Hayat Yolculuğunda Bir Durak;Yaşlılık

Başlatan turab, 24 Nisan 2008, 09:56:56

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

turab


Hayat Yolculuğunda Bir Durak: Yaşlılık

İnsanoğlu mutlaka öleceğini bilse de, kendi veya bir yakını için bunu kolaylıkla kabullenememektedir. Ölüm gerçeği ile yüzleşmenin yaşlılıkta olacağı zannıyla, onu daha çok, ihtiyarlara yakıştırır. Ne var ki, zihninin derinliklerinde saklı olan bu gerçeği yakınlarını kaybetmesiyle hatırlar. Beyaz saçlar ve yüz buruşukluğuyla kendini belli eden ihtiyarlık, oynanmakta olan "hayat" isimli oyunun artık bitmek üzere olduğunu, sahneyi yeni nesillere bırakma zamanının geldiğini insana hissettirir. İhtiyarlığın ne olduğu konusunda başta peygamberler, bilim adamları, filozoflar ve edebiyatçılar pek çok şey söylemiştir. Bu konuda özellikle bilimin bazı tespitlerini gözden geçirerek, meseleyi yorumlamaya çalışalım.

Yaşlanma nedir?
Tarih boyunca, uzun yaşamanın ve ihtiyarlığı geciktirmenin sırrını keşfetmek, insanoğlunun hedeflerinden biri olmuştur. Son yirmi yıl içinde yaşlanma sürecini deneye dayalı olarak inceleyen gerontoloji (yaşlanma bilimi) alanında önemli ilerlemeler yapılmıştır. Hücrelerden organlara kadar bütün yapılarda fonksiyonların giderek azaldığı, oldukça karışık biyolojik bir süreç olan yaşlanma, organizmanın büyüme ve gelişmesinde zamanla meydana gelen gerilemelerin toplamıdır. İhtiyarlama süreci, kronolojik ve biyolojik olmak üzere iki bölümde ele alınabilir. Kronolojik yaşlanma; insanın doğumundan itibaren içinde bulunduğu zamana kadar geçen, yıllara bağlı değişmeleri anlatır. Biyolojik yaşlanma ise; kalıtıma, sağlık ve çalışma şartlarına göre bedende meydana gelen fizikî değişikliklerdir. Bu yaşlanmada irsî faktörlerin yanında kimyevî, psikolojik, ekolojik faktörler ve hayat tarzı da rol oynar.

İnsanlardaki yaşlanma, önce hücre seviyesinde başlar. Bu, doku, organ ve sistem yıpranması şeklinde devam eder. Sonunda organizmanın yıpranması ve ölümü gerçekleşir. Hiyerarşik bir organizasyon yapısında yaratılmış insan bedeninde hem yaşlanma, hem de ölüm üç farklı kategoride incelenir. Bunlar, biyomoleküllerin ve buna bağlı hücrenin yaşlanması ve ölümü; doku ve organların yaşlanması ve ölümü organizmanın veya sistemlerin yaşlanması ve ölümüdür. Bazı araştırmacılar, yaşlanmanın zaman faktörü ile anlamlı hale geldiğine inanırlar. İnsanlarda kronolojik ve biyolojik yaşlanma, paralel seyretmez. Bazı kişilerde kronolojik yaşlanma, bazı kişilerde biyolojik yaşlanma daha hızlıdır. Ayrıca her bir organın yaşlanma süreci de farklıdır. Bunların kullanılışına ve yapılarına göre ayrı ayrı yaşlanma ve yıpranma zamanları vardır. Farklı seviyelerde, farklı süreçlerde gerçekleşen bu yaşlanma ve ölüm, günümüzde ölen insanlardan yaşayan insanlara gen, doku ve organ nakillerini mümkün kılmıştır. Ayrıca yaşlanmanın biyo-molekül ve hücre seviyesinden başladığının tespiti ile de koruyucu ve önleyici tıbbın hayal değil, gerçek olduğu gösterilmiştir.

Bilim dünyasında niçin yaşlandığımızı ve öldüğümüzü açıklamaya yönelik pek çok teori geliştirilmiştir: Bunlardan bazıları şöyle özetlenebilir:

1- Serbest radikaller teorisi: Çok kabul gören bu teoriye göre, görünen maddî sebep olarak yaşlanmaya, "serbest radikaller" adı verilen maddelerin aşırı üretimi ve vücuttan uzaklaştırılamaması yol açmaktadır. Oksijen ve besinlerin, metabolik yollarla enerjiye çevrilmesi sırasında ortaya çıkan bu radikaller, biyo-moleküllere bağlanarak, hem hücrelerin normal işleyişi bunlarla engellenir, hem de yaşlanmayı başlatan süreçler tetiklenir. Bilim adamları, serbest radikalleri tesirsiz hale getiren enzimleri kodlayan genlerin, hücrelere aktarılması gerçekleştirilebilirse, yaşlanmanın olumsuz tesirlerinin en aza indirilebileceğini belirtmektedir. Laboratuvar şartlarında çeşitli hayvanlar üzerinde test edilen bu metot, oldukça başarılı olmuştur. Sonuçta birçok hayvanın ömrünün potansiyel ömürlerinin iki katına kadar uzadığı görülmüştür.

2- DNA hasar teorisi: DNA ve RNA, yaratılışımızdan anne ve babamızdan biyolojik olarak aldığımız genetik bilginin şifrelendiği kimyevî yapılardır. Organizmanın hücrelerinde genomun aktif olan kısımlarında DNA üzerinde meydana gelen hasar, hücrenin faaliyet yoğunluğuna bağlı olarak ortaya çıkar. Ancak hücre içine bu hasarı tamir eden enzim sistemleri ( DNA tamir sistemleri) yerleştirildiğinden, hasarların tamamı çoğu zaman tamir edilmektedir. Bir şehir, hattâ devlet hükmündeki hücrenin içinde meydana gelen DNA harabiyeti ve tamir sistemlerinde oluşabilecek arızalar, yaşlanmayı tetikleyen bir başka görünen sebeptir. Meselâ yapılarında mutajenik kimyevî maddeler bulunduran kirli hava, endüstri atıkları, sigara ve alkol gibi maddeler, hücreye ulaştıklarında ya doğrudan yahut dolaylı olarak DNA'da hasara yol açar. Bu hasar tamir edilemezse, zamanla, İmam-ı Mübin defterinin (kaderi programının) küçük bir numunesi olan genetik program yıpranır ve bu da sonuçta hücrelerin yaşlanması ve ölümüne yol açar.

3- Genetik teori: Yaşlanmanın sebebinin genetik şifremizde yazılı olduğunu, ve yaşlanma programının tamamen iptal edilemeyeceğini ama bu programın hızının değişebileceğini vurgular. Bilim adamlarının bu teori ile ilgili görüşlerine göre, ortada bir program varsa, bu programlanabilir demektir ve yaşlanma genine müdahale edilebildiği ölçüde yaşlanmanın geciktirilmesi mümkün olacaktır. Bu teoriye göre, nasıl anne karnındaki embriyonik gelişmenin bir programı varsa, insanın normal hayatı da, bebeklik, çocukluk, delikanlılık, yetişkinlik, olgunluk, yaşlanma ve ölüm süreçlerini içine alan bir programa göre gerçekleşir.

4- İmmünolojik ve endokrin teori: Buna göre yaşlanmanın sebebi, bazı hormonların miktarındaki azalma veya bağışıklık sistemindeki zayıflamadır. Bağışıklıkta çok mühim bir vazife alan timüs bezinin ergenlikten sonra fonksiyonlarının büyük oranda azalması, yaşlanmada timüs bezinin önemli bir rolü olduğunu düşündürmektedir. Yaşlanma ile birlikte vücudumuzun hastalıklarla savaşmasında nizamî bir ordu görevi gören bağışıklık sisteminin fonksiyonları azalmakta, viral, bakteriyel veya hastalıklara sebep olan diğer amillere giriş yolu açılmaktadır.

Endokrin teoriye göre, endokrin bezlerin hormon salgılamalarındaki düzensizlik veya yetersizlik yaşlanmayı başlatmaktadır. Beyindeki epifiz bezinden salgılanan melatonin bu konuda güçlü bir adaydır. Zira melatonine birçok vazife gördürülmektedir. Mesela, milatoninin uyku-uyanıklık döneminin tanziminde, yorgunluğu azaltmada, dolaylı olarak bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinde rol oynar. Dolayısıyla melatonin hormonunun az salgılanmasının yaşlanmanın sebebi olabileceğini söyleyen çok sayıda araştırmacı vardır. Batı'da melatonin hapları, yaşlanmayı geciktirici kimyevî maddeler olarak pazarlanmakta ve tamamlayıcı tıpta kullanılan maddeler arasında yerini almış bulunmaktadır.
Yukarıdaki yaşlanma ve ölüm teorileri canlının iç faktörlerine dayandırılmış olmasına rağmen, bilinen temel bir gerçek de, bir organizmanın yaşlanma ve hayat süresinin, sadece onun iç bünyesindeki fizikî ve biyokimyevî özellikler ile belirlenmesidir. Bu süre, canlının dış şartlara uyumuna da bağlıdır. Meselâ, birçok böceğin hayat safhası incelendiğinde, bu sürenin besin, sıcaklık, nem gibi dış faktörlere de bağlı olduğu görülür. Dış faktörlerin tesiri insanlarda da müşahede edilmektedir. Ölümcül hastalıkların tedavisindeki ilerlemeler, beslenme ve hayat şartlarındaki iyileşmeler (hijyen, sosyal refah ve sağlığı koruma sistemleri) hem dış faktörlere bağlı ölümleri azaltmış, hem de insanların daha geç yaşlanmalarına ve ömrün uzamasına vesile olmuştur. Bugün gelişmiş ülkelerdeki ortalama hayat uzunluğu, 100 yıl önceki ortalama ömürle kıyaslandığında fark edilir derecede artmıştır. Yaşlılığı araştıran gerontoloji, insan ömrünün normal şartlarda 115-120 yıl olabileceğini belirtir. Ancak çok az insan bu yaşlara ulaşabilmektedir. Çoğu insanın 115 yıl kadar yaşayamamasının zahiri sebepleri arasında; fıtrî olmayan hayat tarzı, sağlıksız davranış tarzları, kötü sosyo-ekonomik şartlar, fizyolojik ve genetik özellikler ilk sıralarda yer alır. Meselâ ağırlıklı olarak fast-food türü beslenme alışkanlığı ve nispeten hareketsiz bir hayat tarzı, şişmanlığın yayılmasına, dolayısıyla Tip 2 şeker hastalığının her yaşta hızla artmasına sebep olmaktadır. Erken şişmanlama, büyüme hormonunun sentezini azaltarak erken yaşlanmayı başlatır.

Doku ve hücre kültürü çalışmalarında farklı hücre tiplerinin farklı sürelerde yaşlandıkları görülmüştür. Hücreler yaşlandıkça çoğalabilme kapasiteleri yok olmaktadır. Hücre seviyesinde yaşlanma, hücrelerin kendilerini yenileme ve tamir etme kabiliyetinin azalması ve tamir sistemlerinin fonksiyonlarını kaybetmesiyle dereceli olarak ortaya çıkar. Hızla yaşlanan veya ömrü kısa olan birçok organizmada, aktif bölünen hücrelerin sayıca çok az olması, hücre DNA'sının kopyalama veya bölünme kapasitesini kaybettiğinin işaretidir. Bunun manası ise, bu tür hücrelere çok sayıda sahip olan organizmanın yaşlanmaya başlaması ve ölüm riskinin artmasıdır.

Yaşlanma geciktirilebilir mi?
Araştırmalar, yaşlanmayı durduramayacağımızı, fakat geciktirebileceğimizi göstermektedir. Yaşlanmaya tesir eden çeşitli faktörler arasında, psikolojik olanlar, biyolojik olanlardan önce gelmektedir. Yalnızlık, korku, endişe, stres, depresyon, güvensizlik, ayrılık, sevdiklerinden ayrı kalma ve acziyet gibi faktörler, hormonal sistem üzerinden bağışıklık sistemine tesir ederek, yaşlanmanın hızlanmasında itici rol oynar. Yaşlanmayı ikinci derecede geciktirici faktörler biyolojik olan metabolizma yapımız ve hızımız ile, buna bağlı olarak aldığımız besinlerin miktarı ve dengesidir. Bilim adamları besinlerle alınan kalori miktarının azaltılması ile uzun ömürlü olma arasındaki münasebeti araştırmışlardır. Laboratuvar hayvanları üzerinde yapılan araştırmalar, ölçülü beslenmenin, canlıların hayat sürelerinin uzamasına ve yaşlanma ile ortaya çıkan hastalıklarda belirgin bir azalmaya vesile olduğunu göstermektedir. Dengeli ve yeterli beslenme, yaşlanmayla birlikte artış gösteren serbest radikallerin miktarında azalmaya, antioksidan savunma sisteminde artışa, metabolizmada yavaşlamaya ve yaşlılık hastalıklarına yakalanmada belirgin azalmaya da vesile olur. Bu durum da, insanın hayat süresinin uzamasında rol oynar. Yeterli ve dengeli beslenmeyle vücudumuzun ihtiyacı olan vitamin ve mineralleri gerekli ölçüde alabilirsek, bünyemize uygun olan ve yaratılıştan gelen metabolizmamıza ait iç ortam dengesini koruma şansımızı artırabiliriz.

Bu noktada, acıkmadan sofraya oturmamayı ve yemeği ölçülü yiyip sofradan doymadan kalkmayı tavsiye eden Peygamberimizin (sas) eskimeyen düsturunu hatırlamamak mümkün değildir. Zira günümüzün bilim adamları, biyolojik yaşlanmaya karşı yapılabileceklerin başında, yeme ve içmede dengeli olmayı tavsiye etmektedirler.

İnsanların bedenî aktivitelerini belirli bir seviyenin altına düşürmemesinin, zihnen de okuma-yazma ve tecrübelerini gençlere aktarma gibi faaliyetlerde bulunmasının beyindeki yaşlanmayı geciktiren olumlu faktörlerden olduğu kabul edilmektedir.

Yaşlanmayı geciktirici gayretler ve ilmî çalışmalar, ihtiyarlığın daha sağlıklı ve zahmetsizce yaşanmasına katkıda bulunacaktır. Ancak ihtiyarlık döneminde çok derinden hissedilen, ayrılık, yokluk ve acziyet duygularını dindirecek ve ölümü ebedî bir idam ve yokluk değil, ebedî hayata bir geçiş kapısı, ihtiyarlığı da bir bekleme salonuna dönüştürecek en önemli faktör, Allah'a ve ahirete iman etme ve ötelere endeksli bir hayat tarzı sürmektir. Hayata ve sonrasına iman gözlüğüyle bakanlar için yaşlılık, sonsuz güzelliklere geçişin son hazırlıklarının yapıldığı dinamik bir çağdır. Bu noktadan imanlı insan için yaşlılığın asıl büyük imtihanı, bedenin kuvvetten düşmesinden daha çok, ahirete hazırlanan ruhun lakaytlığa kapılması ihtimalidir. Bediüzzaman'ın İhtiyarlar Risalesi’ndeki şu ifadeleri, ihtiyarlar için çok önemli bir teselli ve sevinç kaynağıdır: "Madem iman gibi sınırsız derecede kıymettar bir nimet var; ihtiyarlık da hoştur, hastalık da hoştur, vefat da hoştur. İmanı taşıyan ihtiyarlar, ihtiyarlıklarına ebedî bir gençlik nazarıyla bakabilir. Çünkü onunla ebedî bir gençlik kazanabilir."

İbrahim UĞURLU   


Allahım!Ahirete mani olan dünyadan,ölümün iyiliğine engel olan hayattan ve amelin hayrına mani olan emelden sana sığınırım

aslanyafur

 bilinçli ve doyumlu geçen gençligin ardından ihtiyarlık elbette hoştur