültür ve toplumlardaki insanların tümünü ortak bir parantezde toplama işlevini yürütüyor. Bu kadar önemli ve cici bir süreci, kendi oluşturduklarımızla ve değiştirmekten üşendiklerimizle zedelemeyelim!

En azından bu yazıyı okuyan herkes, bugünden itibaren söylem şeklini değiştirebilir.

“Huyum bu! Ne yapayım? Değiştiremiyorum ki... ama eşim de (annem/babam/kardeşim/nişanlım... vs.) beni anlamıyor” demeyeceğiz.

“Kendime böyle bir alışkanlık geliştirmişim… Nasıl olduysa! Sanırım onun isteklerini yerine getirme konusunda zorlanıyorum. Ama elimden geleni yapacağım!” diyebileceğiz.

Ne de olsa huylar ortak...

Alışkanlıklar çeşit çeşit...

Dn.Psikolog&Psikoterapist Mehtap KAYAOĞLU
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı duha

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 5143
  • ѕησωƒℓαкє
Ynt: 'Huy' Sandığımız 'Takıntı'larımız
« Yanıtla #2 : 13 Eylül 2008, 20:28:04 »
Emeğine Sağlık : )
söz Hayâtî'dir; İnanç taşıyoruz.....

[/center]

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Takıntım geldi, yenmem lazım
« Yanıtla #3 : 16 Ekim 2008, 17:41:12 »
Kimi günde 25 kez ellerini yıkar, kimi evden her çıkışında 7 kez geri dönüp kapıyı kilitleyip kilitlemediğine bakar, kimi de evindeki koltukların simetrisinin ikide bir bozulmasından rahatsız olur. Bu anormal davranışlar ciddiye alınacak kadar önemli bir rahatsızlık.Çünkü takıntılar insan hayatını çekilmez bir hale getirebilir. Az ya da çok hemen hepimiz kafamıza birçok şeyi takar, sorun eder, saatlerce, hatta günlerce o konuyu düşünürüz. Sonra da “Hiçbir şey kafaya takmaya gelmez” der ve geçer gideriz. Peki ya geçip gidemeyenler…

Bilimsel araştırmalar obsesif kompülsif bozukluk denilen “takıntı” hastalığının beyindeki serotonin bozukluklarından kaynaklandığını ortaya çıkardı. Özellikle de çocuklukta beyne yazılmış yanlış senaryolar ileriki yaşamda takıntı haline gelebiliyor. Beynin bu davetsiz misafirleri olan takıntıda insanın aklına bir düşünce, bir hayal gelir, oturur ve bir türlü oradan kalkmaz. Kafa bozuk plak gibi takılır kalır aynı yerde.

“Takıntılar” kitabının yazarı Uzman Doktor Oğuz Tan’a göre, takıntı, depresyon gibi üzüntü ya da sıkıntı sonucu ortaya çıkabilecek bir hastalık değil. İnsanlar takıntılarının mantıksız olduğunun farkındalar; ama bir türlü kafalarından atamıyorlar. Hatta bazı takıntılar ters tepebiliyor. Sürekli elini yıkayan kişi temizlenmediğini düşünüyor ve hiç yıkamıyor ya da namazı yanlış kıldığını zanneden kişi namazı bırakabiliyor. Bazıları da ‘Kapıyı kilitledim mi?’ sorusunu düşünüp durmak yerine evinden hiç dışarı çıkamıyor.

Tikler, takıntıya akraba bir hastalık ve tamamen çocukluk çağında başlıyor. Tikler kaslardaki irade dışı hareketlerdir. Hareket ve ses tikleri olmak üzere ikiye ayrılır. Etrafımızdaki her 8 çocuktan birinde tik bulunuyor… Erkek çocuklarda kızlara oranla üç kat daha fazla tik görülür. Tikli çocuklar göz kırparlar, burun kıvırırlar, dudaklarını oynatırlar, kaşlarını kaldırırlar, yüz buruştururlar hatta aniden kafa atarlar.

Omuz silkme, parmaklarla oynama, ayakları da gayri ihtiyari sallayabilirler. Bunların yanında sürekli burun çeken, sürekli öksüren, boğaz temizleyen, ıslık çalan ve kuş sesi çıkaran çocuklar da bu gruba girer. Ergenlik sonunda tiklerin büyük kısmı geçebilir; ancak bu çocukların yarıya yakını bu kez takıntı hastası olur.

Kleptomani olarak bilinen bu kişiler çalma dürtüsüne engel olamazlar. Soygun planı yapmaz. Kişi çalar; ama maddi değeri olduğu için ya da intikam almak için çalmaz. Hatta bazı çaldıklarını sonradan götürüp yerine koyar. Nitekim çoğu sonunda utanç, suçluluk ve vicdan azabı duyar.

Tan’a göre takıntının iki tür tedavisi var. İlaç ve psikoterapi tedavisi. Her iki yöntemi ayrı olarak deneyen hastaların yarıya yakınında belirgin bir düzelme görülüyor. Ancak her iki yöntemi birlikte uygulayan kişi yüzde doksan takıntısından kurtulabilir. Tedavisi yıllarca sürebilir ve çeşitli vesilelerle tekrar nüksedebilir. Psikoterapide bir takıntı hastasına söylenen tek şey “Sürekli takıntının üzerine git” uyarısıdır. Mesela yünlü bir beze dokunamayan bir kişinin bu takıntısından kaçmak yerine yavaş yavaş dokunmaya alışması gerekir.
-------------------------------------------------------------------------------
En sık görülen takıntı çeşitleriTemizlik takıntıları:
Pislik, mikrop, idrar gibi maddelerin bulaşmasından korkma.

Şüphe takıntıları:
Kapıyı kapattığından, fişi çektiğinden, namazı doğru kıldığından vs. emin olamama.

Hastalık takıntıları:
Ölümcül hastalıklara yakalandığı hissinden kurtulamama.

Düzen ve simetri takıntıları:
Eşyaların düzenli ve simetrik olmamasından aşırı rahatsızlık duyma. Eğrileri düzeltme, çizgileri eşitleme vs.

Saldırganlık takıntıları:
“Çocuğumu camdan atar mıyım? ” gibi çevredekilere zarar vermekten korkma.

Metafizik takıntılar: ‘
Ben ben miyim? Ruh nerede? İnsanlar hayal mi gerçek mi?’ gibi sorulardan kurtulamama.

Büyüsel takıntılar:
Tehlikeden kaçınmak için tahtaya vurmak, kurşun döktürmek gibi.

Biriktirme takıntıları:
Hiçbir eski eşyayı atamama, dışarıda ne bulursa değerli sayma ve eve alıp getirme. Bu kişilerin evleri adeta birer çöp ev olur.

Takıntıya akraba hastalıklar
Tikler, çirkinlik takıntısı, hastalık hastalığı, kıl koparma hastalığı, zayıflama hastalığı, kumarbazlık, hırsızlık hastalığı, kundakçılık hastalığı, alışveriş hastalığı.

DİLEK CİHAN

*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Su

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 20
Ynt: 'Huy' Sandığımız 'Takıntı'larımız
« Yanıtla #4 : 16 Ekim 2008, 19:35:03 »
Doğru tespit ve teşisler teşekkür ettik  l5))

Çevrimdışı dört mevsim

  • araştırmacı
  • ***
  • İleti: 278
Ynt: 'Huy' Sandığımız 'Takıntı'larımız
« Yanıtla #5 : 16 Ekim 2008, 19:57:10 »
Tuğra kardeşim bütün emeklerin için sana toptan teşekkür etmek istiyorum,Allah razı olsun.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Ynt: 'Huy' Sandığımız 'Takıntı'larımız
« Yanıtla #6 : 16 Ekim 2008, 20:09:44 »
Amin cümlemizden :)
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Fatihan

  • Administrator
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 6992
  • Milimi milimine Ehli sünnet...
Ynt: 'Huy' Sandığımız 'Takıntı'larımız
« Yanıtla #7 : 17 Ekim 2008, 12:36:02 »
Tuğra kardeş sizi tebrik ederim paylaşımlarınız için.Ne zamandır dikkatimi çekiyor paylaşımlarınızın marjinal faydası çok yüksek :)

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Ynt: 'Huy' Sandığımız 'Takıntı'larımız
« Yanıtla #8 : 18 Ekim 2008, 09:41:29 »
Teşekkür Ederim.
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Çanlar ''Takıntılılar' İçin Çalıyor
« Yanıtla #9 : 19 Aralık 2008, 17:29:37 »
Çanlar ‘takıntılar’ için çalıyor‘Benden Bu kadar’ filmini izleyenler bilir.

Takıntılı bir kişiyi canlandıran Jack Nicholson kaldırım çizgilerine basmaz, karo taşlarını sayar, bazı şeylere elini bile süremez vs. Bu görüntüler size aşina geliyorsa hiç ‘Aman canım o adam ortayaşlıydı ben daha çok gencim.’ gibi sözlerle avunmaya kalkmayın.Çünkü bu ciddi bir problem ve hiç merak etmeyin, sizin yaşınıza uyarlanmış versiyonları da mevcut: Sınav için eline aldığın kitabın önsüzünü okumadan çalışmaya başlayamamak ve bu işlemi kitabı her eline aldığında yapmak zorunda kalmak mesela.

Sağ elini değdirdiğin yere sol elini değdirmeden edememek mesela. Ütüyü fişte unutup unutmadığını 3 kere kontrol etmeden dışarı çıkamamak sözgelimi. Belli özel sayılara sahip olup her işi bunlarla yapmak zorunda hissetmek, duvardaki çerçeve eğikse düzeltilene kadar bir şey yapamamak, arabayla önünden geçtiği dükkan tabelalarını okumadan edememek, plakaların rakamlarını toplamaktan başka şey düşünmeye fırsat bulamamak gibi ‘sürümler’ de mevcut… Sahi, sizinki hangisi?

Yeni çağ, getirdiği modern yaşam tarzları ile beraber zamanı gelince paketten fırlayacak nur topu gibi hastalıklar üretiyor. Takıntılar dediğimiz bu yeni versiyon hastalığın bir numaralı figüranları da doğal olarak en korunmasız durumda olan gençler oluyor.

Zamanın kendisinden beklediği yoğun sorumluluklar, buna karşın birer uçurum misali içsel boşluklar; nereden geldiğini bilinmeyen bir ‘stres’le boğuşmalar ve hiçbir şekilde deşarj olamamalar…. İşte Obsesif kompülsif bozukluğun temel nedenleri. Kimlik bunalımları, anlam arayışları vb. şeylerin ortasında sıkışıp kalan genci dayanılmaz ve esir edici bir psikolojik köşe kapmacaya davet ediyorlar.

Psikoloji literatüründe obsesif-kompülsif bozukluk (OKB) olarak tanımlanan, içsel gerginliğin dışarıya farklı bir yansıma şeklidir takıntılar. Takıntı haline gelen bazı düşüncelerin sürekli zihinde canlanması, kişinin bu düşüncelerden -aynı beyin içinde- farklı bir köşeye kaçması, sonra düşüncenin farklı bir köşeden yeniden saldırması-yeniden kaçmak, yeniden saldırması-yeniden kaçmak, yeniden… Ve zihindeki bu tatsız ama vazgeçmesi de imkânsız kaçma-kovalamaca oyununun başka bir şey düşünemeyecek kadar kişinin hayatına el koyması!

Takıntıların davranışa değdiği nokta: Ritüeller

Zihin, obsesyon dediğimiz bu dayanılmaz takıntı oyununu dışa yansıtma şeklini ise oyunun kendisinden daha tatsız bir şekilde yapmaktadır. Belli davranış ritüellerini (kompülsiyon) yaparsa hayatında her şeyin yolunda gideceğine inandırmıştır kendini. Ve artık olay çığırından çıkmıştır. Söz konusu davranış ritüellerinin obsesyon (takılma) düşüncelerini kişide biraz daha yerleştirir, biraz daha, biraz daha… Elim kirli takıntısı-günde 30 defa el yıkama ritüeli, ya eve hırsız girerse takıntısı-kapının kilidini 7 defa kontrol etme ritüeli, ya bir şeyi unutursam endişesi-ajandaya günde 80 defa bakma ritüeli vb. (Rakamlar vurgu olsun diye abartılmamıştır, gerçektir.)

Üstelik bu ritüelleri yaptığı sürece hayatında bir problem çıkmamasını da (bunlarla kaybedilen saatleri, geç kalmaları, insanların anlamsız bakışlarını problem olarak saymazsanız tabii!) “işte bak ritüellerimi yapıyorum diye hayatımda bir sorun çıkmıyor!” gibi ilginç bir sebep-sonuç ilişkisini de bilinçaltı gizli gizli beyne enjekte etmektedir.

Zamanla olay o kadar trajikomik olur ki; beyin bu sebep-sonuç ilişkisini mikrop kapacağı endişesiyle günde 30 defa el yıkamak gibi nispeten daha “anlamlı” bir bağla bağlama ihtiyacı da duymaz. Kişi, bazen kaldırım çizgilerine basmadığı için kötü bir haber almadığına, bazen de çift sayılarla hareket ettiği için ailesinden birinin ölmediğine inanır hale gelir. Ya da bunları yapmadığı zaman tanımlayamadığı bir huzursuzluk yaşar.

Herkes biraz obsesiftir!

Vurgulanması gereken asıl nokta çoğu kimse; ama az ama çok bir şeylere takılmaktadır. Aşırı titizlik, en doğru karar verebilmek için sıklıkla kararsızlık duyguları içinde boğulma, esnemez katı kuralcılık, mükemmeliyetçilik, sorumluluklara aşırı düşkünlük, fazla detaycılık, eskimiş eşyaları atamamak, vb. Çoğaltabileceğimiz bu örnekler de yine OKB dediğimiz hastalığın zihnimizdeki mini görüntüleridir. Bu davranışlar bizim için kontrol edilemez düzeye varmışsa; artık bizim kişilik arşivimizde duran prensiplerden çok, bizi esir almış gardiyanlar (!) halini alacaklardır. Ve hayatımızı kelimenin tam anlamıyla “çekilmez” kılacaklardır.

Psikiyatrik hastalıklar arasında yer alan ve bazı uzmanlara göre, ‘en acı veren psikiyatrik rahatsızlık’ olarak da ifade edilen takıntı rahatsızlıklarının büyük kısmının sebebi duygusal gerginliklerimizdir. Hayattaki olaylarla bir taraftan dolan bilinçaltı sinir küvetimiz saçma diyebileceğimiz bu tip davranışlarla dışarıya boşalır. “Birikim” adındaki şifreli sözcük, bu psikolojik rahatsızlık için de kaçınılmaz olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu nedenle sorunun kaynağını bilinçte değil, bilinçaltında aramak gerekir. Yaşadığımız her olay çeşitli duyguları sonuç verir ve beynimiz sadece olaylara ait görüntüleri ve sesleri değil, olaylara ait duyguları da kaydeder. Görüntü ve ses kayıtları hafızamızda bir yerde durur; ama duygu kayıtları durmaz, onların yapısı durağan değildir. Eğer duygu negatifse ve yoğunluğu belli bir eşik düzeyini aşmışsa bilinçaltı bu yükten kurtulmaya yönelik bir çaba içine girer; OKB gibi.

Siz istediğiniz kadar “ama bu çok saçma!” diye kendi kendinize telkinler uygulayın, ya da arkadaşınıza çizgilere basmamakla huzursuzluğun ne ilgisi var diye “mantıklı” sorular sorun, bir sonuca varamazsınız. Bunlar sonuçsuz kalmaya mahkûm tedavi adına bir anlam ifade etmeyen çabalardır. Çünkü hasta da saçma olduğunu bilmektedir. Ancak sorun bilinçaltındadır.

Duygusal temizlik gerekli

Bu tip durumlarda yapılması gereken en temel çözüm, sorunun kaynağı olan yaşadığımız olumsuz yaşam olaylarıyla birlikte gelen duygusal birikimi; “saçma” dediğimiz davranışlara yol açmadan dışarıya çıkarabilmektir. Kişinin iç dünyasında var olan bu duygusal birikim ortadan kaldırılmadan sadece obsesyonu kesmek adına uygulanacak yöntemler tatmin edici olmayacaktır. Hastanın bir takıntısı gidecek belki; ama yerine yenileri gelecektir.

İleri düzeye varmamış OKB belirtilerinde psikoterapi desteği almadan kendi başınıza uygulayabileceğiniz mini tedavi yöntemleri de mevcuttur.

Erhan ÖZDEN

Kaynak:Gençlik/Zaman
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Ferzin

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 240
Ynt: 'Huy' Sandığımız 'Takıntı'larımız
« Yanıtla #10 : 19 Aralık 2008, 19:25:04 »
Ruh ve sinir hastalıkları uzmanı Dr. Kemal Şahin, “Hastalar, zaten bu düşünce ve davranışın saçma olduğunu biliyor. Davranış tedavisinde amaç takıntılı düşünceleri ortadan kaldırmak değil, hastanın bu düşüncelerine barışık yaşamasını sağlamak.” diyor. Şahin, bir de örnek veriyor: “Çöp bidonunun yanından geçerken eline kir bulaştığını düşünerek defalarca elini yıkayan bir hastaya ‘hayır kir bulaşmadı’ demek yerine ‘eline kir bulaşıp bulaşmadığına karar vermek için çaba harcamalısın, kir bulaştığını kabul etsen bile elini tekrar tekrar yıkamamak için direnmelisin’ düşüncesinin aşılanması gerekir.”

Prof. Dr. M. Orhan Öztürk ise bu hastalığın kişiye acı veren inatçı, zor bir rahatsızlık olduğunu belirtiyor. Tedavisi için uzun ve sürekli bir mücadele gerektiğinin altını çizerken de ekliyor: “Yalnızca ilaçlarla tedavi edilmeye çalışılırsa çok da olumlu sonuç vermeyebilir. İlaçlarla birlikte hastanın psikoterapi görmesi gerekiyor. İlacı bıraktıktan sonra hastalık yineleyebilir; o yüzden psikoterapi bu hastalık için oldukça önem taşıyor.” Yine, Öztürk’e göre, tedavide iyi gelen şeylerden biri de “meşgul olmak” çünkü bu tür takıntılar boş zamanlarında daha çok geliyor. Kişi, meşgul olduğunda bu takıntılar daha da azalıyor.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Takıntılı Kişilik
« Yanıtla #11 : 13 Şubat 2009, 23:23:15 »
1) Takıntılı kişilik özeliklerini taşıyan kişiler; hem kendi üzerlerinde hem de çevrelerinde denetimi sağlamak üzere önlemler alınır.

2) Yaklaşımlarında ölçülüdürler.

3) İlişkilerde ihtiyatlı,düşünceleri mantıklıdır. Bu özeliklerinde aşırıya kaçarlarsa sert görünüşlü ve bilgiçlik taslayan kişiler olur.

4) Duygular ve sezgiler yerine, nedensellik ve mantıksal olma üzerine dururlar. Nesnel olmak için ellerinden geleni yaparlar.

5) Taşkınlık yapmaktan kaçınırlar.

6) İlişkilerde ölçülü ve duygusal olarak mesafeli görünürler, aynı zamanda dengeli, güvenilirlik ve dürüstlük niteliklerine sahiptirler.

7) İlişkilerinde kendilerini tutma duygularını frenlemelerine ek olarak çevrelerinde egemenlik kurmayı severler.


 Takıntılı, saplantılı kişiler için her şeyin bir yeri vardır. Her şey yerli yerinde olmalıdır.

9) Temizliğe düşkün ve düzenlidirler.

10) her şeyi tam zamanda yapan dakik kişilerdir.

11) Çevresindeki kişilerin ve ilişkilerin önceden belirlendiği gibi davranmasını, daha çok kendi istekleri doğrultusunda davranmasını isterler.

12) Takıntılı insanların düşünce ve davranışlarına karşı gelindiğinde, şaşırtıcı, dikkafalı ve inatçı olabilirler.

13) Doğruluğa ve dürüstlüğe çok önem verirler.

14) Mülkiyet hukuku duyguları çok güçlüdür.

15 Çok tutumlu davranırlar ve sahip oldukları şeyleri çok zor paylaşırlar.

Bir kişide takıntılı, saplantılı kişilik özelikleri olmazsa, anormal bir durumun olduğunu gösteremez. Tam tersine bu niteliklere sahip olmak kişiler çok şey kazandırabileceği gibi, toplumların verimliliklerini önemli ölçüde obsesyonel üyelerine borçludurlar. Bu özellikler aşırıya kaçarsa denge bozulur, sorunlar yaşamaya başlar.

fatihbasaran.com
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Takıntıları, saplantıları olan kişiler düşünce veya eylemle bunlar etkisiz hale getirilme çalışırlar.

Örnek: Tüp gazı kapatıp kapatmadığı ile ilgili takıntıları olan bir kişi, tüpü kapattığına ilişkin güvence duymak için tüpü tekrar tekrar kontrol eder. Bu takıntılı düşüncelerini etkisizleştirmeye çalışır.

Örnek: Tekrarlayan davranışları olan bir kişi(sürekli el yıkayan, sıraya koyan) ya da zihinsel eylemleri olan (sayı saymak, çeşitli kelimeleri aklında geçirmek gibi.) Bu tarz davranışların anlamı huzursuzluk ve gerginliği azaltmak, sıkıntıdan kurtarmaktır. Kişi bu davranışları doğrultusunda haz almaz, doyum sağlamaz.

Örnek: Küfür etme takıntısı olan kişi düşünmek istemediği sövme işinden kurtulmak için 100 kez 10’dan 100’e kadar sayı saya bilir.

Takıntılı ve saplantılı kişiler, neden yaptıklarını bilmeden kendilerinin oluşturduğu ayrıntılı kurallara göre katı bir biçimde uyulan ya da basma kalıp olan bir takım eylem ve davranışları yerine getirirler.

En sık gördüğümüz davranışlar yıkama, temizleme, sayma, kontrol etme, sıraya koymadır. Kişiler davranışlarının mantıklı olup olmadığı konusunda kararsızlık içindedir. Kişi takıntı ve saplantılarının mantıksız olduğunu kabul ettiği zamanlarda bunlara karşı koymak için çaba gösterir. Ancak kişi gösterdiği bu çaba sırasında sıkıntısı artıp, istemediği davranışları yapmasına yol açar.

Obsesyonlara örnekler (saplantı ve takıntılara örnekler)

Birsini yaralama ya da birisine zara verme dürtüsü.

Geçmişteki bir yaşantıyla ilişkili olarak birisine karşı yoğun öfke duymayla ilgili düşünceler.

Sevdiği birinin başına bir kaza geleceği düşüncesi.

Birisine açık saçık şeyler söyleme yada sövme dürtüsü.

Yakın arkadaşının yada ailesinden birinin yaralanacağı, öleceği düşüncesi

Sağlığıyla ilgili olarak bir şeylerin yolunda gitmediği düşüncesi.

Birisine fizikse ya da sözlü olarak saldırıda bulunma dürtüsü.

Çocuklarının başına bir şey geleceği, özellikle kaza geçirecekleri düşüncesi.

Karısının zarar görmüş olup olmadığı düşüncesi.

Birisine bağırıp çağırma dürtüsü.

Çocuklarına zarar verme ya da onlara karşı şiddet kullanma dürtüsü.

Araba kullanırken arabaya çarpa dürtüsü.

Birisine saldırma ve şiddetle cezalandırma dürtüsü.(örnek: çocuğunu otobüsten dışarı atma)

İnsanlara kaba saba şeyler söyleme dürtüsü.

Olası kazaları ya da aksilikleri düşünme(genellikle bir geziye çıkmak üzereyken)

Kalabalıkta bir kişiyi itme dürtüsü.(örnek: kuyrukta beklerken)

Belirli birtakım kişilere saldırma dürtüsü.

Uygunsuz bir takım şeyler söyleme dürtüsü.

Birisinin yeryüzünden yok olmasını isteme dürtüsü.

Utanç duyduğu, küçük düştüğü, rezil olduğu geçmişteki yaşantılarını düşünme.

Birisine saldırıda bulunma ve öldürme dürtüsü.

Bir bankayı soyma gibi çok sıra dışı bir olay gerçekleştirmiş olabileceği düşüncesi.

Binanın tepesinden atlama dürtüsü

Trenin yaklaştığı bir sırada demir yoluna atlama dürtüsü.

Sevdiği birine fiziksel olarak zarar verme düşüncesi.

fatıhbasaran.com

*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
"Takıntı" hayatı cehenneme çeviriyor
« Yanıtla #13 : 21 Mayıs 2009, 23:59:50 »
Halk arasında 'takıntı' olarak bilinen 'Obsesif Kompulsif' bozukluklar günlük hayatı cehenneme çevirebiliyor.

Uzmanlar, araba plakalarını ezberlemek, merdiven basamaklarını saymak, yerdeki çizgilere basmamak, ya da "bu hareketi 20 kere yapmazsam işlerim ters gider" gibi, bu tür takıntılarınız varsa ve saçma olduğunu bildiğiniz halde sürekli olarak tekrarlıyorsanız, obsesif kompulsif bozukluğunuz olduğunu belirtiyorlar.

Takıntı hastalığı, aslında beyin kimyasındaki bir bozukluktan kaynaklanıyor ama çevresel faktörler de hastalıkta rol oynuyor.

Sorumluluk duygusu yüksek, çabuk endişeye kapılan, gergin, karamsar, içe dönük, ayrıntıcı kişilik yapısına sahip insanlar hastalığa daha yatkın oluyor.

Çocuklarını çok sık eleştiren, suçlayan, onlardan kusursuz olmalarını isteyen ailelerde de takıntı hastalığına sık rastlanıyor.

Her sağlıklı bireyin çeşitli takıntılarının olabileceğini belirten uzmanlar, bunların günlük hayatı aksatacak yoğunlukta yapılması sonucunda hastalığa dönüşeceğine dikkat çekiyor.

Hastalıkta teşhis, hasta ile yapılan psikiyatrik bir görüşme sonucu konulabiliyor.

Tedavi için ise ilaç ve çeşitli davranış terapileri uygulanıyor.

Tıme Turk
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı ihvan

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 2354
Ynt: 'Huy' Sandığımız 'Takıntı'larımız
« Yanıtla #14 : 14 Ekim 2009, 09:40:14 »
takıntım ÇAY da  var.su kaynayacak.bardak sıcak suyla çalkalanacak.demlik yanımda olacak.
« Son Düzenleme: 14 Ekim 2009, 09:41:53 Gönderen: ihvan »