Mus'ab İbn Umeyr (r.a)

Başlatan tiryandafilam, 14 Eylül 2006, 22:44:02

« önceki - sonraki »

0 Üyeler ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

tiryandafilam

MUS'AB BİN UMEYR


"Seni Mekke'de ilk gördüğümde, üzerinde paha biçilmez ne kıymetli elbiseler vardı. Senden daha güzel giyinen yoktu Mekke'de..! Şimdi ise sen, saçların dağılmış ve sadece eski bir hırkanın içinde, başın bile dışarıda, açıkta yatıyorsun..!



Zengin ve aristokrat bir aile içinde dünyaya gelmiştin. Anne- baban üzerine tir tir titriyor, bir dediğini iki etmiyorlardı. Bilhassa annesi Hünas, oğluna gözü gibi bakıyor, dizinin dibinden ayırmak istemiyordu. Gençlik yıllarına geldiğinde Mus'ab artık yakışıklı bir delikanlıydı. Bakımlıydı;bir giydiğini ikinci kez giymez , güzel kokular kullanırdı. Hayranlıkla takip edilen biri haline gelmişti. Geçtiği sokaklarda pencereler aralanır, görüp seyredebilmek için perdeler hareket eder ve arkasından uzun uzun süzülürdü. Onu elde etmek için her şeyini verecek nice kadın vardı..! İtibarlıydı; meclislerde bulunması şeref kabul edilir ve hürmet görürdü. kapılar da kalpler de kendisine sonuna kadar açıktı.

Sürpriz bir şekilde bir akşam, kendini İbn Erkam'ın evinde buluverdi. İnsanlığın Emini orada Kur'an okuyup sohbet ediyor, dua ve ilticada bulunuyordu. Kulak verdi bir müddet... Vurulmayacak gibi değildi..!Çok hikmetli bir hikmet çağlağanıyla karşı karşıyaydı. Kulağından girenlerin, hücrelerine kadar işlediğini hissediyordu. Kalbinde tatlı bir sızı başlamış, vücudunu ayrı bir hararet basmıştı.Onun bu durumu, Hz. Peygamber'in (s.a.v) gözünden kaçmadı. Yaklaştı yanına elini göğsüne koyup sıvazlamaya başladı. Mübarek ellerin hararetiyle iliklerine kadar imanın işlediğini hissediyordu.Daha oracıkta, yaşının fevkinde bir olgunlukta bir kabul yaşadı, Mus'ab. Akışı değiştirecek bir olgunluktu bu..! Kabına sığmıyordu...Nur kesilmiş, sevinçten uçuyordu.İnsanların hayranlıkla baktıkları o lüks hayatın kendisine huzur vermediğini, veremeyeceğini şimdi daha iyi anlıyordu.O'nun için her şey yeni ve çok orjinaldi.Sadece bedeninin isteklerinin yerine getirmiyor, aynı zamanda ruhuyla beraber bir doyum yaşıyordu burada.





Müslüman olmuştu olmasına ama , bunu ailesine hele annesine nasıl anlatacaktı.Zira ondan çekindiği kadar hiç bir güçten korkmuyordu. Bütün gücüyle Mekke üstüne gelse endişe duymazdı ama annesinin vereceği tepki, aklını başından alıyordu. bu sebeple imanını gizlemeye karar verdi; kimseye birşey söylemeyecek ve böylelikle , annesiylede karşı karşıya gelmemiş olacaktı.





İman etmek kolay değildi. İmanla birlikte çileler, imtihanlarda başlayacaktı elbet. tatlı çileler güzel çileler. Mus'abın da başladı  çileleri. Tüm Mekkelilerin öğrendiği gibi anneside öğrendi Mus'abın yeniden doğduğunu.Beklediği gibi annesinin büyük tepkisiyle karşılaşmıştı. Bir zamanlar el üstünden inmeyen Mekkenin delikanlısı Mus'ab, artık Allah deyip PEYGAMBER'e hayranlığını ifade ettiği için her gün dayak yiyordu. İrtibat kurmasın diye kuytu bir yere hapsedilmiş ve başına bir bekçi dikmişlerdi.Aklıyla gönlü Allah Rasülünün yanındaydı ama, bedeniyle kendi evinde hapis yaşıyordu artık..!Evet annesinin istekleri çok önemliydi AMA BİR ANNEDE DE, OĞLUNUN KALBİNE KİLİT VURMAMAMLIYDI. iNCİTEMEZDİ ONU DA.. HAKKI VARDI ÜSTÜNDE.. Ancak gönlünün gülüyle irtibatının kesilmesini bir türlü hazmedemiyordu. Tam buldum derken mahrumiyetin ne anlamı vardı.

Derken Mus'ab, Mekke'de bunalanların Habeşistan'a hicret haberini almıştı. Bir yolunu bulup bu esaretten kurtuldu ve o da ilk muhacirlerden oldu. Örnek olabilecek bir ahlakı vardı ve dinin yaşama noktasında kusursuz bir Mü'min haline gelmişti. Habeşistan hicreti uzun değildi ve ortalık biraz durulur gibi olunca yeniden dönmüşlerdi Mekke'ye.

Annesi çok otoriterdi. Dönünce tekrar hapsetmek istedi Musabı. İkisi de kararından dönmemekle kararlıydılar. İkisi de göz yaşı döküyordu; annesi öz evladını kendince bir hayal uğruna kaybetmenin üzüntüsüyle ağlıyor, oğul ise Hakka kalbinin kapılarını kapatıp üstüne gelen annesinin gereksiz inadına yanıyordu.Yüreği imanla dolup taşan bir delikanlının ateş püsküren bir anneyle imtihanı...Küfürde inatla imanda ısrarın bir mücadelesiydi bu...

Bu durum kendi öz evladı Musab'ı evinde kovacağı ana kadar devam etti durdu.  Sıcak bir yuvadan kovulmuştu kovulmasına ama, dünyanın en sıcak bir gönlüne kuracaktı otağını. Geldi Rasulullah'ın huzuruna , teslim oldu ona ve ayrılmadı bir daha.

Artık Musab da diğer sahabiler gibi , bulabildiği haşin libaslar içinde , bazen karnı doyan, zaman zaman da aç kalan bir insandı. O da artık Habbab'ların Bilallerin arasına girmişti. Güzel kokular sürmeye alışkın mübarek cildi, açlık ve sıkıntıdan , baharda kabuk değiştiren yılan derisi gibi kabarmış, pul pul dökülüyordu.

Uzaktan meclise geliyordu bir gün..! Yaklaşırken etrafındaki sahabilerle birlikte gelişini seyrediyordu Allah Rasulü(s.a.v) de. Musabın yorgun ama huzurlu halini süzen gözlere çoktan yaş bürümüştü. Başlar öne eğildi. hüzünlenmişlerdi beraberce... Zira Musab eski ve yıpranmış  köhne bir elbise içindeydi. İslamdan önceki durumunu bilenlere onun bu hali çok dokunmuştu. Bilal zaten fakirdi. Habbab ve Ammar ın da imkanları ,iyi değildi; alışkınlardı onlar yokluğa..! Ama Musab öylemiydi? Gördükleri karşısında Rasulullah dayanamadı ve şunları söylemeye başladı.

" Bu gelen musabı ben, daha öncede görüyordum. Anne- babası yanında Mekke'de ondan daha kıymetli birisi yoktu. o, bunların hepsini Allah ve Resulü için terk etti ve geldi buraya..."



O ise bütün bu olup bitenlere aldırış etmiyordu. Zira insana huzuru elbise vermiyordu ki. Bir kalpte iman yoksa kalıp bedeni sıkan sürekli bir işkenceydi. O mutluydu. Mutlulukların en güzelini yaşıyordu. Kuldu o ve kulluğunu bütün engellere rağmen yapıyordu. Biliyordu cennet ucuz değildi. Fakirlik açlık ... Hiçbiri önemli değildi. İmanın tadı ruhunu doyuruyordu ya daha ne istesin.

Akabe beyatında müslüman olan 12 kişi den Rasulullah'a mektup gelmişti.Kendilerine dinin öğretecek bir muallim gönderilmesini istiyorlardı. Allah Rasulu Musabı seçti. ne şerefli bir vazife idi ki, hicret öncesi Medine'yi Mukaddes göçe Musab hazır hale getirecek, böylelikle medeni Medine temellerini atmış olacaktı.

Musab Medinede sürekli islamı anlattı. Anlatıyordu ama en önemlisi yaşıyordu. Hali, tavrı ve anlattıkları bir bütündü. Allah'ın izniyle bir yıl sonra Mekke'ye geldiğinde, Musab arkasında 75 mü'min vardı.Manzarayı gören Allah Rasulü kim bilir nasıl sevinmişti.13 senedir Mekke, bu denli kapılarını Açıp imana "buyur "etmemişti. belki de Mekke'nin sıkıntıları , Medine'de rahmet olup yağmaya başlamıştı. O'nu daha sevindirecek bir başka müjdesi vardı Musabın. giderken bir fertti yalnızdı.. Rabbinden başka dayanağı yoktu ama O, Medine'de bir maya olmuş şehri olması gereken konuma , asli fıtratına dönüştürüyordu. Nimeti tahdis anlamında bunu söylerken , aynı zamanda çok duyguluydu:

Medine'de içinde İslamın konuşulmadığı hiçbir ev kalmadı ya RAsulullah. Allah'ın izniyle hicret gerçekleşmişti. kalplerde Allah ve Rasulünün aşkı vardı.





Derken Bedir geldi çattı.O gün ruhu gibi tertemiz beyaz sancağı taşıma görevini  Allah Rasulu Musaba verdi.Bedirden ayrılırken yüzler gülüyordu. Ortada bir zafer vardı. Ancak mekke müşrikleri mağlubiyeti kabul edemiyorlardı. Göğüsler kinle kabarıyor ve Bedir'in intikamını yerde bırakmama adına yemin üstüne yeminler ediliyordu.



Çok geçmeden Kureyş, daha derin bir hınçla , Medine'ye yönelecek ve yollar Uhud'da yine birleşecekti. Hatta ne acı ki Uhud'a intikam için gelenler arasında Musabın annesi Hünas ve kardeşi Aziz İbn Umeyr de vardı.





O gün Uhud'un sancağını da Mus'ab taşıyordu. Polat gibi bir imanı vardı ve önünde durmaya imkan yoktu. Hakiki imanı elde etmiş adete dünyaya meydan okuyordu. O denli bir yiğitti ki haline melekler gıpta ile bakıyorlardı. Bir ara bir dağılma olmuştu deli divane oldu Musab. Atını sağa sola mahmuzluyor ve olanca gayretiyle kuvve i maneviyeyi toparlamaya çalışıyordu. Bütün himmetini Rasulullah'ı korumaya hasretmişti. Tek başına bir ordu olmuştu. Bir elinde sancak , diğerinde kılıç, can siperane çarpışıyordu. Onu çiğnemeden Rasulullah'a ulaşamayacağını anlamıştı kureyş. Aşılmalıydı Musab ve en baba yiğit adamları çıkardılar karşısına .





Bu arada Rasulullah'ı öldürmeye yemin etmişti İbn Kamia. Zırhları içinde Musab da Peygambere çok benziyordu ve dikildi Musabın karşısına . Hedef olmuştu bir kere. Darbeler darbeleri kovaladı.kıyasıya bir mücadele vardı. Derken sağ koluna bir kılıç darbesi geldi ve kopardı kolunu.Umurunda mıydı musabın ve haykırdı dünyasını aydın kılan sahibinin adını

Muhammedü'r-Rasulullah..!



Rasullulah davasının sancağı yere düşmemeliydi. onu sol eliyle alıp kaldırmaya çalıştı. Derken ona da bir darbe geldi ve kopardı yerinden..!Daha bir telaşlanmıştı.sancağın üzerine abandı adeta Mus'ab..!dişleriyle ısırıp tuttu onu ve yerden kaldırdı göğsüyle..! yine aynı kelimeleri tekrar ediyordu

Muhammedü'r-Rasulullah..!



Gözünü kan bürümüş, durmaya niyeti yoktu İbn Kaimenin. Hamle üstüne hamle derken... Mızrak sinesine saplanmış, boynuna da kılıç darbesi gelmişti.

Musab, İbn Erkam'ın evinde başladığı yepyeni hayatını en zirvede noktalıyordu. Cansız bedeni Uhud'a "alem "olurken muazzez ruhu, şehidlerin arasına çoktan pervaza başlamıştı...



Bir zamanlar bir defa giydiği elbiseyi bir daha sırtına sokmayan Musab'ın kefeni de eski hırkası olmuştu. Başını örtseler ayakları dışta kalıyor, ayaklarını örtseler başı dışarıda kalıyordu.



Peygamber efendimiz onu öyle görünce dudaklarından şu cümleler dökülecekti.

"Seni Mekkede ilk gördüğümde , üzerinde paha biçilmez ne kıymetli elbiseler vardı. Senden daha güzel giyinen yoktu Mekke'de... şimdi ise sen, saçların dağılmış ve sadece eski bir hırkanın içinde, başın bile dışarıda açık yatıyorsun."

sonra Uhud meydanına döndü. bu sefer ki hitabı tüm şehidlere idi.

"Allah'ın Rasulü şehadet ediyor ki, kıyamet gününde sizler, Allah katında  da şehidlersiniz.

Daha sonra Allah Rasulünün arkada kalanlara da diyecekleri olacaktı. Döndü ve kulağımıza küpe olacak şu cümleleri söylemeye başladı:

"Ey insanlar! Onları ziyaret edin ve gelin buralara. Onlara selam verin. Nefsim yedi kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki bunlar, Kıyamet gününe kadar kendilerine selam veren her bir Müslüman'ın selamını alır ve onlara bu selamı iade ederler.

Duyduk, işittik ve itaat ediyoruz ya Rasulullah...!

Selam sana ey Musab..!

Selam size ey şehidler topluluğu..! Selam Uhud ve Uhud'un arslanlarına..! Ve selam , bulunduğu her beldeyi, medeni birer Medine yapmaya and içmiş mefkure muhacirlere..!


alıntıdır
LA RAHATE FİD DÜNYA

antepli

Allah(a.c.)RAZI OLSUN.Ben şahsen bu sahabe efendimizi çooook severim.
Elbette diğerlerinide çok seviyorum ama bu sahabe efendimizin hayatı çokk etkiler beni.Mevlam,şefaatlerine nail eylesin.Onlardanda razı olsun.
Bu dünyanın cefasından sefasına sıra gelmez.gafil olmayın ilme çalışın geçen günler geri gelmez...