Gönderen Konu: Tasavvuf ve Maneviyat Dünyamız  (Okunma sayısı 71347 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
Müceddide itiraz
« Yanıtla #30 : 26 Ekim 2008, 12:23:15 »

Bir hadîsi şerifte haber verildiğine göre. Allah Celle ve Âlâ, her yüz sene başında bir Müceddid gönderir ve bu Müceddid, o günün Müslümanlarının ihtiyacına göre hareketini tanzim eder; zayıflayan dini bağları takviye etmek, gafilleşen halk topluluğunu dikkate ve şuura kavuşturmak gibi vazifesini yaparak halkın muhtaç olduğu dini cereyanı teessüs ettirdikten sonra hizmetinin mükâfatına kavuşmak için kendisi huzuru İlâhi'ye gider, fakat dâvâsını geride yetiştirdiği imanlı mücahidler devam ettirirler.

İşte İmam-ı Gazali bu müceddidlerden biridir. "İhyâü'1-Ulûm"'u bugün dahi büyük bir takdirle okunmaktadır. Ancak her müceddidin karşısında birkaç müterizin bulunması öteden beri âdet olduğundan, Gazali'nin, bu itirazcılarının içinde biri vardı ki, zehir zenberekti doğrusu. Gazali'nin en büyük ve en kıymetli eseri olan "İhyâü'1-Ulûm"u, değil okumak; evinde, kütüphanesinde dahi bulundurmanın büyük günah olduğunu iddia ediyor, içinde "Resûl-i Ekrem'in sünnetine aykırı hükümler var" diye diretiyordu.

Hattâ bu iddiasına o günkü halkı da inandırmış olacak ki, kucak kucak toplattırdığı İhyâü'1-Ulûm'ları bir odaya depo ettirmek imkânını dahi bulmuştu. Artık muhitte tek İhyâü'1-Ulûm kalmadığına kani olunca, bir gece yatsı namazından sonra cemaate kararını açıkladı:

"Yarın sabah namazına erken geliniz, hep birlikte kitapların bulunduğu depoya gidecek ve içinde sünnete muhalif hükümlerle halkı dalâlete sevkeden bu bid'at dolu eserleri yakacağız."

Muhitin âlimi olarak tanınan bu zât, şimdiye kadar halk üzerinde kazandığı itibarına dayanarak tasavvurunu gerçekleştirmek üzere geldiği evinde, kitapları nasıl yakacağını düşünerek uyukladı. Az mı uyudu, çok mu uyudu, girdiği rüya âleminde nûr yüzlü iki genç gelerek:

"Biz Resûlüllah'ın jandarmasıyız, seni götürmeye geldik, gitmemekte ısrar edersen zorla götüreceğiz, kalk bakalım." dediler.

İtiraza zaman bırakmadan da apar topar mescide getirdiler. Bir de ne görsün! Bakar ki, mihrabda Resûlüllah Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz iki yanında Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali (RadıyAllahü anhüm) oturmuşlar, karşılarında İmam-ı Gazali ile konuşuyorlar. Birden şaşıran muarızı da yanlarına çağırıyorlar.

İmam-ı Gazali Hazretleri elindeki "İhyaü'1-Ulûm"u Resûlüllah'a uzatarak şöyle konuşuyor:
"Yâ Resûlüllah, bu İhyâü'1-Ulûm'u âcizâne ben yazdım ve içinde sünnetine aykırı bir ifadede bulunmadım sanıyorum. Bu kardeşimiz ise İhyâü'1-Ulûm'da Resûlüllah'ın sünnetine aykırı hükümler var, diye etrafta şâyi etti; halkın gece-gündüz okuyup istifade ettiği eserleri bir odaya depo ettirerek yarın sabah yakmaya karar verdi.

Lütfen bir nazar buyurun. Sünnetinize aykırı, yanlış bir ifade kullandığım cümle varsa tashih buyurun ben de yaptığım hatadan dolayı tevbe istiğfar edeyim"

Bu sözlerden sonra Gazali şöyle devam ediyor:

"Eğer sünnetinize uymayan yanlış bir ifade yoksa, bu kardeşimizden dâvâcıyım, iftira edenlere vurulan dayağın buna da vurulmasını istiyorum."

İhyâü'1-Ulûm'u şöyle bir gözden geçiren Resûlüllah, Ebûbekir'e, o da diğerlerine vererek hepsi de tedkik ettiler ve Sünnete aykırı bir hüküm bulunmadığına karar verdiler. Bu durumda müfteri olduğu sabit olan mûterize dayak vurmak üzere ayağa kalkan Hazret-i Ömer, birkaç kırbaç vurduktan sonra, Ebûbekir'in şöyle bir teklifi ile karşılaştılar:

"Yâ Resûlüllah, gerçi bu kardeşimiz kitapta olmayan bir hatanın varlığını iddia etmişse de, maksadı yine Sünnetinizi korumaktır, niyeti doğrudur, izin verirseniz bu kadar kâfidir. afvedelim."
Efendimiz kendisine ait olan hakkını helâl ettiğini, gerisini Gazali'nin bileceğini ifade ettiler: Gazali'nin de muvafakati üzerine Hazret-i Ömer'in (r.a.) elinden kurtulan ve cüz'i ilmine güvenerek bir müceddidi itham eden muarız, mescidden çıkıp gitti.

Sabah namazında cemaatın beklediği muarızın şiddetli hasta olduğu haberi duyuldu. Ziyaretçiler sırtında simsiyah kamçı izlerinden muzdarip bulunduğunu, geceki vurulan kamçıların ciğerlerine kadar tesir etmiş olduğunu hayretler içerisinde müşahede ettiler.

Sıhhatine kavuştuktan sonra tevbe istiğfar ederek "İhyâü'1-Ulûm"u okumaya başlayan Hoca Efendi, bu vâdide o kadar ilerledi ki, kısa zamanda İhyâü'1-Ulûm'a şerhler, hâşiyeler yazacak kadar yükseldi. Bu hikâyesini de yazdığı eserlerine kaydeyledi.

Bir rivâyete göre, âhir ömründe kamçı izleri yeniden açıldığından, "vefatı, Müceddide itirazı yüzünden yediği kamçılar sebebi ile oldu" dediler.

« Son Düzenleme: 31 Ekim 2008, 12:12:14 Gönderen: Tuğra »
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
İmam-ı Rabbanî'nin en önemli özelliklerinden biri de genellikle "Vahdet-i vücüd" denilen "Panteizm" ile karıştırılan vahdet-i vücudu "Vahdet-i şühüd" adıyla daha anlaşılabilir hale getirmesidir.

Vahdet-i vücud'daki "Herşey O'dur" anlayışına, "Herşey O'ndandır" şeklinde anlayan, Hakk ile halkın ayrı ayrı varlığı bulunduğunu, ancak halkın vücudunun Hakk'ın varlığına göre gölge mesabesinde olduğu görüşünü benimsemiştir. "Eşya'da Hakk'ı görme" şeklinde ifade edilen vahdet-i şühud bir bakıma vahdet-i vücudun ileri derecesi olarak görülmesidir.

« Son Düzenleme: 31 Ekim 2008, 12:12:45 Gönderen: Tuğra »
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
Şah-ı Nakşibend(H.Z) VE Nakşi Yolu
« Yanıtla #32 : 28 Ekim 2008, 15:01:20 »
Şâh-ı Nakşbend hazretleri, kendisine kadar "Hâcegân Yolu" olarak anılan tarikatı "Nakşbendî" yapan kolbaşı. Veliler serdârı bir ulu. Adı Muhammed Bahâuddin b. Muhammed, nisbesi el-Buhârî. Buhârâ yakınındaki Kasr-ı ârifân'dan. Burasının eski adı Kasr-ı Hinduvân.

Kendilerine nisbetle "Arifler köşkü" anlamına Kasr-ı ârifân denildi. "Nakşbend" lâkabının nereden geldiği tam olarak bilinmemekle birlikte tarikatın "hafi zikir" ve "rabıta"yı esas almış olmasından kaynaklandığı söylenmektedir. Çünkü "Nakşbend" "Nakışçı, nakışbağı" anlamlarına gelmektedir. Başındaki "Şâh" kelimeside "Gönül Sultanı" anlamına bir saygı ifadesidir.

Şâh-ı Nakşbend, 718 Muharrem'inde (1318 Nisan'ında) Kasr-ı Hinduvân'da doğdu. Bu yıllar Osmanlı Devleti'nin kuruluş yılları. Şâh-ı Nakşbend'in doğumundan tam bir asır evvel, Cengiz Han, Buhârâyı kuşattı. İşgal edip yaktı yıktı ve târ u mâr etti. Bundan sonra Buhârâ, Moğollarla Harezmliler ve İlhanlılar arasında bir çok defa el değiştirerek siyasi açıdan tam bir keşmekeş içinde kaldı. Bahaûddin Buhârî'nin doğduğu zaman Buhârâ, İran Moğolları ile müttefikleri Çağatay hânedânının elindeydi.

Şâh-ı Nakşbend hazretlerinin ilk üstadı, dedesinin ve babasının Şeyhi olan Muhammed Baba Simâsî'dir. Kendisinin doğumunu "Benim burnuma bu evden bir er kokusu geliyor" diyerek müjdeleyen ve onu üç günlük bir bebek iken manevi evladlığa kabul edip terbiyesini halifesi Emir Külâl'e havale eden, odur. Ancak seyr ü sülûkünü yanında tamamlayıp manevi emaneti aldığı mürşidi, Emir Külâl hazretleridir.

« Son Düzenleme: 31 Ekim 2008, 12:13:24 Gönderen: Tuğra »
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
Abdülkadir Geylani H.z(K.S) Ve Kadiriyye Yolu
« Yanıtla #33 : 28 Ekim 2008, 15:03:37 »
Kadirilik (Kadiriye, Osmanlıca : قادريه), en büyük sufi tarikatlardan biri. Abdülkadir Geylani yolunun takipçileri tarafından 12. yüzyılda kuruldu. Sesli zikir yapılması nedeniyle cehri tarikatlar arasında sayılır.

Kadirilik birçok kola ayrılarak günümüzde de etkinliğini sürdürmektedir. Bu kolların en bilinenleri Esedilik, Eşrefilik ve Rumilik'tir.

Kadirî tarikatının 2. Pir-i Sâni'si Şeyh İsmail-i Rumî'ye ait Kadirihâne Tekkesi Tophâne'deki Kadiriler Yokuşunda bulunmaktadır. Abdülkadir Geylani Baz-ül Eşheb ve Gavsül Azam olarak da bilinir.
« Son Düzenleme: 31 Ekim 2008, 12:13:51 Gönderen: Tuğra »
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
Hafi (Gizli) Zikir
« Yanıtla #34 : 29 Ekim 2008, 11:16:28 »
Yüce Allah (CC) Hz.leri buyuruyor: “Sabah ve akşam, içinde yalvararak ve korkarak, aşikareden (içten hafif) bir sesle Rabbini (CC) an (dua ve zikret) Gafillerden olma.” (El-Araf S. A.205)
Kainatın Halikı (CC) bir başka Ayet-i Kerime'de şöyle buyuruyor: “O Allah’ı (CC) unutanların) kalblerinin içi (müthiş korkularından dolayı akıldan) bomboştur.” (İbrahim S. A.43)

Kur’an’ın ikaz ve uyarmalarıyla Allah (CC) Hz.leri’ni zikretmeyen ve bu Zikr-i İlâhî ile mutmain olmayan kalblerin, hiçbir ayetle mutmain olmalarına imkan yoktur. Bunlar, daima itminan ve huzurdan mahrum olarak ızdırap içinde çırpınacak ve “ah bir ayet indirilseydi” deyip gideceklerdir. Sanki, Kur’an Ayetleri bu günkü ihtiyacı karşılamıyor ve sadre (derde) şifa olmuyormuş, veya istenilen hükümleri muhtevi değilmiş gibi geçmiş millerlerde dolduğu gibi Kur’an’ın zikrini ve hükümlerini unutarak Cenab-ı Hakk’ı (CC) unutan kimselerde, Allah-u Teala (CC) Hz.leri bunların kalbinde itminan ve Ayetlerden ders almayı yaratmaz.

Allah (CC) Hz.leri’nin zikrini unutan kimseler, kalblerine başka başka varlıkları yerleştirirler ve Zikrullah yerine o batıl veya Yüce Allah (CC) Hz.leri’nden başka manasız şeyleri zikrederler ve bu suretle İlâhî zikirden boş olan kalblerde istikrar, sükun ve huzur olmaz.

Evet Cenab-ı Hak Celle ve Ala Hz.lerini unutanlar kendilerini avutmak için başka batıl olan şeylerle daima meşgul olurlar ve Allah (CC) Hz.leri’nden korkmayanların kalblerini başka korkular kaplar.
Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ne kulluk borcu olan ibadet ve taatte bulunmayı, insanlara hizmet ve itaatta bulunmayı tercih etmeyen kimselerin Allah (CC) Hz.leri’nin sevgisine dair iddia abes ve boştur. Allah (CC) Hz.leri’nin sevgisinin alametlerinden birisi de, yetişilemeyen dünya serveti ve mevkileri için üzüntüye kapılmamak, asıl üzüntüyü Allah (CC) Hz.leri’nin rızasını kazanmak için bir şeyler yapamadan ibadetsiz, zikirsiz, fikirsiz ve şuursuzca geçen zamanlar için duymak ve buna hayıflanmaktır, boş geçen günler ve zamanlar için ağlamak, üzülmektir.

O’nunla (CC) olmaktan uzak, tevbesiz, istiğfarsız, (Tevbe kısmında geniş bilgiler var) himayesinden çıkmış ve O’ndan (CC) gafil olarak geçen vakitler cidden üzülmeye ve hayıflanmaya değer şeylerdir.
Allah-ü Teala (CC) Hz.leri’ni sevmeye gayret eden kimseye düşen şey, O’ndan (CC) gaflet ettiğinin farkına varır varmaz, hemen nefsini ayıplamaktır. Gerçek şudur ki, seven sevdiğinden başka bir şey görmediği gibi, her gördüğü şeyi de sevdiğinden görür.

Yapılan ibadet ve Zikrullahtan ve taattan zevk almak, onu bir angarya ve bir yük kabul etmeyip, her ibadet taat ve Zikrullahın sonunda daha neşeli, daha zinde ve dinlenmiş olarak çıkmak, kulda Allah (CC) Hz.leri’nin sevgisinin varlığını ortaya koyan alametlerdendir. Cenab-ı Hak Celle ve Ala Hz.leri’ni hakikaten seven bir kimse, kendisinde O’nun (CC) sevmediklerinden ne varsa, hepsinden O’nun (CC) hatırına vazgeçer ve emirlerini harfiyyen yerine getirmeye gayret eder. Gerçek sevgi, sevgilinin hatırına neyi feda ettirmez ki?

Yüce Allah (cc) Hz.leri buyuruyor: “Sen (Allah’a (CC) ettiğin dua ve zikirle) sesini yükseltsen, bil ki Allah (CC) bundan müstağnidir. Çünkü Allah gizliyi de bilir, kalbdekini de. (Bunun için bağırarak dua etmeye lüzum yok, huzur ve ihlas lazımdır)[1]

“Ancak iman edip salih amel işleyenler Allah’ı (CC) çok ananlar (zikredenler)”[2] İşte bu bahtiyar insanlara yukarıda anlatılan Ayet-i Kerimeler’de Yüce Allah (CC) Hz.leri’nin büyük müjdeleri vardır.
Yüce Allah (CC) Hz.leri Zekeriyya (AS)'a Yüce zatını anmasını Mucizel Beyan’ında şöyle buyurmaktadır:

“Senin (anlayabileceğin) alamet ve nişan, insanlara üç gün (el, baş ve göz işaretinde bulunup) söz söylememendir. Bununla beraber Rabbini çok an (zikret) ve akşam sabah tesbih et.”[3]

Ey insan! Yüce Allah (CC) Hz.leri Peygamberine (SAV) Yüce Zatını (CC) zikretmesini emrederse sana hiç emretmez mi? Elbette Mucizel Beyan’ında inanan bir mü’min olarak sana da emrediyor kulaklarını iyi aç da bu emirleri tatbik et.

Ya Rab! Dilimizi zikrinden dur etme! Yüce Zatını (CC) unutan ve Yüce Zatının (CC) unuttuğu kullarından etme. Zira Mucizel Beyan’ında Yüce Zatını (CC) zikreden kullarını çok medhü sena ettin. Yüce Zatını (CC) yine Yüce Zatının (CC) istediği şekilde unutmadan zikreden bahtiyar kullarının katarından bizi de ayırıp da mahrum etme (AMİN)!
« Son Düzenleme: 31 Ekim 2008, 12:15:15 Gönderen: Tuğra »
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
Cehri (Sesli) Zikir
« Yanıtla #35 : 29 Ekim 2008, 11:17:05 »
Açıktan ve yüksek sesle yapılan zikir. Kadiriye ve Mevlevîye gibi bazı tarikatlar açıktan zikri benimsemişlerdir. Nakşibendiye gibi bazı tarikatlar ise müridin ancak kendisinin işitebileceği bir sesle zikir yapmasını uygun görürler. Buna hafî zikir denilir ki cehrî zikrin mukabilidir.
« Son Düzenleme: 15 Mart 2010, 18:16:47 Gönderen: fazıl14 »
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
Tasavvufun tarifi ve Tasavvufun Lüzumu
« Yanıtla #36 : 31 Ekim 2008, 11:01:18 »
Tasavvufun tarifi:Tasavvuf, kalbin ve nefsin iyi ve kötü hallerini bilip,kötü hallerden temizlenmeyi ve iyi hallerle bezenip Allahü Tealaya yakın olmayı öğretir.Tasavvufun mevzuu, ma`rifetullahtır.Yani, Allahü Tealayı bilmektir.Tasavvufun kurucusu Hazreti Allah Celle celalühüdür.Tasavvuf, dinin ruhudur(özüdür)

Tasavvufun Lüzumu:Tasavvufun lüzumuna dair, iki büyük zatın iki kıymetli sözünü buraya almakla iktifa ediyoruz:İmam-ı Azam Hazretleri buyuruyor:"(Tasavvufa intisabım olan son) İki sene olmasaydı, Numan helak olmuştu."-Miftahul Kulup-Seyyid Şerif Cürcani Hazretleri buyuruyor:"Hace Alaeddin Attar`ın hizmetine yüz vurmayınca,Allahü Tealayı bilemedim" -Nefahat-
« Son Düzenleme: 31 Ekim 2008, 12:18:25 Gönderen: Tuğra »
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
Tasavvuf Ve İnsan
« Yanıtla #37 : 01 Kasım 2008, 11:00:33 »
Tasavvufun hedefi insan olunca, insana nasıl baktığını bilmek lazımdır:İnsanın iki cephesi vardır.1-Maddi vücut, 2-Manevi vücut
Maddi vücut herkes tarafından bilinen ve görülen vücuttur.Manevi vücut ise gözle görülmez.
Kuran-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde isimleri geçen,Kalp,Ruh,Akıl ve Nefs gibi unsurlar hep manevi vücudun azalarıdır.Bu unsur hayvanlarda yoktur.
İnsanın maddi vücudunun yaşması için yemeye,içmeye,teneffüs etmeye ihtiyacı olduğu gibi, manevi vücüdunda gıdaya ihtiyacı vardır.
Manevi vücudun gıdası ise nurdur.Nur Allahü Teala Hazretlerinden gelir.Mürşi-i kamil denilen büyük velilerin manevi kalbi vasıtasıyla dağılır.Manevi vücut ancak, bu nuru aldığı taktirde sıhhatli yaşayabilir.Nuru alamayan manevi vücutönce hastalanır,sonra da ölür.Bu manevi ölümdür.Bu durumdaki bir insan, yaşayan ölü gibidir. “Onların Kalpleri vardır:anlamaz,gözleri vardır görmez,kulakları vardır işitmez.Dikkat edin onlar hayvanlar gibidir: “belki de dalalet hususunda ondan daha aşğıdadır.” Ayeti kerimesi bu kimseleri tarif tarif eder.(A`raf 7/179)
Cenab-ı Hak, Kuran-ı Kerimin 191 yerinde “manevi kalb”den, 49. yerinde “nur” dan, 59. yerinde “akıl” dan, 9. yerinde de “ruh” dan bahsediyor.Tasavvuf işte bu: kalp,ruh,akıl,nefs gibi manevi unsurlarla alakalanır.
Tasavvufun hedefi, insanın manevi vücudunu, manevi ölüm ve manevi hastalıklardan korumak,dünya ve ahirette insanı manen, huzurlu ve sıhhatli yaşatmaktır.
Tasavvuf ilmine göre insanın manevi vücudunda iki zıtlık vardır.Bunlardan biri Ruh, diğeri de Nefstir.(Cenab-ı Hak Kuran-ı Keriminde her ikisinde de bahsetmektedir.)Bu iki zıt varlık insanın vücuduna hakim olmak için mücadele ederler.Vücut ülkesinde her ikisi de sultan olup idareyi ele almak isterler.İnsanın vücudu, bu iki varlığın savaş ve mücadale alanıdır.
Nefsin gıdası günahlar, yardımcısı da şeytandır.İnsanın içinden gelen her türlü kötü düşünce,fiil ve ahlaksızlılğın sebebi nefstir.
“Nefs (insana) mübalağa ile kötülüğü emreder.(Yusuf süresi a.52)
“İnsanın en büyük düşümanı iki kaşının arasındaki nefsidir”(hadis-i şerif)
“Nefs kötülüklerin deposudur.” (Mektubat-ı Rabbani)
İşte din ve tasavvuf, insanın içindeki bu hapis ve kötü varlığın terbiyesi ve temizlenmesi ile alakalanır.Başta peygamberler sonra da peygamberlerin hakiki varisi olan alimler ve evliyaullah=Mürşid-i kamiller her insandaki bu kötü varlığın temizlenmesi, nefsin mağlup olup ruhun galip gelmesi için çalışırlar.
« Son Düzenleme: 02 Ocak 2009, 20:48:10 Gönderen: mystic »
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
En Kestirme Yol
« Yanıtla #38 : 02 Kasım 2008, 11:31:22 »
Nefsin temizlenmesi ve kalbin nuru ile dolmasının en kestirme yolu,Şah Nakşıbend(k.s) Hazretlerinin tarif ettiği yoldur.Bu yola giren hususunda,Muhammed Bahaüddin Şah Nakşıbend (k.s) Hazretleri şöyle buyurdular: “Yolumuz, ender bulunan yollardandır.Sağlam halkadır.Resulüllah (s.a.v) Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa`nın sünnetlerine tutunmaktan başka bir şey değildir.Ashab-ı Kiramın takip ettiği yolu izlemekten başka bir gaye yoktur.”
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
İlk adım
« Yanıtla #39 : 02 Kasım 2008, 11:32:57 »
Hakiki bir mürşide kamile gelip bu ilmi öğrenmek isteyen bir mümün, nefsinin terbiyesi için ilk adımı atmış olur.Artık o mürşide kendini teslim etmiş ve biat etmiş demektir.
Bu maksatla bir mürşide gelip bağlanan kişiye mürid (yani Allahı arzu eden kişi )denir.
Mürid, geçmiş günahlarına tevbe etmiş, farzları yapmaya ve haramlardan sakınmaya kati olrak söz vermiştir.Artık bu kişinin nefsi sıkı bir takip ve kontrol altına girmiş demektir.
Sonra mürid kalbine ve ruhuna Allahü Teala Hazretlerinden gelen nuru almayı öğrenir.Allah, dan gelen bu nuru almada vasıta, başta peygamberler sonra da onun varis ve vekili olan mürşid-i kamillerdir.

"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
Sevgi Ve İstikamet Şarttır
« Yanıtla #40 : 03 Kasım 2008, 11:40:09 »
Allah`dan gelen nurları alabilmek için, Allah`ı, Resulullah`ı ve Resulullah`ın varsi olan velileri sevmek şarttır.Bir kimsenin bu üçünden birini sevmemesi nurdan mahrum olmasına sebeptir.Çünkü Allah (c.c) nurun sahibi, diğerleri de nuru insanlara getiren oluklardır.
Sevgi hakkında Sünen-i Ebi Davud, a zikredilen bir hadis-i şerif şöyledir:H.z Ömer (r.a) rivayet ediyor: “Allah Resulü (s.a.v) buyurdu:Allahın kullarından bir takım insanlar vardır ki ne peygamberdirler ne de şehittirler.Lakin Allah katındaki mevkilerinden dolayı onlara hem peygamberler hem de şehitler kıyamet günü gıpta edeceklerdir.Dediler ki : “Ey Allah`ın  resulü kimdir onlar bize bildirir misin?” buyurdular ki: “Akraba olmadıkları halde ve mali yönden hiçbir çıkarı bulunmadığı halde birbirlerini sırf Allah için seven kimselerdir.VAllahi onların yüzleri nurdur.Şüphesiz onlar nur üzere olacaklardır.Onlar, insanlar korktukları zaman onlar korkmayacaklar, üzüldükleri zaman onlar üzülmeyeceklerdir.Sonra şu ayeti okudu (S.Yunus 62): “Haberiniz olsun Allah`ın velileri var ya; onlar için ne korku vardır ve ne de mahzun olacaklardır.”
Yine sevginin insanı nelere götürdüğüne dair bir hadis şerif:Buhari,Müslim,Ebu Davud ve Tirmizi,Hazreti Enes RadıyAllahü anh`den rivayet ediyor: “Bir adam Peygamber (s.a.v)e:
-“Kıyamet ne zaman kopacak? Diye sordu.Efendimiz:
-“Soruyorsun ama ne hazırladın?” buyurdu.
-“Bir hazırlığım yok; sadece ve resulünü seviyorum” deyince o şöyle buyurdu:
-“Elmer`ü me`a men ehabbe=Kişi sevdiği ile beraberdir.”
Bu Hadis-i Şerifin ravisi Enes (r.a) buyuruyor ki:
-“İslamdan sonra artık Peygamber (s.a.v)in “Ohalde sen sevdeklerinle berabersin” sözünden daha çok hiçbir şeye sevinmedik.İşte ben de Peygamber (s.a.v)i,Ebu Bekrì ve Ömer`i, seviyorum.Onlar gibi amelim yoksa da onları sevdiğim için inşaAllah onlarla beraber olurum.”
Görülüyor ki; Allah`ın veli kullarını sevmek mümini bir yere götürebiliyor.Bir şartla ki, Kuran-ı Kerimdeki emri icabı Peygamberimizin sünnetine tam sarılmakla.
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
Veli-Evliya
« Yanıtla #41 : 03 Kasım 2008, 11:41:00 »
Velilik çok yüksek bir mertebedir.Busebeple kolay kolay herkes veli olamaz.Veliliğin belli çileleri vardır.Gerçek velilerin hayatlarını okduğumuzda bu çilelerin neler olduğunu kolayca anlamak mümkündür.
Evliya, veli kelimesinin çoğuludur.Veli;lügatte dost manasınadır.Din ve tasavvuf istilahında ise, Allah`ın kendilerini dost olarak seçtiği, keramet sahibi şeriat ehli mümin zatlardır.Veliler de derece derecedir.Veliliğin en küçük derecesine “velayeti suğra” makamı denir.Bunun işareti şudur:Bu derecede olan ber veli, yüzlerce sene uğraşsa, kalbine Allah fikrinden başka bir dünce sokmak istese, yine de kalbine Allah`tan başka bir düşünce sokamaz.Velayette bu makamın adına fena-i kalp makamı denir.
Manevi derecesi bu durumda olmayan birine veli veya evliya demek caiz değildir.Yine, bu durumda olmayan birinin velilik iddiasında bulunması dini açıdan son derece mahzurludur.
Veliliğin diğer üst dereceleri şöyledir.Velayti Kübra,velayeti ulya,velayeti nübüvvet,velayeti risalet,velayeti ülü`l azmiyyet makamlarıdır.Tasavvufta, velilere “Velayeti ulya” ve diğer üst makamların esrarından haber vermek yasaktır.Bunlar velilik sırlarıdır.Çünkü sıradan insanlar bu hakikatleri anlayamazlar.(Nitekim Ebu Hüreyye Hazretleri de, Resulullah Efendimizin kendisine sır olarak bildirdiği fakat açıklamaya izin vermediği bilgilerden bahsetmektedir.)
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
İmam Gazali Hazretleri Buyuruyor
« Yanıtla #42 : 04 Kasım 2008, 11:02:39 »
Velilik ve velayet sırları hakkında büyük alim olan İmam Gazali (r.a) Hazretleri, “Elmunkızu mineddalal” isimli eserinde şu izahatı yapmaktadır:
-“Zahiri ilimleri bırakıp, çalışma ve gayretimi tasavvuf üzerine verdim.Yakinen anladım ki, Hak yolunda olanlar ancak tasavvuf erbabı olan sofilerdir.Onların iç alemleri, yolları ve ahlakları en güzel şekildedir.Eğer akıl,ilim ve hikmet sahipleribir araya toplanıp da sofilerin tarikatlarını değiştirip ondan daha yüksek ve daha güzel bir yol bulalım diye birleşseler, mümkün değil bulamazlar.
Çünkü onların görünür ve görünmez hareket ve durumları, H.z Resululah`ın hallerinden örnek alınmıştır.Dünyada ve ahirette peygamberlik nurundan daha yüksek bir nur yoktur ki, onunla nurlanmak mümkün olsun.
Sofiler peygamberlik nurundan o kadar istifade eder, Kuran ve sünnete bağlılıkla ok adar nurlanırlar ki, bazen uyanık halde melekleri görürler.Peygamberlerin ruhlarını müşahade ederler.Daha nice faydalara kavuşurlar.Bundan başka, süret ve misal müşahedesinden(maddi alemden) sıyrılıp öyle bir mertebeye varırlar ki, dil onu anlatmaktan acizdir.”
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
Şeytan Mürid Toplar
« Yanıtla #43 : 04 Kasım 2008, 11:03:48 »
Bu kişilerin en büyük yardımcısı Şeytan`dır.Şeytan sahte mürşide devamlı mürid toplar.İnsanların rüyalarına girerek onları rüyalarında kandırır.Sık sık o kişinin süretine girerek insanlara gözükür.Rüyalarda önceleri dine uygun halleri telkin eden Şeytan, iyice itimat topladıktan sonra insanları sapıttıracak görüntülere başlar.Sahte mürşidin tabileri artık her gece Peygamber Efendimizi(!) rüyalarında görmeye başlarlar.Peygamber Efendimiz (!) ise o mürşide(!) selamlar ve talimatlar gönderir.Ertesi gün sahte mürşidin yanında en iyi rüyayı anlatan mürid en iyi müriddir.Artık bütün ameller bu rüyalar istikametinde yoğunlaşır.Şeytanın yardımı ile keramete benzer haller görülmeye başlar.Bu halleri görenler o kişiye kolayca bağlanır.
İşin aslı ise şöyledir:
O kimsenin Peygamber Efendimiz diye gördüğü Şeytandır. “Şeytan benim suretime giremez” Hadis-i Şeirfine ne dersiniz denirse; bu doğrudur.Burada Şeytan, Peygamber Efendimizi suretine değil başka bir surete girmiş ve rüyanın sahibine ben peygamberim diye fısıldamış oluyor.O kişinin gördüğü, Peygamber Efendimiz değil;Şeytanın girdiği bir surettir.O suretin Peygamber Efendimiz olup olmadığını anlamak için Peygamber Efendimizi hayatta görmek ve bilmek lazımıdr.Peygamber Efendimizin (s.a.v) yüzünü Sahabe-i Kiramdan başka kim bilebilir?
Mana aleminde Peygamberimizin hakiki yüzünü görebilmek imkansız denecek kadar zordur.Onu mana aleminde görebilmek için normal bir insanın kolay kolay yerine getiremeyeceği şekilde ibadet etmesi şarttır.Kırk sene yatsı abdesti ile sabah namazını kılın, yani kırk sene sabahlara kadar hiç uyumadan ibadetle meşgul olan, Kabede iki rek`at namazda Kuran-ı Kerimi hatmeden,İmamı Azam Hazretleri ve onun gibi zatlar ancak görebilir.
Hulasa; sahte rüyalar sahte mürşitlerin en büyük sermayeleridir.Halbuki başta Şah Muhammed Bahaüddin (k.s) Hazretleri olmak üzere bütün mürşid-i kamillerin ortak bir süzü vardır:
-“Sadatımız rüyaya ehemmiyeti mahsusa affetmezler”. Yani bizim büyüklerimiz rüyaya fazla ehemmiyet vermezler.Hakiki mürşidi kamillerin rüyaya bakış açıları işte budur.
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"

Çevrimdışı fazıl14

  • aktif yazar
  • *****
  • İleti: 1339
Şeytanın Tasallutuna Misaller
« Yanıtla #44 : 05 Kasım 2008, 10:50:49 »
Abdülkadir Geylani (k.s) Hazretleri anlatıyor:
Henüz tasavvufa yeni sülük etmiştim.Bir akarsu kenarında ibadetle meşgüldüm.Gökyüzünden bir nida geldi.
-“Ey Abdülkadir!Hazır ol sana tecelli edeceğim.”
Bu ses gelir gelmez! Etrafımda ne kadar ağaç taş varsa hepsi secdeye vardı.Ben bu hal karşısında hayrette kaldım.Ve düşündüm ki, Hak Teala Hazretleri mekandan münezzehtir.Bu ses ise gök tarafından geliyor.O halde şeytanidir.Bu düşünce ile ondan yüz çevirdim ve defetmek istedim.Tekrar:
-“Ey Abdülkadir! Ben senin Yüce olan rabbinim.” Diye nida geldi.Her şey yine secdeye kapandı.Bunlara asla iltifat etmedim.Zikre devam ettim.”
Bunun üzerine gökten siyah bir şey parça parça olarak yanıma düşüverdi.Meğer Şeytan-ı laıyn imiş.Etrafımda olup secdeye kapanan ağaçlar ve taşlar onun avenesi, yardımcıları imiş.Ağaç ve taş şekline girerek beni sapıttırmaya gelmişler.Hepsi dağılıp gittiler.Şeytan-ı laıyn da bana dedi ki:
-Yürü var git!İlmin bereketleri ile şerrimden kurtuldun, diyerek yanımdan firar etti.
Adamın biri evliyadan A`la Bin Ziyad`a gelir:
-“Dün gece rüyamda seni gördüm.Cennete salınarak yürüyordun” der.Bunun üzerine A`la Bin Ziyad öyle öfkelenir ki:
-İblis, benden başka dalga geçecek birini bulamamış mı?Gözüne de senden başka alçak birini kestirememiş mi ki, elçi olarak seni görevlendiriyor” dedi.
"El-mücâhid fî sebîlillâh, el-müştâk ilâ cemâlillâh, hüve ünvânüküm"

("Ünvanı: Cemal-i ilâhiye âşık, Allah yolunda mücahit")

"İtikaden Ehl-i Sünnet, Amelen Hanefi, Meşreben Nakşî-yi Müceddidî"