Gönderen Konu: Sağlık Bilgileri  (Okunma sayısı 178159 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Ordulu en çok cilt kanserine yakalanıyor
« Yanıtla #15 : 17 Ekim 2008, 09:22:24 »

 
Ordu'da son 6 yılın verilerine göre, en çok cilt kanseri vakasının görüldüğü açıklandı.

Ordu Sağlık İl Müdürlüğü'nden alınan bilgilere göre, Ordu'da son 6 yılda 779'u kadın toplam bin 962 kanser vakası görüldü. Türkiye genelinde en çok görülen kanser vakalarında ilk sırayı akciğer kanserleri alırken, Ordu ilinde en çok cilt kanserinin görüldüğünü bildirildi.

Ankara Kanser Savaş Daire Başkanlığı'na gönderilen bilgiler baz alındığında, kanser vakalarının erkek ve kadınlara göre dağılımı 2003 yılında 219 kadın, 361 erkek, 2004 yılında 156 kadın, 239 erkek, 2005 yılında 154 kadın 217 erkek, 2006 yılında 122 kadın 160 erkek, 2007 yılı 126 kadın 244 erkek ve 2008 yılı ilk yarısında 79 kadın 104 erkek kansere yakalandı.

Yaş ve cinsiyet gözetmeksizin genel olarak bakıldığında 338 ile cilt kanseri birinci sırada yer alırken, 207 vaka ile akciğer kanseri ikinci sırada yer aldı. Sırayla 200 prostat kanseri, 129 göğüs kanseri ve 123 mesane kanseri en çok görülen kanser çeşitleri arasında ilk beş sırada yer aldı.

ORDU (İHA)

Not:Doktorların sıkça tavsiye ettiği güneş koruyucu kremleri düzenli kullanmak gerekiyor,cilt kanserinin en büyün nedeni uzun süre güneşe maruz kalmaktır.Araştırma yapılmayan bir diğer bölge adapazarında bağ bahçede çok çalışanlar arasında da cilt kanseri yaygın.


*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Ber-ceste

  • yazar
  • ****
  • İleti: 551
Saçlarınız Demir Eksikliğinden Dökülüyor Olabilir
« Yanıtla #16 : 17 Ekim 2008, 16:58:11 »
Saçlarınız Demir Eksikliğinden Dökülüyor Olabilir

32 yaşındayım ve son bir yıldır saçlarım dökülüyor. Cilt doktoruna da gittim ve hormonundan çinkosuna bir sürü test tapıldı ama verilen ilaçlar fayda etmedi. Sizin aklınıza başka bir sebep geliyor mu?

Daha geçen yıla kadar saç dökülme sebepleri olarak genetik faktörler, hormonlar, dış etkenler ve çinko gibi bazı minerallerin eksikliğini sayarken bu sıralamanın içerisine demirin eksikliği de girdi.

KANSIZLIK OLMADAN DA DEMİR EKSİKLİĞİ OLUR

2006 yılında Amerikan Dermatoloji Akademisi Dergisi’nde yayınlanan geniş bir araştırma demir eksikliği olanlarda saç dökülmesinin arttığını; demir depoları doldurulursa dökülen saçların geri çıktığını yada en azından dökülmenin durduğunu işaret ediyordu. Aynı çalışma doktorların kansızlık yok diye demir eksikliğini değerlendirirken başka belirtileri çok dikkate almadıklarını fakat saç dökülmesinin anemi olmadan da görülebildiğini vurgulamaktaydı.. Buna göre biz doktorlar, saç dökülmesinin sebeplerini araştırırken basit bir kan sayımı yapıp eğer kansızlık yoksa, sessiz bir demir eksikliği olabileceğini göz ardı edip saç dökülmesi için bu önemli nedenin varlığını araştırmayı ihmal etmekteyiz.

KONTROLSÜZ DEMİR ALMAYIN

Fakat sakın ola ki bu yazıyı okuyan her saç problemli kendi başına demir almaya kalkışmasın. Çünkü kontrolsüz aşırı demir alımına bağlı demir zehirlenmeleri ve çok ciddi sonuçlar olabileceğini herkesin aklında bulundurması lazım.

ÖNEMLİ OLAN FERRİTİN

Kandaki demirin miktarını değerlendirmenin en etkili yolu Ferritin düzeyini ölçmektir. Ferritin, demiri depolama işinde önemli rol oynayan bir proteindir. Kandaki normal seviyesi kadınlarda 10-120 ng/ml erkeklerde ise 30-250 ng/ml olarak kabul edilir. Bu geniş aralık nedeni ile 10-15 ng/ml Ferritin’e normal denilir; fakat bu yanlış bir karardır. Saç dökülmesinin önüne geçebilmek için bu düzeyin en az 50-,70 ng/ml arasında olması gerekir.

Yukarda adı geçen çalışmayı yapan araştırmacılar özellikle saç dökülmesi yaşayan kadınlardaki ferritin seviyelerinin diğerlerine göre düşük bulunduğunu; demir eksikliğinin bu kişilerde, genetik olarak var olan saç dökülme riskinin daha kolaylıkla ortaya çıkmasına sebep olduğunu öne sürmektedir.

SAÇ DÖKÜLMESİ VARSA DEMİR BAKILMALI
 
Eğer sağlıklı bir kadında saç dökülmesi varsa demir eksikliği de mutlaka araştırılmalıdır. Bilindiği gibi kadınlarda sıklıkla demir eksikliği ve anemi görülebilmektedir. Fakat bu tür sebebi olamayacak bir erkekte yada bir kadında demir eksikliği tespit edilmişse hangi hastalığın buna sebep olduğu mutlaka araştırılmalıdır. Saç dökülmesi araştırılırken tespit edilen demir eksikliğinin 55-60 yaşında bir erkekte altta yatan nedeni, bağırsak kanseri nedeni ile gizli kan kayıpları olabilir.   

Dışardan alınacak demir hapları kelliğin ilacı değildir ama gerekli görülen hallerde bu derdin çözümünde önemli katkılar sağlayabilir. Her ne kadar bu haplar, besin destek raflarında reçetesiz olarak satılabiliyorlarsa da bir doktorun tavsiyesi olmadan demir hapı kullanılmamalıdır.

Demir açısından zengin mercimek, fasulye, kabuklu deniz ürünleri, ıspanak, kuru üzüm, kuru erik ve kırmızı yağsız et sağlıklı demir kaynakları olarak tüketilmelidir.  Sağlıkla kalın


Dr. Eren Eroğlu
Aile Hekimliği Uzmanı, Clinica Gayrettepe Tıbbi Direktörü
Sükût etmek gibi alemde nadana cevab olmaz..

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Sinir sistemi hastalıklarının teşhisinde bir ilk
« Yanıtla #17 : 18 Ekim 2008, 09:26:50 »
Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Ana Bilim Dalında, Türkiye'nin ilk bilgisayarlı sensör teknoloji-voltometre laboratuvarı kuruldu. Laboratuvar, sinir sistemi hastalıklarının teşhis ve tedavisine büyük katkı sağlayacak.

Farmakoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ahmet Hacımüftüoğlu, 500 bin YTL'ye mal olan laboratuvarın Türkiye'de alanındaki tek örnek olduğunu belirtti.

TÜBİTAK ve Atatürk Üniversitesi Rektörlüğü'nün katkılarıyla kurulan laboratuvarda beyindeki sinir hücreleri arasındaki iletiyi sağlayan maddelerin düzeylerinin ölçüldüğünü anlatan Doç. Dr. Hacımüftüoğlu, ''Laboratuvarımızda deneysel olarak parkinson, alzheimer veya kronik ağrı gibi sinir sistemi hastalıklarının sebepleri ortaya konulacak ve istenirse tedavilerine de katkı sağlanacak'' dedi.

Laboratuvarda elektrotlar vasıtasıyla beynin istenilen bölgesine girilebildiğini anlatan Hacımütfüoğlu, şunları söyledi: ''Bu laboratuvarın kurulması parkinson gibi sinir sistemi hastalıklarının tedavisine katkı sağlayacak. Önce deneysel yapılacak çalışmalar sonra insanlarda kullanılabilecek. Burada elektrotlar vasıtasıyla beynin istenen bölgesine giriliyor ve o bölgelerde sinir hücreleri arasındaki iletiyi sağlayan maddelerin düzeylerinin saniye saniye analizi yapılabiliyor. Hastalığa neden olan maddenin analizi yapılabiliyor ve istenirse o madde yerine konulabiliyor. Şu anda teşhis ve tedaviler hayvanlarda yapılacak. Telemetrik yani kablosuz sistem geliştirildikten sonra insanlarda teşhis ve tedavi çalışmaları başlatılacak.''

Laboratuvarda nöron hücreleri üzerinde çalışılacağını kaydeden Hacımüftüoğlu, şöyle devam etti: ''Şu anda laboratuvarlarımızda beyin hücreleri dış ortamda yaşatılmakta. Bu sistemi dış ortamda yaşayan hücrelerde kullanarak dünyada hiç yapılmamış olan bir çalışmada kısa süre içerisinde deneyeceğiz. Çalışma dünyada bu alanda yapılmış ilk çalışma olacaktır. Bu sistem sayesinde beyindeki hücrelerin tek tek değerlendirilmesiyle önemli bilgiler elde edilebilecektir.''

Erzurum (AA)
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
İbrahim Saraçoğlundan Süper Enerji Formülü
« Yanıtla #18 : 18 Ekim 2008, 21:52:39 »
Kendinizi yorgun ve bitkin hissediyorsanız ve özellikle zihin yorgunluğunuz varsa Profesör Saraçoğlu, hiçbir yerden okuyup öğrenemeyeceğiniz çok özel bir formülün tarifini veriyor.

Süper enerji formülü (MALZEMELER)
-Bildiğimiz siyah çay (Ancak çok demli olmayacak, açık olacak, poşet çay olmayacak)
-10-12 sap kuru karanfil

Süper enerji formülü (HAZIRLANIŞI)
Demlenmiş siyah çayın içine kuru karanfilleri atın. 2-3 dakika bekleyin ve karıştırıp için. İçtikten 10 dakika sonra saçınızın kökünde bile dahi kıpırdanmayı hissedeceksiniz. Yorgunluğunuzun buharlanıp gittiğini belirgin şekilde farkedeceksiniz. Dinçleştiren ve üzerinizdeki ağırlığı alan bir formül.

Etiketler: İbrahim Saraçoğlu

*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı İsra

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 7473
Stres, beyin hücrelerini öldürüyor
« Yanıtla #19 : 19 Ekim 2008, 04:08:33 »
Modern hayat ve stresli iş dünyası sağlığı olumsuz etkiliyor. İş hayatında ve günlük yaşam akışı içinde oluşan stres, vücutta olumsuz hormonların salınmasına yol açıyor.

ABD'li nöroloji uzmanları, yaptıkları araştırmada aşırı strese maruz kalanların beyin hücrelerinin öldüğünü belirlediklerini söylüyor. Araştırmayla ilgili açıklama yapan Bursa Özel Bahar Hastanesi'nden Dr. Yavuz Okur da aşırı stresin, beynin hafıza, öğrenme ve duygulardan sorumlu hücrelerini öldürdüğünü, yeni hücrelerin yetersizliğinin de depresyona yol açtığını dile getiriyor. Stresin kalp ve dolaşım sistemini de altüst ettiğine dikkat çeken uzmanlar, fast-food türü gıdalardan uzak durmayı, stresi yenmek için ise mesai sonrası yürüyüş yapmayı, bisiklete binmeyi ve yüzmeyi öneriyor. Konya Vakıf Hastanesi Kalp Damar Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ahmet Kuzgun, günümüzde işe veya okula yetişmek için yürümekten ziyade ulaşım araçlarının yaygın olarak kullanıldığını ifade ediyor. Bu durumun bedensel aktiviteyi en aza indirdiğini vurgulayan Kuzgun, stres ve koşuşturmanın modern hayatın kolay değiştirilemez gerçekleri haline geldiğini bildiriyor.

Kalp sağlığı açısından stresli bir günün sonunda spor yapmayı öneren Kuzgun, şunları kaydediyor: "En basit şekliyle yarım ile 1 saatlik yürüyüş, bisiklete binme, yüzme gibi bedensel faaliyetler tansiyonu kontrol altına alır, kolesterolü düşürür. Şişmanlık ve şeker hastalığının önlenmesinde büyük önem taşır. Kişi spor sırasında zihnini alabildiğince boşaltır ve salgılanan birtakım hormonlarla kendini mutlu hisseder." İş arasındaki yemeklerde fast-food'dan uzak durup meyve ve sebzeyle beslenmeyi tavsiye eden Op. Dr. Ahmet Kuzgun, böylece kalp-damar sağlığına önemli katkı sağlanmış olacağını kaydediyor. Kuzgun'a göre, modern dünyada sağlıklı yaşamak için spordan ve sağlıklı beslenmeden vazgeçmemek gerekiyor.

Ünal Livaneli

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Kış güneşi de yaz güneşi kadar tehlikeli
« Yanıtla #20 : 19 Ekim 2008, 11:21:21 »
Kış güneşinin de, yaz güneşi kadar kanserojen etkiye sahip olduğu bildirildi.
 
Dr. Murat Akbaş, Online Sağlık'a yaptığı açıklamada, "Ülkemizde yaz aylarında aileler güneşin zararlı etkileri konusunda daha bilinçli davranmaya başladılar, ancak kış güneşini çoğu kimse dikkate almıyor" dedi. Karlı günlerdeki kış güneşinin de, yaz güneşi kadar kanserojen etkiye sahip olduğuna dikkati çeken Dr. Murat Akbaş, güneşin cilt kanserine yol açan önemli etkenlerden birisi olduğunu belirterek, kış güneşine dikkat edilmesi gerektiğini vurguladı.

Özellikle kayak yapanların, güneşe karşı korunmaları gerektiğini ifade eden Akbaş, "Ülkemizde yaz aylarında aileler güneşin zararlı etkileri konusunda daha bilinçli davranmaya başladılar, ancak kış güneşini çoğu kimse dikkate almıyor" diye konuştu.

Dr. Akbaş, kış güneşinin, yaz güneşinden zararlı etki açısından hiçbir farkının olmadığının altını çizerek, "Özellikle kayak yapanlar, güneşin karda yansıması nedeniyle tıpkı yaz güneşi gibi zararlı ışınlara maruz kalıyor. Kayak yapanların bronzlaşması da, güneşin, tıpkı yaz güneşi gibi yaktığının göstergesidir" ifadelerini kullandı.

Yoğun bir şekilde kış güneşi altında kalmanın, derinin destek dokusunu yok ederek, erken yaşta deri kırışıklığına sebep olduğunu açıklayan Akbaş, aynı zamanda yaşlılık lekeleri denilen kahverengi lekelerin de, güneşle birlikte ortaya çıktığını belirtti. Bu lekelerin zamanla genetik yapı, rüzgar ve güneş gibi diğer etkenlerle bir araya geldiğinde cilt kanserine yol açabileceğine dikkati çeken Akbaş, "Özellik kayak yapanlar, kış güneşinin zararlı etkilerinden korunabilmek için, güneşten koruyucu kremler kullanmalılar" açıklamasında bulundu.

iha
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Sinirsel ağrı olur mu?
« Yanıtla #21 : 20 Ekim 2008, 17:22:10 »
Baş ağrısı, bel ağrısı,boyun ağrısı gibi insanın yaşam kalitesini bozan bir çok ağrı türü vardır.

Hekimin araştırması sonucunda bu ağrılara neden olabilecek etken bulunamazsa veya bu kadar ağrı yapmayacağı kanaatine varılırsa, hastaya ağrılarının nedeninin SİNİRSEL olduğu söylenir.
Hasta için esas kabus bu sözden sonra başlar.

Hasta yakını, hastanın psikolojisinin bozuk oluğunu düşünür. Bazen de hastanın bu durumu kullandığını içinden geçirir ve hastanın şikayetlerine aldırmaz. Fakat hastanın yaşadığı bir ağrı gerçeği vardır ve hastanın yaşam kalitesi bozulmuştur. Ağrı sebebinin sinirsel olduğunun herkes tarafından söylenmesi, doktor doktor gezmek ve önemsenmemek var olan ağrıları daha da arttırmıştır .

Tüm tıp kitaplarında ve yayınlarında sinir sistemi ve ağrı ile ilgili bir çok kanıtlanmış bilgi vardır. Sinir sisteminin yıpranmış olması ağrıyı daha da arttırır. Şunu bilmek gerekir ki, depresyon kalıcı bir ruh bozukluğu değildir. Sinir sisteminin, yaşanan kötü olaylar ,geçirilen hastalık..vs gibi etkenlerle biyokimyasının bozulmasıdır. Tedavi ile düzelir. Panik atak, takıntı gibi durumlar da biyokimyasaldır ve uzun süren tedaviyi gerektirir.

İnsanlarda nasıl diğer organlar ve sistemlerin bozulması hastalıklara yol açar ise sinir sisteminin de hasar görmesi çeşitli hastalıklara yol açar.Felç, sara hastalığı gibi depresyon ve panik atak vs de sinir sistemi hastalığıdır.Felç geçiren hastanın belirtileri güç kaybı,konuşma ve denge bozukluğu ….vs depresyonun belirtisi ise huzursuzluk ,uykusuzluk, içe kapanma ….vs.dir.Özetle bu gibi durumlar bir ruh bozukluğu değildir.

Sinir sisteminin bozuk olması , tek başına ağrıya sebep olduğu gibi var alan ağrıyı daha da arttırır.Örneğin migreni olan bir hastanın gün için de gerginliği artarsa ağrısı tetiklenir.Bel, boyun ve sırt ağrısının nedenleri arasında sinir sisteminin bozulması ile oluşan kas spazmları ön plandadır.

Sinirlenince mideyi uyaran sinir fazla çalışır ve gastrit ,ülser gibi rahatsızlıklara yol açar.Bu gibi örnekleri çoğaltabiliriz.Ağrı çeken hastanın ızdırabı büyüktür .Bu ağrıların sebebi sinir sisteminin bozukluğu da olabilir.Hekimin ve hasta yakınının bu durumu psikolojik rol yapma gibi algılaması ve önemsememesi çok yanlıştır.Hastanın ağrıya sebep olacak etkenleri ortadan kaldırıldıktan sonra mutlaka sinir sistemi de gözden geçirilip tedavi edilmelidir.Aksi taktirde ağrı kronikleşir hasta ve hasta yakını sağlık sektörlerinde maddi kaybına uğradıkları gibi olumlu bir sonuçta alamazlar.
 
Doç. Dr. Serdar Dağ
Nörolog
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Vücudumuzun Ağır İşçisi Dizlerimiz
« Yanıtla #22 : 21 Ekim 2008, 10:02:20 »

Vücut eklemlerimiz içinde vücudumuzun yüküne en çok maruz kalan eklemlerimizin başında diz eklemi gelmektedir.

Dik durarak yürümemizi sağlayan bir kilit eklemdir. Bu yüzden de en çok zorlanmaya yıpranmaya açık olan eklemdir.

Taşıdığı önem nedeniyle aynı zamanda vücudun en komplike ve sağlam eklemlerindendir.
Diz eklemi insan mobilizasyonu açısından da en önemli eklemdir. Diz eklemindeki problemler nedeniyle yürüme kapasitesi azalmış, insan genel mobilizasyonu azalmış demektir. Hareketsizlik, kilo ve hızlı yaşlanmaya, yaşam kalitesinin bozulmasına sebeb olur.

Diz eklemi, yaşlanmayla birlikte ilk önce belirti vermeye başlayan eklemdir.

Eğer genetik olarak yatkınlığınız varsa, yani ailenizde diz eklemlerinde aşınma ve yıpranma nedeniyle ( yani kireçlenme ) sorun yaşamış, yaşlı bireyler varsa sizde aday olabilirsiniz ve şikayetler erken yaşta başlayabilir.

Genetik olarak,eklemlerinde erken dönemde başlayan (40 lı, 50 li yaşlarda) ilerleyici şekilde aşınma ve yıpranmaya neden olan eklem rahatsızlığına osteoartrit (yani kireçlenme) denilmektedir.
Bu hastalıkta eklem kıkırdağı yavaş yavaş aşınmaya başlar. Eklem yüzeyinin kayganlığını sağlayan sıvının üretiminin giderek azalması, eklem üzerine binen yükler, bu yıpranmayı daha da hızlandırır. Bunun sonucunda ağrı,hareket kısıtlanması, eklemde şişme gibi şikayetler ortaya çıkar. Diz eklemini en fazla yük altında bırakan vücut kilosudur.

Bu açık bir şekilde ispatlanmıştır. Uzun süre ayakta kalarak çalışmak, ağır kaldırmak, günlük yaşamda sürekli merdiven inip çıkmak diz eklemlerini zorlayan aktivitelerdir. Uzun süreli oturmak ve aktivite azalması, kilo almakla beraber, kasların zayıflayıp dokuların kısalmasına neden olur. Bu da yine eklemin zaman içinde zorlanması ve aşınmasını hızlandırır.

Eğer yaşlılık döneminde, daha hareketli ve ağrısız bir hayat geçirmek istiyorsak en özen göstermemiz gereken eklemler bence dizlerimizdir. Diz eklemlerimizi koruyarak,kullanım ömürlerini uzatmamız, erkenden aşırı yıpranmasını önlemeliyiz.

En önce zorlanan diz kapağı eklemidir. Diz kapağı eklemi yıpranma belirtileri önceleri çok fazla rahatsızlık vermez, bu yüzden hasta tarafından gözardı edilebilir.

1- Uzun süre oturunca kalkarken dizde tutulma hissi veya bacağı uzatma , hareket ettirme ihtiyacı

2- Çömelip kalkarken, merdiven inip çıkarken dizlerden çıtırtı sesleri gelmesi

3- Zaman zaman dizde takılma, tutulma hissi

4- Yokuş,merdiven inip çıkarken zorlanma, boşalma hissi veya hafif ağrılar.

Dizin ön kısmında hissedilen bu rahatsızlıklar diz kapağı ekleminde aşınma başladığının belirtileridir.
Bu dönemde yapılacak rehabilitasyon programı hem tedavi edici hem de ileriye dönük koruyucu olacaktır.

–Aşırı kiloların verilmesi, tabiki tartışma götürmez bir konudur.

–Genç hastalar için, ileriye dönük oldukça önemli bir risk faktörüdür.
Rehabilitasyon programında;

–Hastanın bacak kaslarını kuvvetlendirme, germe egzersizleri, denge egzersizleri

–Varsa ayak mekanik bozuklukların giderilmesi

–Günlük yaşamda dizleri koruyarak kullanılmasının öğretilmesi yer almalıdır.

–Bu rehabilitasyon programının yoğunluğu azaltılarak günlük yaşam içinde devamı sağlanmalıdır.

–En kolay ve ucuz olan ve en doğrusu halen sağlıklı olan dizlerimizi korumak, güçlü ve esnek tutmaktır.

–Sağlığını kaybetmiş eklemi tamamen normale döndürme sansımız çok azdır.

Dizlerini korumak için yapmanız gerekenler

–Yüksek topuklu ayakkabı giymekten kaçının

–Çok fazla merdiven inip çıkmaktan kaçının, düz yolda yürümekte sakınca yoktur.

–Dizleri altınıza alıp oturmaktan, alışkın değilseniz bağdaş kurup oturmaya çalışmaktan kaçının

–Bacak kaslarını güçlendiren ve esnekliğini sağlayan 3- 4 önemli egzersizini öğrenip düzenli olarak yapma alışkanlığını edinin.

–Kilonuzu ideal ölçülerde tutmaya çalışın.
 
Dr. Vildan Çerçi
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı enfa

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 1542
Yağsız beslenme depresyona götürüyor!
« Yanıtla #23 : 21 Ekim 2008, 22:56:51 »
Bilimsel veriler ışığında yağlı yiyeceklerin insanları şişmanlattığı ve kolesterol düzeylerini artırdığının doğru olmadığı ve yağsız beslenmenin depresyona yol açtığı ortya çıktı. Asıl düşman şeker! Dr. Güçlü Ildız anlatıyor.


 
Kronik hastalığı olan ya da kilo nedeniyle diyetlerinden yağı kesenler, vücudun temel yapı- taşından mahrum kalır. Beynin yüzde 65’ini oluşturan yağlar kesilince depresyona meyil artar. Buna karşılık insan bünyesi şekeri, dışarıdan saf olarak almaya programlı değil, saf şeker zararlı.

Kalp, şeker, yüksek tansiyon gibi uzun süreli hastalığı olan insanlar vardır mutlaka çevrenizde. Onları dikkatle incelediğinizde benzer özelliklere sahip olduklarını görürsünüz. Sürekli ilaçlar kullanan, hayattan eskisi kadar zevk almayan, hastalığın vücutlarında yaratacakları zararları çaresizce bekleyen insanlar.

Beslenme özellikleri de neredeyse aynıdır. Öncelikle yağ ve kırmızı et kesinlikle yasak. Yasakçı beslenme şartlanması adeta hayatlarının bir parçası olmuştur. Hatta yakınması olayan insanlar bile daha az yağlı yeme gayretindedirler. Klasikleşen bilgilere göre yağlar, vücutta kolesterole dönüşür. Kolesterol de damarları tıkayarak kalp hastalığı ve felçlere neden olur. Ayrıca kırmızı etle birlikte kan basıncını artırırlar. Kanser riskini artırırlar. Bunun gibi diğer kimi hastalıkları kötüleştirdiği kabul edilir.

10 yılın verileri

Oysa son 10 yılın bilimsel verileri, klasikleşen bu beslenme biçimini tamamen yalanlıyor. Konuyla ilgili olarak yapılan ilk çalışmalar epilepsi hastalarında faydalı olduğunu gösterdi. Ketojenik diyet adı verilen bu beslenme yönteminde hastalara yüksek yağ içerikli, etli ve sebzeli besinler verilip şeker ve şeker içerik ölçeği yüksek olan besinler tamamen kesiliyor. Hastaların epilepsi nöbet sayı ve şiddetinde belirgin azalmalar olduğu görülüyor. Benzer beslenme yöntemi diğer beyin kaynaklı parkinson hastalığı, alzheimer hastalığı, otizm, depresyon ve beyin tümörlerine de uygulanıyor ve gene başarılı sonuçlar alınıyor.

Yüksek yağ içerikli beslenme yönteminin faydaları bunlarla kalmayıp çok daha şaşırtıcı sonuçlar elde ediliyor. Tip II diyabet (şeker) hastalığında, polikistik over sendromunda ve hatta yüksek kolesterol düzeyleri olan kişilerde bile faydalı olduğu görülüyor. Diğer bir değişle kan kolesterol düzeylerini yağlı yiyerek düzeltebiliyorsunuz.

Yüksek yağ içerikli beslenme yöntemiyle ilgili sayılan bu veriler, Mart 2007 tarihinde Pediatrics dergisinde Johns Hopkins Medical Institutions’dan Dr. John M. Freeman ve arkadaşları tarafından yayınlanan son 10 yılın yapılmış çalışmalarının derlendiği makalede yer alıyor.(1) Bu makalenin yorum bölümünde şu sözcüklere yer veriliyor; Hayretle farketmekteyiz ki yüksek yağlı yiyeceklerin insanları şişmanlattığı ve kolesterol düzeylerini artırdığı doğru değildir.

Şeker meselesi

Bu bilimsel veriler ışığında ortaya çıkan gerçek şu ki, diyetlerden şeker ve şeker içerik ölçeği yüksek olan besinleri çıkardığımızda insanlar daha sağlıklı oluyor.
Saf şeker (rafine-sofra şekeri) 200 yıl önce ilk defa Almanya’da şeker pancarından üretilmiştir. Şekerin yaygın olarak kullanımı 2. Dünya Savaşı sonrası yıllara rastlar. Kronik hastalıkların bu dönemde belirgin bir ivme kazandığı görülmektedir. Rafine edilerek üretilen şeker (glükoz) doğada saf halde bulunmaz. Meyve ve balda bununan glükoz ise saf değildir. Oysa binlerce yıllık tarihi boyunca insan bünyesi doğada, doğal haliyle bulduğu besinlerle bu günlere gelmiş, bünyesi doğal alan besinlerle yapılmıştır.

İhtiyacı olan şekeri kendi karaciğerinde, şeker dışında aldığı diğer besinlerle sağlamıştır. Bilimsel veriler ışığında ortaya çıkan gerçek şudur ki; insan bünyesi şekeri, dışarıdan saf olarak almaya programlanmamıştır. Saf şeker insan bünyesine zararlıdır. Et, yağ, sebze ve meyveler insan diyetinin aslını oluşturur ve şeker içerik ölçeği yüksek olan maddeler insan bünyesine zararlıdır.

Kronik hastalığı olan ya da kilo vermek amacıyla diyetlerinden yağı kesen insanlar, vücudun temel yapıtaşından mahrum olurlar. Beynin yüzde 65’ini oluşturan yağlar diyetten kesildiğinde depresyona meyil artar. Bu nedenle yağsız yiyen insanlar bitkin, yorgun ve isteksizdirler.

Diyetten yağı kesmekle kan kolesterol düzeylerinin düşmediği görülmektedir. Çünkü kolesterol karaciğer tarafından yapılır. Hastalık durumunda vücudun yapı taşına yani kolesterole ihtiyacı vardır. Kolesterol artışının esas nedeni budur. Sorun kolesterol yüksekliği değil, kolestrol yüksekliğine neden olan vücudun anormal çalışma biçimidir.

Vücudun çalışması, beyinde bulunan ve hipotalamus adı verilen bir bez tarafından kontrol edilir. Hipotalamus bezinin anormal çalışması sonucu gelişen hasta olma durumu, genetik yatkınlığa göre, gelişecek hastalığı belirler. Hastalıkların tek merkezli yönetimi sonucu pek çok insanda birden çok hastalık (şeker, kolesterol yüksekliği, hipertansiyon gibi.) birlikte görülür. Hipotalamus kaynaklı, vücudun anormal çalışma düzeni; allostaz (allostasis) olarak bilinir. Hipotalamus kontrolünün beyin ön bölgesi (prefrontal cortex) tarafından sağlandığı son yılların önemli bir bilimsel gerçeğidir. İnsanın hayvanlardan üstün olmasını sağlayan akıl özelliği, beyin ön bölgesinin bir eseridir. Hayvanlardan oluşan bu farklılık, insana akıl özelliği verdiği gibi hayvanlarda görülmeyen pek çok kronik hastalıklarında insanda görülmesinin nedenini oluşturur. 

Şeker içeriği yüksek olan besinler çocukluk döneminden itibaren alınmaya başlamasıyla beyin ön bölgesinde ortaya çıkan bağımlılık durumunu geliştirir.

Bu nedenle stres, açlık gibi kimi durumlarda şeker alma ihtiyacı artar. Alınan her şekerli besin, allostaz durumunun daha da artmasını sağlayarak hastalıkların gelişmesi için uygun ortamı yaratır.

Sağlıkta ve çocukluk döneminde uygulanan beslenme yönteleri hem hastalıkların gelişmesinde hemde hastalıktan kurtulmada önemlidir. Temel beslenme yöntemi tamamen doğal olmalı, vücudun düzgün çalışmasını sağlayan temel unsurun sağlıklı beslenme olduğu unutulmamalıdır.

Dr. Güçlü Ildız: Nöroloji Uzmanı


Zaman diyorum, biraz daha zaman.Dilimin ucundaki kelimeler bu kış donmazsa bir dahaki yıl uçmayı öğrenecekler!

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Akut solunum yolu enfeksiyonları
« Yanıtla #24 : 22 Ekim 2008, 00:44:07 »
Osmaniye İl Sağlık Müdürü Dr. Mehmet Cingöz, akut solunum yolu enfeksiyonları nedeniyle yılda 3 milyon çocuğun hayatını kaybettiğini söyledi.

Cingöz, yaptığı açıklamada, üst solunum yolu hastalıklarının, mikropların soluk borusu ve akciğerlerle akciğer içi hava yollarının iltihaplanması sonucu ortaya çıktığını belirterek, "Gelişmekte olan ülkelerdeki çocuklarda en fazla ölüme neden olan hastalıklardan biri, akut solunum yolu enfeksiyonlarıdır ve her yıl 3 milyon çocuğun ölüm nedenidir.

Bu ölümlerin üçte ikisi 0-12 aylık, özellikle iki aylıktan küçük bebeklerde olmaktadır. Solunum yolu enfeksiyonları, Türkiye'de çocuk hastalıkları ve ölümlerinin ana sebeplerinden biridir. Solunum yolu hastalıkları daha çok içinde bulunduğumuz sonbahar ve kış aylarında görülmektedir" dedi.

Dr. Mehmet Cingöz, risk faktörlerini sıralarken şunları söyledi: "Beslenme bozukluğu olan çocuklarda vücudun savunma sistemi bozulduğu için basit bir soğuk algınlığı kolayca zatürreeye dönüşmekte ve beslenmesi normal olan çocuklara nazaran bu çocuklarda zatürreeye bağlı ölümler 12 misli daha çok görülmektedir.

Zamanından evvel doğan veya düşük doğum ağırlıklı bebeklerde zatürree nedeniyle olan ölümler daha fazla görülür. Sigara kullanan ailelerin çocuklarının kullanmayan ailelerin çocuklarına göre iki kat daha fazla solunum yolu enfeksiyonlarına yakalandıkları görülmektedir."

Özellikle kırsal kesimde yakılan ateşlerden çıkan dumanların ve kentlerdeki hava kirliliğinin de solunum yolu enfeksiyonları riskini artırdığını anlatan Dr. Mehmet Cingöz, sözlerini şöyle sürdürdü: "Çevresel koşullar solunum yolu enfeksiyonlarının kişiden kişiye yayılmasını kolaylaştırmaktadır. Enfeksiyonların okul çocukları yoluyla ailenin diğer bireyine yayıldığı bilinmektedir. Kişisel hijyen, solunum yolu enfeksiyonlarının yayılmasında önemli bir yer tutar."

Solunum yolu enfeksiyonlarında yapılması gerekenleri de sıralayan Cingöz, şu önerilerde bulundu: "Çocuğun beslenmesine dikkat edilmeli. Hastalık sırasında beslenme sürdürülmeli, hastalık sonrası çocuklara ek öğün yemek verilmeli. Bu ek öğün çocuğun hastalığı sırasında kaybettiği kiloları alana kadar sürdürülmelidir.

Burun akıntısı temizlenmelidir. Bunun için yumuşak bir mendil veya SF denen hafif tuzlu steril su kullanılmalıdır. İçinde tıbbi madde bulunan burun damlaları zararlı olabileceği için kullanılmamalıdır. Sıvı miktarı artırmalı. Çocuğa ek içecek verilmeli, emzirme devam ediyorsa daha sık emzirilmeli. Bu sıvılar meyve suları, temiz içme suyu süt veya diğer sıvılardan olmalıdır. Boğaz ağrısı ve öksürük evde hazırlanan bazı maddelerle azaltılıp düzeltilmelidir. Şekerli çay, ıhlamur gibi bazı içecekler güvenilir ev solüsyonları olarak kullanılabilir."

Mehmet Cingöz, solunum sırasında zorlanma, hızlı solunum, sıvı gıdaları içememe durumunda kötüleşme olduğunda zaman kaybedilmeden bir sağlık kuruluşuna başvurulması gerektiğini sözlerine ekledi.

iha
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Bel, boyun ve sırt ağrılarının nedeni
« Yanıtla #25 : 22 Ekim 2008, 10:38:43 »
Fibromiyalji, uzun süren, bel, boyun ve sırtta ağrılı noktaların varlığı ile karakterli yaygın ağrı sendromudur.

Sabah tutukluğu, uyku bozukluğu, yorgunluk ve uyuşmalar hastalığın genel özelliğidir.Hastalığın teşhisi genellikle gecikir.Kısaca bu hastalığın belirtilerini sıralamak istiyorum.

1-YAYGIN AĞRI VE TUTUKLUK: Ağrı genellikle boyun,sırt ve bel bölgesindedir.Yorgunluk, gerilim,aşırı fiziksel aktivite ,soğuk ve nemli hava ve uykusuzlukla artar.Tutuklukta yaygındır ve gövdededir.

2-DUYARLI NOKTALAR: Hastanın bel, boyun ve sırt bölgesinde bastırmakla ağrı yapan nokta alanlar vardır.Bu ağrılı noktaların sayısı oldukça fazladır.

3-YORGUNLUK VE BELLEK BOZUKLUĞU: Hastalar kendilerini günlük yaşamlarını etkileyecek şekilde yorgun hissederler.Sabah yataktan yorgun kalkarlar.

4-KONSANTRASYON BOZUKLUĞU: Hastada bellek kaybı,çaresizlik duygusu ve olayları yanlış algılama olabilir .Örneğin, hastaların çoğu eklemlerinin şiştiğini söyler, fakat hekim şişliği göremez.Bu şikayetler genellikle hekimi yanlış tanıya götürür.

5-UYKU BOZUKLUĞU: Hastaların büyük çoğunluğu uykusuzluk çeker.Uyusalar bile sabah kalkınca kendilerini yorgun hissederler

6-BAŞAĞRISI VE STRES: Migrene benzer başağrısı hasta ve hasta yakınlarlının sıkça bildirdikleri şikayettir.Ayrıca, depresyon bulguları,kronik yorgunluk sendromu ve panik atak hastalarda sık olarak görülür.

7-KARIN AĞRISI: Karın ağrısı, kabızlık ve isal hastaların çoğunda gözenir.
Bu hastalığın teşhisi ancak deneyimli bir hekim tarafından konur.Fibromiyalji hastalığında tüm labratuar incelemesi normal çıkar.

TEDAVİ: Hastalık kişinin yaşam kalitesini ve iş yaşamını olumsuz etkiler .Tedavi için doğru tanı şarttır.Tedavide

1-İlaç tedavisi

2-Fizik tedavi ve rehabilitasyon

3-Psikolojik destek

4-Duyarlı noktalara enjeksiyon

5-Diyet uygulanır
 
Doç. Dr. Serdar Dağ-Nörolog
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Tıp ve Pozitif Enerji
« Yanıtla #26 : 23 Ekim 2008, 20:25:17 »
Hastalarımdan yoğun olarak bana gelen Reiki,NLP,Pozitif enerji vs eğitimi aldıklarını duyuyorum.

Fakat uyguladıkları ve bunun sonucunda bazı yanlış inanışlara sahip olduklarını gözlemlemekteyim. Kimisi bu tip eğitimler aldıkları için kendi başına ilaçları yarıda kesiyor veya ben reiki’yim diyerek tedavisini aksatıyor..

Bu tip tedavilerin hiçbir zaman asıl tedavinin yerini almayacağı inancımla birlikte, doğru kullanıldığı taktirde hastanın ruhsal durumuna faydalı olduğunu, yine doğru kullanıldığı taktirde iyileşme sürecini hızlandırdığını kabul ediyor ve tavsiye ediyorum. Sizlerin yanlış bilgiler içinde olmamanız için bu işin uzmanı olan bir arkadaşımdan almış olduğum bilgileri paylaşmak istiyorum.

Reiki tam olarak nedir?

Reiki kısaca Evrensel Yaşam Enerjisidir.

Tüm dünyada şu an 2 milyondan fazla kişi tarafından kullanılan,kendini tanıma ve arınma yöntemi sağlayan reiki, kişinin, bilincini, hayata bakışını değiştirerek dengede kalmasını sağlar. Pozitif düşünceyi geliştirir, ruh, beden ve zihni dengeye sokar, konsantrasyon gücünü arttırır, strese çok iyi gelir, bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, korku, endişe, kızgınlık, öfke ve nefret, uykusuzluk vs..duyguları iyileştirir.

İş,sosyal hayat,ilişkiler ve kendimiz ile ilgili yaşadığımız problemlerimizi çözmeye yardımcıdır. Reiki ile uğraşanlar fizik bedenimiz etrafında onu kuşatan bir enerji bedenimiz olduğunu,birlikte hareket ettiğini ve bunun üzerinde 7 adet çakra adını verdiğimiz enerji merkezi olduğunu bilir.

Doğduğumuz an temiz ve açık olan bu çakralar, dünyada yaşarken korkularımız,endişelerimiz,öfke ve kızgınlıklarımız,hırslarımız ve egomuzla kirlenip kapanırlar. Kapalı olan bu enerji merkezleri evrende varolan bu kozmik enerjiyi bedenimize aktaramaz.

Enerji bedenindeki bu çakra sisteminin bulunduğu yerler fizik bedenindeki endokrin sistemlerinin bulunduğu yerlerdir. Bu enerji dengesizliği reiki ile çözüldüğünde, olumlu düşünceler içinde yaşamaya başladığımızda fizik bedendeki sorunda değişmeye başlar.

Bu ve bunun gibi çok önemli faydaları vardır ama en önemlisi kişinin bunu gerçekten bir inançla isteyerek ve doğru bir şekilde,istikrarla uygulaması gerekir.

Reiki alternatif bir tedavimidir?

Reiki, tamamlayıcı destek tedavidir.Modern tıp yöntemleri yerine kullanılamaz.Ancak yan yana kullanıldığı taktirde hastanın bedensel, zihinsel ve ruhsal sorunların çözülmesine, kişinin huzurlu,uyum ve denge içinde,enerjisini arttırarak yaşamasına, hastalığın iyileşme süresinin hızlanmasına yardımcı olur.

Reiki ile birlikte kişinin olumlu düşünce içinde yaşamayı öğrenmesi,meditasyon,Nlp (beyin programlama dili)uygulaması vs.. hasta olan kişinin iyice hastalık girdabına girmesine engel olur.Yaşama sevincini arttırır.Bu tip sistemler doğru öğretilmeli, doğru bir şekilde uygulanması sağlanmalıdır.

Bu tedaviye geçince ilaç tedavisini bırakmak mı gerekir?

Ancak buna doktor karar verebilir. Reiki olan veya reiki enerjisi alan birisi hemen ben ilaçları bırakıyorum diye kendi başına hareket etmemeli,hastanın doktoru tarafından uygun görüldüğü zaman ilaçlar bırakılmalıdır yada ilaç tedavisine devam edilmelidir.

Hastaların kendi olumsuz düşünceler içinde yarattıkları en büyük sorunlardan birkaçı ,ilaç alırsam bağımlı olurmuyum(özellikle anti depresan ilaçlar vs..),ben hiç iyi olamayacakmıyım,hep hasta olarak mı yaşayacağım,acaba dahamı kötü olucam vs..,ve en önemliside hasta bir iki gün kendini iyi hissederse doktora danışmadan ilaçları yarıda kesiyor bu şekilde hastalığın iyileşme süreci uzuyor,hatta sil baştan tedaviye yeniden başlanılıyor,yada hasta doktor değiştiriyor..
Yurtdışında çok yoğun olarak yapılan çalışma reiki veya diğer enerji çalışmalarının doktorla birlikte yürütülmesi,kişinin bedensel,zihinsel ve duygusal durumu hakkında beraber hareket etmeleri yönündedir.

Alternatif tedavi altında yapılan çalışmalar ilkel bir doğu tıbbımıdır?Bilimin ve tıbbın geri olduğu ülkelerde mi kullanılır?

Bilim de artık insan organizmasının sadece moleküllerden oluşan bir fiziksel yapıya sahip olmadığını tüm evrende olduğu gibi bir enerji alanına sahip olduğunu, reikinin hastalıklar ve insanların iyileşme süreçlerinde ne kadar etkili olduğunu kabul ediyor ve artık dünyada hastalarına reiki yapan hastaneler var ve tamamlayıcı tıp adı altında yer veriyorlar, aşağıda bunlardan bazıları yer almaktadır.

Yale University Hospital,University of Michigan Hospital,Throat Hospital in New York,Memorial Sloane Kettering Hospital,South Pointe Hospital,Imperial Point Medical Center,Ayrshire Central Teaching Hospital,Kirklandside Hospital,Ailsa Hospital,Croy Day Hospital,St. John’s Hospital,Elliot Regional Cancer Center,Portsmouth Regional Hospital in Portsmouth,California Pacific Medical Center,Kent County Hospital, R.I,Brookhaven Hospital,Meriter Hospital in Madison,Baptist Hospital in Nashville,Hartford Hospital,The Charlotte Hungerford Hospital,Thompson Hospital,Columbia Presbyterian Hospital,Beth Israel Hospital,Kesler Institute,California Pacific Medical Center,Portsmouth Regional Hospital,Marin General Hospital,Lynden Hill Clinic,Veterans Hospitals.California Pacific Medical Center

Türkiye’ de ise benim bildiğim ve takip ettiğim kadarıyla, Dr.Mehmet Öz,Dr, Ender Saraç,Prof.Dr.Cengiz Canpolat,Prof.Dr.Erkan Topuz vs..hastalarına tavsiye ediyor ve kendileride kullanıyor
Son söz olarak;

Burada kişi kendine şunu sormalı,yaşamına devamlı şikayet ederek, hasta, mutsuz ve olumsuz düşünceler içindemi devam etmek istiyor yoksa yaşamında varolan tüm pozitif enerjiye sahip çıkıp ve bunu tam anlamıyla kullanarak,olumlu düşünceler içinde mutlu ve neşe dolu sağlıklı bir hayat mı yaşamak istiyor?

Şunu lütfen aklınızdan çıkarmayın,hepinizin içinde sağlıklı,mutlu,sevgi dolu olmanızı sağlayacak yada hasta,depresif,mutsuz olmanıza neden olacak bir güç var. Tercihinizi yapın.
Sadece sizin inançlarınız ve düşünceleriniz sizi hayatta mutlu edecek ve yaşam kalitenizi arttıracaktır.

Reiki, meditasyon ,NLP vs gibi sistemler, herkesin kolaylıkla öğrenebileceği özel bir yetenek gerektirmeyen çalışmalardır.Bu işe inanmak, sahip çıkmak ve işinin ehli olan insanlar tarafından öğrenilmesi gerekmektedir. Hasta olan kişi için mutlaka doktor ile birlikte hareket ederek tamamlayıcı bir tedavi şeklinde kullanılması önerilir.

Doç. Dr. Serdar Dağ
Nörolog
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Akıl sağlığını korumak için 5 şey
« Yanıtla #27 : 24 Ekim 2008, 17:57:14 »
400’ü aşkın bilim insanı, akıl sağlığını korumaya ve dolayısıyla daimi mutluluğa giden yolda gerekli ‘beş şey’i belirledi.

Bahçe işleriyle uğraşmak ya da bisiklet tamir etmek gibi basit işler, insanların kendini daha dolu ve işe yarar hissetmelerini sağlayarak akıl sağlığını koruyor ve dolayısıyla mutluluğu daimi kılıyor. İngiltere’de hükümetin düşünce üreten kuruluşu Foresight’tan 400’ü aşkın bilim insanının imzasını taşıyan rapora göre insanlar ‘Günde beş şey’ programıyla, meyve-sebze yiyerek beden sağlıklarını korudukları gibi, bazı sosyal ve kişisel aktivitelerle de akıl sağlığını koruyabilecekler.

Projenin bir ayağını yürüten Cambridge Üniversitesi’nden Prof. Dr. Felicia Huppert, insan zihninin rahat olması ve kendini iyi hissetmek için kişilerin yapabileceği aktiviteleri beş kategoride topladıklarını söyleyerek

“İnsanlar her gün beş porsiyon meyve yemek gibi bu beş kategoride aktivite yapmaya yöneltilmeli” diyor.

Rapora kuşkuyla yaklaşanlar da var. Düşünce Enstitüsü’nden Claire Fox “Peki mutluluk ne?” diye soruyor. İnsanların davranışlarını, akıl sağlıklarını koruyacakları ve mutlu olacakları vaadiyle kontrol etmenin, ‘Böyle davranmayan hasta olur!’ demek olacağını düşünen Fox, bunun öznel bir bakış açısının ürünü olduğunu belirtiyor. Fox’a göre bireysel özellikler değişkenlik gösteriyor, dolayısıyla insan davranışını kalıplara sokmak doğru değil.

Esnek çalışma koşulları iyidir

Foresight yöneticisi Prof. Dr. John Beddington’a göre insan zihninde uygun davranışlar zamanla banka hesabındaki gibi birikecek ve kişi her seferinde bu kalıplardan uygun olanı seçip mutlu ve iyi kalmayı başarabilecek. Karar verilmesi gereken, hesaba hangi davranışların yatırılacağı.

Rapor aynı zamanda esnek çalışma koşullarını savunuyor çünkü bu kişiler işinden daha yüksek tatmin alıyor, daha üretken ve sağlıklı oluyor.

Rapora göre mutluluğun kapısını şu beş anahtarın birleşimi açıyor: Çevremizdeki insanlarla bağlantıda olmak, spor ve hobilere vakit ayırarak fiziksel ve zihinsel açıdan aktif olmak, dünyanın güzelliklerine karşı meraklı olmak, sürekli yeni şeyler öğrenme arzusu ve topluma faydalı işler yapmak. 

İHA
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Sağlıklı Yaşama'nın Sırrı
« Yanıtla #28 : 25 Ekim 2008, 10:34:45 »
Doğal tıp veya tamamlayıcı tıbbın belli birkaç branşı vardır. Bunlardan biri geleneksel Çin tıbbı ve Akapunktur, diğeri ise Ayurveda`dır. Akapunkturla ilgili bilgi internette çok fazla var, onun için değinmeyeceğim.

Ancak bazı dikkat edilmesi gereken noktalar var. Sadece akapunktur diye bir şey yoktur; geleneksel Çin tıbbı vardır. Geleneksel Çin tıbbının içinde de, iğne ile noktalama olan bölüme akapunktur deniyor.

Gerçekte bunu iyi bilen hekimler dil teşhisi, nabız teşhisi, bitkisel ilaçlar, aromatik yağ masajları ve bitkisel ilaçların yanısıra, iğneleme de uygular ve çok da iyi sonuç alırlar. Ülkemizde akapunkturla bazı yerlerde iyi sonuç alınmamasının altında yatan nedenlerden biri de budur. Yani, yeterince iyi eğitim almama ve sadece iğneleme yapılması.

Akapunktur dışında ayurveda var. Ayrıca pito terapi (bitkilerin tedavide kullanıldığı bir sistem), homorapati (bitkilerin çiçeklerin, meyvelerin belli yoğunlukta ve titreşimde tedavi için kullandıkları sistem) var.

Bunların dışında Changi masajı, akapunktur noktalarına parmakla basılarak yapılan refleksiyoji masajı, aroma terapi (bitkisel özlerle yapılan), reiki, bio enerji, meditasyon, yoga gibi ek yöntemler de bulunuyor.

Ayurveda zamanımızın şartlarında göre kendini yeniledi. Ayur-veda; kelime anlamı olarak yaşam bilgisi demek. Bundan binlerce yıl önceki Hindistan`daki Himalaya Dağları`nda krallara uygulanan Ayurveda, MS 2000`li yıllarının Batılı şehirlerine göre günümüzde bazı konularda modifiye oldu, ama özü aynı kaldı.

Genel kişinin uygulayabileceği şekilde ayurveda. Bu kişiler, bir ayurveda doktoruna başvurarak beden tipini öğrenebilir. Beden tipine göre doğru beslenme, doğru içme, hangi yiyeceklerin beraber veya ayrı ayrı yenmesi gerektiğini, hangi saatte hangi yiyeceklerin tüketilmesi gerektiğini, hangi mevsimde hangi yiyeceklerin daha çok yeneceği gibi konuları öğrenebilirler.

Onun dışında ayrıca, bitkisel ilaçlar çok önemli Ayurveda`da. Genellikle bunlar Uzakdoğu kökenli, bazen de ülkemizde de bulunabilen doğal bitkisel tabletler. Bunlar, vücuttaki enerji dengelerini daha iyi sağlamak için kullanılıyor. Bunun yanında susam yağı başta olmak üzere aromatik yağlarla yapılan masajlarda, hatta bazı durumlarda bir takım kokular (sandal ağacı, yasemin, lavanta nane, limon, hindistan cevizi, mentol gibi) var.

Hastalıkları daha hafif geçirmek, basit bir mide ağrısıyla, kanamadan, çok kısa sürede ilaç kullanmadan geçirmek mümkün. Düzgün beslenerek, doğru zamanda doğru gıdaları alarak sindirim sistemimize dikkat ederek, yani bazı yaşamamız gereken sağlık deneyimlerini daha hafif ve yumuşak geçirmemiz de mümkün.

Dr. Ender SARAÇ
Aile Hekimliği Uzmanı
*~*~* TUĞRA *~*~*

Çevrimdışı Tuğra

  • popüler yazar
  • ******
  • İleti: 6601
Koşu bantları tehlike saçıyor!
« Yanıtla #29 : 26 Ekim 2008, 09:58:22 »

Sağlık için spor yapanlar; sakatlanıp dayanılmaz ağrı ve acılara katlanmak istemiyorsanız dikkat! Evinize aldığınız spor aletleri bile tehlikeli olabilir.

Prof. Dr. Işık Akgün evde spor yapmanın tüm inceliklerini anlattı..

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Işık Akgün evde en sağlıklı şekilde spor yapmanın yollarını açıkladı. İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Sarayı'nda düzenlene 9. Türk Spor Yaralanmaları ve Artroskopi Kongresi'nin başkanlığını da yürüten Prof. Dr. Işık Akgün, yanlış yapılan sporun vücutta çeşitli sakatlıklar oluşmasına yol açabileceğini belirtti.

Özellikle evlere koyulan ve bilinçsizse kullanılan koşu bantlarının ayak bileği, diz, kalça ve belde ağrılar yaratabileceğine dikkat çeken Akgün, bu ağrılaınr belli bir süre sonra devamlı hale gelip günlük yaşantıyı da etkileyeceğini belirterek şu uyarıları yaptı:

Ayakkabısız koşmak çok sakıncalı

Bu durumun en önemli nedenlerinden biri, evde bir yürüyüş aleti olmasına rağmen koşu bandında iyi bir ayakkabının kullanılmaması, bandın üzerinde basit ayakkabılarla hatta çorapla koşulmasıdır. Uygun ayakkabı seçmezseniz ya da çorapla koşmayı denerseniz, ayak bileğinizden dizinize kadar tedavisi son derece zor sorunlarla karşılaşabilirsiniz.

Koşu bandının seçimi de çok önemlidir. Son yıllarda koşu bantlarında teknolojik gelişmeler çok fazla ama yine de günümüzde satılan koşu bantlarının bir kısmı yumuşatıcısı yani tartanı olmayan bantlardır. Bu durumda siz yere ayağınızı koyduğunuz anda verilen güç aynı şiddette ayak bileğine, dize ve kalçaya gelir. Bu da eklemdeki kıkırdaklar üzerine aşırı yük getirir. Belli bir süre sonra da ağrıya neden olur.

Bu yüzden koşu bandı seçerken mutlaka yumuşatıcısı olan bantlı koşu cihazlarını seçmek gerekir. Bu yumuşatıcıların sıfırdan 8'e kadar modelleri bulunur. Bunları kendi ritminize ve vücut yapınıza göre ayarlayabilirsiniz. Özellikle yürüyüşlerin dışında yapılan koşularda bu bantların gerçekten son derece önemlidir.

Süre çok önemli

Ayrıca koşu bantlarının kullanım sisteminde de bazı hatalar yapılıyor. Spor yapmanın çok faydalı olduğu düşünülerek her gün 45 dakika banda çıkanlar var. Üstelik bu 45 dakikanın son 20 dakikası koşu tarzında yapılıyor. Bu kadar yoğun bir tempo eklemlere aşırı yük getirerek ağrı yaratır, sonra da kıkırdak hücrelerini etkileyerek kayba yol açar. İdeal olanı iki günde bir yarım saati geçmeyen yürüyüşler ve koşular yapmaktır.

Özellikle ağrı başladıktan sonra mutlaka bir doktor kontrolünden geçmek ve koşu bandı kullanım programı almak gerekir. Bu tip ağrıları olan kişilerin yürüyüşlerini özellikle toprak zeminde veya tartan zeminde (halı sahalarda kullanılan madde) yapmalarını öneririm. Eğer illa yürüme bandında yürüyüş yapılacaksa 4-4.5 hızı geçmeyecek şekilde 20 dakika ile 30 dakika arasında yürüyüş yapılabilir. Ancak özellikle koşulmasını öneriyorum.

Aletlerin sayısına göre her alette geçirilecek süre de faklıdır. Yürüme bandı için 20-30 dakika, bisiklet için 15 dakika idealdir. Adale çalıştırıcılarda özellikle de bacak adalelerini çalıştıran aletlerde 10 defadan iki set, üst grubu çalıştıran aletlerde düşük ağırlıklarla 10 defadan iki set yapılabilir. Ay yürüyüşü denilen alette ise direnci sıfırdan başlatıp yavaş yavaş artırarak yaklaşık 15 dakikalık egzersizi öneririm.

Egzersizin başında ve sonunda vücudu esnetici egzersizler yapmak da son derece faydalıdır. Bunun iki yararını göreceksiniz. Birincisi adale ve tendonlarınızı spora hazırlarsınız. İkincisi ise adele ısısını artırarak konsantrasyonunuzu yükseltirsiniz. Öte yandan aletten alete geçiş sırasında bir-iki dakikalık molalar son derece yararlıdır. Çok uzun süreli ara vermekten ise kaçınmalısınız.
 
Isınma hareketlerini ihmal etmeyin

Spor yaparken oluşan sakatlıkların, ısınmadan spora başlandığı hallerde artırdığı söylenmektedir. Spor öncesinde yapılan germe ve ısınma hareketleri yanlış spor yapıldığı taktirde sakatlanma oranını azaltmaz. Sadece sizi spora hazırlar. Ayrıca spora çabuk konsantrasyon açısından fayda da sağlar.

Özellikle vücudunu geliştirmek isteyen kişiler, birden gereksiz ağırlıklar kaldırmaya başlayarak omuz bölgelerinde ağrı yaratabilirler. Bu durum onları spor yapamayacak hale bile getirebilir. Bu durumun önüne geçmek için tavsiye edilen, düşük ağırlıklarla ve sık tekrarlarla çalışmanın sürdürülmesidir. Daha sonra kademeli olarak ağırlık arttırılabilir.

Doktor kontrolü şart


Zayıflamak için spor mutlaka yapılmalıdır. Ancak çok aşırı kilolu olan bir kişiye bilinçsiz spor yapmasını öğütlediğiniz takdirde hastanın ölümüne bile neden olabilirsiniz. Bu nedenle kilo vermede öncelikle yapılması gereken şey doktor kontrolüne girmektir.

Bir doktor tarafından kişinin metabolizması ölçülmeli, hormonal değerleri tespit edilmeli ve kilo vermeye başladığı andan itibaren yavaş yavaş kademeli artışlarla spor yapması teşvik edilmelidir. Bu spordaki birinci basamak yürüyüştür.

Bu yürüyüşler tabii ki kilonuzun değerlerine göre 45 dakikaya varan dış ortamda ve toprakta yapılmalıdır. Spor salonlarında ise egzersizlere çok daha düşük zamanlarda ve adetlerde başlanmalıdır. Süre ve adet daha sonra yavaş yavaş artırılmalıdır.

Spor sırasında kişilerin kalp ritimlerini ve tansiyonlarını mutlaka kontrol ettirmeleri gerekir. Sağlıklı kişilerin de, normal kiloya sahip olanların da yapacakları egzersiz tiplerine göre kalp ritmlerini ve tansiyonlarını kontrol ettirme zorunlulukları vardır. Aksi taktirde çeşitli sağlık sorunlarının yaşanma ihtimali doğacaktır.

haber aktuel
*~*~* TUĞRA *~*~*