Vahdeti vücut meselesinin islamdaki yeri nedir?

Başlatan elleziyne, 13 Ocak 2008, 14:43:56

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

elleziyne

Muhterem forumdaslarimiz. Aklimad bihayli zamanlar Vahdeti Vucud meselesi hakkindaki soru isaretleri bulunmaktadir.
Aramizda bu mesele ile ilgili malumati olan varsa, ve beni bu hususta bilgilendirse cok memnun olurum.
--Vahdeti Vucud meselesi hakmidir?
Hak ise delilimiz nedir?
--Ayeti Kerime Hadisi seriflerle sabitmidir?
Vahdeti Vucud meselesi hak ise buna dair akli delilimiz nedir?
--Imam Rabbani hazretleri bu mevzu hakkinda ne buyuruyor?
Vahdeti Vucudun ilimmidir?
--Tasavvufla alakasi varmidir?
Bunu ilk Ihdas eden Kimdir?
--Bu mesele ile alakali hangi kitaplari tavsiye buyurursunuz??

Lutfen cevap olarak, -arastirilacak bir cok mevzu varken bu meseleye negerek var- veya
-Kendini bu meseleye fazla kaptirma- veya -vahdeti vucud öyle iki kelime ile anlatilmiyor- seklinde tavirlar sergilenmesin. Gerci bu gibi tavirlarin sergilenmeyeceginden eminim. Acizane
-olaki- olan seyleri söylüyorum. Yardimci olabilirseniz cok sevinirim. Yardimci olacaginizdanda eminim...Vereceginiz bilgilerde sayet kaynagini biliyorsaniz eklemenizi rica ederim...
 

ankebut-57

#1
Halis ECE

[SIZE=18pt] "Vahdet-i Vücûd'a Dair En Kat'î Hüküm" [/SIZE]


"Vahdet-i vücûd" vücûdun birliği, varlıkların bir ve tek olduğu kanaati, varlıkları bir bilme düşüncesidir. Diğer bir ifadeyle, varlıkların tek olduğuna, her şeyin 'tek olan Allâh'ın tecellîleri ve görünüşleri olduğuna inanma temeline dayanan yanlış bir tasavvufî anlayıştır. Buna tasavvufta vahdet-i vücûd yolu denir.

Vahdet-i şuhûd yolunda ise, her şeyi bir görme hali geçicidir; sâlik, birlik'in varlıkta ve bilgide değil görmede olduğunu sür'atle kavrar. Aynen güneşli bir günde gökteki yıldızların yok olmadığı, ancak Güneşin ışığından dolayı görülemediği, oysa Güneş batıp akşam olunca hepsinin ortaya çıktığı gibi sâlik de, o merhaleyi aşıp manevi sarhoşluktan ayılınca, hâşâ her şeyi Hak olarak görmekten kurtulur. Gerçek varlığın bir tek Allah Teâlâ'ya ait olup O'ndan başka hiçbir şeyin hakiki bir varlığa sahip bulunmadığını, her şeyin mahluk olduğunu Hâlık olamayacağını anlar, Yaratan'la yaratılanları birbirine karıştırmaz.

***


[SIZE=13pt]"Aşağıdaki şu cümleler, tam vahdet-i vücutçu sözleridir:[/SIZE]

- Bir kimse hakkı Hak'ta aynı Hak'la  görürse o kimse âriftir.

- Bir kimse hakkı Hak'ta ayn-ı halkla  görürse o kimse âcizdir.

- Bir kimse hakkı ne Hak'ta, ne halkta göremez de, ölmesine ve sonra da ihyâ olacağına intizâr eder (ikinci ihyâda) Hakk'ı ayn-ı hakla görürse, o kimse gâfildir.

- Bir kimse Hakk'ı halkta, halkı Hak'ta görür, hukûk-ı Hakkı ve halkı edâ etmekle iştigâl eylerse, o kimse kâmildir.
***

Bilinmelidir ki, ben, bu cümlelerin mânâları ve tasavvufî îzahları üzerinde durmayacağım. Çünkü hem meşrebime muvâfık değil, hem de bu mevzû ile meşgul olmak hakikatte vakti boşa harcamaktır. Yalnız bu sözlerin menşei, zuhur mertebesi ve sebepleri hakkında izahatta bulunacağım. Bu da sizin ve bizim maksadımıza uygun düşecek, meselenin esaslarını tenvîre [I](aydınlatmaya)[/I]  hizmet edecektir.

***

Büyük muhakkikler [I](hakikati araştırıp ortaya koyan âlimler)[/I] nezdinde vahdet-i vucûd ilim veya şuhûdunun menşei ve sebebi ifrat-ı muhabbettir, sekirdir [I](aşırı muhabbet ve manevi sarhoşluktur)[/I]. İsim ve fenâ sıfatında fâni olmaktır. Velâyeti, velâyet-i kalbiye ve zilliyedir. Ona velâyet-i suğrâ da denir. Bu hâl, bu mertebede zuhûr eder. Fenâ'nın hakikatini de temin etmez. Cihet-i cezbede fenâ-yı zillî husûle getirir. Tevhîdi, tevhîd-i ef'âldir. Fenâsı fenâ-yı ef'âldir. Tecellîsi tecellî-yi ef'âldir. Bu ahvâl, kemâl, tecellî ve tevhîdin sahibi; velâyet-i suğrâ mertebesinden yükselerek velâyet-i kübrâya çıkamaz. Tevhîd-i sıfât, tecellî-yi sıfât ve fenâ-yı sıfâta mazhar olamaz. Neticede vahdet-i şuhûda nâiliyet hâsıl etmezse, vahdet-i vücûda itikat ve şuhûd ve ilminden yakayı kurtaramaz. Fenâ'nın hakikatinden ve itmi'nândan bir nasîb alamaz. Hayatı kesintisiz olarak bu hâllerle geçer, Hak'la halkı fark ve temyîz edemez [I](ayırt edemez)[/I]. Vücûd-i vâcib ile vücûd-i mümkini bir görmek hususunda eğer fark tanıyabilirse, bunu ıtlak ve takyîd olarak telakkî etmek, ona nisbî ve itibarî demek ibtilâsına tutulur.

***

[SIZE=13pt]Vahdet-i vücud itikadında olanlar, üç zümreye ayrılırlar[/SIZE]

•   Bunların biri, rûhunu velâyet-i suğrâya çıkaranlardır. Bu zümre hâl erbâbıdır. Şerîat-ı mutahhareye yapışıkdırlar. Fakat ictihadlarında, şuhûdlarında hakîkate isabet edememişlerdir. İsâbet edmemelerine asıl sebep muhabbet-i Hak olduğu için, hata eden müctehid gibidirler. Velâyet-i suğrâ erbâbındandırlar. Muhabbette fenâ ve sekrleri kendilerini mâzur kılacaktır. Mevlâ'nın lûtfuna nâil olacaklardır. İşte bunlar, yukarıda zikrolunan sözleri ve emsâlini söylerler.... [Ancak bu sözleri başkalarının söylemesi hâlinde hüküm değişir, tehlikeli bir vaziyet alır. Bunlardan son derce sakınmak lâzım. Bizim için münasip olan, onlara ait bu sözleri te'vil etmek, doğruya yormaktır. H. E.][/I]

•   İkinci Zümre: Bu zümre vahdet-i vücûd ulûm ve maârifi ile çok meşgul olarak meşreb-i tevhid-i vucûdiyi kendilerine mâl edenlerdir ki.... bunların ruhları mertebe-i zılliyete çıkmamış, velayet-i suğrâya dâhil olmamıştır. Bunlar kendilerini; rûhunu mertebe-i velâyet-i suğrâya çıkaran, hâl ve kemâl-i tevhîd-i vücûdî ile mütehakkak olanlardan addederler. Ve bu neş'e ile geçinmeye başlayıp kaal ve laklaka ile hayatlarını boşa harcayıp ömürlerini sülûkten, ruhlarını tasfiye ve nefislerini tezkiyeden mahrum eylerler....

•   Üçüncü Zümre: Bu zümre ne birinci, ne de ikinci zümrenin ahvâl ve ef'âliyle mutassıftır. Bunlar vahdet-i vücûd ulûm ve maârif-i hâliye ve keşfiye ve zevkıyesini taklid değil;  kendi nefis ve hevâlarına göre te'vil ve tefsir ederek işi, vahdet-i vucud derecesine çıkarırlar. Bu suretle kendilerini teklîf-i İlâhî'nin hâricine çıkararak ibâhat ağlarına düşer, ilhad ve zındıkkıyet çukurlarına yuvarlanırlar. Mevlâ'nın emirlerine yapışmaz, nehiylerinden de kaçınmazlar. Bir taraftan her haltı yaparlar, diğer taraftan [I](kendilerini)[/I] zümre-i havâstan ve irfândan sayar ve gösterirler. İşte bunlar, bir takım ehl-i safvetin [I](tertemiz hâlis kulların)[/I] yolunu dürerler. İstidatlarını, itikatlarını mahvederler. Bir daha çıkamayacak surette Hâviye-i dalâle [I](ta cehennemin yedinci tabakasına)[/I] yuvarlanmalarına sebep olurlar. Bunlar birer câni, birer katil, birer kuttâ-i tarîk-ı hak ve hidâyetdir [I](Hak ve hidayet yolunu kesen câni katillerdir)[/I]. Allah şerlerinden ümmet-i Muhammed'i muhafaza eylesin. Âmin. [I](Mektuplar, s. 102–106)[/I]

bilgicagi.net'ten alıntı.

Âlimleri irfan sahib eden, üç harf ile beş noktadır.(عشقْ)
Mü'minleri duhûlü cennet eyleyen, beş harf ile üç noktadır. (ايمان)

www.ayasofya.org

elleziyne

Abicim, katkiniz icin Allah razi olsun. Peki Imam Rabbani hazretleri bu hususta ne buyuruyor? Bunun hakkinda malumatiniz varmi?

elleziyne

Muhyiddini Arabi hazretlerinin görüslerini veya kitaplarini bu hususta nasil degerlendirmemiz gerekiyor. Misallerle bunu izah eden Abilerim varsa katkilarindan dolayi tesekkurumu borc bilirim.
Aslinda bu mesele okadarda bos bir mesele degil. Bizim asil meselemiz muhterem buyuklerimizi savunmak degilmidir? Tasavvuf erbabini savunmak degilmidir? Bugun maalesef bir cok tasavvuf dusmanlari , tasavvuf meselesini vahdeti vucud meselesinden ele alip, mutasavvif hazeratini tekfir etme durumundadirlar. Tekfir ettikleri zevatin basinda Muhyiddini Arabi hazretleri, Hallacai Mansur hazretleri gelmektedir.
Bizim gayemiz elbette zoddirik-lerle munakasaya gecmek degildir. Ama onlar karsimizda tasavvufla alakali olan mevzuyu ele alip Alimlerimizi tekfir ederlerse, burada susacakta degiliz. Azcok bilinmesi icap edenleri aktaririz, sonra isimize devam ederiz... 

Mektuplar risalesinden aktarilanlari saadelestire bilen abilerim varmi???

ankebut-57

Soruyu sorarken, "Kendini bu meseleye fazla kaptırma" şeklinde ikazlar istemediğinizi imâ emtmişsiniz ama, gerçekten de fazlaca içili-dışlı olmayaı gerektiren bir mevzû değildir. Bilinecek azami şeyler dışında, öğrenilmesi önem arzetmeyen meselelere dâhil edilmiştir. Hattâ öyle ki, Son Devir İslâm alimlerinden birinin nasihati de bunu teyit eder niteliktedir: "Evlatlarım! Vahdet-i vucut gibi nuru sönmüş şeylerle hemhâl olmayın!"

Hallacı Mansur vb. âlimlerin ene'l-hak gibi sözlerinin kısa bir izâhı için tıklayınız>>>
Âlimleri irfan sahib eden, üç harf ile beş noktadır.(عشقْ)
Mü'minleri duhûlü cennet eyleyen, beş harf ile üç noktadır. (ايمان)

www.ayasofya.org

elleziyne

Muhterem abicim. Zaten bende bu meselenin derinine girme cabasinda degilim. Bu mesele hakkinda temel bilgiler edinmek icin bu basligi acmis durumundayim.
Alimlerimiz bu mesele hakkinda ne buyurmuslar, onu merak ettigim icin basligi actim.
Yoksa Kast Ettiginiz Zati Serifin femi saadetlerinden sudur eden cumleleri bilmiyorda degilim. Aslinda ilk mesajinizla Zihnimde gecen suallere cevap vermeniz beni bihayli aydinlatti diye bilirim. Allah Razi olsun hocam...



Uludag

Kisacasi: Vahdet-i Vucud caiz degildir. Manevi sekerat halindeki hatali anlamalarin neticesidir. Velayet yolunda olabilir böyle seyler. Nübüvvet yolunda sekerat yoktur. Muhyiddini Arabi Hazretleri velayet yolnun mensubudur. Vefatindan 300 sene sonra velayet-i kübraya vasil olmustur. Vahdeti Vucud görüsüne ve söylediklerine sonradan tevbe etmistir.  :dragur:
Ya rabbi, şu acizi ümmeti Muhammede hizmet etmeğe muktedir kıl.

unbeaten89

uludag kardesimin verdigi cevap tam olarak cevap olur. düşünsenize herşeyi -haşa- Allah-u Tealanın parçası kabul etseniz ne olur?çööplukler pislikler vs. insanin bizzat kendisi bile bizzat Hak tealanın vucudu olması lazım gelirki bu da muhaldir

sus

Alıntı yapılan: unbeaten89 - 15 Aralık 2008, 19:26:42
uludag kardesimin verdigi cevap tam olarak cevap olur. düşünsenize herşeyi -haşa- Allah-u Tealanın parçası kabul etseniz ne olur?çööplukler pislikler vs. insanin bizzat kendisi bile bizzat Hak tealanın vucudu olması lazım gelirki bu da muhaldir

sizin düşüncenizle vahdeti vucud düşüncesi arasında çok fark var....
Lailahe illah sırrına ermektir.....
Vahdeti vucud Herşeyin Allahın sırrı etrafında gittigini görmektir...
Herşeyin tefekkür aleminde Allahı birledigini hükmetmektir...

sus

Vücûd
Bu sıfat, Allah Teâlâ'nın vâr olduğunu ifâde eder. Allah Teâlâ'nın varlığı başka bir varlığa bağlı olmayıp, zâtının îcabıdır. Yani vücûdu, zâtıyla kaimdir ve zâtının vâcib bir sıfatıdır. Bu sebeble Hak Teâlâ'ya Vâcibü'l-Vücûd denilmiştir. Bâzı Kelâm âlimleri, Vücûd sıfatına, sıfat-ı nefsiyye adını vermişlerdir. Vücûd'un zıddı olan adem (yok olma) Allah Teâlâ hakkında muhaldir. Allah'ın yok olduğunu iddiâ etmek, kâinatı ve içindeki varlıkları inkâr etmeyi gerektirir. Çünkü her şey'i yaratan ve vâr eden O'dur.

Allah sıfatlarından vucudu buraya asıyorum ki nekadar bilgisiz ve cahilce yorumlara kalkıştıgımızı kelam ilmini bilmeden bazı şahsiyetlere kötü fiiller isnat ettigimizi göreceksiniz...

Devri Âlem

sus kardeş, Halis Ece'nin yazısını tekrar tekrar dikkatle okumanızı tavsiye ederim. Ayrıca ankebut-57 kardeşin de yorumundaki ince derslere...

Vahdet-i Vücud, çok kaygan bir zeminde yol almaktır ki; "Günümüz insanların idrak düzeyinin kat be kat üstündedir" ..

Bu zeminde insan kaydımı Allah muhafaza itikadî boyutta bir daha zor toparlar kendini. Kelam ilmini buradaki birçok arkadaşımızın bildiğini düşünüyorum.

Uludağ kardeşin, yorumu gayet güzel bir şekilde meseleyi özetlemiştir.

Bu nedenle insanlar nedendir bilinmez, dinini yaşaması yönünde onun olmazsa olmazı olan fıkhî, akaidî hükümleri tam öğrenemeden, bu yollara girer ve maalesef çok yalnış zeminlerde seyreder...

Fıkıh öğrenmeden tasavvufla uğraşan kimse, dinden çıkar ve zındık olur!
اَلْعِلْمُ يَرْفَع بُيوتًا لاَعِمَادًا لَهَا وَالْجِهلُ يَهْدِم بِيُوتَ اْلعِزَّ وَلْكَرَمِ

racül

Gece yarisi daginik kafayla buraya bir seyler yazmaktan korkuyorum..

Vahdet-i vücud görüsüne kapilmamayi insanlara telkin etmek, Seyh-ül Ekber Muhyiidini Arabi hazretlerini tahkir etmek degildir.

Mutasavvifiyne göre Vahdeti Vücud velayeti sugrada ugranan bir duraktir. Bir kismi orayi nihayet sanir, oradaki illüzyona kapilir. mezelle-i akdamdir orasi..
Hizlica gecilmesi gerekir.

Vahdeti vücud makamina erenlerin, o makama ait cezbe ve sekr mahsulü sözlerini alip bunlari hayat görüsü haline getirmek, o makama ulasmadigi halde, mücerred taklidcilikle, o görüsü dillendirmek, insani telafisi olmayan manevi zararlara götürür.

Bunlari söylemek,
Muhyiddini Arabi hazretlerini itham etmek degildir. Onun büyüklügünü herkes teslim eder. Ama onun ulastigi makama ulasmadan onun vahdeti vücud fikrini almak insani zindikliga kadar götürür.

...

En basitinden:

Sizin taptiklariniz benim ayagimin altindadir sözünün hikmetini anlayacak karatta olmayan bir insanin, Muhyiddini Arabi hazretlerinin "görüs"lerine uymak adina:

halkin taptigi sey (zahiren düsünürsek cok fahis bir hata ortaya cikar) seyhul ekberin ayaginin altindadir.

gibi bir kanaati dillendirse...

Ortaya nasil bir zindiklik cikar?.

Bunun gibi,

Muhyiddini Arabi hazretlerinin ulastigi makama ulasmayan insanin, onun ulastigi makamlarin sekrine (sarhosluguna) dayanamayarak ifade ettigi seyleri kendine fikir haline getirmesi gibi olur...

...

Vahdeti Vücud gibi cetrefilli konulara dikkat cekmek yerine,

Ehli sünnet ulemasinin itikadi konulardaki kanaatlerine dikkatleri cekmek daha salim olur

....

Es ist keine Schande hinzufallen, aber es ist eine Schande einfach liegen zu bleiben.
                                                Theodor Heuss
                             ehemaliger Bundespräsident