Sevginin En Güzeli Zamanında Verilenidir

Başlatan dört mevsim, 28 Ağustos 2008, 15:51:02

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

dört mevsim

Adem Güneş

Sevginin En Güzeli Zamanında Verilenidir


Hangimizin iç dünyasına bir göz atsak karşımıza sevgiye muhtaç minicik bir çocuk çıkmaz ki? Başı okşandığında tebessüm etmeye hazır, karşılıksız sevgiye delice susamış, büyüklüğün büyüklüğüne inat, “hadi” denildiğinde annesinin sıcacık koynuna girmeye hazır kocaman kocaman minicik adamlar, minicik kadınlar...

Hangimizin uykuda tebessüm ederkenki halini soruşturmak için rüyasının perdesini aralasak karşımıza çocukluk yılları çıkmaz ki... Sofradaki yemeğini henüz tamamlamadan gözü dışarıda oyun oynayan arkadaşlarına takılmış, annesinin sıcacık sesi ile “hadi az kaldı, yemeğini bitir sen de çık oyna” sesini işitmez ki...

Ya da bakalım lütfen kavgalarımıza ve hırçınlıklarımıza, hangi çılgınlığımızın temelinde “sevgi” ihtiyacımız yatmaz ki?

Her birimiz sevilmeye muhtaç, her birimiz sevgi isteyene kaşları çatık...

Meşhur Psikiyatr Alice Miller, “Yetenekli Çocuğun Dramı” isimli eserinde, çocukluk yıllarında anne babalarından yeterli sevgiyi alamamış kişilerin, bir ömür boyu o doyamadıkları sevgiyi başkalarında arayacağından bahseder. Ama bu sevgi arayışı boşunadır. Çünkü çocukluk yıllarında anne babalarından bir türlü doyasıya sevgi alamayan bu kişilerin sevgi ihtiyacını karşılayabilecek birileri asla karşılarına çıkmayacaktır... Çünkü o sevgi özeldir... O sevgi, “zaman” itibarıyla özeldir... Karşılıksız verilmiş olması itibarıyla özeldir... İhtiyaç duyulduğu an verilebilmesi itibarıyla özeldir...



İhtiyaç duyulduğu an sevgi

Çocukluk yıllarında yemeden içmeden daha önemli olan şey çocuğun sevgiye doymasıdır. Bir çocuk için anne sevgisi farklıdır. Doyurucu ve özeldir. Başkalarının sevgisine benzemez. Herkesten yeterince sevgi alsa da bir çocuk, anne sevgisine yine de muhtaçtır. Ve anne sevgisine doyamadan büyümüş bir çocuk, bu ihtiyacını bir ömür boyu sırtında bir yük gibi taşıyacak, kendisini delice sevenler olsa da sevgi ihtiyacını bir türlü doyuramayacaktır.

Tabii ki yanlış anlaşılmasın, “Hangi anne çocuğunu sevmez ki?” demeyin lütfen... Bizim burada bahsettiğimiz şey, çocuğun ihtiyaç duyduğu an anne sevgisini alabilmesidir...  Yarın değil... Akşam değil... Bugün! Hem de hemen şimdi! Yoksa kedilerin bile yavrularını sevmek zorunda bırakıldığı bir kâinat düzenini anlatmak değil niyetimiz; aksine, kendisini yavrusunu sevmek zorunda bırakılan annelerin bir türlü çocuklarına vakit ayıramamasıdır sevgi açlığımızın altında yatan asıl sebep.

Çocuklar, özellikle ilk dört yaş döneminde, anneye “muhtaçtır...” Anneye “ihtiyacı var”dır demiyoruz, anneye “muhtaç”tır... Bu öylesine bir muhtaçlıktır ki, çocuğun her gözünü açtığında annesini görebilmesi, korku ile ürktüğü her an annesinden teselli alabilmesi, acıktığında, susadığında annesini karşısında bulabilmesi hayati önem taşımaktadır. Çocuk bu güven içinde, bu sevgi zenginliği içinde hayata adım atmalıdır...

Çocukların annesine muhtaç olduğu bu döneme “bağımlılık dönemi” diyoruz. Çocuk bu dönemi ne kadar rahat atlatırsa sevgiye muhtaçlığı o kadar az olacaktır.

İhtiyaç duyduğunda annesini karşısında göremeyen çocuk, anne sevgisini başkalarından temin etmeye çalışacaktır ki, bu sevgi onu hiçbir zaman anne sevgisi gibi doyurmayacaktır.



Ofis ile kreş arasında sıkışan anneler

Bu durumda hemen akıllara gelecek soru, çalışan annelerin durumlarıdır. Acaba çalışan annelerin çocukları anneye ihtiyaç duyduğunda ne olacak?

Bu soruya hemen cevap vermek gerekirse, özellikle çocukları dört yaşını doldurmamış bir annenin çocuğundan ayrı kalmasını tavsiye etmiyoruz. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, çocukların ilk dört yılda anneye olan muhtaçlıkları kesintiye uğrarsa, ileriki yıllarda “güven” sorunu oluşmaktadır. Annesinden kopuk olarak büyümüş çocuklar hayata güven duyamamakta, etrafına yeterince güven verememektedir. Böylesi çocuklar bir yandan annelerinden tamamlayamadıkları sevgiyi devamlı aramakta, öte yandan kendilerinden sevgi bekleyen kişilere karşı da yeterince sevgi verememekteler. Sanki sevgi kanalları kapanmış gibi hem sevgiye aç, hem sevgi cimrisi olmaktalar.

Zaten çalışan anneler çocuklarını kreşe bırakıp işe giderken bunu kendi dünyalarında da hissediyorlardır. Zannetmiyorum ki hiçbir anne, çocuğunu kreşe bırakıp işe giderken huzur içerisinde olsun... Olamaz; çünkü böylesi bir ayrılık anne olma fıtratına aykırıdır.

Fıtrata aykırı olan bu ayrılık ileriki yıllarda annenin başını ağrıtmaya adaydır.



O halde anneler çalışmasın mı?

Bir yandan maddi yetersizlikler bahanesi, bir yandan modern hayatın pembe düşleri, maalesef anneleri çalışma hayatına itmekte...

Hâlbuki bir annenin en mutlu olduğu an, bebeğine annelik yaptığı andır. Hiçbir anne, bebeğini kucağında sallarken aldığı huzuru başka bir yerde bulamaz.

Hem anne hem de çocuk açısından bakıldığında (ilk dört yaşta) annenin çocuğunu bırakıp çalışmasını tavsiye etmiyoruz.



Çocuklar kaç yaşında anneden kopar?

Çocukların ilk dört yaşını atlattıktan sonra, anneleri ile olan “bağımlılığı” zayıflar. Artık çocuk annesinden alacaklarını hem maddi hem de manevi olarak almış olur. Sevgiyi kesintisiz olarak almış ise, artık aldığı bu sevginin kendisine yüklediği pozitif enerji ile dış dünyaya adım atmaya başlayacaktır. Zaten çocukların bu dönemi hemen fark edilir. Çocuklar bu dönemde hafif bir kriz yaşarlar. Agresif olurlar, inatçı olurlar, hırçın olurlar, ne söyleseniz tersini yaparlar... İşte bu dönem, çocuğun anneden yavaş yavaş koptuğu dönemdir. Dört yaşından sonra çocuklar annelerine artık “bağımlı” değil “bağlı” olurlar.

İşte bu dönemde anneler çocuklarından bir süreliğine ayrılabilir ve çalışma hayatına başlayabilirler.



Kreş mi, büyük anne mi?

Birçok anne çalışma hayatına atıldığında çocuklarını emanet edecekleri yer konusunda tereddüt yaşamakta... İşe giderken çocuklar kreşe mi yoksa büyükanneye mi bırakılmalı?

Bu tereddüdün asıl kaynağı, çocukların okul hayatına alışması ve kreşte yeni tanışacağı arkadaşları ile sosyalleşmesi ile büyükannelerin güvenilir olmasıdır.

Bu soruya cevap vermek hemen hemen imkânsızdır. Çünkü her bir kreş farklı özellikte olduğu gibi, her bir büyükanne de farklı özelliktedir. Kimi kreşler öylesine güzel imkânlarla çocukların hem sosyal, hem motorik, hem zihinsel gelişimine imkânlar sunarken, kimi kreşler de, çocuklarda var olan gelişimlerin hepsine engel olabilecek kadar pedagojik yaklaşımdan uzak olabilir.

Bu açıdan “Kreş mi, büyükanne mi?” sorusuna cevap vermek yerine, her birinin avantaj ve dezavantajlarından bahsetmekte fayda var.

Genel itibarıyla çocukların sosyal gelişimi için tabii ki kreşlerin oynadığı rol büyüktür. Ama unutulmamalıdır ki, her ne kadar çocuklar kreşte arkadaşları ile oynuyor olsa da, evlerinde oynayacak kardeşleri yoksa yine “asosyal” olma riski taşımaktadırlar.

Bu itibarla bakıldığında, her çocuğun mutlaka en az bir kardeşi olmalıdır. Sosyalleşme kreşteki çocuklarla değil, ilk etapta kardeşle, daha sonra akraba, konu komşu ile olmalıdır.

Bununla birlikte, kreşlerin düzenli bir program takip etmelerinin çocuğun gelişimine katkısı vardır. Düzenli yaşama alışma çocuk açısından çok önemlidir.

Kreşlerdeki oyun ortamları ve profesyonel öğretmenlerin çocukların gelişimine büyük destek olacağı kesindir. Tüm bunların yanısıra, kreşler her imkânı sunsa da, eğer samimi sevgi ortamını sunamıyorsa, sundukları hiçbir şeyin kıymeti yoktur.

İşte bu noktada, büyükannelerin özelliği ön plana çıkmaktadır. Her ne kadar kendilerinde profesyonel imkânlar olmasa da torunlarına verebilecekleri samimi sevgi her şeye bedel olabilmektedir.



Son söz

Çalışma hayatı tabii ki içinde bulunduğumuz sosyal ve ekonomik hayatın annelere sunduğu bir imkândır.

Özellikle çalışma hayatına alışmış bir anne için ev hanımı olmak oldukça zordur. Ya da, sosyal alanlarda gönüllü olarak hizmet eden annelerin evde bulunmaları çok zordur. Bu bir yaşam tarzı değişikliğidir ve bu değişiklik kolay gerçekleşmez. Ve tüm bunlar günümüz yaşantısının bir gerçeğidir... Ama unutulmaması gereken bir gerçek daha varsa, o da evlerde ve kreşlerde annelerini bekleyen çocukların muhtaç oldukları duyguların tatminidir.

Bu duyguları “vaktinde”  tatmin edilmemiş bir çocuk, bir ömür boyunca tatmin edilmediği bu duyguların ruhunda bıraktığı izlerle yaşamak zorunda kalacak... Her önüne çıkan yeni birilerinden bu sevgi boşluğunu doyurmasını bekleyecektir... Tıpkı bugün etrafımızda her an herkesten ilgi ve sevgi bekleyen ve bir türlü sevgiye doyamayan yetişkinler gibi.
      Moral Dergisi