Gönderen Konu: GDO: Kendine Sahip Çıkma Dönemi  (Okunma sayısı 3025 defa)

0 Üye ve 2 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Mücteba

  • Moderatör
  • popüler yazar
  • *****
  • İleti: 9227
  • "En büyük keramet, istikâmet üzere olmaktır..."
GDO: Kendine Sahip Çıkma Dönemi
« : 11 Haziran 2013, 12:36:21 »

GDO: Kendine Sahip Çıkma Dönemi


Genetiği değiştirilmiş organizmalarla ilgili duracağımız yeri bulmamıza yardımcı olabilecek materyalleri toplamaya çalışırken, aşağıdaki iki haberle karşılaştık. iki pirinç haberinden ilki, 1805 yılında Mısır’da vuku bulmuş. Diğeri ise 2013 yılı içerisinde gerçekleşti. iki haberde de gıda konusunda ortaya çıkan problemlerin çözülmeye çalışıldığını görüyoruz. 200 yıl sonraki bir hadiseyi 200 yıl öncesiyle kıyaslamamıza mani değil. Çünkü bizi, gıdada ortaya çıkan problemler ve bu problemin çözümü ilgilendiriyor. iki durumda, problemin çözümünde yapılanlar ya da yapılmak zorunda bırakılanlar çok farklı. Çözüm için yapılanlara geçmeden önce bahsettiğimiz iki hadiseyi özetleyelim.

1805 yılında görülen pirinç hadisesi şu şekilde cereyan etmişti. Osmanlı Devletinde yetiştirilen pirinç mahsulü, ihtiyacı karşılayamadığı için pirinç ithalatı yapılıyordu. Bunu önüne geçmeye çalışılıyor; ancak pirinçteki sıkıntı giderilemiyordu. Yapılan araştırmalarda yabancılara pirinç satıldığı ve bu yüzden sıkıntı çekildiği sonucuna varıldı. Her türlü kanuni tedbir alınmasına rağmen kaçak giderilemiyordu. Kaçağın giderilememesinin birçok sebebi yine yapılan tetkiklerde ortaya çıkmıştı. Onlardan biri de çiftçilerden mahsulün rehin alınması hadisesiydi.

Gümrük Eminine 1805 yılında yazılan bir vesikadan öğrendiğimize göre “Mısır’da bulunan yabancılar, pirinç yetişen tarlalardan ve Yemen’den kahve getiren tüccarlardan, onları borçlandırmak suretiyle mallarını ucuza almakta ve pahalı olarak satmaya devam etmekteydiler. Bu yanlış usul yüzünden istanbul’a kahve ve pirinç gelmiyordu.1″ O yüzden sıkıntı çekiliyordu.

2013 yılında, bu gün hâlâ üretilen pirinç mahsulü, talepleri karşılamıyor. Her yıl büyük miktarlarda pirinç ve diğer bakliyat ürünlerini ithal etmeye devam ediyoruz. ithalat devam ederken üzerine durduğumuz hadise gerçekleşti. Mersin limanında bir gemide yurda sokulmak istenen 642 ton GDO’lu pirinç tespit edildi. Pirinçler GDO’lu olduğu için kamuoyu meseleyi uzun süre gündeminde tuttu. Hadise sonrasında bu ürünlerin temiz olduğu iddia edilse de yapılan açıklamalarda meselenin farklı yönleri henüz ortaya çıkmamıştı. Çünkü ithal ürün karşısında rekabet gücü kalmayan üreticilerin, bakliyat üretmekten vazgeçmişlerdi. Böyle olunca ortada problem olarak duran, sadece ürünün GDO’lu olması değil onun ülke tarımına verdiği zararlardı.

Baklagil üretim alanları son yıllara yüzde 60 oranında azalmıştı. Verimlilik yüzde 50 artmasına rağmen, baklagillerden olan kırmızı mercimek, TÜiK verilerine 1990 yılında 630 bin ton üretiliyorken, şimdi 411 bin ton üretilir olmuştu. GDO’ya karşı olmak problemi çözmüyordu. Çünkü rekabet edilemediği için çiftçiler tarlalarını boş bırakıyordu. Böyle olunca iç piyasaya yetebilmek, gerekiyorsa yurt dışında üretilen GDO’lu ürünlerle rekabet edebilecek, alternatif, risksiz, gen aktarım tekniği ile güçlendirilmiş ürünlerin durumu karşımıza çıkıyordu.

Problemin çözümünde iki ayrı hareket merkezi

Osmanlı, topraklarında yaşanan sıkıntıyı çözmek için, Adana ve Suriye gibi yerlerde pirinç yetiştiricilerine kolaylıklar sağlamıştı. Vergi affı kararı almış ancak sıkıntılar bitmemişti. Öyle olunca tedbirler sıklaştırılmış, istanbul’a gönderilen pirinçlerin yolda satılmaması için tedbirler alınmıştı. Hatta 19. yy’da Anadolulun herhangi bir yerinden yola çıkarılan pirinç ve zahirelere hızla izin verilmiş ve tüccarlara narh uygulanmamıştı.2 GDO riski de o tarihlerde mevzu olmadığı için her türlü ürünün tarımına izin veriliyor ve teşvikler yapılıyordu.

2013 yılına geldiğimizde yine teşvikler var; lakin karşımıza bir değil iki yeni problem çıkıyor. Problemin ilki, baklagillerin toplam ithalat faturasındaki yeri. Çünkü sürekli tarım ürünleri ithalatı karşısında döviz kaybı yaşanıyor, bu da yetmezmiş gibi çiftçiler ithal ürünlerle rekabet edemedikleri için pazarlama güçleri zayıflıyor. Bir de meselenin sağlık boyutu var. Muhtevası şüpheli ithal ürünler insanları tedirgin ediyor. GDO’da bu ikinci gruba giriyor.

Hem ithalata karşı, hem de GDO’ya karşı Türkiye çözüm olarak, ithalat rejimi kurarak kendine özgü kısıtlamalara gitti. Ancak 2006 yılında ABD, konuyu Dünya Ticaret Örgütü’ne şikâyet etti ve farklı mecralarda ABD’li üreticilerin pirinçlerine konulan kotalara karşı lobi faaliyetleri yürüttü. Netice gecikmedi ve Nisan 2006 yılında ithalat rejimi değiştirildi. Bu tarihten sonra yaşananları çiftçi, ithalatçı ve GDO’lu ürün karşında tüketicilerin durumu çerçevesinde ayrı ayrı ele almamız gerekiyor.

Tarım ürünleri ithalatı üzerinden GDO’ya giriş nasıl oldu?

2011 yılında yaşanan başka bir hadise ürün ithalatı ve GDO ilişkisini anlamamızı kolaylaştırıyor. AB’ye ihraç edilen bazı parti mercimeklerde, glyphosate kalıntısı maksimum seviyeden daha fazla çıkmıştı. 2011 yılı içerisinde değişik tarihlerde yapılan sevkiyatlarda yabancı ot öldürücü tarım ilacı (herbisit) çıkması tartışmalara sebep oldu. Çünkü Türkiye’de gerçekleştirilen mercimek üretiminde glyphosate kalıntı bırakması mümkün gözükmemekteydi. Çünkü Türkiye şartlarında tarımda GDO olmadığından Glyphosate tarım ilacı kullanıldığında, mercimek bitkisinin de ölümü söz konusu olacaktı.

Dolayısıyla ihraç edilen, GDO’lu tohumlar için geliştirilen özel tarım ilaçlarıyla yetiştirilen, GDO’lu bir üründü. O zaman şu soru akla geliyordu, “Türkiye, bir taraftan riskli ürünleri ithal ederken, diğer taraftan ürettiği GDO riski olmayan ürünleri ihraç mı ediyordu?” Çünkü bütün mercimek sevkiyatından riskli grup, az bir kısmı oluşturuyordu. Çoğunluk ise Türkiye’de üretilen risksiz mercimeklerdi. GDO’suz mercimeklerin ihracına izin verilerek, yerine riskli ürünlerin ithalatı, insanların bu riske layık görülmesi, ayrı bir konu. Ancak bizce en mühim soru, hem risksiz hem gen aktarımıyla güçlendirilmiş, hem de ülkenin çiftçileri tarafından üretilen tarım ürünlerinin mümkün olup olamayacağı sorusu.

GDO’dan kaçış mümkün mü?

GDO’dan kaçışın mümkün olup olmadığını anlayabilmek için gen aktarımında bugüne nasıl gelindiğine bakmamız gerekiyor. “Başlangıçta genetiği değiştirilmiş tarım bitkilerinin üretilmesindeki temel amaç bitkinin çeşitli zararlılardan korunmasını sağlamaktı. Daha sonra ürünün lezzetini, besin değerini, görünümünü ve raf ömrünü vb. ilgilendiren özellikler de ele alınmaya başlandı.3″

Dünyada GDO’lu ürünlerin ticari amaçlı ekimi ilk olarak 1996 yılında başladı. O dönemde 6 ülkede 1,7 milyon hektar ekim alanı vardı. Günümüzde ise bu rakam 29 ülkede 148 milyon hektara genişledi. GDO’lu ürünlerin ilk tarımına başladığından bu yana geçen 15 yıllık süreçte, GDO’lu ürünlerin ekim alanlarının geldiği nokta, bütün tarım arazilerinin sadece %3′ü düzeyindedir.4

Genleri değiştirilmiş olup hali hazırda yetiştirilen birinci nesil bitkiler çoğunlukla herbisitlere (tarımda yabani otlarla mücadele amacıyla kullanılan kimyasal ilaçlar) dirençlilik ve böcek, hastalık ve çevresel stres koşullarına dayanıklılık gibi özelliklerin kazandırıldığı bitki türleridir. Verim ve beslenme kalitesinin artırılmasının hedeflendiği ikinci nesil bitki türleri ile insan tedavisinde kullanılan çok değerli aşı ve ilaçların üretilmesinin hedeflendiği ve biyoyakıt potansiyeli taşıyan üçüncü nesil genetiği değiştirilmiş bitkilerdir.

Ürün bazında en fazla üretim soyada yapılırken onu sırasıyla mısır, pamuk, patates, domates ve kanola takip ediyor. Mısır ve soyanın ekim alanları hızlı artış gösterirken pamuk ve kanolanın ekim alanlarında sınırlı bir artış sözkonusu.5 Biber, patates, domates, pirinç, buğday, bal kabağı, ayçiçeği ve yerfıstığı gibi ürünlere de genetik müdahalede bulunulabiliyor. Genetik müdahale çalışmaları devam eden ürünler ise muz, çilek, kiraz, kavun, karpuz, ahududu ve ananas.

Dünyada GDO’lu ürünlerin ekim alanı her geçen gün arttı. ilk başlarda 6 ülke GDO tarımına izin verirken bu rakam önce 25′e sonra da 33′e yükseldi ve halen yükselmeye devam ediyor. Türkiye’nin de içinde bulunduğu birçok ülke gıda ve yem amaçlı ithalatını onayladı. Nükleer enerji için santral yapan ülkelerin sayısı da böyle artmıştı. Ancak 1986 Rusya Çernobil, 2011 Japonya Fukuşima nükleer patlama hadiseleri de yaşandı. Diğer taraftan da teknolojinin hayata girmesi ve onun karşısında geç kalan diğer firma ve devletlerde rekabet edememe durumu da unutulmamalı.

Otomobillerin ilk icat edildiği yıllarda hem şehrin yapısına uygun olmadığı için hem de ilk otomobilin teknik donanımının eksikliği, yedek parça teminini zorluğu ve kaza gibi sebeplerle eleştirilmişti. Hatta Fransa’da, önce yasaklanmış arkasından da kazaya mahal vermemek düşüncesiyle, bir kişinin otomobilin önünden yürüyerek gitme koşuluyla, şehir içinde otomobil serbest bırakılmıştı. Türkiye bugün, otomobil imalatında kaçırdığı fırsatların arkasından bakıyor. Peki, GDO’da durum nasıl olacak? Bir tarafta risk, diğer tarafta kazanç var. Fotoğrafın genelinde karşı çıkılanlar neler ve tercih edenler gen teknolojisini tarımda neden kullanıyorlar? Önce GDO’nun risk tarafını ele alalım.

Bilinen ve tahmin edilen risk faktörleri

Üç sebepten dolayı GDO tarımına karşı çıkılıyordu. Birincisi GDO’nun bilinen ya da bilinemeyen risk faktörleri. ikincisi gen aktarılmış ürünlerin denetimlerinin istenilen seviyede yapılamama hadisesi. Üçüncüsü ise meselenin dini yönü. Dini yön genelde etik-ahlak başlığı altında işlense de aslında kastedilen aktarılan genin ahlaki referansı değil, dini referansının olup olmadığıdır. Mesela dinin referans olmadığı bir hayvan geninin tarım ürünlerine aktarılmasına ahlak kendince bir çerçeve bularak referans olabilir. Ancak dini referans bunu kabul etmeyebilir.

Sağlık risk faktörleri

Bu üç problemli noktadan biz sadece riskleri ele alacağız. Bu da insan sağlığı ve çevre başlıkları altında toplanıyor. insan sağlığı söz konusu olduğunda GDO’lu ürünlerin antibiyotik direncini kırması, virüs kaynaklı genlerin transferiyle alerjiye ve hastalıklara sebep olması, ürünlerin besin zincirine girmesiyle oluşacak diğer tehlikeler zikrediliyor. GDO’nun besin zincirine girmesi, hayvan besini olarak üretilen tarım ürünlerinin izinsiz olarak insanlara yedirilmesiyle ortaya çıkıyor. Hayvanlar için üretilen GDO’lu mısır insanlara yedirildiğinde tehlikeli olabileceği tahmin ediliyor. Çünkü verimi arttırmak için gen aktarımı sırasında hayvanları kısırlaştırmaya dönük besinlerin geliştirilmesi mümkün. Bunlar insan besin zincirine girdiğinde ise kısırlık artabiliyor. Diğeri ise herbist’e direnç geni aktarılan bitkilere kullanılan tarım ilaçlarının, bitkilerde ilaç kalıntısı bırakma hadisesi. Bu kalıntılar sindirim sisteminden atılamadığında, hücrelere kadar giderek çeşitli tahribatlara sebep olabileceği üzerindeki görüşler var.

GDO’lu tarım ürünlerinin en bilinen riski hayvanlarda antibiyotik direncini kırması. Bunun sebebi ise gen aktarımından sonra hücrelerin bulunduğu ortama yüksek dozda antibiyotik ilave edilmesiydi. Şayet genler faaliyet gösteriyorsa antibiyotikten zarar görmezlerdi. Genler faaliyet göstermiyorsa hücreler ölürdü. Bu genler önce bakterilere oradan da ürünü yiyen hayvanlara geçebileceği için tehlikeliydi. Son yıllarda bu uygulama terk edildi, yerine tehlike oluşturmayacak genler kullanılmaya başlandı ve denetlemeler arttırıldı.

Çevre risk faktörleri

Çevre açısından değerlendirildiğinde ise karşımıza biyolojik kirlilik çıkıyor. Burada da yine üç durum var. Aktarım sırasında istenmeyen bir genin kaçması ve bu genin doğal tozlanmayla aynı türün diğer fertlerine geçmesi. Tozlaşma çok uzak mesafeler arasında gerçekleştiğinde kontrol zorlaşır ve biyolojik kirlilik artar. Bu durumda gen aktarılan tür bazı türlere baskın çıkarak onların sonunu getirebilir.

ikinci hadise gen aktarımı sırasında asıl işi yapan (direnç-lezzet-renk…) genin yanında, bu geni etkinleştirmek üzere “promotör” adı verilen DNA dizisi de canlıya verilir. Normal şartlarda uyuyan genler, aktarımdan sonra program dışı zamansız olarak etkileşebilirler. Tam tersi de olabilir, programlanan gen görevini yapmayabilir. Görevini yapmadığında yetersizlik durumu vardır; ancak uyuyan genlerin uyanması ise kontrol dışı durumların oluşmasına sebep olabilir.

GDO’nun çevreye verebileceği risklerin sonuncusu ise aktarılan mikroorganizmaların hedef dışı canlılarda tesirini göstermesidir. Mesela aktarılan bir gen ürününden, bir böcek türü etkilenebilir.

Saydığımız bu risklerin bütün cevapları, GDO üzerine çalışan uzmanlar tarafından veriliyor. Uzmanlarla yaptığımız röportajlarda da bu cevapları okuyabilirsiniz. Bazı cevaplar ise sorunun içerisinde gizli. Evrim bakış açısıyla sorulan sorular var. Evrim mantığı ile yaklaşım, diğer sahalarda olduğundan daha fazla biyoloji ve gen ilminde var. Bitkiden böceğe geçen genin, oradan diğer hayvanlara geçerek kontrolden çıkması ve canavara dönüşme hikâyesi, evrim mantığı ile yapılan kurgudan ibaret. Ancak Hazreti Allah, canlılara dönüşüme izin vermiş değil. Âdet-i ilahi canlıları bulundukları yere adaptasyon yapabilecek şekilde yaratmış. Bunun haricinde bir ürünün kendi başına canavara dönüşecek bir süreci gerçekleştirmesi mümkün değil. Ancak laboratuarda yapılan çalışmalar, hatalar bu söylediklerimizin dışında.

GDO’nun fayda çerçevesi

GDO’dan beklenen fayda sadece tarım ürünlerinde değil. Ondan geniş bir yelpazede fayda beklenmektedir. Hastalıkların teşhis ve tedavisinden başlayarak, yeni besin kaynaklarının tespiti, nesli tükenen hayvanların üretilmesine kadar geniş bir yelpaze. Özellikle tarım, hayvancılık, tıp, gıda, kimya, enerji ve çevre endüstrileri gelecekte gen teknolojisiyle şekillenmesi bekleniyor.

Duracak Yer

Meyve bahçelerinin bile anahtar teslimi yapıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Gerek tarım teknolojisindeki, gerekse gen teknolojisindeki gelişmeler ülke tarımını ve nihai tüketicileri çok yakından ilgilendiriyor. Dolayısıyla tarımda uğraşan yüzde 30′luk nüfusu, bu işin ticaretini yapanları ve tarım ürünlerinden beslenen, bizim de içerisinde bulunduğumuz yüzde yüzlük diğer sınıfı ilgilendiren bir gelişme var kaşımızda, o da GDO.

iş gıda olunca insanların korunması ikinci plana da bırakılabiliyor. insan hilkatine aykırı imalatı ortada olduğu halde tuz ve şeker deposu cips ve kola yasaklanamıyor. Şayet insan sağlığına sahip çıkan bir anlayışla hareket edilseydi, arabalarda kullanımı yasak edilen 10 numara yağlar misalinde olduğu gibi, riskli GDO’lu ürünlerin yanında cips, kola gibi ürünlerin de kârının büyüklüğüne bakılmadan imalatı yasaklanırdı. Çünkü yasaklanan 10 numara yağlar, arabadaki mekanik aksama kullanımın hemen akabinde zarar vermiyor. Cips yiyen, kola için ve riskli GDO’lu ürünlerin kullanıldığı gıdaları tüketen kişiler de aniden hastalanmıyorlar. Ancak ne var ki, arabalar için alınan tedbirler insanlar için alınamıyor. Arabaların garanti kapsamında yıllık bakımlarını karşılayan sigorta şirketleri onlar için etkili bir şekilde devreye girerken, insan sağlığının koruyucuları biraz geride kalıyorlar.

GDO’da nerde duracağımızla ilgili sorunun cevabında risk faktörü kadar fayda faktörünün de önemli olduğunu gördük. Çünkü bazen yapılan antlaşmalar, bazen de kurulan düzen gereği devletler kendi sınırlarına hâkim değiller. Güçlü firmalar ve devletler bir yolunu bulup ürünlerini insanlara ulaştırıyorlar. Bu ürün hiç beklemediğimiz bir yerde, her gün aldığımız bir gıda ürünün içerisinde karşımıza çıkabiliyor. Hatta bazen bu gıdalar yem ürünü olarak ithal edilirken, insan besinine dönüşüp reyonlardaki yerini alabiliyor. O yüzden kaçış kolay olmuyor. insanların ise tek çıkış yolları var, boğazından geçenlere sahip çıkmak.

Dipnotlar

1 - XVIII. Yüzyılda Osmanlı Kurumları ve Osmanlı Toplum Yaşantısı, Yücel Özkaya, KTB Yayınları, Ankara 1985, S.354.
2 - Aynı yer.
3 - GDO’lu Gündem, İlay Çelik, Bilim ve Teknik, Aralık 2009 S.27.
4 - Ahmet Atalık, Ülkemizde Biyogüvenlik Mevzuatı ve izin Verilen GDO’lu Çeşitler, TM Sayı 96, S.29.
5 - Halil Koçer, Abdullah Türkmenler, Bilim ve Teknik, Ağustos 2009, S. 34-35.



Haber Merkezi | 06 Haziran 2013 | İnsan ve Hayat Dergisi