Gönderen Konu: Menkıbeler  (Okunma sayısı 20780 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı AngeL_

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 145
Menkıbeler
« : 20 Ağustos 2004, 22:08:33 »

Bir gencin tövbesi

Allahü teâlâ, peygamberi Musa aleyhisselâma hitap edip
" (Ey Musa! Filân mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefât etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür) buyurdu.
Hazret-i Musa, emir olunduğu mahalleye gitti.
Oradakilere:
-Bu gece, burada, Allahü teâlânın dostlarından biri vefât etti mi? diye sorunca:
-Ey Allahın peygamberi! Allahü teâlânın dostlarından hiç kimse vefât etmedi. Ama, filân evde zamanını kötülüklerle geçiren fâsık bir genç öldü. Fıskının çokluğundan, hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor, dediler.
Musa aleyhisselâm:
-Ben onu arıyorum, buyurdu. Gösterdiler.
Hazret-i Musa, o eve girdi. Rahmet meleklerini gördü.Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup, Allahü teâlânın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı.Hazret-i Musa, yalvararak münacaat etti:
-Ey Rabbim! sen buyurdun ki, o''Benim dostumdur.'' İnsanlar ise fâsık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?
Allahü teâlâ:
(Ey Musa! İnsanların onun için fâsık demeleri doğrudur. Ama, günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim bu kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki, Allah'ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergâhın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın!) buyurdu
« Son Düzenleme: 13 Mayıs 2011, 15:17:59 Gönderen: Miftahulkuluub »
Yıkanlar hatır-ı naşadımı Ya Rab Şâd olsun
Benimçin Nâmurad olsun diyenler Bermurâd olsun

Çevrimdışı AngeL_

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 145
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #1 : 25 Ağustos 2004, 14:56:36 »
Bir kadıncağızın kocası vefat etmiş. Kalbi kırık kadın, çok sevdiği eşine manevî hediyeler göndermek isteyince aklına evlerinin hemen yakınındaki Kur’an kursu gelivermiş.

Orada ders gören talebelere hatimler okutturmuş, dualar ettirmiş. Daha sonra da, hatimleri ve duaları mukabilinde kat’iyen ücret almayan, okuduğu hatimden dolayı bir bedel almanın “Allah’ın dinini değersiz bir menfaat karşılığında satmak” olduğuna inanan bu talebelere vermek istediği parayı bir türlü kabul ettiremeyince, güzel bir helva yapmış. Talebe odalarını tek tek geziyor, kapıyı vuruyor, içeriden ses gelir ise bir tabak helva bırakıp gidiyor imiş.

Bir gün önce de kursun hocası, “hayatı devam ettirmeye yetecek miktarda yiyecek, içecek ve Cenâb-ı Allah’ın nasip ettiği her çeşit nimet” manasına gelen rızık konusunu anlatmış. “Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a ait olmasın.” (Hûd Sûresi, 11/6) ve “Asıl bütün mahlukların rızıklarını veren, kâmil kuvvet ve tam iktidar sahibi Allah Tealadır.” (Zâriyat Sûresi, 51/5 meallerindeki ayet-i kerimeleri açıklamış.

Rızık temini için, zillete, mânen dilenciliğe ve sefalete düşmenin yanlış olduğunu; ancak, israfa alışmış kanaatsiz insanların rızık korkusuyla din, namus ve izzetlerini feda edebileceklerini; üç kuruş için başkalarının ayaklarını öpmek kadar mânen bir dilencilik vaziyetine düşebileceklerini beyan etmiş. Dersin sonunda da, israf ve kanaatsizlik etmeyen, verilen imkanları kötüye kullanmayan herkesin zarurî rızkı mutlaka bulacağını, bu konuda Allah’ın taahhüdü olduğunu söylemiş ve “Rızık Allah’tandır, O sizin rızkınızı da verecektir.” demiş.

Talebelerden bir tanesi hocanın sözlerini yan gelip yatmak ve yiyecek-içecek beklemek şeklinde anlamaz mı!.. “Nasıl olsa rızık Allah’tan, o gelip beni bulur. Onu elde etmek için hiç bir şey yapmayacak; hiç gayret göstermeyeceğim.” demiş. İki cümlelik düşüncesinde belki on tane yanlış bulunan talebe başlamış rızık beklemeye.
Birinci gün.. ikinci gün.. derken üç gün aç-susuz beklemiş, ama gelen giden yok. İşte o gün, ücret kabul ettiremediği iffetli talebelere helva yapan kadının, onu dağıttığı gün imiş. Bizim muzip talebe dışarıdaki sesi duyunca kapı aralığından ne olup bittiğini anlamaya çalışmış. Bakmış ki, tabak tabak helva onun odasına doğru geliyor.. kadın kapıyı çalıyor; içeriden ses gelirse bir tabak helva bırakıp yan odaya geçiyor.
Az sonra bizimkinin kapısı da çalınmış. Ama o söz vermiş bir kere, “Hiç bir gayretim, müdahalem olmayacak, bakalım rızık geliyor mu?” demiş ve bundan dolayı da hiç sesini çıkarmamış. Kadın bir iki defa daha kapıyı vurup içeriden ses gelmeyince helva bırakmadan gidecek olmuş ki, o sırada talebe can havliyle bir kaç kere öksürmüş. Öksürük duyulunca bir tabak helva da onun için bırakılmış.

Daha kadın gider gitmez, üç gündür aç-susuz rızık bekleyen talebe hemen koşmuş, helva tabağını kapmış ve yemeye başlamış. Hem yiyor hem de kendi üslubuyla; “Ya Rabbi, bildim ki rızık Senden. Veriyon veriyon ama öksürtmeden de vermiyon.” demiş.

" Evet, herşey Allah’tandır. Fakat, Cenâb-ı Hak, sebepleri kudretine perde yapmıştır. Bizim fiilerimiz, yapıp ettiklerimiz de birer sebeptir. O sebeplerin ötesinde kudret-i ilahiye vardır. O’na dayanmak, herşeyin neticesini O’ndan beklemek ve tevekkül etmek ise, aradaki sebepleri bütün bütün reddetmek değil; esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip onlara riayet etmektir.

Müminler, sebeplerin gereğini yapmalı, bunu bir çeşit fiilî dua olarak telâkki etmeli, neticeyi yalnız Cenâb-ı Hak’tan istemeli, O’ndan bilmeli ve O’na minnettar olmalıdır.
Bu bahsi de bir rehnümânın şu sözleriyle bitirelim: Hiç kimse demesin, “İçime şu geliyor, bu geliyor.. şöyle bir kalbî problemim var..” İçine o geliyor da sen üstüste kırk gece kalkıp o iş için ağladın mı? Başını yere koydun, alnını yaşlar içinde buldun mu? Neden mazeret beyan ediyorsun? Yüreğinle Allah’a teveccüh et, yalvar yakar! “Tut elimden Allahım, tut ki edemem Sensiz” de.
Alvar İmamı ne güzel söyler:

Sen Mevlâ’yı sevende
Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de
Hak rızasın vermez mi?

Sular gibi çağlasan
Eyyub gibi ağlasan
Ciğergâhı dağlasan
Ahvalini sormaz mı?

Rica ederim, O’nun uğrunda yüreğinizi parçalamadan yüreği parçalanmış insanlara lûtfedilen şeyleri beklemeyin. O bazen ekstradan da lütfedebilir; ama umumiyetle aldığınız risk kadar, gösterdiğiniz gayret ve cehd kadar mükafat vardır. Hele siz bir gecenize gündüz boyası çalın, O da sizin gecenizi gündüz yapsın. Siz dünya gecelerinizi gündüz yapın, O da ahiret karanlıklarını aydınlığa tebdîl eylesin..
Evet, biz, Rabbimizden istediğimiz şeyler karşısında hiç olmazsa öksürdük mü acaba?!.. "
« Son Düzenleme: 23 Mart 2011, 17:47:32 Gönderen: Tuğra »
Yıkanlar hatır-ı naşadımı Ya Rab Şâd olsun
Benimçin Nâmurad olsun diyenler Bermurâd olsun

Çevrimdışı russya

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 113
    • http://muhtelifat.sitemynet.com
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #2 : 22 Kasım 2005, 13:50:36 »
    Deli Hafız
Fatih dersiamlarından biri, münasebeti olmayan bir müeseseye, münasip olmadığı halde ders verdiği için, ariflerden "Deli Hafız" namıyla maruf bir zat, kendisine, yaptığı işin ihanet olduğunu, emaneti ehlinin gayriye verildiğini ihtar edersede hoca kabul etmez ve biraz kırılır.
Ertesi sabah erken, hocanın kapısını çalan hafız, pencereden kendisine bakan ve özür dileyecek zanneden sözde alim kişiye şöyle der:
- Dün size söylemeye unutmuştum; onun için geldim. Bugün sana, sade bu deli Hafız kafir, diyor. ,bundan elli-altmış sene sonra herkes kafir diyecek" der ve döner.
Emaneti ehline vermeli...
  
  
Hatıratım, Ali Erol
  
« Son Düzenleme: 23 Mart 2011, 17:47:46 Gönderen: Tuğra »
okta KADAR menfat için VİRGÜL kadar EĞİLMEYE değmez...

Çevrimdışı russya

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 113
    • http://muhtelifat.sitemynet.com
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #3 : 22 Kasım 2005, 13:53:15 »
Allah (cc) hakkımızda HAYIRLI olanı versin (amin)

Delinen Kırbalar  
  
Ebûl Vefa hazretlerinin küçük ama çok sevimli bir oğlu vardır. Çocuk iyidir hoşdur da bir ara sakalara takar. Mahalle sucusunun yolunu bekler, çuvaldız ile kırbaları deler. Kimbilir, belki de fıskiye gibi akan sular hoşuna gider. Aslında saka şaka götüren biri değildir. Bunu yapan bir başka çocuk olsa, çoktan ensesine yemiştir şamarı. Zira delinen kırba dikilemez, ancak boğumlanarak bağlanır ki, koca kırba gitti demektir yarı yarıya.
Saka bir sabreder, iki sabreder, bakar olmuyor, tutar eteğini, çıkar huzura. “Affınıza sığınıyorum ama” der, “Vaziyet böyleyken böyle!”
Ebûl Vefa hazretleri çok şaşırır. Kırbaların parasını fazlasıyla öder. Sucudan ağlaya, yalvara helallik diler. Saka bir hoş olur. “Keşke eşiğine sultanların baş koyduğu veliyi üzmeseydim” der. Pişman, mahçup dergâhı terkeder.
Ebûl Vefa hazretleri çocuğa hiçbir şey demez. Hemen hanımını bulur. “Aman hatun, iyi düşün”der, “biz bir hata yaptık ama nerede?”
O gün tırnaklarını saçlarına geçirir, adeta beyinlerini kanatırlar. Uykuyu dağıtırlar. Hanımı sabaha karşı “Tamam!” der, “Galiba buldum!”
-Anlat hele?
-Çocuğumuza hamileydim. Kız kardeşim bir yere uğrayacak olmalıydı sepetini bırakmıştı bize. Zerzavat arasından bir limon parladı. Canım nasıl çekti anlatamam. Kardeşimi biliyorsun. Bir şey istemiye gör, canını verir. Limonun lâfını etsem, mutlaka bize bırakacak, kendi limonsuz dönecekti evine. Aklıma başka bir yol geldi. Limonu iğneyle deldim, bir damla emdim. Nefsimi körlettim. Ama unuttum gitti. Hata bende, limonunu deldiğimi söylemeliydim ona.
-Aman kalk bacına gidelim.
-Bu saatte mi?
-Evet bu saatte!
-Ne diyeceğiz?
-Helallik dileyeceğiz.
Sonrasını tahmin ediyorsunuzdur. Çocuk bu huyu kendiliğinden bırakır, dost olur sakaya.
  
Kaynak:
Huzura Doğru
« Son Düzenleme: 23 Mart 2011, 17:47:59 Gönderen: Tuğra »
okta KADAR menfat için VİRGÜL kadar EĞİLMEYE değmez...

Çevrimdışı russya

  • aktif okur
  • **
  • İleti: 113
    • http://muhtelifat.sitemynet.com
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #4 : 22 Kasım 2005, 14:06:14 »
 
   EKMEK VEREN ELİ KIRAN BABA
  
  Bağdat'ı kıtlık kırıp geçiriyordu. Herkesten önce de hamallar açlık çekiyordu. İçinde ekmek piştiği, sokağa kadar yayılan kokudan belli olan bir evin kapısından seslendi hamalın biri:
- Allah rızası için birazcık ekmek. Günlerdir lokma girmedi ağzımdan.
Tandırın başındaki kadın taze ekmekleri kızına uzattı. "Ver şu adama" dedi. Kızcağız ekmekleri güzelce katlayıp verdi aç hamala.
Hamalın sevincine sınır yoktu. Evine doğru hızlandı. Kim bilir kaç günlük açlığını giderecekti? Tam bu sırada karşıdan gelen birinin sert ikazı durdurdu onu:
- Çabuk söyle, bu ekmeği hangi evden aldın?
 Geriye bakıp eliyle işaret etti:
 - İşte şu evden.
Adam kızgın şekilde salladı başını:
 - Yanılmamışım, böyle zamanda başka kimin evinden alınabilir ekmek? diyerek eve doğru ilerledi.
    Kapıyı açar açmaz da sordu:
- Kim verdi ekmeği hamala?
 Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya kızına acır, bir şey yapmaz diye düşünmüştü. Halbuki adamın şükürsüzlük ve cimrilik içine işlemişti. Elindeki sopayı hızla havaya kaldırdı, kızının ekmek veren eline öyle bir indirdi ki bilek zedelenip burkuldu, el çarpık kaldı. Söyleniyordu kendi kendine:
- Ben herkese ekmek versem bu evde ekmek kalır mı? diye.
Halbuki nimet şükür isterdi. Şükürsüzlük nimetin gitmesine sebepti. Nitekim bu şükürsüzlüğün akibeti de öyle olacaktı. Olmaya başladı bile. Kısa zamanda işleri bozuldu, çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması da onun bozulan işlerini. Bir ara o hale geldi ki, evine ekmek alamaz duruma bile düştü. Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağızına da acı sözü söylemişti;
 - Artık benden ümidinizi kesin. Çünkü bu akşam ekmek alacak kadar da olsa elime para geçmedi. Çarşıya in, ekmek parası iste.
Kızcağız çarşıya inmiş, utana sıkıla sattıkları dükkanın karşısına geçerek bir tanıdık görürüm diye beklemeye başlamıştı. Kendisini gören dükkandaki adam hemen yanına gelerek:
- Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada? diye sormuştu. O da anlatmıştı gerçek durumu:
  - Ekmek alacak paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası istemek üzere bekliyorum burada.
 Hemen elini cebine attı adam. Hatırı sayılır bir miktar parayı uzatarak "Al" dedi. "Bununla istediğin kadar ekmek alabilirsin. Ben de nimetin şükrünü eda etmiş olurum böylece."
Kızcağız elinin birini arkasına saklamış, ötekiyle parayı alırken adamın dikkatin çekti bu saklayış;
- Elinde bir yara bere varsa tedavi ettireyim, niçin saklıyorsun? Allah bana nimet verdi, şükrünü eda etmek için iyilik yapmam gerek, dedi.
Kızcağız önce açıklamak istememişse de adamın ısrarı üzerine anlattı elinin durumunu:
 - Ben bir yoksula ekmek vermiştim. Babam yolda rastlayıp sormuş, o da evi gösterip 'İşte oradan aldım' demiş, bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayla ekmek veren elime öylesine bir darbe indirdi ki, elim böylece çarpık kaldı. Göstermekten utanır oldum. Bu yüzden de evde kaldım.
Bu açıklamayı dinleyen adam bağırmaya başlar:
- Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı buldum, hayat arkadaşım işte karşımda, siz de şahit olun... diyerek başlar anlatmaya:
- Ekmeği isteyen fakir bendim. Ben o gün  bir hamaldım. Demek ki elinin çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım hem de seni bu halinle baş başa bırakayım. Buna Allah razı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi selinin koptuğunu anladım, bana ekmek veren kıza ne kadar da benziyor diye düşünmüştüm. Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allah onun dükkanını elinden alıp bana nasip eyledi. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi, ben de aynı şükürsüzlüğe düşmek istemem. Haydi gel, nikahımızı yaptırıp birlikte babanı sıkıntıdan kurtaralım.
Yola koyulurlar, ekmek veren eli sakatlayan şükürsüz babaya doğru...
"Şükrederseniz çoğaltırım, etmezseniz elinizden alır şükredene veririm. Şükürsüze de azabım şiddetli olur..." (Kur'an-ı Kerim, 14/7)

 
« Son Düzenleme: 23 Mart 2011, 17:48:15 Gönderen: Tuğra »
okta KADAR menfat için VİRGÜL kadar EĞİLMEYE değmez...

rahname

  • Ziyaretçi
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #5 : 05 Ekim 2007, 12:03:40 »
SÂLİM BİN ABDULLAH (RadıyAllahü Anh)

BİR NASÎHAT

 

Abdullah bin Ömer'in bir muhterem oğludur.

Ve hazret-i Ömer'in mübârek torunudur.

 

Ömer bin Abdülazîz halîfeyken ilk daha,

Şöyle bir mektup yazdı "Sâlim bin Abdullah"a:

 

(Senden ricâm şudur ki, deden hazret-i Ömer,

Hakkında, tafsîlâtlı bilgiler bana gönder.

 

Ben de, onun izinden yürüyeyim diyorum.

Kendime, onu örnek almayı istiyorum.)

 

"Sâlim" dahî yazdı ki ona cevap olarak:

Yardımcı olsun sana, bu işte cenâb-ı Hak.

 

Dedem Hazret-i Ömer, halîfe olduğu gün,

Maaş tâyin ettiler ona eshâbı güzîn.

 

Maddî bir sıkıntıya düşmüştü ki birazdan,

Sahâbe, çâre için toplandılar o zaman.

 

Dediler: (Arz etsek de bu durumu Ömer'e,

Maaşını, bir miktâr arttırsak hâle göre.)

 

Hazret-i Zübeyr ile, Allah aslanı Alî,

Söylemeye giderken Halîfeye bu hâli,

 

Yolda, hazret-i Osmân durdurdu gidenleri.

Dedi: (Bilmez misiniz siz acabâ Ömer'i?

 

Zannetmem ki yanaşsın sizin teklîfinize.

Belki de celâllenip, kızacak şimdi size.

 

Lâkin kızı Hafsa'ya söyletirseniz eğer,

Onun hâtırı için, inşAllah kabûl eder.)

 

Gidip îzâh ettiler Hafsa'ya önce bunu.

Dediler: (Sakın deme bizlerden uyduğunu.)

 

Kızı Hazret-i Hafsa, gelerek pederine,

Arz etti çekinerek bunu kendilerine.

 

Lâkin Hazret-i Ömer, bir anda celâllendi.

Buyurdu ki: (Ey kızım, seni kimler gönderdi?

 

Ey kızım, Allah için söyle bana şimdi sen.

Kaç elbisesi vardı Resûl'ün hayattayken?)

 

Dedi ki: (Babacığım, Allah için diyorum.

İki kat elbisesi var idi, biliyorum.)

 

Buyurdu ki: (Ey kızım, doğru dedin, ne iyi.

Peki, neydi Resûl'ün en kıymetli yemeği?)

 

Dedi: (Umûmiyetle arpa ekmeği yerdik.

Başkalarına dahî, onu ikrâm ederdik.)

 

Sordu yine: (Ey kızım, Allahın Resûlü'nün,

En geniş ve en râhat yaygısı neydi o gün?)

 

Dedi: (Kaba kumaştan vardı ki bir sergimiz,

Yazın dört kat edince, olurdu minderimiz.

 

Buyurdu ki: (Ey kızım, onlara git de söyle.

Seni göndermesinler bir daha bana böyle.

 

Dünyâda yaşayışı böyleyken Peygamberin,

Yakışır mı hayâtı başka olsun Ömer'in?

 

Ey kızım, Peygambere uymaza baban eğer,

Yârın Onun yüzüne, nasıl bakar bu Ömer?)

Abdullatif Uyan

Çevrimdışı kenz

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1129
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #6 : 05 Ekim 2007, 12:15:23 »
Ya biz nasıl bakarız. :usgunn:
Teşekkürler Rahname Allah c.c. razi olsun...
İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN

Vuslat Yolcusu

  • Ziyaretçi
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #7 : 06 Ekim 2007, 01:52:56 »
Allah razi olsun kardesim.

Çevrimdışı kenz

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1129
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #8 : 03 Kasım 2007, 16:03:17 »
KANLI SU!
Yahya Şirvâni diye veli bir zat var idi,
Nesebi Seyyid olup, halka merhametliydi...

Gezintiye çıkmıştı bir gün şehir dışına,
Talebelerini de toplamıştı başına...

Bir nehrin kenarına vardıklarında birden,
Seyyid Yahya, bir kilim serip oturdu hemen...

Taliplerin her biri bir iş için dağıldı,
Yahya Şirvâni ise yalnız başına kaldı...

O an zalim bir kişi oradan geçmekteydi,
Seyyid'i tanımayıp, Ona şöyle seslendi:

"Hey Aşık, ne durursun, gel al şu matarayı!
Nehirden su katıver, açmayalım arayı!.."

Ancak Seyyid o ara tefekküre dalmıştı,
Bu yüzden o zalimin sesini duymamıştı.

Derken o zalim kişi, hışımla indi attan,
Nehirden düze çıktı suyunu alaraktan...

Neden sonra mübarek, olduğu yerden kalktı
Suyu içmekte olan adama doğru baktı.

Ardından buyurdu ki: "Hey kan içici adam!
Ne yapıyorsun böyle hiç mi hiç utanmadan?.."

O zalim harâretle suyu içmekte iken,
Kan olduğunu sezip, boşaltı verdi hemen...

Tekrar nehre inerek, mataraya su kattı,
O suda kan olunca, pişman olup yalvardı.

Dedi ki: "Ey Efendim, ben ettim siz etmeyin!
Hatama vakıf oldum. N'olur "Affettim" deyin.

Derken Yahya Şirvâni onu affediverdi.
O da tövbe ederek, Yüce Hakk'a yöneldi...
 

kürşat salih yaman
 
İNSAN akli ile melekleşen nefsi ile iblisleşen bir aciptir İNSAN
İNSAN kendi kabahatini bilmeyen cehli ile dünyalara sığmayan bir mağrurdur İNSAN
İNSAN bütün zaaf ve acziyyetine rağmen kudrete kafa tutan taşkın bir şaşkındır İNSAN
İNSAN maziye bağlı hâle aldanmış istikbali gözler bir taştır İNSAN

Çevrimdışı cevher

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 26
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #9 : 08 Kasım 2007, 22:19:48 »
her an gecer,her var göcer..
kalir Hak..
SEN HEP HAK ILE OLMAYA BAK...
hersey Allah icin olmali,
gül bile Allah icin solmali...

Çevrimdışı müteallim

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 4786
  • gizli mahzenlerde kalan tarihin yeni adresi
    • www.Libv- kamp-lintfort.de
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #10 : 09 Kasım 2007, 00:17:20 »
SEN HEP HAK ILE OLMAYA BAK...

evet hep hak ile olmak amma nerede böyle erkek
  Kuslar gibi ucmasini baliklar gibi yüzmesini ögrendik amma kardesce yasamasini ögrenemedik

Çevrimdışı cevher

  • Yeni üye
  • *
  • İleti: 26
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #11 : 09 Kasım 2007, 01:43:10 »
biz insanlar dünya telasina dalip unuttugumuz cok seyler var..ama hatirlamak üzülmekde bir nigmet...
hersey Allah icin olmali,
gül bile Allah icin solmali...

Çevrimdışı Fatihan

  • Administrator
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 6992
  • Milimi milimine Ehli sünnet...
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #12 : 09 Kasım 2007, 18:39:27 »
Hüzün Senesi

Hatîce vâlidemiz "radıyAllahü anhâ",
Yok idi hâtunlardan akıllı ondan daha.

Hem cemâl, hem kemâli üstün idi herkesten,
Asîl ve temiz idi, haseb ile neseb’ten.

Şereflendikten sonra Resûl’ün nikâhıyla,
Kıymeti, bir kat daha yükselip oldu âlâ.

Hazret-i Peygambere, Allahü teâlâdan,
(İslâmı teblîğ eyle!) emri geldiği zaman,

Resûlullah, hemence başladı teblîğine.
İlk önce “Hatîce”yi dâvet etti dînine.

O dahî, en ufak bir tereddüt göstermeden,
“Allah'ın Resûlü”nü tasdîk etti gönülden.

Kadınlardan, Resûl’e îmân eden ilk önce,
“Hatîce vâlidemiz” olmuş oldu böylece.

O Server, o gün onu yanlarına aldılar.
Hira mağarasının yakınına vardılar.

Geldiler Cebrâil'in akıttığı çeşmeye.
Târif etti abdesti, hazret-i Hatîce'ye.

Resûlullah'ın kalbi, incinseydi bir şeyden,
“Hazret-i Hatîce”ye söylerdi önce hemen.

Zîrâ yoktu o vakit gidecek başka yeri.
Onun tesellîsiyle râhatlardı kalpleri.

Allah'ın Resûlü’ne çok hizmet ettiğinden,
Rabbimiz de hoşnut ve râzıydı kendisinden.

Hattâ selâm gönderdi Rabbimiz bir gün Ona.
Kavuştu böylelikle Rabbin iltifâtına.

Resûl’ün dert ortağı, zevcesi ve sırdaşı,
Ve “Yirmi dört” senelik bir hayat arkadaşı,

Olan asîl ve temiz, o “hazret-i Hatîce”,
Vefât etti nihâyet hicretten üç yıl önce.

Ramazânda, “Altmışbeş” yaşında etti vefât.
Elleriyle defnetti Onu Fahr-i kâinât.

Onun ayrılığına pek fazla üzülmüştü.
Hatt⠓Ebû Tâlip” de aynı sene ölmüştü.

Resûlullah o sene, pek çok üzüldüğünden,
"Senet-ül hüzün" dendi o seneye bu yüzden.

Özellikle “hazret-i Hatîce”nin vefâtı,
Üzüntüye boğmuştu Server-i kâinâtı.

Çünkü herkesten önce, o îmân eylemişti.
Resûl-i müctebâyı, ilk o tasdîk etmişti.

Herkes ezâ ederken Allah'ın Habîbine,
O, ferahlık verirdi Onun nûrlu kalbine.

Hem dahî nesi varsa, malı, mülkü, serveti,
Dîn-i islâm uğrunda harcayıp fedâ etti.

Ayrıca gecesini, katarak gündüzüne,
Severek hizmet etti "Allahın Resûlü"ne.

Onu, bir kere bile kat'iyyen üzmemişti.
Ve hattâ hâtırından bile geçirmemişti.

Abdüllatif Uyan
« Son Düzenleme: 23 Mart 2011, 17:49:00 Gönderen: Tuğra »

rahname

  • Ziyaretçi
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #13 : 09 Kasım 2007, 21:12:08 »
  AĞLAMA YÂ FÂTIMA!

 

Üç gün kalmış idi ki Resûlün vefâtına,

Cibrîl aleyhisselâm geldi huzûrlarına.

 

Dedi: (Yâ ResûlAllah, Rabbin selâm ediyor.

"Habîbim nasıl oldu?" diye hatır soruyor)

 

O günlerde Resûl'e, hediye kabîlinden,

Birkaç Altın gelmişti sahâbenin birinden.

 

Resûlullah görünce, o gelen altınları,

Buyurdu ki: (Dağıtın fukarâya onları!)

 

Götürüp dağıttılar şehrin fakîrlerine.

Velâkin ellerinde bir miktar kaldı yine.

 

Aliyyül Mürtezâ'ya buyurdular ki hemen:

(Sen de, bu altınları götür dağıt tamâmen!)

 

Vefâttan bir gün önce idi ki, Resûlullah,

Mescid-i şerîfine teşrîf etti o sabah.

 

Gördü ki Ebû Bekr-i Sıddîkın arkasında,

Saf tutmuş, sahâbîler namâz kılar ardında.

 

Bu hâle sevinerek, tebessüm buyurdular.

Kendi de, en son safta Ebû Bekre uydular.

 

Eshâb, Resûlullah'ı gördü selâm verince.

"Hastalık geçti" sanıp, gark oldular sevince.

 

Lâkin Peygamberimiz, odasına girdiler.

Bundan sonra, bir daha namâza gelmediler.

 

Bir müddet istirâhat ederek, sonra yine,

Aliyyül Mürtezâyı çağırdı hânesine.

 

Başını, kucağına koyuverdi Alî'nin.

Fakat çok değişmişti rengi nûr cemâlinin.

 

Hazret-i Fâtıma da görünce Onu böyle,

Geldi oğullarının yanına üzüntüyle.

 

Ellerinden tutarak, ağladı için için.

Dedi: (Bizi kimlere bırakıp da gidersin?

 

Ey babam, canım babam, sana can fedâ olsun.

Hasan ve Hüseyin'i kime bırakıyorsun?

 

Vây babam, senden sonra nice olur hâlimiz?

Senden sonra, kimlere bakar bu gözlerimiz?)

 

Duyunca Resûlullah kızının sözlerini,

Hafifçe araladı mübârek gözlerini.

 

Ve duâ eyledi ki Allahü teâlâya:

(Sen sabır ihsân eyle yâ Rabbî Fâtıma'ya.)

 

Ve mübârek kızına buyurdu ki o zaman:

(Ey kızım, can çekişme hâlinde şimdi baban.)

 

Kendisine bunları söyleyince babası,

İçli iniltilerle çoğaldı ağlaması.

 

Hazret-i Alî ise, dedi ki: (Ey Fâtıma!

Sus, baban üzülüyor, daha fazla ağlama.)

 

Peygamber Efendimiz, onun bu dediğini,

İşitip, îkâz etti hemence kendisini.

 

Buyurdu ki: (Yâ Alî, ilişme Fâtıma'ya.

Bırak, babası için ağlasın biraz daha.)

Abdüllatif Uyan
« Son Düzenleme: 09 Kasım 2007, 21:13:51 Gönderen: rahname »

Çevrimdışı Fatihan

  • Administrator
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 6992
  • Milimi milimine Ehli sünnet...
Ynt: Menkıbeler
« Yanıtla #14 : 10 Kasım 2007, 16:17:29 »
Hz. Ebû Bekr'in Vasıyyeti

Hazret-i Büreyde’den, edilir ki rivâyet:

O Server, bir gazâdan, zaferle etti avdet.

 

Vaktâ ki Medîne’ye, sağ sâlim döndüğünde,

Bir siyâhî câriye, gelip durdu önünde.

 

Dedi: (Yâ ResûlAllah, adamış idim ki ben,

Eğer sen, bu gazâdan döner isen sâlimen,

 

Avdet eylediğinde, huzûruna geleyim.

Eğer izin verirsen, tef çalıp söyliyeyim.)

 

O Server, câriyenin bu arzûsunu duydu,

(Eğer adadıysan çal, yoksa çalma!) buyurdu.

 

(Adamıştım) diyerek câriye o Server'e,

Başladı huzûrunda, tef çalıp söylemeye.

 

Az sonra “Ebû Bekr”in, fark etti geldiğini.

Buna rağmen susmayıp, çaldı yine tefini.

 

Biraz sonra oraya, “Osmân ibni Affân”da,

Geldi, fakat câriye susmadı o zaman da.

 

Bir müddet geçince de, geldi “Hazret-i Alî”.

Yine de câriyenin, değişmedi o hâli.

 

Lâkin “Hazret-i Ömer” gelir gelmez o yere,

Câriye, tef çalmayı bıraktı birdenbire.

 

Tefinin üzerine, oturdu hiç çalmadan.

Peygamber Efendimiz, buyurdu ki o zaman:

 

(Yâ Ömer, bil ki şeytân, senden korkar bir nice.

Câriye, tef çalmayı bıraktı sen gelince.)

 

Sa’d bin ebî Vakkâs, nakleder yine bir gün:

Hazır bulunuyorduk, huzûrunda Resûl'ün.

 

Henüz “Örtünme emri”, gelmemiş olduğundan,

Yanında, kadınlar da olurdu bâzı zaman.

 

Ona, islâmiyetten suâl soruyorlardı.

Yanında, yüksek sesle konuşup dururlardı.

 

O an “Hazret-i Ömer”, kapıya geldi birden,

Ve müsâde istedi, girmek için Resûl'den.

 

Ömer ibnil Hattâb’ın sesini işitince,

Kadınlar, o odayı terk ettiler hemence.

 

Biraz sonra odaya, girdi Hazret-i Ömer.

Tebessüm ediyordu, o sırada Peygamber.

 

Buyurdu ki: (Yâ Ömer, şimdi kadınlar vardı.

Bana, islâmiyetten suâl soruyorlardı.

 

Lâkin senin sesini işitince âniden,

Perdenin arkasına kaçtılar hepsi hemen.)

 

Yine Hazret-i Sıddîk, az kala vefâtına,

Osmân ibni Affân’ı, dâvet etti yanına.

 

Buyurdu ki: (Yâ Osmân, yazdım ki bir vasıyyet.

Ben ölünce, sen bunu, eshâba şöyle arz et:

 

Ben, Ömer bin Hattâb’ı, halîfe seçtim bizzât.

Benden sonra hepiniz, ona edin itâat.)

 

Cümle eshâb-ı kirâm, bunu kabûl ettiler.

Onu halîfe seçip, itâat eylediler.
Abdüllatif Uyan
« Son Düzenleme: 23 Mart 2011, 17:50:44 Gönderen: Tuğra »