Son İletiler

Sayfa: [1] 2 3 ... 10
1
İSLAMİ SORULARINIZ VE CEVAPLARI / Ynt: Kiskanclik
« Son İleti Gönderen: Iceaphicha Dün, 12:22:27 »
This is very exotic. I never knew this until I read about it. 
2
MANEVİYAT DÜNYAMIZ / Ynt: TASAVVUF NEDİR ?
« Son İleti Gönderen: Iceaphicha Dün, 12:22:18 »
The content I have read is very good. Read the new knowledge is very good.
3
İSLAMİ SORULARINIZ VE CEVAPLARI / Ynt: Rüyam hakkinda
« Son İleti Gönderen: Elnurkul 07 Aralık 2017, 11:17:34 »

"Bu hususta yapılacak ilk iş, yapılması istenen meselenin meşrûluğunun ve helâlliğinin araştırılması, dinî ölçülere uyup uymadığının incelenmesidir. Kişinin kendisi bir neticeye varamadığı takdirde en sıhhatli yol, o meseleyi münasip olan ehliyetli birisine danışmak, onun fikrini almak, gerekirse meseleyi enine boyuna bütün teferruatıyla konuşmak; kısaca istişare yapmaktır. İstişare yapılacak insanın da tecrübeli, bilgili ve sözüne itimat edilir olması gerekir.


Önce istihareyi kısa bir tahlile tabi tutalım. İstiharede görülen şey evet mi, yoksa hayıra mı işaret ediyor, onu kestirmek kolay değil. Yoruma bağlı bir keyfiyet.

Sonra görülen şey şeytani mi, yoksa Rahmani mi? Bunu da kestirmek kolay değil. Bunun için de ehil olmak gerek.


Bir de  istihare bağlayıcı değil. İlle de görülen işarete göre hareket edilecek diye bir mecburiyet yoktur.

İstişareye gelince; ehil kimselerin meseleyi enine boyuna konuşup düşünmeleri sonunda vardıkları bir sonuç var. Bu sonuç hem aklın, hem mantığın, hem de ilmin icabı olacak seviyede olur. Yahut da olmalıdır. Öyle olunca istişareye uymaktan başka yol kalmaz.

Meseleyi istişareye iştirak edenlerin akıllarıyla da düşünmek, gözleriyle de görmek, ilimleriyle de nazar etmek,.. herhalde sağlam bir incelemedir. Biri yanılabilir, ikincisi görmeyebilir, ama hepsi de aynı yanlışa düşmezler.

Bundan sonrası Allah’a tevekküldür.

Esasen bu gibi hayati konularda en sağlam tedbir, tarafların birbirlerini gerçek hüviyetleriyle tanımalarıdır. Olmayan vasıfları var gösterip de sonunda sürprizle karşılaşmamalıdır. "  Sorularla islamiyet


Mrb. Hakkınızda hayırlısı neyse o olsun inşAllah . Kalbiniz her yönden rahatsa o kişi hakkında hayırlı olması için dua edin ve Tevekkül edin .En önemlisi bir insanda bulunması gereken Allah sevgisi/korkusu , merhamet , şevkat dini vecibelerini ne kadar yapıyor ne kadar Takva sahibi . Tabiki denklikte önemli iş , meslek, eğitim, aile yapısı vb. En güzel kararı yine siz vereceksiniz . Selamlarla
4
KİŞİSEL GELİŞİM / Öğrenci Koçluğu Hizmeti
« Son İleti Gönderen: romeosky 04 Aralık 2017, 23:43:15 »
Öğrenci koçluğu, derslerden yüksek not alma veya sınav kazanma odaklı değil, öğrenciyi kazanma odaklı yapılan bir koçluk çalışmasıdır. İlk hedefimiz öğrencinin o sınavdan başarılı olmasını sağlamaktır.

Teknik ve motivasyon konuları da dahil edilerek öğrencinin bilgi bütünlüğünün sağlanması hedeflenir.

Öğrenci Koçluğu Hizmeti Nedir?

Öğrenci koçluğu hizmeti; öğrencilerin kendilerini tanımaları, güçlü yanlarını ve yeteneklerini keşfetmelerini, hedef koymalarını sağlamaya ve kaynaklarını daha iyi kullanabilmelerine yönelik, yol haritası ve eylem planı yapmalarına destek sağlayan hizmettir.

Öğrenci Koçluğu Hizmetinin Amacı?

Öğrencilerin hedeflerine ulaşabilmesinin sağlanması
Öğrencilere profesyonel koçluk hizmeti verilmesi
Hızlı okuma, hafıza, öğrenme, motivasyon gibi konularda eksikliklerin tamamlanması
Öğrencinin sene sonuna kadar takip edilmesi
Öğrencinin kendine uygun hedefler seçmesi
Öğrencinin güçlü yönlerini açığa çıkartması ve kullanmasını sağlaması
Etkin çalışmayı öğrenmesi
Okul başarısını arttırmayı

pentaloji danışmanlık
5
İSLAMİ SORULARINIZ VE CEVAPLARI / Rüyam hakkinda
« Son İleti Gönderen: Dennizz 02 Aralık 2017, 09:34:21 »
Hayırlı günler;
 Evlilik maksadıyla görüştüğüm biri var ailelerden sadece anneler tanıştı ve görüştüğüm kişinin annesi süreyi hep uzatmaktadır. Fakat görüştüğüm kişiyle biz iyi anlaşıyoruz. Bu konu için istihare ye yattım vu rüyamda aile fertlerinin açık mavi renkli bir odada namaz kıldığını gördüm fakat anlaman 2 tane olduğunu birinin kıblenin tersine namaz kıldığını gördüm. Odadan çıkıp gökyüzüne bakıyordum derin bi nefes alıp tebessüm edip uyanıyordum
 Sizce yorumlanması nasil olur bu rüya. Rüya genel olarak içimi rahatlattı ama kıble tersine namaz kılan kısım biraz kafama takılıyor. Şimdiden teşekkür ederim Allah razı olsun
6
MANEVİYAT DÜNYAMIZ / Ynt: Allah sevgisi
« Son İleti Gönderen: Elnurkul 29 Kasım 2017, 10:26:53 »
İmam Cafer Sadık (a.s) ise şöyle münacat ediyor Rabbiyle: "Ey benim efendim, ben senin sevgine açım, doyamam. Ah, ne kadar arzuluyorum ben görmediğim halde beni gören Rabbimi!"

Yine bir hadisinde şöyle buyuruyor İmam Cafer Sadık (a.s): "Kalp Allah'ın haremidir, Allah'ın haremine Allah'tan gayrısını yerleştirme!"

Evet gerçek bir mümin, Allah sevgisine hiçbir şeyi tercih edemez. Başka sevgiler eğer bu sevgi doğrultusunda olur veya en azından bu sevgiye mani olmazsa sakıncasızdır. Onun için biz Resulullah'ı, Ehl-i Beyti'ni, imamları, Allah'ın velilerini seviyoruz. Zira Allah da onları seviyor; onları sevmek Allah'ı sevmektir. Çoluk çocuk sevgisi, mal mülk sevgisi de eğer Allah'ın rızası doğrultusunda olursa, yani Allah sevgisine engel olmaz veya Allah'ın emirlerine engel olmazsa, makul bir derecede sakıncasızdır ve tabidir. Fakat gerektiğinde diğer bütün sevgiler Allah sevgisine ve onun rızasına feda edilmelidir.



Allah (c.c) razı olsun .
7
MANEVİYAT DÜNYAMIZ / İslâm’ı ihsan makamında yaşamak
« Son İleti Gönderen: Elnurkul 28 Kasım 2017, 11:39:34 »
İslâm’ı ihsan makamında yaşamak

Müslim, Nesaî, Ebu Davud, Tirmizî ve İbn Mâce’nin Ebu Hüreyre r.a.’den aktardığı hadise göre bir gün Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz bir yerde oturuyordu. Yanına biri gelip ona;

– İman nedir, diye sordu. Efendimiz:

– İman; Allah’a, Meleklerine, Allah’a kavuşmaya, peygamberlerine ve öldükten sonra dirilmeye inanmaktır, cevabını verdi. O kişi:

– İslâm nedir, diye sordu. Efendimiz s.a.v:

– İslâm; Allah’a ibadet edip hiçbir şeyi O’na ortak koşmamak, namazı ikame ve zekâtı eda etmek, Ramazanda da oruç tutmaktır, dedi. Sonra o kişi:

– Peki ihsan nedir, diye sordu. Efendimiz:

– Allah’a sanki görüyormuş gibi ibadet etmendir. Eğer sen Allah’ı görmüyorsan da şüphesiz O seni görmektedir, buyurdu.

Bu kişinin soruları ve rahat tavrı karşısında şaşkınlık içinde kalan sahabeye dönen Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz;

– Bu kişi Cibril idi. Size dininizi öğretmeye geldi, buyurdu.

Bu hadis, “iman”, “İslâm” ve “ihsan” kelimelerini hiç bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde tanımlamaktadır. Buna göre iman, Kur’an ve Sünnet’te emredilen temel inanç konularına tam manasıyla iman etmektir. Yani insanın sahip olması gereken inanç esaslarını açık seçik ortaya koyarak doğru akideye sahip olmaktır.

İslâm, her müslümanın mükellef olduğu ibadet şartlarını yerine getirmektir. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi, mümin ve müslüman kişiyi Allah’a yaklaştıran ibadetleri insanın kudreti ölçüsünde kâmilen yapmasıdır.

İhsan ise, iman ve İslâmı adeta Cenab-ı Hakk’ı her an görüyormuş gibi yaşamaktır. Yani her an Yüce Yaratıcı’nın huzurundaymışız gibi davranmak, hissetmek ve yaşamaktır.

Biz farkında olmasak da her zaman mutlak kudret ve bilgi sahibi Cenab-ı Hakk’ın huzurundayız. Zira bizi yaratan ve her an nefes veren Yaratıcı’dan bir an bile uzak kalmamız, O’ndan uzaklaşmamız, kaçmamız mümkün değildir.

Nefsine yenik düşen, dünyaya bel bağlayan insan bu gerçeği unutabilir. Kendisini bağımsız, kudret sahibi ve hesap sorulmaz bir varlık zannedebilir. Hatta Firavun örneğinde olduğu gibi kendine -hâşâ- birtakım ilahi vasıflar bile atfedebilir.

Oysa Kur’an’ın veciz ifadesiyle insan “Rabbine fakirdir.” Yani bütün varlığını, aklını, malını mülkünü, ilmini, aldığı her nefesi Mutlak Yaratıcı’ya borçludur. Din, bize bu en temel hakikati sürekli hatırlatmak için vardır. İbadetlerin amacı, Cenab-ı Hak ile olan bağımızı ve rabıtamızı her an taze tutmak; bizim “fakir”, Rabbimizin “gani” yani zengin ve münezzeh olduğunu her daim hatırlatmaktır.

İşte İslâmın ihsan makamında yaşanması da budur. Tasavvufun amacı, bizleri iman ve İslâm’ın nimetleriyle beraber ihsan makamına çıkartmaktır. Tasavvuf, İslâm’ı ihsan makamında yaşamaktır.

Bu yüzden tasavvuf; iman, ahlâk ve maneviyat arasında mükemmel bir irtibat kurar ve insan oluşumuzun manasını burada aramamız gerektiğini söyler. Fakat bu sadece bireyin zihninde cereyan eden, kişisel bir konu değildir. İhsan makamında bir hayat, insanın tutum ve davranışlarına, amellerine, ilişkilerine, her şeyine yansır. Zaten zahirde karşılığı olmayan bir ahlâk ve maneviyattan bahsetmek mümkün değildir. Bu yüzden eskiler “sirette ne varsa, surette de o vardır” demişlerdir.    Semerkand Alıntı
8
MANEVİYAT DÜNYAMIZ / Risale i Nur da Tasavvuf
« Son İleti Gönderen: Elnurkul 28 Kasım 2017, 11:34:57 »
Risale i Nur da Tasavvuf
Kitabın muhtevasında, niyetim hastır, usul ve üslubundaki noksanlıkların affını dilerim.
Kitabın içinde anlatılacağı gibi, Risale-i Nur’un kutsal dairesine, efendim, gözümün nuru mürşidim Hz. Gavs-ı KasreviSeyyid Abdülhakim el-Hüseyni’nin (K.S)

-”Risale-i Nur oku, zira tasavvuf ilimsiz olmaz” emri ile girdim.
Kırk üç yıldır Risale-i Nur okumaktayım. Esefle belirtmeliyim ki cemaatler arası taassup ve enaniyet müşahede ediliyor. Bunları aklım ve kalbim kabul etmediği için bu küçük risaleyi ümmet-i Muhammed’in istifadelerine sunarak, tarafgirlik etmemeleri için ufacık bir hatırlatmada bulunmak istedim.

Risale-i Nur her ne kadar Kur’an-ı Kerim’in tefsiri ve tevili ise de bu hakikat ışığında, bin dört yüz senedir tasavvufa dair, mûcizi’l-beyan Kur’an-ı Kerim’de yüzlerce ayet ve burhan vardır. Bu iki hakikat göz önünde tutulunca, gözümün nuru üstadımız Bediüzzaman’a (K.S) göre, benim meşrebim Hak’tır diyebiliriz, ama hak yalnız benim meşrebimdir diyemeyiz.
Bu durum muvahecesinde, bu iki ali nurani zümre, imanın inkişafı ve hakiki imanın ele geçirilmesi için birbirinden ebediyen ayrılmayan, Kur’an-ı Kerim’in iki bahçesi, iki meyvesi gibidir. İki gözümüzden hangisinin kör olmasına rıza gösteririz?

Gavs-ı Kasrevi hazretlerinin (K.S), “Tasavvuf ilimsiz olmaz, Risale-i Nur’u oku” emriyle, kitabın içinde teferruatı ile anlatılan rüyadaki, Gavs’ımızla beraber Kur’an-ı Kerim’in yağını yeme ve muhteşem bir zatın, “Kur’an’ın balını da yiyin” sözü hakkındaki rüyamız, yukarıda açıkladığımız hukukun en güzel şeklidir.

Aklıselimle düşünürsek yağı da Kur’an’ın malı, balı da Kur’an’ın malıdır. Dünyada hiçbir fert ve aile düşünemeyiz ki yağsız ve balsız bir hayat sürdürebilsin. Maksat aşikardır. Üstat Bediüzzaman (K.S) dinsizliğe karşı Kur’an’a sığınarak iman hakikatlerini şerhetmiştir.

Fahr-i Kainat S.A.V ve sahabesi ve sonra gelen evliya-i izam da mürşidler de yakin iman sahibi olmak ve kalbi selamet için, şeytanın ve nefsin firavuniyetini kırmak için, Kur’an’ın yağına sığınarak insanları hidayete ve necata ulaştırmışlardır.

Zaten mihraba dönen bir kimse bir tarafında medreseye (Risale-i Nur da medrese-i Kur’aniye’dir), mihrabın diğer tarafında mürşid-i kamillerin asa-yı Musa’sına tutunarak tekke ve zaviyelerde ıslah-ı nefis etmişler ve “Ekımussalah” emri ile hudû’ ve huşûyu koruyarak kalb-i selim ile Allah’ın divanına durmuşlardır.
Medresesiz ve tekkesiz din kemal bulmaz. Ümmet-i Muhammed de Hakk’ın divanına çıkmaya güç yetiremez. İman lisanı ile namazda haramdan, nefsin hevasından ve şeytanın iğvasından ancak gerçek zikir ile kurtulabilir.

Gerçek zikir ise nefsin tasfiyesi (çirkin sıfatlardan kurtulmak) ve kalbin itminanı ile (halis niyet, ihlas, marifet, muhalefet, yakin vb.) gerçekleştirilir. Yoksa namaz unutulanların hatırlanması, işlerin muhakemesi gibi boş işler meydanı olur. Namaz en mükemmel ibadet ve zikirdir. İhya 3. ciltte şöyle beyan edilmiştir: “Zira gerçek zikir, ancak kalbi takva ile tamir ettikten ve kalbi kötü sıfatlardan temizledikten sonra kalbe yerleşir.”

Üstat Bediüzzaman (K.S), Mektûbat isimli eserinin “Yirmi Dokuzuncu Mektub”unda, “Tarikat nedir?” sualine şöyle cevap veriyor:

“Tarikatın maksadı, marifet ve iman hakikatlerini geliştirmek olup, Hz. Muhammed’in S.A.V gölgesinde kalp ayağı ile ruhani bir seyrü sülük neticesinde iman ve Kur’an hakikatlerine mahzar olmaktır. Şu kainatta insan bütün yaratılmışların bir fihristesi olduğundan insanın kalbi binlerce alemin manevi haritası hükmündedir. İnsanın kafasındaki dimağı hadsiz telsiz, telgraf ve telefonların santrali gibi, kainatın bir nevi manevi merkezi olduğunu gösteren hadsiz bilimler ve beşeri ilimler olduğu gibi, insanın mahiyetindeki kalbi dahi kainatın hakikatlerinin mazharı, medarı ve çekirdeği olduğunu hesapsız ehl-i velayetin yazdığı milyonlarla nurani kitap göstermektedir. Bu seyrü sülûk-i kalbinin ve hareket-i ruhaniyenin miftahları ve vesileleri zikr-i ilahi ve tefekkürüdür.”

Mektûbat-ı Rabbani, “Elli Sekizinci Mektup”ta insanla Allah arasında yetmiş bin perde bulunduğu, bu perdeleri geçmek için tasavvuf berzahından geçmek lazım geldiği açıklanmaktadır.
Mesnevi-i Nuriye’de şu ifadeleri görüyoruz: “Ey aziz olan kimse bil. Kelime-i tevhidin tekrar ile zikrine devam etmek kalbi pek çok şeye bağlayan bağları kırmak içindir. Nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği matluplardan yüzünü çevirmek içindir” ve “Ey aziz olan kimse bil. Tohum olacak bir habbenin kalbi, içi delindiği zaman bitki olarak sünbüllenmez, neşvü nema bulmaz. Ölür gider. İnsanın nefsi olan ene, enaniyetin kalbi Allah Allah zikrinin şua ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşmaz. Allah’a isyan etmez.
O zikr-i ilahi sayesinde ene mahvolur gider. İşte Nakşibendiler, ittihaz ettikleri gizli zikir sayesinde kalbi fetheder. Ene ve enaniyet mikrobunu öldürmeye, şeytanın emireri olan nefs-i emmarenin başını kırmaya muvaffak olur. Kadiriler açık zikirle tabiat taunlarını tarumar eder.

Ey aziz olan kimse bil. Zikreden adamın feyz-i ilahiyeyi celbeden muhtelif letaifleri vardır. Letaiflerin bir kısmı kalp ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı şuursuzdur. Binaenaleyh gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hali değildir.” Bu ifadelere bakılırsa, üstadın tarikata karşı olduğu söylenebilir mi?

“İnsan, hayatın kargaşasından kurtulmak, teneffüs etmek için, ağır tekaliflerden bir derece her halde bir teselli, sığınacak bir istinatgah ister. Vahşeti izale edecek bir ünsiyet arar… İşte böylelerin hakiki tesellisi Allah’ın zikridir. Kendi kendine der: ‘Ben yalnız değilim. Vesveseye düşmem lüzumsuzdur. Allah benim imdadıma yetişir.’ İmanlı hayattan, insaflı, ünsiyetli zevk alır. Saadet-i ebediye manasında Allah’a lütfettiği için şükreder.”

“Velayet, bir hüccet-i risalet; tarikat, burhan-ı şeriattır.” Demek veli risaletin, tarikat da şeriatın bir kanadıdır. “İslamiyet’in sırrı kemali, medar-ı nuriyetidir. İşte bu sırr-ı azimi ehemmiyetiyle beraber bazı fırka-i dalle inkara gider.” Ehl-i sünnet ve’l-cemaat’e mensup bir kısım ehl-i siyaset ve gafil insanlar, ehl-i tarikatın içinde bazı kötü hareketleri görerek tarikatların hepsine düşman olurlar. Oysa her meslek erbabı içinde kötüler olabilir. Bu hepsinin kötü olduğu manasına gelmez. Eşya da kusursuz olmaz. Bir kusur olsa bin hayır vardır. Cenab-ı Hak ahirette muhasebe-i amale bakar. Adalet-i rabbaniye hasenat ve seyyiatın muvazesine bakar. Hayır çoksa, şer, hayır sayılır. Şer çoksa, az bir hayır şer sayılır. Seyiat racih gelirse ceza verir; hasenet seyyiata galip gelirse cennet verir, müjde verir. Madem adalet-i ilahiyye böyle hükmeder, hakikat dahi bunu hak görür.

“Ehl-i dalaletin hücumu zamanında, ehl-i tarikat imanını muhafaza eder (Yani bir profesör, bir doçent imanını kurtaramaz da, samimi bir sûfi olan bir esnaf, bir bakkal imanını kurtarır). Adi bir samimi ehl-i tarik sûfi, zahiri bir mütefenninden imanını daha iyi korur. O zevk-i tarikat vasıtasıyla, o muhabbet-i evliya ile imanını kurtarır. Şedid bir muhabbet, metin bir itikadla kutub bildiği şeyhine sımsıkı sarılır, onu hiçbir kuvvet çürütmez. Çürütmediği için onlardan itimadını kesmez. Tarikatta hissesi olmayan, kalbi harekete gelmeyen en muhakkik alim zat olsa şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşküldür.

Tarikat, İslamiyet’in bir kalesidir. Merkez-i hilafet olan İstanbul’da 550 senedir hıristiyan alemine karşı muhafaza ettiren tekkelerde Allah Allah diyenlerin kuvve-i imaniyeleri, marifet-i ilahiyeden gelen muhabbet-i ruhaniyeleri, cûş-u hurûşları Osmanlı’yı kurtarmıştır.”

Eserlerinde tarikat hakkında böyle ifadelere yer veren bir zatın tarikata karşı olması elbette düşünülemez.

Mehmet ILDIRAR ( Mehmet Yarbay )
9
MANEVİYAT DÜNYAMIZ / Kişi Sevdiği ile Beraberdir
« Son İleti Gönderen: Elnurkul 28 Kasım 2017, 10:28:06 »
Sahabe-i Kiramdan Selman-ı Farisi (r.a) İslam’a girişi ve Hendek Savaşı’ndaki ince siyaseti ile bütün ashabın gönlüne girmişti. Muhacirler “Selman bizdendir” diyerek, Ensar ise “Hayır, aslında Selman bizdendir” diyerek ona sahip çıkmak istemişlerdi. Allah Rasulü (s.a.v) bizzat araya girdi ve “Selman bizdendir; Ehl-i Beyt’imizdendir” buyurarak, onu has dairenin içine aldı. Allah Rasulü’ne olan sadakati ve sevgisi İran asıllı Selman-ı Farisi Hazretleri’ni Ehl-i Beyt’in içine katmıştı.

İman, sevgi ve takva yolunda hizmet ile herkes bu şereften bir derece pay sahibi olabilir. Bu kapı herkese açıktır. “Allah’ın dostları ancak muttakilerdir.” (Enfal,34) ayeti nazil olunca, Hz. Rasulullah (s.a.v) “Benim dostlarım ancak muttakilerdir” buyurarak, işin esasının iman ve takva olduğunu belirtti.

Her devirde velayette kutupluk ve irşatta imamlık makamı, Rasul-i Kibriya Efendimiz’e (s.a.v) hürmeten onun evlatlarından Ehl-i Beyt’ten bir zatta bulunur. Onlar her devirde aynı ahlak üzeredirler; çünkü aynı kaynaktan gelirler, aynı aşktan beslenirler, aynı nuru taşırlar, aynı güzelliği paylaşırlar. Her halleri örnek ve güzeldir. Ölü kalpleri diriltecek ilahi nuru, feyzi, aşkı, edebi, sevgiyi, ilmi, irfanı taşıyarak insanlığa hayat sunarlar. Nasibi olanların kalbine sevgi aşısı yaparlar. Allah Teala bizleri onların kıymetini bilip istifade edenlerden eylesin.

“KİŞİ SEVDİĞİ İLE BERABERDİR”

İnsan dünyada kiminle beraber ise, yani gönlü kimden yana ve amelleri de kime benzeme gayretinde ise, ahirette de onunla beraberdir. Kıyamet gününde de cennette de onlarla beraber olur. Rasulullah’ı (s.a.v) seven, onun Ehl-i Beyt’ini seven ve onların yolundan gidenleri Rabbü’l Alemin öbür dünyada da onlardan ayırmaz. Onun için insanın içindeki sevginin Allah Teala’nın sevdiklerine olması gerekir.
Allah Teala bir kulunun kalbine günde 360 defa nazar eder, onun kalbinde neyi bulursa ona göre muamele eder. İnsanın gönlünde dünya nimetlerinin sevgisi olursa, Rabbü’l Alemin onu sevmez, kendi sevgisini veyahut sevdiklerinin sevgisini bulursa, o zaman o kulunu daha çok sever.

SEVGİ VE MUHABBET DÜŞÜNMEKLE BULUNMUYOR

İnsan bir şeyi tatmayınca onun lezzetini bilmediği gibi, sevgi ve muhabbeti de tatmadığı zaman bunların ne olduğunu ve kıymetini anlamaz. Sevgi ve muhabbet insana ilim tahsiliyle verilmiyor, akılla anlaşılmıyor, düşünmekle bulunmuyor. Allah Teala insanın kalbine koymuş ise oluyor. Bizler Müslüman olduk, Efendimiz’e ümmet olduk ve onun şerefli Ehl-i Beyt’ini tanıma şerefine erdik. Öyleyse bize de Allah’ın sevgi ve muhabbetinden bir pay verilmiştir. Bunun kıymetini iyi bilelim.

Her suyun bir kaynağı vardır. İhlas ve takvanın kaynağı da Allah dostlarının kalpleridir. Allah dostlarının kalplerinden istifade etmenin yolu, onlarla rabıtayı kesmemek ve bir araya geldiğimizde onların sohbetini yapmaktır. Ariflerin sohbeti ile kalbimize ihlas ve muhabbet alametleri gelmeye başlar.

SEVEN SEVİLİR

Bizler Efendimiz’i (s.a.v) ve onun yolundan giden sadat-ı kiramı seversek onlar da bizi daha çok sever. Bu sevginin karşılığını daha dünyada iken sevgi ve muhabbet olarak görürüz ama unutmamalıyız ki, bu dünya hayatı kısadır, nasıl olsa gelip geçecektir. Biz bu sevginin faydasını asıl öldükten sonra kabir aleminde ve öbür dünyada göreceğiz. Zira onlar bir insanı sevdi mi kesinlikle öldükten sonra sıkıntı çektirmezler.

Düşünün ki; soğuk ve fırtınalı bir kış günü kapalı, korunaklı bir yerde sevdiklerimizle bir arada oturuyoruz. Hiç birimize zarar gelmez. Halbuki bizi sevmeyen, hatta düşman olan ve buradan ayrılan birisi dışarıda kalır ve sıkıntı çeker. Allah dostlarını seven ve onlardan ayrılmayan kişi ise burada olduğu gibi öbür dünyada da yalnız kalmaz.

“BENİM İÇİN İNSANLARIN EN EVLASI (EN YAKINI) MUTTAKİ OLANLARDIR”

Rasulullah (s.a.v), Muaz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken, uğurlamak için onunla birlikte çıktı. Kendisine tavsiyelerde bulundu. Muaz (r.a) binekte, Rasulullah (s.a.v) ise yaya olarak uğurlama yerine geldiklerinde Efendimiz (s.a.v) “Ya Muaz! Belki bu seneden sonra benimle burada karşılaşıp görüşemeyeceksin!” buyurdu. Rasulullah’ın (s.a.v) ayrılığından (ve bu işaret yollu vefat haberinden) dolayı Muaz (r.a) ağlamaya başladı. Bu durumdan sonra Rasulullah (s.a.v) geri dönüp, Medine’ye yönelerek: “Benim için insanların en evlası (en yakını) her kim olursa olsun, nerede bulunursa bulunsun, muttaki olanlardır” buyurdu.

Muhammed Saki Erol
10
MANEVİYAT DÜNYAMIZ / Tasavvufi Terbiyede 11 Temel Usül
« Son İleti Gönderen: Elnurkul 28 Kasım 2017, 09:52:05 »
Abdulhalık Gücdevanî (k.s) ve ondan sonra gelen büyükler, manevi terbiye ve kalbi zikirde tutma usullerini on bir temel prensipte ortaya koymuşlardır.

11 TEMEL USÜL enson

Bu prensipler her Müslüman için hedef ahlaklardır. Bütün hak yolcuları için lazım olan usullerdir. Onlar zikrin meyveleridir, güzel terbiyenin sonuçlarıdır. Zikir ayetlerinin tefsiridir. Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin devamlı zikir hâlinin açıklamasıdır. Halk içinde Hak ile olma sünnetinin her devirde yaşanmasıdır. Her an Yüce Allah ile olmanın ispatıdır. Bu usuller şunlardır:

Vukûf-i Zamanî

Manası, yaşanan her anın farkında olmaktır. Hak yolcusu, her anını kontrol etmelidir. O vakit içinde kendisine gereken en hayırlı amelin ne olduğunu bilmeli ve o ameli yapmalıdır. Vakitlerini bir çeşit zikir ile geçirmeye çalışmalıdır. Nefsinin davranışlarını kontrol etmelidir. Eğer yaptıkları hayırlı ve güzel amelse, buna şükretmelidir. Şükür bir zikirdir. Kötü, çirkin ve haram işlere bulaşmışsa hemen tövbe ve istiğfara sarılmalıdır. İstiğfar da bir zikirdir. Geçmişteki noksanlıklarını gidermek için çalışmalıdır. Ayrıca nefes alıp verirken kalbinin durumuna da bakmalıdır. Nefeslerin zikir ve huzur içinde mi yoksa gaflet içinde mi çıktığına dikkat etmelidir. Arifler buna sahv yani manevi uyanıklık hali derler

Hak yolcusu kendisinin devamlı Yüce Allah’ın nazarı ve kontrolü altında bulunduğunu düşünmelidir. Her an Yüce Allah’a gittiğini, ölüme yaklaştığını bilmelidir. Gafletten uyanmaya çalışmalıdır. Şayet uyanamıyorsa, bir gün muhaka uyanacağını bilmelidir.

Vukûf-i Adedî

Manası, çektiği zikrin farkında olmak, adedi korumaktır. Hak yolcusu zikrin sayısına dikkat etmelidir. Zikri, öğretilen edebe uygun yapmalıdır. Sayıyı korumakla birlikte, asıl olarak kalbin huzuruna dikkat etmelidir. Kalbi zikirde toplamalıdır. Özelikle “La ilahe illAllah” zikrini çekerken nefsini ve Yüce Allah’tan başka bütün varlıkları unutmalı, aradan çıkarmalı, zikrin tadına ulaşmaya çalışmalıdır. Zikir esnasında kendini aşarak ilâhî cezbeye ulaşmalıdır. Bu aşk ve cezbe, manevi ilimlerin ilk basamağıdır.

Vukûf-i Kalbî

Manası, kalbi zikirde toplamak ve bütünüyle zikrettiği varlığa bağlanmaktır.

Hak yolcusu, zikir esnasında Yüce Allah ile tam bir huzur hâlini elde etmeye çalışmalıdır. Öyle ki, kalbinde O’ndan başka hiçbir varlığa bir meyil ve muhabbeti kalmamalıdır. Kalbin içinde dolaşan dünyevî fikirlere mâni olmalıdır. Zikrin sırrına ve şuuruna ulaşmalıdır. Devamlı kalbe ve içindeki sevgiliye yönelmelidir. Şah-ı Nakşibend (k.s), kalbi zikirde toplamayı ve zikrini yaptığı Yüce Zat’a bağlamayı, sayıya dikkat etmekten daha önemli ve gerekli görmüştür.

Nazar Ber Kadem

Manası, gözün ayağın üzerinde olmasıdır. Hak yolcusu, yürürken devamlı önüne bakmalıdır. Hep kendi işi ile meşgul olmalıdır. Gözünü haramdan ve kalbini karıştıracak şeylerden korumalıdır. Kendisini ilgilendirmeyen şeylere takılmamalıdır. Gözünü korumayanın gönlü karışık olur, ciddi olmayan kimseden ciddi işler çıkmaz, denmiştir.

Hak yolcusunun gözünde tek hedefi olmalı, kalbini o hedefte toplamalı ve girdiği yolda bütün gayretini kullanmalıdır. Allah’tan gayri şeylere iltifat etmemelidir. Hedefine koşarak giden bir kimsenin devamlı önüne bakması gerekir. Yoksa ayağı sürçer, yere düşer.

Hak yolcusunun sözü ile işi bir olmalıdır. İçinde bulunduğu hâle uygun konuşmalı ve davranmalıdır. Ehli olmadığı, bilmediği, tatmadığı hallerden ve ilimlerden bahsetmemeli, onu kendisine mal etmemelidir. Hâlini ve haddini bilmelidir

İmam Rabbani (k.s) der ki: “Nazar ber kadem, hak yolcusunun gözü ayağını ileri geçmez şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu anlayış vâkıaya aykırıdır. Bundan anlaşılması gereken şudur: Göz devamlı ileri bakmalı, ayak da onu takip etmelidir. Çünkü yüksek makamlara önce göz dikilir, sonra adım atılır. İnsan gözünü yükseklere dikmeli ki, gayetini ona göre kullansın. Aza kanaat eden az kazanır. Uçamayan yaya yürümek zorunda kalır.”

Hak yolcusu kendinden ileri gidenleri örnek almalıdır. Zayıf ve geride kalanlara bakıp hâline şükretmeli, ayrıca onlara şefkat gösterip yardım etmelidir.

Bir de mümin mütevazi olmalı, kibir ve çalım içinde yürümemelidir. Sünnete uymalı, önüne bakmalı, gereksiz bakışları ile kimseyi rahatsız etmemelidir.

Hûş Der Dem

Manası, her nefes alış verişte uyanık bulunmak, gaflette olmamaktır. Hak yolcusu her nefesini Allah ile huzur ve uyanıklık içinde alıp vermelidir. Bütün vakitlerini bir çeşit ibadet ve taat içinde geçirmelidir. Çünkü Allah’ın zikri ve itaati içinde geçen her nefesle kul Yüce Allah’a bağlanmış olur ve böyle nefesler diridir, canlıdır, tatlıdır, feyizlidir. Gafletle çıkan ve isyanda harcanan bütün nefesler ölüdür, feyizsizdir, nursuzdur, tatsızdır. Gaflet anında insan Rabbiyle kalbinin bağını kesmiş olur.

Şah-ı Nakşibend (k.s) der ki: “Bizim terbiye yolumuz, nefeslere varana kadar her anını uyanık geçirme üzerine kurulmuştur. Uyanık sufi, iki nefes arasını bile zikirle geçirir.”

Arifler der ki: Bu çok zor bir iştir. Ancak peşine düşenler ve zâtî zikre geçenler, onun mümkün olduğunu anlarlar. Çünkü bu hâli bizzat yaşarlar.

Hak yolcusu, elindeki ânı iyi değerlendirmelidir. Geçmiş zamanın derdi ve geleceğin endişesi ile eldeki ânını zayi etmemelidir. İşin en doğrusu, sık sık istiğfar etmelidir.

Sefer Der Vatan

Manası, halktan kaçıp Hakk’a gitmektir. Hak yolcusu, devamlı seyir ve sefer halindedir.

O, “Ben Rabbime gidiciyim”52 ayetiyle anlatılan durumda olmalıdır. Gidilecek yer cennettir, aranacak şey ilahi rızadır. Bunun için hak yolcusu kötü huyları terk edip iyi huylarla süslenmelidir. Haramı bırakıp helale koşmalıdır. İsyandan takvaya kaçmalıdır. Bu sefer kalp ile yapılır. Bu yol gönül ile katedilir. Kalp uyanmadan önünü göremez, terbiye görmeden Rabbini tanıyamaz, manevi kirlerden temizlenmeden hakkı müşahede edemez.

Bunun için hakka gitmek isteyen kimse, önce güvenilir bir rehber bulmalıdır. İlk sefer mürşide olmalıdır. Sonra onun terbiye ve nezaretinde kalbin manevi seyri gerçekleştirilmelidir. Mürşid elindeki seyr u sülük ile kalp aynası temizlenir. İlahi sevgi ve feyiz ile kalp kuvvetlenir. Nefsin sıfatları değişir. Böylece insan gösterişten ihlasa, gafletten zikre, zulümden adalete, isyandan itaate adım atar. Buna gerçek hicret denir. Kısaca Yüce Allah’a gitmektir. Tasavvufun hedefi, bu hicreti gerçekleştirmektir.

Bir de Hak yolcusu bir hâlde çakılıp kalmamalıdır. Devamlı hayırlarda yol almalı, güzel ahlakta ilerlemeli, manen terakki etmelidir. Hak yolunda seyir devamlıdır, durmak, usanmak ve oturmak yoktur.

Halvet Der Encümen

Manası, halkın arasında iken Cenab-ı Hakk ile beraber olmaktır. Buna zâhiri halk, bâtını hak ile olmak denir. Hak yolcusunun kalbi ilâhî zikrin tadıyla dopdolu olmalı ve her şeyi zikre vesile etmelidir. Varlıklar kalbe perde yapılmamalı, her şey değerine göre yerine konulmalıdır. Kalp Yüce Rabbini tanıdıktan ve O’nun tecellilerini müşahede ettikten sonra başka hiçbir varlık ile perdelenmez, oyalanmaz, aldanmaz, huzur bulmaz. Zikirle uyanmış ve ilahi nurla cilalanmış bir kalp nereye baksa, kiminle karşılaşsa Yüce Allah’a zikreder. Kalbin bu hâle nasıl ulaştığını İmam Rabbanî (k.s), şöyle belirtir:

“Kalbin Allah’tan gayri her şeyi unutacak derecede zikir içinde kaybolması ancak, ehl-i sünnet akidesi üzere hak mezheplerin hükümleriyle amel etmek suretiyle elde edilir. Bu, peşine düşülecek en büyük hedeftir. Cenab-ı Hak ile huzur bulup selîm hâle gelen kalb sahipleri, herhangi bir varlığa nazar ettiklerinde, ilk olarak onları yaratanı hatırlarlar ve eşya ile perdelenmezler. Ne kadar düşünseler, bizzat eşyaya ait bir vücut ve sıfat akıllarına getiremezler. Her şeyde ilâhî tecellileri müşahede ederler. Buna ‘fenâ-i kalbî’ denir. Tarikatta ilk basamak budur ve diğer velayet makamları bunun üzerine gelişir.” İmam Rabbanî, I, 278. Mektup.

Necmüddin Kübra (k.s) der ki: “İki zikir bir yerde bulunmaz. Devamlı eşyayı zikir ve dert eden kimse Allah’ı gerçek olarak zikredemez. Allah’ın zikrine dalan kimse de kalbini eşya ile meşgul etmez. Hz. Peygamber (s.a.v) devamlı Allahu Teala’yı zikrederdi. Peygamberlerin ve velilerin normal işleri de zikir sayılır. Çünkü, onların bütün davranış ve işleri Hak ile olur, hak ölçülere uyar. Zikirden gaye, kalbin Allah ile huzur bulmasıdır.” (Necmüddin Kübra, Tasavvufî Hayat, 58)

Nakşi yolunun piri Şâh-ı Nakşibend (k.s): “Bizim yolumuzun esası ‘halvet der encümen’dir, der ve ekler:

“Tarikatimizin temeli sohbettir. Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır, cemiyete girip insanlara hizmet etmektedir. Bu da ancak sohbetle güzel olur. Ancak, hizmetle sohbet birbirini takviye etmeli ve tamamlamalıdır.»

Allah dostlarının bu ahlakı Kur’an-ı Hakimde:

“Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz.”53 ayetiyle anlatılmaktadır.

Yâd Kerd

Manası, zikretmektir. Bununla anlatılmak istenen, murakabe dersine geldikten sonra «La ilahe illAllah» zikriyle meşgul olmak, tevhidin manasına ulaşmak, devamlı Yüce Allah’ı hatırda tutmak, kalb ile dilin zikrini birleştirmektir. Hak yolcusunun her an gönlü uyanık olmalıdır. Zikir esnasında kalbi Rabbini murakabe ve müşahede etmelidir. Tam bir uyanıklık içinde “lafza-i celâl” veya “kelime-i tevhid” zikrine devam etmelidir.

Şah-ı Nakşibend (k.s), tevhid zikrinin manasını şöyle açıklar: “La ilâhe” nefiy ifade eder. Bununla, kainatta hiçbir ilah olmadığına işaret edilir. Peşinden «İllAllah» ifadesi gelir. Bu ise ispattır. Bununla gerçek ilâhın ve ibadet edilecek tek mabudun ancak Allah olduğu ispat edilir. En son «Muhammedu’r-Rasulullah» denir. Bununla, Yüce Allah’a sevilmek ve O’na karşı sevgimizi göstermek için Hz. Peygamber’e uymaya niyet edilir. Çünkü ona uymadan ne tevhid anlaşılır, ne de Allah muhabbeti tadılır.

Bâz Geşt

Manası, dönüş demektir. Bununla anlatılmak istenen; “Nefy u isbat” yani «La ilahe illAllah» zikrini çekerken, nefesi serbest bırakma anında, bütün hayalini şu cümlenin manasında toplamaktır: “İlâhi Ente Maksudî ve Rızake Matlubî” Allahım. Benim bütün maksadım sensin, aradığım ise senin rızandır. Sonra zikirdeki kusurunu görüp Cenab-ı Hakk’a sığınmalı ve istiğfar etmelidir. Her zikredişinde nefsinin hiçliğini ve acziyetini anlamalıdır.

Nigâh Dâşt

Manası, muhafaza etmektir. Hak yolcusu zikir esnasında kalbine sahip olmalıdır. Zikir esnasında nefy u isbâtın manasını düşünmelidir. Kalbini, nefsanî düşünce ve endişelerden korumalıdır. Yüce Allah’tan başka düşünce ve arzuların kalbe girmesine mâni olmalıdır.

Yâd Daşt

Manası, anmak, hiç unutmamak, devamlı zikretmektir. Hak yolcusu her an ve mekanda zevk yoluyla Cenab-ı Hakk ile beraber olmalıdır. İlâhî huzur ve neşeden hiç ayrılmamalıdır. Bütün eşyada ilâhî tecellileri müşahede ile kalbini uyanık tutmalıdır.

Gavs-ı Sâni Hz.leri (k.s) buyurdular ki: “Yüce Allah’ı zikre devam ediniz. Zikir çekerken uyanık olunuz. Allah zikrini kalbinizin içine yerleştiriniz. Zikir kalbe yerleşince, siz istemeseniz de kalp Yüce Allah’ı zikreder. Midenizi düşünün; o, siz istemeseniz de kendi işini görür. Siz uyurken bile işine devam eder. İçine zikir yerleşen kalp de böyledir.”

Muhammed Saki ELHÜSEYNİ

Kaynak: ARİFLER YOLUNUN EDEPLERİ
Sayfa: [1] 2 3 ... 10